İSRAİL, LÜBNAN VE ORTADOĞU MESELESİNE BİR BAKIŞ

Mahmud Gıtal
Email: mahmudgital@mynet.com

Son günlerde İsrail’in Lübnan saldırısı Lübnan meselesini gündeme taşımıştır. Aslında Lübnan meselesi Ortadoğu meselelerinden bir meseledir. İsrail ile Lübnan meselesinin başlangıcı 14 Mart 1978: İsrail Güney Lübnan’ı işgali ile başlar.

Daha sonra Camp David (17 Eylül 1978: Mısır, İsrail ve ABD arasında Camp David Anlaşması imzalandı.)1 antlaşması devreye girer. ABD bu antlaşma ile Filistin ve Suriye meselesini tek bir mesele olarak ele almayı planlar ve bunun alt yapısını oluşturmaya başlar. Carter’dan sonra Ronald Regan’da iktidara geldikten sonra aynı politikayı izlerler. Bush (baba Bush veya 1. Bush) iktidara geldiğinde Suriye’nin de içerisinde bulunduğu Filistin meselesini çözmek için kafa yorar.

241 Amerikan deniz piyadesinin öldürülmesiyle ABD apar topar Lübnan’ı terk etmişti. 1976’da ise Suriye Lübnan’a çağırıldı. Belki ironik gelecek ama Suriye’yi Lübnan’daki iç savaşta “barış gücü” olarak çağıran ve baskı yapan ABD idi. Suriye Lübnan’da görece istikrar sağladı 1976‘da Suriye on binlerce askeri ile Lübnan’ı işgal etti. Yine İran da 1980’lerde binlerce eğitilmiş pasdaranı Lübnan’a yerleştirerek Hizbullah’ı kurdurttu ve böylelikle o da Lübnan’ın bir bölümünü denetimine alarak, Lübnan’da söz sahibi oldu. Ülkenin güneyi ise zaten İsrail’in işgali altındaydı. Taif antlaşması gereğince ABD Suriye’ye yeşil ışık yakmış ve böylece Lübnan Suriye’ye bağlanmış oldu. Ayrıca Taif Anlaşması Suriye’ye Lübnan’da iç güvenliği sağlama yetkisi verdi. Arap Birliği de bunu onayladı. Suriye’nin bu anlaşmanın imzalanmasından önce Lübnan’da 40 bin civarında askeri vardı. Bunlar Lübnan’da kalacak, kurumların oluşturulmasını ve barışı sağladıktan sonra 1992’de ülkeyi terk edeceklerdi. Ama Suriye, Lübnan ordusunun ve kurumlarının ülkenin yönetimini devralmaya hazır olmadığını öne sürerek çekilmedi.

Amerikanın hedefi Lübnan üzerinde hakim olan İngiltere ve Fransa’nın egemenliğini kırmak, Filistin meselesini Suriye meselesi ile birleştirmek ve meseleyi çözerek Avrupa’nın dışlanmasını sağlamaktı. Aslında Filistin meselesi daha çok Ürdün’le bağlantılı gözüküyordu. ABD Ürdün’ün İngilizlerin kalesi olduğunu biliyor, Filistin meselesinin Ürdün’ün elinden alınması ile İngiltere’nin önünü kesme hesapları peşindeydi. Bundan dolayı Suriye’nin Lübnan’da kalmasına göz yummaktaydı.

Ekim 1991’de ABD’nin baskısıyla Madrid Konferansı başladı. ABD bu konferansta FKÖ (Filistin Kurtuluş Örgütü) ve İsrail’i buluşturdu. Buna karşılık Avrupalılar Oslo antlaşmasını düzenlediler. Norveç'in başkenti Oslo'da yürütülen gizli müzakerelerin ardından 13 Eylül 1993'te ilk Filistin-İsrail Barış Antlaşması imzalandı. Anlaşma Arafat'ın 27 yıl süren sürgün hayatına da son verecek olan süreci başlattı. Arafat, 1 Temmuz 1994'te Filistin Ulusal Yönetimi'nin başkanlığını üstlenmek üzere Gazze'ye döndü. (2)Amerika bu antlaşmayı boşa çıkartmak için Vadi Araba (3) konferansını düzenledi. Ürdün ve Yahudiler Vadi Araba’da barış antlaşmasını imzaladılar. Buradaki antlaşmaya göre Filistinliler ‘belediye yetkisi’ kadar yetkisi bulunmayan göstermelik bir devlet kuracaklardı. Yetkileri olmayan, tümü ile İsrail’in denetiminde olacak böylesi bir devlete dahi Yahudiler tahammül edemeyeceklerini her fırsatta dile getirdiler. Oslo antlaşması gereğince yanı başında bağımsız bir Filistin devletine asla müsaade etmeyeceğini ortaya koydu. Baba Bush’tan sonra iktidara gelen Bill Clinton yönetimde bulunduğu esnada Filistin konusunda çok ciddi antlaşmaların gerçekleşmesini sağladı. Ocak 1994’te İsrail, Suriye, Lübnan, Ürdün ve FKÖ arasındaki ikili görüşmeler Washington'da başladı. İsrail Başbakanı İzak Rabin görüşmelerde, Şam ile barış anlaşması imzalanmadan, İsrail'in Golan tepelerinden çekilmesi konusunda referandum yapılmayacağını söyledi. Bu antlaşmaya göre Suriye ön plana çıkartılıyor ve zafer kazanmış havası estiriliyordu.

Rabin, Suriye Devlet Başkanı Hafız Esad ile "Dünyanın herhangi bir yerinde, hiçbir koşul öne sürmeden" görüşmeye hazır olduğunu bildirmişti. Sonrası malum; Rabin, Aralık 1995'te suikasta kurban gitti, 1996'da Golan'dan tümüyle çekilmeyi reddeden Netanyahu hükümeti kuruldu ve "Rabin depoziti" diye adlandırılan bu gizli belge de kasada kaldı. Ta ki, İsrail Başbakanı Ehud Barak, bu yılın 27 Şubat'ında, Rabin'in ABD aracılığıyla Esad'a verdiği garantiyi de, belgeyi de resmen doğrulayıncaya dek. ABD her ne kadar İsrail-Suriye meselesinde Golan tepelerine yoğunlaşmış olsa da Filistin meselesini Suriye meselesinden ayrı düşünmemekteydi. Fakat Filistin konusunda yanılgıya düşmüştü. Clinton yönetiminde, Filistinlilerin başkenti olarak Kudüs gösterilmişti. Kudüs’ün yönetimi Filistinlilerde olacaktı. Askeri ve emniyeti ise İsrail’e bırakılıyordu. Fakat Clinton’un bu çabasını İsrail boşa çıkardı. Çünkü İsrail yanı başında bir Arap yönetimine asla razı değildi.

George Bush iktidara gelince Suriye ile daha fazla ilgilenmeye ve ön plana çıkarmaya başlar. Bush, böylelikle İzak Rabin dönemindeki antlaşmaları yeniden canlandırmak istedi.

Bu noktada Yahudiler Rabin’nin öldürülmesinden (4 Kasım 1995- Başbakan İzak Rabin bir öğrenci tarafından öldürüldü) (4) sonra Golan Tepelerinden (İsrail tarafından işgal edilen ve halen hak iddiasında bulunmaya devam ettiği yerlerden biri de aslında Suriye toprağı olan Golan ve Golan Tepeleri’dir. 1.862 km2 büyüklüğündeki Golan’ın üçte ikisi 1967 yılındaki Arap-İsrail savaşlarında İsrail tarafından işgal edilmiştir.) (5) çekilmeyi reddetmişlerdir. İleri sürdükleri görüş ise; 1994’te imzalanan Vadi Araba antlaşmasına göre Golan Tepelerinde kalmayı, gerekirse kaldıkları sürece kira ödemeyi kabullenebileceklerini Amerikan Başkanı Bush’a ilettiler. Bunun üzerine Amerika Clinton döneminde yapılan bütün İsrail-Filistin antlaşmalarını dondurur. Bu konuyu zamana ve bir boşluğun doğmasına bırakır. Bu dönem içerisinde yönünü Lübnan üzerine çevirir. Suriye üzerinden Lübnan meselesine yakınlık göstermeye başlar. Hedefi Lübnan’ı kontrolü altına almak ve oradaki Avrupa egemenliğine son vermektir. 2001 Eylül ayında Afganistan işgali akabinde Irak işgali bu meseleyi ikinci plana iter. Önceliği Afganistan ve Irak konularına vermek zorunda kalır.

Afganistan, Irak işgali doğrultusunda Amerika Ortadoğu meselesini “terörle savaş” başlığı altında birleştirir. 11 Eylül ve onunla doğan gelişmeleri ön plana çıkartarak Filistin-İsrail meselesinden dikkatleri bir müddet uzaklaştırmak istemiştir. Bundan dolayı da Filistin meselesi sürekli (işgaller döneminde) kenara itilmiştir. Mesele; bölgede Filistinlilerle Yahudilerin bir meselesi olarak lanse edilip öylece bırakılmıştır.

“Terörle mücadele” sürüp giderken Yahudiler bunu kendileri lehine kullanmayı planlayarak W. Bush’a daha çok yaklaşıp onu etkilemeyi planlamışlardır. Bu doğrultuda Amerika Yahudileri yoğun kulis yaparak yönetimde geçmiş dönemlerden daha fazla etkin olma yoluna gitmişlerdir. Bu ilişki sıradan bir ilişki değildi. “İsrail’in ABD ile olan ilişkisi sıradan bir ‘sırtını dayama ilişkisi’ değil. Mevcut Bush yönetimindeki dikkate değer atamalar Amerikan-İsrail Halkla İlişkiler Komitesi ve Büyük Amerikan Yahudi Kurumları Başkanları Konferansı gibi Washington lobilerinin etkisiyle gerçekleştirilmiş durumda. Richard Perle ve Douglas Feith isimleri ilk akla gelenler. Perle ve Feith’in 1996’da Benjamin Netanyahu’ya ‘barış sürecinden temiz bir şekilde ayrılmasını’ salık veren bir mektup yazdıklarını biliyor musunuz? Sadece bu değil, 1997 yılında Feith, ‘kanla ödenecek bedel yüksek olmasına rağmen Filistin yönetimindeki toprakları tekrar işgal etmesi’ için İsrail’e çağrıda bulunmuştu.” (6)

Amerika’nın, Afganistan ve Irak’ta çakılıp kalması onu diğer meselelerle uğraşmaktan alıkoymuştu. Bundan dolayı da İsrail’in isteklerine rağmen bir müddet bu meseleyi çözmek için uzak kalmayı yeğlemişti. Ta ki Filistin’de Mahmud Abbas yönetime gelene kadar bu durum böylece devam etti. Mahmud Abbas’ın (Mahmud Abbas, 1935 yılında, İsrail’in kuzeyinde bulunan Safed kasabasında dünyaya geldi. 1948’de bir mülteci olarak gittiği Suriye’de bir süre öğretmen olarak çalıştı. Daha sonra Şam ve Kahire üniversitelerinde hukuk eğitimi gördü. Moskova’da tarih alanında doktora yaptı. Mahmud Abbas, Yaser Arafat ile birlikte El Fetih’i kurdu. Arafat öldükten sonra iktidara geldi.) (7)

Mahmud Abbas daha çok Amerika’ya yakınlığı ile bilinir. Yahudilere karşı ise tavizkar tutumu ile tanınmaktadır. Yahudiler bu fırsatı değerlendirmek isterler. Abbas döneminde Amerikanın ilişkilendirdiği Filistin-Suriye meselesini tek mesele olmaktan ayrıştırarak Suriye meselesinden ayrı bir Filistin meselesi olarak ele alınması noktasında çaba içerisine girerler. Böylece Filistin konusunda daha rahat hareket alanı doğacağı düşüncesindedirler. Hatta Abbas’ın iktidara gelmesi ile Filistin’de İslami guruplara büyük darbeler vurulmuştur. Öyle ki; İsrail’le mücadele eden örgütler kendi aralarında çatışmaya sürüklenmişler. (Hamas lideri Halid Meşal’le Filistin Özerk Yönetimi Lideri Mahmud Abbas’ın karşılıklı açıklamaları yüzünden oluşan gerginlik, Hamas’la el-Fetih arasında kanlı bir çatışmayla noktalanmış oldu.) (8)

Mahmud Abbas’ın tavizkar tutumu Filistinliler tarafından hoş karşılanmamıştı. Bundan dolayı da âlimler birliği toplanarak bu topraklardan (Filistin) Yahudilere bir karış verilmesinin caiz olmadığını ve karşı çıkacaklarını açıkladılar. Bütün Müslümanları kendilerini desteklemeye çağırıp bu görüşlerini Abbas’a ilettiler. Bu gelişmeler başta Yahudiler, Amerika ve Batılılarda umutsuzluk oluşturmuştur. Filistin’de laik bir düzen olmadan bölgede çözüm gerçekleşmeyeceğine kanaat getirmişlerdir.

Suriye’nin takip ettiği siyasete bakınca; Suriye’nin Filistin meselesinden yavaş yavaş uzaklaştığı görülür. Ne zaman Filistin konusu gündeme gelirse Suriye rahatlamakta idi. Sebebi ise Filistin meselesi diğer devletleri meşgul ederken kendi üzerindeki baskılar hafiflemekteydi. Fakat son dönemlerde Filistin’den çok Suriye üzerine yoğunlaşan baskılar Suriye’nin bu konuyu kenara itmesine neden olmuştur. Hamas konusunda sürekli başı ağrımakta ve üzerindeki baskılar artmaktadır.

İsrail 15 Ağustos 2005’te Gazze’den çekilmeye başladı. (İsrail'in, 35 yıllık Gazze işgalinin ardından bölgeden geri çekilme planı gece yarısından itibaren resmen yürürlüğe girdi.) (9) bu çekilme bölgeyi tamamen bıraktığı anlamına gelmiyordu. Bölgeyi havadan, karadan ve denizden kontrol edeceğini defalarca açıkladı.

Böylece hem kendisini rahatlatacak ve de Afganistan ve Irak'ta zor durumda kalan Amerikanın yükünü de hafifletmeyi planlamıştı. Amerika da bu gelişmelerden kendisine pay çıkartmak hedefindeydi. Gazze’nin boşaltılmasına destek vererek Filistin ve bölgedeki İslami cemaatlerin sevgisini kazanmayı umuyordu. Bu ısınma gerçekleştiği takdirde de 1967 Filistin meselesini (Anlaşmaya göre Filistin direnişi 1967'de işgal edilen topraklarda sınırlı kalacak ve Filistin Kurtuluş Örgütü tüm Filistinlilerin yegâne meşru temsilcisi olarak kabul edilecek. Bu anlaşma sayesinde Hamas dolaylı yoldan İsrail'i 1967 öncesi sınırları içerisinde tanımış oldu. Ayrıca Hamas, Filistin Kurtuluş Örgütü'ne dahil edildi. Yani bir bakıma El Fetih ve Hamas ortak bir çatıda birleşti.) masaya yatırarak antlaşma sağlamayı ve nihai sonuca ulaşmayı istiyordu. Bu antlaşmaya göre Filistin topraklarının büyük bir bölümü İsrail’e bırakılıyordu. Bu formülde Prens Abdullah, İsrail'e 1967'de işgal ettiği topraklardan tümüyle çekilmesi karşılığında Arap ülkelerinin İsrail'i tanımalarını teklif etti.(10) İsrail’i güçlendirmek için kasıtlı çıkartılan savaş sonucu İsrail elde ettiği tarafı (1967 savaşı sonrasındaki) toprakların üstüne oturmak istiyordu. Amerika bunu desteklemekle birlikte bu topraklarda iki devletli bir Filistin ve İsrail olmasını yani, Filistin’in de bir bağımsız (!) devleti olacak, İsrail’in de zaten var, bunlar birbirlerini kabullenecek ve barış içinde yaşayacaklardı. Böylece bu meselenin de başını ağrıtmasına son vermiş olacaktı. Bu meseleyi çözmek aynı şekilde Afganistan ve Irak konusunda da kendisini çok rahatlatacaktı. Çünkü İslam âleminde kötü bir imaj edinmişti. Bunu da ancak önüne çıkan bu fırsatla değerlendirmek istiyordu. Böylece Hamas’ın önünün açılmasına ve seçimlere girmesine göz yumuldu. Bu sinsi girişiminin altında yatan neden ise; Hamas yolu ile İslami kesimi baskı altına almak ve Yahudi varlığını İslami kesimin eliyle bölgede meşrulaştırmaktı. Dikkat edilirse Hamas’ın seçim zaferinden hemen sonra bu baskılar arttı. Hatta Hamas’ı zorla masa başına çekmek için bölgeye yapılan tüm mali yardımlar durduruldu, bankalardaki nakitler donduruldu, Filistin kesimine yapılan ticaret askıya alındı. ABD ve AB, 'İsrail'i tanımadığı' ve 'İsrail'e karşı mücadeleye son vermediği' gerekçesiyle Hamas hükümetine yapılan yardımları dondurmuştu. (11) Filistinlilere yılda 500 milyon Euro’yla mali yardım yapan AB’nin yanı sıra ABD’nin de Hamas’ın iktidara gelmesinin ardından para yardımını kesmesi üzerine Filistin yönetimi ciddi bir mali krize girmişti. Bu arada, Filistinlilere yakıt sağlayan tek şirket olan Dor Energy adlı İsrail firması, biriken borçlar nedeniyle Filistin’e benzin ve tüpgaz sevkiyatını durdurdu, fabrikalar kapandı, fırınlar ekmek çıkartamaz hale geldi.

Ekonomik ve siyasi baskılar üzerine Mahmud Abbas içerideki siyasi kitlelerle temasa geçerek çözüm arayışına yöneldi. Bazı kitleleri razı etmiş silahlı grupların bazılarını da silahlarını bırakma noktasında anlaşma sağlanmıştı. Silahlı gruplardan İslami Cihad ise buna yanaşmadı. Mısır meselenin çözümü için yardımcı olmaya çağrıldı. Bu arada, Mısırlı yetkililerin belgeye karşı çıkan İslami Cihad ve İsrail’e yönelik roket saldırıları düzenleyen Halk Direniş Komiteleri’nin temsilcileriyle, ikna etmeye yönelik görüşmelerde bulunduğu ileri sürüldü.(12)

Bu zor durumda Filistin yönetimine başkanlığa adaylığını koyan Hamas lideri İsmail Haniye kendi yönetimi altındaki Hamas’tan eleştiriler gelse de siyasi çözümleri kabul edeceği sinyallerini veriyordu. İsmail Haniye’nin 1967 sınırları içinde iki devletli çözümü en azından prensipte kabul etmeye yönelik görüşler ortaya koydu. (13) Haniye, 'Hamas, 67 sınırlarına çekilirse İsrail'i tanır mı' sorusu üzerine "İsrail çekilirse, aşamalı olarak barışı sağlarız." dedi. (14) İsrail-filistin görüşmelerinde esirler konusunda bazı antlaşmazlıklar belirdi. Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas ve Başbakanı İsmail Haniye’nin, İsrail cezaevlerinde tutuklu Filistinlilerin hazırladığı, uzlaşma belgesinin önemli maddeleri üzerinde kısmen anlaşmaya vardıkları bildirildi. Buna rağmen antlaşma masasına oturmak için hazırlıklar bitme noktasına gelmişti. (15) Hatta bu konuda Mahmud Abbas ve Haniye bir çok konularda anlaştıklarını ileri sürerek İsrail ile antlaşma masasına oturacakları işaretini veriyorlardı. Tam bu aşamada Gazze’de İsrail askerlerinin saldırılarına karşılık iki askerin kaçırılma olayı gerçekleştirildi.

İsrail askerlerini kaçıranların kimler oldukları halen meçhul. Her ne olursa olsun bu olay Müslümanların yahudiye karşı başarısını gösterir. Bir dönem gemileri karadan Haliç’e indirerek Bizans’ın hiç ummadığı, aklına getiremediği olayı Fatih Sultan Mehmed han gerçekleştirmişti.

Kafirler istedikleri kadar korunsunlar, istedikleri kadar teknikle donansınlar, tankların içerisinde korunmaya da çalışsalar mutlaka onları galebe çalacak Müslümanların dehası vardır. Yeter ki Müslümanlar azmedip Allah’a güvensinler. Nitekim Allah (cc) Kitabı Kur’anı Kerimde şöyle buyuruyor:

“Ehl-i kitaptan inkar edenleri, ilk sürgünde yurtlarından çıkaran O'dur. Siz onların çıkacaklarını sanmamıştınız. Onlar da kalelerinin, kendilerini Allah'tan koruyacağını sanmışlardı. Ama Allah (O'nun azabı), onlara beklemedikleri yerden geliverdi. O, yüreklerine korku düşürdü; öyle ki evlerini hem kendi elleriyle, hem de müminlerin elleriyle harap ediyorlardı. Ey akıl sahipleri! İbret alın.” (16)

Bu olaydan kısa bir müddet sonra, Lübnan sınırında Hizbullah’ın iki İsrail askerini esir alma haberi geldi. 13 Temmuz 2006’da Hizbullah, Filistinlilerle dayanışma adına sekiz İsrail askerini öldürüp ikisini kaçırdı. (17) Bu olaylar son aşamada olan Filistin-İsrail antlaşmasını bıçak gibi kesiverdi. Arkasından İsrail’in hunharca saldırıları başladı. Kendisine iki cephe aşmıştı. Bir taraftan Gazze şeridini bombalıyor diğer taraftan da Lübnan’a saldırıyordu. Hamas’a ve Hizbullah’a yönelik saldırılarda hedef gözetmeksizin (Lübnan’ın Hıristiyan kesimi hariç) her tarafı yakıp yıkmaya başladı. Enerji santralleri, köprüler ve altyapıyı tahrip ederken sivilleri katletmeyi de unutmamıştı. İsrail savaş uçaklarının 30 Temmuz 2006’da Lübnan'ın güneyinde bir kasabayı (Kana) bombaladıkları, savaştan kaçanların sığındığı bir binada toplam en az 40 sivilin öldüğü ya da yaralandığı bildirildi. (18)

Amerika İsrail’in bu yaptıklarını desteklediğini açıklamakta hiç tereddüt etmedi. Hatta askerler kaçırılsın veya kaçırılmasın böyle bir saldırının daha önceden planlandığı bir gerçekti. Buna göre İsrail yönetimi, İran ve Suriye tarafından desteklendiğini ileri sürdüğü Hizbullah'ı bitirmek için aylar süren askeri planlamayı yaptı. Ardından Beyaz Saray'ın kapısını çaldı. "Terörle savaşta önemli bir adım atıyoruz" diyen İsrail Bush'u ikna etti. (19)

Saldırıların ilk gününde Suriye üzerinde Beşşar Esad’ın sarayının üzerinde İsrail savaş uçakları tehdit uçuşları gerçekleştirdi. Böylece Suriye ve İran’ın Hizbullah ve Filistine olası desteğinin önü kesilmek isteniyordu. Suriye olaya kayıtsız kalacağının sinyallerini verdi. İsrail’e karşı her fırsatta kin kusan İran ise olayları boş slogan ve demeçlerle seyretmekten başka hiçbir icraat göstermemiştir. Hatta İran Genelkurmay Başkanı Tümgeneral Hüseyin Firuzabadi, İsrail’in Lübnan’a saldırmasıyla patlak veren savaşa hiçbir şekilde girmeyeceklerini söyledi. (20)

Her zaman olduğu gibi (Bosna, Keşmir, Somali, Afganistan, Irak kâfirlerin saldırılarında nasıl yalnızlığa terk edildi ise) Gazze ve Lübnan’da Müslümanlar yine yalnızlığa terk edildi. Aslında yalnız kalan kâfirlerin karşısında onurla duranlar değildi. Yalnız kalan; hainlikte yarış eden, Müslümanların başlarındaki tasmalı köpek idarecilerdi. Tasmalı köpekler, adeta İsrail “ağlama duvarı” (21) önünde ABD ile İsrail’e tam sadakatlerini bildiriyorlardı.

Onurlu olanlar nice büyük orduları hiçe sayanlardı. Dünyanın süper gücü sayılan koca ABD ordusu Afganistan’da ve Irakta çakılıp kalmıştı. Dünyanın dördüncü ordusu olarak lanse edilen Yahudi çapulcuları yıllardır Filistinlilerle başa çıkamamıştı. Büyük ordular tarafından değil ufacık bir gurup (Hizbullah) tarafından kovulmuştu. Hizbullah saldırılarında 900'ü aşkın askerini yitiren İsrail ordusu, 25 Mayıs 2000'de Güney Lübnan'dan çekilmek zorunda kaldı. (22) Filistin halkı taşlarla, Lübnan’da Hizbullah elindeki imkânlarla İsrail’e karşı direnmeye devam ediyor. İsrail Hizbullah’ın attığı onlarca füze karşısında şaşkına dönmüş vaziyette. Bu denli büyük bir saldırı ile karşılaşacağını tahmin etmemişti. Hizbullah elindeki füzelerle İsrail’in içlerini bombalayarak İsrail halkını sığınaklara hapsetti. Yine Hizbullah karadan gelen İsrail askerlerine karşı da şiddetli direnç göstermektedir. Şu yapılanlar, yerlerine yapışıp kalmış, sadece törenlerde varlığını gördüğümüz İslam beldelerindeki Müslüman ordularına cesaret vermeye yetmez mi?!

Amerika’nın bu olaylara destek çıkması ve Lübnan’daki barbarlığa ortak olmasının nedenleri vardır. Aşağıda sıralayacağımız nedenlerden dolayı da ateşkes sağlanmasını hemen istememektedir.

1- En önemli nedenlerden bir tanesi; Lübnan’dan kovuluşunun rövanşını almaktadır. Bilindiği gibi 14.02.2005 tarihinde Lübnan’ın başkenti Beyrut'ta bomba yüklü araçla düzenlenen saldırıda eski Başbakan Refik Hariri hayatını kaybetti. (23) Suriye bu olaydan sorumlu tutularak Suriye birliklerinin Lübnan’dan çekilmesi sağlandı. 29 yıl Lübnan topraklarında bulunan Suriye askerleri en son askerini 14 Nisan 2005 tarihinde çekti. (24) bu aslında Avrupa’nın (özellikle İngiltere ve Fransa’nın) Amerika’ya Lübnan’da vurmuş olduğu en büyük şamar idi. Bu olaydan sonra Amerika sürekli fırsat kolluyor ve bunun acısını almak istiyordu. Görünürde bu savaş Hizbullah meselesi olarak yansısa da Lübnan’da olup bitenler Avrupa ile ABD arasında çıkan sürtüşmenin bir eseridir. Kâfirler kozlarını İslam beldelerinde, Müslümanların vücutları üzerinde paylaşıyorlar. Aralarındaki menfaat çatışmasını masum siviller üzerinden gerçekleştiriyorlar.

2- Amerika ele geçirdiği üstünlükle çatışmaların sona erdirilmesini kendi liderliğinde oluşacak bir BM gücü oluşumuna bağlamıştır. Avrupa (başta Fransa) bu şartı kabul etmemekte ve Lübnan’a yerleşecek barış (!) gücünün Fransa veya Avrupa liderliğinde olmasını şart koşmaktadır. Bu sürtüşmeden dolayı Amerika BM’deki (varlığı ve misyonu/görevi tartışılır) bütün girişimleri bloke etmiş ve şu ana kadar ateşkes sağlanabilmiş değildir.

3- Amerika Vietnam’dan sonra Afganistan ve Irak işgali ile belki de tarihinin en zor günlerini yaşamaktadır. Bu bölgelerde bir türlü istediği neticeyi alamamakta, her türlü askeri üstünlüğüne rağmen yenilginin önüne geçememektedir.

4- Battığı bataklıktan kurtulabilmesi kendisine çok pahalıya patlayacaktır.

5- Özellikle Irak’ta battığı bataklıkta bocalamaktadır. Birçok ülke askeri yardımlarını çekerken bölge ülkelerinden de gerekli/istediği yardımları görememektedir. Adeta bölgede cehennemin içerisine çekilmiş gibidir.

İşte, Amerika düştüğü bataklıktan çıkmak için fırsatlar kollamaya, çareler aramaya yönelmiştir. Amerika bu durumda bölgede çıkışını kolaylaştıracak iki ülke görmektedir. Bu iki ülke İran ve Suriye’dir. Bu iki ülke ise bu işe bulaşmak istememektedir. Nedeni ise önce kendi müşküllerinin halledilmesidir.

ABD, Afganistan ve Irak’taki durumu, ayrıca Ortadoğu problemlerinin çözümü için kendisini zora sokacak olan şu şartları görmektedir:

1- Afganistan ve Irak'ta yapmış olduğu her şeyi kabullenmesi ve bu olaylardan ders alması gerekliliği,

2- Bölgede çözüm ve bataklıktan kurtulmak için Suriye’ye verdiği veya vereceği pay gibi İran’a da vermesi gerekiyor. (Bu noktada İran, yaptığı nükleer çalışmalara göz yumulmasını istiyor.)

3- Kendisini Irak'ta rahatlatması ve gelinen sert havayı yumuşatmak için Suriye Irak arasında bir koridorun açılması, Irak’ın ve kendisinin gereksinim duyduğu bütün yardımların yapılması ve Irak’tan kaçan mültecilerin geri dönüşünün gerçekleşmesi gerekliliği,

4- Filistin meselesinin Suriye meselesi ile birlikte ele alınması, Suriye’nin Yahudi varlığını tanıması, Filistin ve Suriye’deki İslami gurupların tasfiyesi.

Bütün bunların yanında kendi endişelerinin de giderilmesi için de bazı öngörülerde bulunmaktadır. Bunlar;

1- Kesin çözüm için kendi güvenliğinin sağlanması,
2- Bölgedeki petrolün güvenliğinin sağlanması,
3- Kendisine karşı oluşan kötü bakışların düzeltilmesi,
4- Bu kötü duruma sürükleyen Bush iktidarı ve cumhuriyetçilerin yönetimden uzaklaştırılması (bu doğrultuda, gelecek seçimde Bush ekibinin iktidardan uzaklaştırılması gerçekleşebilir.)

ABD gidişattan doğan nedenlerden dolayı bütün bunları görüyor fakat yalnızlığını da hissediyor. Yukarıdaki problemleri çözüp rahata kavuşma noktasında bölge ülkelerinin hiçbirine güvenmemektedir. Her ne kadar aralarında menfaat çatışmaları yaşansa da kendisine en yakın olarak Avrupa’yı görmekte, bu meselelerin çözümü için Avrupa’nın yanında olmasını istemektedir. Çünkü mücadele Müslümanlara karşı olan bir mücadeledir. Satılmış liderler her ne kadar kendisine sonsuz itaatte bulunsa da haklarının önüne geçemeyebilirler. Bundan dolayı tek dostu dindaşı olan Avrupalılardır. Nitekim Allah (cc) kâfirlerin ancak birbirlerini dost edineceklerini Kur’anı Kerimde şöyle bildirmektedir:

“… Zira onlar birbirinin dostudurlar (birbirinin tarafını tutarlar)…” (25)

Hizbullah Lübnan’ın temel taşlarından biri olarak var. Hizbullah’ı bölgeden söküp atmak Lübnan’da yerleşik olan halkı, halkın ona sevgisini, hatta Lübnan Hıristiyanlarının ona duydukları sempatiyi söküp atmak demektir. Yani Hizbullah, İsrail gibi ne işgalci ne de sonradan bölgeye yerleştirilmiş yabancı bir varlıktır. O bölge halkının ta kendisidir.

Hizbullah, daha önce yaptığı gibi son çıkışla da (İsrail’e karşı direnmede gösterdiği azimle) dünya Müslümanları tarafından da sevilmeye başlandı. Kukla liderlerin yapamadıklarını yaparak sempati toplamaya devam ediyor. Bu şu noktaların açığa çıkmasına da neden olmuştur.

1- Mezhep farlılıkları içerinde Müslümanları boğmayı hedefleyen kafirlerin oyunlarının tutmadığı,
2- Müslümanların zafer özleminin canlanması,
3- Meselenin Lübnan meselesi olmaktan öte Müslümanların ortak meselesi noktasına taşınmış olması,
4- Hizbullah’ın yaptığı kadar bir ileri adım atamayan İslam ümmetinin başındaki otoritelere karşı nefretin büyümesi ve devlet adamlarının aşağılık varlıklar olduğunun yaygınlaşması.

Hizbullah İsrail ile mücadele edebilecek kişiler yetiştirdi. Bundan dolayı Hizbullah içerisinde bu savaşı şehid olasıya kadar sürdürecek samimi şahsiyetler mevcuttur. Bunlar Suriye ve İran’ın Yahudi İsrail’e karşı mücadelenin durdurulmasına şiddetle karşı çıkmaktadır. Önceleri her ne kadar Hizbullah’a İran ve Suriye yardım etmiş olsa da son gelinen noktada diğer İslam beldelerindeki kukla devletler gibi artık bunlarda uzak durmaktadır. Sözle destek vermeye dahi cesaret edemeyen bu devletlerin baskısının Hizbullah üzerinde, şu ortamda ne kadar etkili olabileceğini zaman gösterecektir. Amerika ve İsrail’in Hizbullah’ın askeri kanadının tasfiyesini istediği gibi İran ve Suriye de bu doğrultuda hareket etmektedir. Bunlar, bırakın silah göndermeyi yerinden-yurdundan olan mülteciler ve yaralılar için malzeme göndermeye dahi korkuyorlar. Yani ihanet kâfirlerden çok Müslümanların başlarındaki tasmalı köpeklerden gelmektedir. Ateşkes ve barış için ortalığı yırtan bu hainler BM’leri bölge için göreve davet etmektedirler. BM’lerin bölgeye gelmesi (ki zaten oradalar) meseleyi çözmeyecek, meseleyi daha karışık ve çözümsüz kılacaktır. BM’leri göreve çağıranlar ya BM’lerin misyonunu bilmiyorlar veya görevleri icabı oraya koşarak sömürgecilerin işlerini kolaylaştırmak için çırpınıyorlar.

Evet, BM’ler kurulduktan sonra yaptığı bütün işler sömürgecilerin işlerini kolaylaştırmak olmuştur. Bu, İslam beldeleri söz konusu olduğunda parçalamak, sömürüye hazır hale getirmek olduğu saklanamayacak kadar açıktır. Bu konuda sizlere yakın tarihimizden bazı örnekler vermek istiyoruz:

- ABD, BM’ye başvurarak Somali’ye müdahale edilmesini istedi. 30 Kasım’da BM (Gali Başkanlığında) Güvenlik Konseyinin müdahale kararını almasını istedi. 3 Aralık 1992’de ise Güvenlik Konseyi kararı onayladı. 9 Aralık 1992’de ise ABD Umut Operasyonu adı altında Somali’yi işgal etti. Somali’ye 35 bin kişilik bir askeri birlikle giren ABD’nin buraya asker gönderme gerekçesi iç savaş ve açlık tehlikesidir. Somali’nin işgali, ABD’nin Afrika’yı fiilen işgali’dir. (26) ve daha sonra Somali parçalanmaya başlamıştır.

- Bosna’nın Serebrenitza kentinde, 1995’de Sırp kuvvetlerinin katlettiği 8000 Müslüman yetişkin erkekler ve çocukların ölümü BM barış gücündeki 600 Hollanda askeri gözetiminde gerçekleşmiştir. (27) Ayrıca Bosna toprakları BM’de varılan antlaşmalar neticesinde parçalanmıştır.

- Afganistan'daki Amerikan işgalinin ardından 2001 sonunda düzenlenen Bonn Konferansında, geçici yönetime destek amacıyla "BM Güvenlik Konseyi otoritesi altında görev yapacak, gönüllü ülkelerin askerlerinden oluşan bir uluslararası koalisyon" şeklinde kurulan ISAF, 11 Ağustos 2003 tarihinden beri NATO tarafından yönetiliyor. (ISAF'a bugün NATO üyesi olan veya olmayan toplam 37 ülke katkıda bulunuyor.) (28) Ve bu gücün Afganistan’ı, Afgan halkını ne hale getirdiklerini, her gün işlenen cinayetleri, yakıp yıkmaları, yağmaları gerçekleştirirken bütün bunların BM şemsiyesi altında yapılmakta olduğu bilinmektedir.

Kıbrıs’ta, Irak’ta, Keşmir’de olanlar yine BM onayı ile olmuştur. Geçmişte İslam coğrafyası nasıl paramparça ediliyorsa günümüzde de bu örgüt yolu ile İslam coğrafyası daha da ufak parçalara bölünüyor ve sömürgeciler için kolay yutulur lokmalar haline dönüştürülüyor. Yahudi varlığı da BM’de tanınmıştır. Hatta oylamada Müslümanların başlarındaki hainler onay vermişlerdir. TC. gibi. Şimdi o Yahudi varlığının güvenliği bölgenin belası olmuştur. Hatta BM’i dahi takmadan istediği canavarlığı yapmakta rahat hareket edebilmektedir. Bu da yetmiyormuş gibi BM’e kendisini koruması için bölgeye emniyet gücünün (BM denetiminde Hizbullah’ın elinden silahı alacak) gönderilmesini istemektedir. Hain liderler bu çağrıya koşarcasına cevap vererek bu misyonun kendilerine verilmesi için kolları sıvayıverdiler. Erdoğan: “Lübnan’a asker gönderebiliriz.” (29) dedi.

İsrail ve Fransa daha önce BM’de alınan Hizbullah’ın silahsızlandırılması çağrısında bulunan 1559 sayılı kararın arkasındadır.(30) Ondan vazgeçmiş değillerdir. Hizbullah’ın elinden silahları almaksa Lübnan’ı İsrail karşısında savunmasız bırakmak anlamına geldiği gibi Hizbullah’ı da karşına almak anlamına gelir. Bu ise ister Pakistan’dan gelsin, ister Türkiye’den gitsin oraya gönderilecek Müslüman askerler için intihardır. İsrail’in çıkarları için Müslüman kardeşini karşısına alacak, çıkacak çarpışmalarda ya ölecek ya da öldüreceklerdir. Öldürse de cehennemdedir ölse de. Nitekim şeri deliller kesinlikle haksız yere bir Müslüman’ın öldürülmesini haram kılmıştır. Allah (cc) şöyle buyurdu:

“Kim bir mümini kasten öldürürse cezası, içinde ebediyen kalacağı cehennemdir. Allah ona gazap etmiş, onu lânetlemiş ve onun için büyük bir azap hazırlamıştır.” (31)

İbni Mes'ud'dan: Rasulullah (sav) şöyle dedi:

"Allah'tan başka ilah olmadığına ve benim de Allah'ın elçisi olduğuma şahadet eden Müslüman bir kimsenin kanı(nın akıtılması) şu üç hal dışında helal değildir: Zina eden dul, (öldürdüğü bir) cana can ve cemaattan (İslâm'dan) ayrılarak dinini terk eden kimse." (32)

Evet, BM sömürgeciler için, kafirler için vardır. Onların çıkarlarını gerçekleştirmek için kurulmuş bir örgüttür. Müslümanların hayrına oradan asla ve kata bir şey çıkmaz.

Bu savaşın neticesinde devreye girecek BM’lerden çıkacak karar mutlaka bölgede Yahudileri koruma amaçlı olacaktır. Bu kararlar, güvenli bölgeler oluşturulmasının yanında Yahudilerin hedeflediği (emniyet sınırı olarak da kabul ettikleri) topraklara kavuşmasını sağlamak amaçlıdır.

Projenin mimarlarına göre, eğer İsrail Tanrı Yehova'nın vaat ettiği kutsal topraklarda "Mesih Devletini" kurup da ebediyete kadar yaşayacaksa, kıyamete yakın Müslümanlarla yapacakları 'Armagedon' savaşını kazanmaları için Nil'den Fırat'a kadar tüm bölge ülkelerini parçalayarak atomize etmek şarttır. Bundan dolayı, İsrail'de devlet aygıtını elinde tutan ortodoks ve siyonist Yahudilere göre; Filistinlilerle ve bölgedeki Müslüman ülkelerle asla barış yapılamaz. Barışı düşünmek kutsal kitap Tanah-Tora'ya ihanettir. Hatırlanacağı üzere Yigal Amir -ki kendisi hahamlık eğitimi alıyordu- İzak Rabin'i barışı desteklemekle Yahudiliğe ihanet ettiği için öldürmüştü. İsrail eski Dışişleri Bakanı Moşe Dayan açıkça dünya kamuoyu önünde şöyle demişti; "hiçbir Yahudi Arz'ı Mev'ud'dan (Tanrı'nın vaat ettiği topraklar) taviz veremez." (33) Bundan dolayı bölgede asıl krizlerin çıbanbaşı yahudi varlığıdır. Her ne kadar Amerika politikası gereği Lübnan’dan Avrupa’yı uzaklaştırma hedefi gütse de Yahudilerin hedefi de Lübnan’da emniyet şeridi çizip bu toprakları kontrolleri altına almaktır. Sina Yarımadası ve Golan Tepeleri (34) gibi.

Bütün dünyanın, Ortadoğu’nun asıl probleminin yahudi varlığı İsrail olduğunu gördüğü gibi Amerika’da bunu görmektedir. Onun hedefi en azından bölgedeki bazı meseleleri çözerek nefes almak istemesidir. Yoksa bütün dünya gibi o da Yahudilerin antlaşmaya yanaşacaklarına veya antlaşmalara sadık kalacağına inanmamaktadır.

Tarih buna şahit olmuştur ki; geçmişten günümüze değin Yahudiler hiçbir antlaşmalarına sadık kalmamıştır. Yakın tarihimizde; Oslo antlaşması, Camp Davit antlaşması, Vadi Araba antlaşması bunun açık örneklerindendir. Bundan sonrada bir antlaşma üzerinde sadık kalacakları beklenilmemelidir. İsyan, anlaşmaları bozmak, bozgunculuk onların karakteridir. Bunu Allah (cc) Kur’anda şöyle beyan etmektedir:

“Onlar (yahudiler) nerede bulunurlarsa bulunsunlar, Allah'ın ahdine ve insanların (müminlerin) himayesine sığınmadıkça kendilerine zillet (damgası) vurulmuştur; Allah'ın hışmına uğramışlar ve miskinliğe mahkum edilmişlerdir. Çünkü onlar, Allah'ın âyetlerini inkar ediyorlar ve haksız yere peygamberleri öldürüyorlardı. Bu da, onların isyan etmiş ve haddi aşmış bulunmalarındandır.” (35)

Bu onların güçsüz ve korkak olduklarının alametidir. Kendilerini dünyanın hiçbir yerinde emniyette hissetmemektedirler. Bundan dolayı da hırçın ve saldırgandırlar. Adeta kendi gölgelerinden korkar vaziyettedirler. Dünyanın en gelişmiş silahlarına sahip olmalarına, başta Amerika olmak üzere batının desteğini arkalarına almalarına rağmen emniyet kaygısı içerisindedirler. Ve de olmaya da devam edeceklerdir. Çünkü o orada uydu (yansıma/orada işgalcidir) varlık olarak durmaktadır.

Ne yazık ki, bölgede bu kadar uzun süre ur olarak kalmasının ilk sebebi İslam ümmetinin başındaki hain, tasmalı köpek liderlerin yüzündendir. Onlar bölgelerine saldırı olduğu halde Yahudilerin zarar görmemesi için Amerika ve Avrupa’ya taleplerde bulundular. Yahudilerin işlediği vahşete sukut ediyor, onun işlerini kolaylaştırıcı işler yapıyorlar.

İşte, ümmetin en zayıf tarafı da burasıdır. Artık her şey alenen oynandığı halde hala başlarındaki liderlerin ve yönetimlerin varlığına göz yumuyorlar. Onlarla bu zillet içerisinde yaşamaya razı oluyorlar. Bu rıza gösteriş ve duruş sade bölgeyi değil tüm dünyayı yahudi ve küfrün fitnesine teslim etmektedir. Bu noktada Allah (cc) inananları uyarmaktadır:

“Kafir olanlar da birbirlerinin yardımcılarıdır. Eğer siz onu (Allah'ın emirlerini) yerine getirmezseniz yeryüzünde bir fitne ve büyük bir fesat olur.” (36)

Bütün bu problemlerin tek çözümü vardır. O da Allah (cc) emirlerini yerkürede uygulayacak bir otoritenin (hilafetin) varlığıdır. Ancak bu otorite Yahudilerin, Amerikanın, Avrupa’nın ve tüm küfür sistemlerinin oyunlarını bozacaktır.

“(Yahudiler) tuzak kurdular; Allah da onların tuzaklarını bozdu. Allah, tuzak kuranların hayırlısıdır.” (37)

Evet, kafirler Ortadoğu projesi çerçevesinde İslam beldelerine çöreklenmeye başlamışlardır. Bu projeyi hayata geçirmek için Amerika’sı olsun, İngiliz’i olsun, Fransız’ı olsun vb. ordularını bölgeye yığmaya, işgallere başlamışlardır. Lübnan olayı bu işin başka bir ayağıdır. Bu projenin hayat bulması ise uzun bir zaman isteyen bir olaydır. Bugünden yarına Ortadoğu projesinin gerçekleşmesi mümkün gözükmemektedir. Planı ve oyunları bozacak olan ise ümmetin kendisidir. Önlerine çıkan fırsatları iyi değerlendirmek zorundadırlar. Bu çerçevede başlarındaki yöneticileri alaşağı edip İslam devleti Hilafet'i kurmak için bütün güçlerini ortaya koymanın tam zamanıdır. Ancak o gün Yahudilerin evleri başlarına yıkılacak, ölen Müslümanların, namusu kirletilen bacıların intikamı Yahudilerden ve kafirlerden alınmış olacaktır.

“Allah'tan büyük bir lütfa ereceklerini müminlere müjdele.” (38)

“Ancak tevbe edip hallerini düzeltenler, Allah'a sımsıkı sarılıp dinlerini yalnız onun için yapanlar başkadır. İşte bunlar (gerçekte) müminlerle beraberdirler ve Allah müminlere yakında büyük mükâfat verecektir.” (39)



Kaynaklar:

1- http://www.vahdet.com.tr/filistin/kitap3/nfd009.html

2- http://www.batitrakya-atilim.com/html/arafat.html

3- http://www.hilafet.com/dergi/H100-109/H109/05-systahlil.htm

4- http://www.sabah.com.tr/2004/06/13/cp/gnc106-20040606-102.html

5- http://www.milligazete.com.tr/index.php?action=show&type=writersnews&id=7300

6- http://www.zaman.com.tr/?bl=yazarlar&alt=&trh=20060727&hn=316287

7- http://www.kimkimdir.gen.tr/kimkimdir.php?id=3240

8- http://www.saafonline.com/haber_detay.php?haber_id=375

9- mynet haber, http://www.cemaat.com/?q=node/1315/print

10- http://www.vahdet.com.tr/filistin/dosya2/0441.html

11- http://www.telehaber.com/haberler/haber-336579/

12- http://www.evrensel.net/06/06/26/dunya.html

13- www.ntvmsnbc.com/news/379389.asp - 33k

14- http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=179840&tarih=27/02/2006

15- http://www.evrensel.net/06/06/26/dunya.html

16- Haşr 2

17- http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=192814

18- http://www.haber1.com/haber.asp?id=117053

19- Vatan gazetesi 05 Ağustos 2006

20- http://www.milliyet.com.tr/2006/07/22/son/sondun13.asp

21- http://www.muhammedyahya.com/my04.htm

22- http://www.sabah.com.tr/2006/07/28/cp/yaz1024-20-106-20060723-102.html

23- http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=143502

24- http://www.bbc.co.uk/turkish/news/story/2005/04/050426_syria_update.shtml

25- Maide 51

26- http://evimizturkiye.com/tarih/ULKELER/SOMALI.HTM

27- http://www.bosnadayanisma.org/sayfalar/haber.htm

28- http://www.haberx.com/n/271206/nato-afganistanda

29- http://www.yenicaggazetesi.com.tr/newsdetail.asp?NewsID=2699

30- Lübnan'dan Başbakan Erdoğan'a açık mektup Muhammed Nureddin BEYRUT STRATEJİK ARAŞTIRMALAR MERKEZİ BAŞKANI 09.09.2006 Zaman gazetesi

31- Nisa 93

32- Buhari, Tirmizi, Müslim

33- http://www.yenisafak.com.tr/arsiv/2004/NISAN/27/dusunce.html

34- admin.iintifada.googlepages.com/t5.htm

35- Al-i İmran 112

36- Enfal 73

37- Al-i İmran 54

38- Ahzab 47

39- Nisa 146