Anasayfa arrow Kavram arrow MİLLİYETÇİLİK
 [Detaylı_Ara]
Anasayfa
HİLÂFET ÖZEL
Beyanname
Siyâsi Tahlil
Kitaplar
Haber - Yorum
İktibas
Dünyada Dava
Multimedya
Fikir - İnceleme
Kavram
Sohbet
Soru-Cevap
Sizden Gelenler
Linkler
İletişim
Detaylı Arama

 Yazarlar

Editör
Esad Mansur
Esma Sıddık
Fuad Hamidoğlu
Mehmed Aydın
Tahir Şanlı
Zeynep Afra
Bir Ayet

6/79 "Doğrusu ben yüzümü, gökleri ve yeri yaratana, doğruya yönelerek çevirdim, ben puta tapanlardan değilim."
Kur'an'da Ara
Aranacak kelimeyi giriniz
  
Al-islam.com'a teşekkür ederiz.
Bir Hadis

Nafi'den rivayet edildiğine göre: Ömer bana dedi ki; Rasul (s.a.v)'i şöyle derken işittim: "Kim Allah'a itaatten elini çekerse kıyamet günü kendisi için hiçbir delil olmadığı halde Allah'ın huzuruna çıkar." (Müslim: H. No: 1851)
Kitap

Siyasi Meseleler [İşgâl Edilmiş Müslüman Beldeler]

MİLLİYETÇİLİK Yazdır E-Posta
Köklü Değişim Dergisi
30 Kasım 2005 Çarşamba

MİLLİYETÇİLİK

İslam dünyasının şu anki karakteri ihtilaflarla, tefrikayla, kan dökmeyle, zulümle ve geri kalmışlıkla çizilmiştir. Halihazırda İslam dünyasında hiçbir bölge kendisinin herhangi bir alanda lider olduğunu iddia edemez. Gerçektende bugün ümmetin sosyal, iktisadi ve siyasi gündemini doğudan ve batıdan kafirler tarafından dikte edilmektedir. Müslümanlar kendilerini çoğu zaman ilk etapta türk, arap, afrikalı veya pakistanlı olarak özdeşleştiriyorlar. Sanki bu yetmezmiş gibi bir de kendilerini kolonyalistlerin zorla çizdiği sınırlar içinde bölüyorlar. Böylece Türkiye’de olduğu gibi misal olarak insanlar kendilerini türk, kürt, laz, çerkez gibi sınıflara ayırmaktadırlar.

Kavmiyetçilik, insanlık tarihinde uzun bir geçmişe dayalıdır. Eski Yunan, Roma ve Mısır toplumlarında, egemen uluslar kendilerinin doğal üstünlüklerine inanırlar, kendilerinden olmayan ulusları ikinci sınıf insan olarak görürlerdi. Dolayısıyla köle ve hizmetçi olmak üzere yaratılmış topluluklar olarak değerlendirirlerdi.

Tarih boyunca üstün sayılan ırkların diğer ırklar üzerinde egemenlik kurma ve sömürü girişimlerinde meşrulaştırıcı gerekçeleri olmuştur.

İsrailoğulları gibi kimi toplumlarda gerekçe, dini bir nitelik kazanmıştı. Kendilerinin seçilmiş ulus olduklarına inanan İsrailoğullarının, İslam dinini kabul etmeyişlerinin tek nedeni; Hz. Muhammed (sav)’in kendi kavimlerinden olmayışından kaynaklanıyordu.

Kavmiyetçiliğin uzun bir geçmişi olmasına rağmen, ancak 19. yüzyılda sosyal bir teori olarak sistemleşti. Irkçılığın altın çağı kabul edilen bu yüzyılda, kendisi ırkçı olmamasına rağmen Charles Darwin’in biyolojik evrim kuramı, sözde bilimsel ırkçılığın gelişmesine temel oluşturdu.

Sosyal Darwincilik, insan soyunun, zaman içinde çeşitli evrim aşamasından geçtiğini, Avrupalı beyaz ırkın, insanın toplumsal evriminin en üst aşamasını temsil ettiğini savundu. Gobienau; beyaz ırkın üstünlüğünü, beyazlar içinde de arı ırkın en yüksek medeniyet seviyesine ulaştığını öne sürdü. Gobineau’nun izleyicilerinden İngiliz asıllı Housten Stewart Chamberlain, Almanya’da uzun boylu, açık tenli ve uzun kafalı Töton’ların ırk olduğunu, Yahudilerin fiziksel olarak Töton’lardan kolayca ayırt edilmeseler de manevi açıdan onlardan geri olduklarını savundu. Gobienau ve Chamberlain’in görüşleri başta Nietzche olmak üzere Max Waber, Werner Sombart gibi düşünürlerce beslenerek, Almanya’da Nazi ırkçılığının temelini oluşturdu. Adolf Hitler, siyaset felsefesinin ırkçılık yönünü ve bilimsel temellerini, bu düşünürlerden aldı. Nazi ırkçılığı bütün çelişki ve tutarsızlıklarına rağmen, Almanları birleştirmekte, yenilmez olduklarına inandırmakta, ekonomik sömürüyü ve köle emeğini meşrulaştırmakta, halkı savaşa yöneltmekte başlıca etken oldu ve Nazizm’in Alman halkı üzerinde kurduğu egemenliğinin temel öğesini meydana getirdi.

Nazizm’inden farklı biçimde de olsa, Avrupa uluslarının sömürgecilik hareketlerinde, haksız ve insanlık dışı eylemleri meşrulaştırmakta, ırkçı görüşler başlıca etken oldu. İspanyollar Amerika’ya geldiklerinde, yerlilere karşı izledikleri yayılmacı ve saldırgan politikalarını, yerlilerin İspanyollardan farklı olduklarını, kendileriyle aynı anlamda insan bile sayılmadıklarını öne süren, ırkçı teorilere dayandırdılar.

Topraklarını ellerinden aldıkları yerlilere, insan gibi davranmanın gerekmediğini öne sürdü. Thomas Carlyle, James A. Froude, Chales Kingsley ve özellikle Rudyard Kiplin’in yazılarında ısrarla, işlenen beyaz adamın misyonu düşüncesi de sömürgecilik döneminde ırkçılığı meşrulaştırıcı ve sömürgeciliği yüceltici bir işlev gördü. Bu düşünceye göre beyaz Avrupalı, öteki ırklara medeniyet götürüyor, dolayısıyla insanlara hizmet ediyordu. Başlıca İngiliz, Fransız ve Portekizler olmak üzere Avrupalı tüm sömürgeciler; Asya, Afrika, Hindistan ve uzak doğuda sömürgeleştirme faaliyetlerini, sözde “medenileştirme” görevlerine dayandırıyorlardı. ABD’de ise ırkçılık, önceleri katliam ölçüsünde yerlilere, daha sonrada siyahlara yöneldi. Günümüzde ırkçılıktan belli bir ölçüde uzlaşma eyleminden söz edilse de başta ABD olmak üzere tüm Avrupa ülkelerinde; özellikle ırk ayrımının yasal olarak sürdüğü, Güney Afrika ile İsrail’de en katı ve acımasız biçimde egemenliğini sürdürmektedir.

İslam bir hayat nizamı olarak tatbik edildiğinde, İslam ümmeti hiçbir zaman böyle bir ikileme girmemiştir. O milliyetçilikten hiçbir zaman bölünmemiş, bu kadar geniş çaplı bir zulüm, bilim ve teknolojide durgunluk ve bu yüzyılda olduğu gibi dahili bir ihtilaf görmemiştir.

O zaman bu yüzyılda neler yanlış gitti? Müslümanlar arasında niçin bu kadar çok düşmanlık var?

Onların güçsüzlüğünün sebebi nedir ve şu anki durgunluktan nasıl kendilerine gelecekler?

Şu anki duruma gelmesine yardımcı çok faktör vardır. En büyük problem ise arap dilinin ihmalidir ki o dil İslam’ı doğru anlamada ve iştihad yapabilmek için gereklidir. Daha başka faktörler mesela İslami ve İslami olmayan kültürü ayırt etmekteki ihmal ve merkezi otoritenin gitgide bazı vilayetler üzerinde kaybolması ve 19.uncu yüzyıldaki milliyetçiliğin artması gibi.

Söz konusu milliyetçilik, ortaklaşa bir aile, aşiret ve ırk bağı üzere olan insanların misakıdır. Beka yani hayatta kalma içgüdüsünden meydana gelir ve insanların etrafındaki her şeye sahip olma düşkünlüğü vasfı ile belli olur. Milliyetçilik tâ ailede başlar ve bir aile ferdinin diğerleri üzerine otoriteyi ele geçirip, onlara aile işlerinde liderlik yapmasıyla olur. Bu başarıldıktan sonra, kendisinin nüfuzunu diğer aileler üzerine, akabinde aşiretin üzerine ve sonunda bütün halk ve diğer halklar üzerine yoğunlaştırır ve zaten var olan otoriteyi hem korur ve hem de genişletir.

Milliyetçilik insanlar arası devamlı olan bir bağ oluşturamaz, çünkü o öyle bir bağdır ki başka insanların yönetimini ve onların tahakküm altına alınmasını temel kabul eder ve dolayısıyla insanlara entelektüel bir kalkınma temin edemeyecek bir bağdır. Milliyetçilikten doğan bağ içgüdüye bağlıdır ve bizzat hayvanlar aleminde de görülmektedir. Çok benzer bir şekilde insanlar arasında da iktidar kavgaları oluşmakta ve toplumun çeşitli tabakalarında ihtilafa yol açmaktadır. Buna misaller çoktur özellikle de İslam dünyasında. (Buna göre Suudi Arabistan’da Suud ailesi on yıllardır mutlak hükümdarlık salahiyeti ile hükmetmektedir.)

Milliyetçiliğin başka bir özelliği de rant gurupların oluşumu ve ırkçılıktır, buda insanların dış ve keyfi beraberlikleri aramaları ve ırkları nedeni ile kendilerini sınırlamalarıdır ki aralarında “Beyazların” “Siyahlar” üzerine olan üstünlük duygusunun da Amerika’da çok net bir şekilde görüldüğü gibi oluşmasıdır.

Mevcut insanlar arası bütün bağların içinde devamlı olabilecek olanı ancak ideolojik bağdır. Burada söz konusu olan ideolojiyi temel almış ve akılla idrak edilebilen bir akideyi (Akide: insan, hayat ve kainat, hayatın öncesinde ne olduğunu ve hayatın sonrasında ne olacağına, bunların arasındaki alaka hakkında şümullü bir fikirdir) içeren ve o birleşimden günlük çıkabilecek bütün problemlerin üstesinden gelebilecek bir sistemin neşet etmesidir. Burada insan tarafından etki edilemeyen renk, ırk ve cinsiyet gibi faktörler hesaba katılmamaktadır. İdeolojik bağ sürekli olan bir bağdır çünkü o entelektüel bir iknayı şart koşan bir akideden çıkmıştır. Şahadet renk, ırk, dil, vatan sevgisinden ve yerel oluşumlardan etkilenmediğinden, daimi bir birlik için temeldir.

Burada ayırt edilmesi zorunlu olan, ideolojinin insan tarafından yapılmış, keyfi, heva ve hevesine göre, kendi ahlak düşüncelerine göre -kapitalizm ve komünizmde olduğu gibi- tarif edilmiş olması veyahut İslam gibi, vahyi yoluyla insanlara getirilmiş bir ideoloji olması açısındandır.

İslam temeli üzerine kurulan ideolojik bağ geçmişte nasıl tahakkuk etmiştir?

Altıncı yüzyılın sonuna kadar arap yarımadasında ve dünyanın geri kalan kısmında halklar birbirlerine savaş açan kabileler halinde guruplaşmışlardır. Şeref, gurur ve sadakat gibi değerlere daha büyük bir anlam veriliyordu. Bu yüzden birisinin kabilesini terk etmesi çok fena idi. Bundan sonra o insanın kesinlikle hiçbir desteği ve koruması yoktu. Kabiledeki büyük sadakat kabileler arasında kabile rekabetine yol açıyordu ve bunlar çoğu zaman maddi şeyler yüzündendi. Bunlara misal İslam tarihi öncesinde kayıtlıdır. Beşinci yüzyılın en çok bilinen savaşı Harb el-Basus’dur ki otuz sene boyunca Basus isminde bir deve için savaşılmıştır.

Bir başka misalde Evs ve Hazreç’in birbirilerine düşman oldukları Harb el-Bu’at’dır.

İnsanlar arası bir bağ vardı demek -milliyetçilik-, ki huzursuzluktan ve münakaşalardan başka bir şey getirmiyordu ve ilerlemenin önünde duran bir engeldi.

Muhammed (sav)’in İslam risâleti ile gönderilmesiyle, yüz yıllardır süre gelen putperest arap toplumunun milliyetçi yapısının kökü kazınmıştı. İslam, milliyetçiliğin yerini ideolojik bir bağ ile değiştirdi ve insanları ırk ve millet ayırımı yapmadan Allah (svt)’a kulluğa, onun emir ve yasaklarına uymaya ve onları beraberliklerinin temeli olarak İslam’ı görmelerine çağırdı. İnsanın ancak ve ancak Allah (svt)’a ve Rasulüne (sav) itaatkar ve sadakatli olması İslam’da çok açık bir şekilde emredilmiştir.

Ey iman edenler! Eğer küfrü imana tercih ediyorlarsa, babalarınızı ve kardeşlerinizi (bile) veli edinmeyin. Sizden kim onları dost edinirse, işte onlar zalimlerin ta kendileridir.1

De ki: Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, hısım akrabanız, kazandığınız mallar, kesada uğramasından korktuğunuz ticaret, hoşlandığınız meskenler size Allah’tan, Rasulunden ve Allah yolunda cihad etmekten daha sevgili ise, artık Allah emrini getirinceye kadar bekleyin. Allah fasıklar topluluğunu hidayete erdirmez.”2

Bu demek oluyor ki, aile ve akrabayı Allah ve Rasulünden sonra ikinci derecede olarak görmemiz gerekiyor. İslam ancak ve ancak itaatkarlıkta “din”e çağırmıştır. Ve böylelikle de Müslümanlar ve kafirler arasında savaşırken bile babalar ve oğullar düşmanca karşı karşıya durup birbirilerine savaş açabilmekteydiler.

Buna göre Ebu Bekir (ra), Bedir savaşında kafirlerin tarafında babasına karşı savaşan oğluna şöyle söylemişti: “Allah’a andolsun ki, eğer seni o savaşta görseydim, gözümü kırpmadan seni öldürürdüm.”

Yüzyıllardır -Muhammed (sav)’in zamanından Osmanlı Hilafeti’ne kadar- insanlar arası ilişkilerin temeli İslami bağdır. İslam Arapları, Berberileri, Romalıları, Perslileri ve Hintlileri onların daha önceki dil, ırk ve sınıflarının değişikliğine rağmen onları bir Akide ile birleştirdi ve onları tek ve yegane bir “Ümmetun vahida” yaptı.

Şüphesiz bu bir tek ümmet olarak sizin ümmetinizdir, ben de sizin Rabbinizim. Öyle ise benden sakının.”3

Temeli sarsılmaz İslam akidesi üzere olan tek bir toplum ve İslam’ın dili olan arap dili ile, bütün Müslümanları birleştirmiştir: İşte bu bağ Müslümanlara gereken gücü sağlıyordu ve bununla, İslam Devleti yoluyla Allah’ın ismini dünyaya taşıyorlardı. Aslını ele alacak olursak, kafirlere Müslümanların birlik ve gücünü yıkmasını zorlaştıran, işte bu bağlılıktı.

 

İdeolojik Bağın Yıkılması ve Milliyetçiliğin Yükselmesi

Hilafetin başından beri, kafirler onu savaş yoluyla yıkmak istemişlerdir. Bütün çabalara rağmen, Kureyş’le (624) başlayıp, Perslilerin, Bizanslıların, Rusların ve bugün ısrarla girmek istenilen Avrupa’nın haçlı seferlerinden (1095-1917) tâki Moğol istilasına (1258) kadar ve Avrupa’nın 18.inci yüzyılda sanayi devriminden sonra ki istila harpleri boşa çıkmış ve muvaffak olamamışlardır. Tarih çok açık bir şekilde Müslümanlar ve kafirler arasında askeri savaşların nasıl yapıldığını ve nasıl sonuçlandığını göstermektedir.

Müslümanların hayat telakkisi “insan, gayelerin gayesi Allah’ın rızasını elde etmek için yaşar” Müslümanların galibiyetinin ve kafirlerin yenilgisinin nedenidir. Onlar için ecel ve rızk gibi kelimelerin anlamları yabancı değildi. Onlar hayatın, ölümün ve rızkın Allah’ın elinde olduğunu ve insanlar tarafından etki edilemeyeceğini anlamış ki böylece hiçbir zaman hayatları için endişe etmemişlerdir.

Allah Rasulünden Seyfullah (Allah’ın kılıcı) lakabını alan Halid ibn el-Velid Müslümanlar hakkında şöyle söylüyor: “Benimle olan şu insanlar, hayatı nasıl seviyorlarsa ölümü de aynen o şekilde severler.”

Müslümanların cesaretle, kahramanlıkla ve kararlılıkla bağladıkları, savaş meydanlarında sergiledikleri işte bu hayat telakkisidir ki, İslam ordusunu düşmanların gözünde mağlup edilemez halini vermiştir. Böylecelikle onların başarısı 1683 yılında Viyana kapılarına kadar dayanmıştır.

Bir konuşma esnasında İngiltere’nin başbakanı yahudi Benjamin Disraeli (1874-1880) Avam Kamarasında; Müslümanların büyük gücüyle alakalı olarak, “onun hiçbir zaman yenilemeyeceğini, tâki bunun (elinde tuttuğu bir Kur-an’a göstererek) ellerinden alınmadığı müddetçe” sözlerini sarf etti.

Artık kafirler Müslümanların en büyük gücünün sebebinin İslam’ı doğru şekilde anlama ve tatbiki olduğunu anlamışlardı. Bu sebepten dolayı şimdi öyle bir strateji kullanmaları gerekiyordu ki, göze çarpmadan ve sinsice Müslümanları İslam’dan soğutan ve ayıran olması gerekiyordu. Zehirli ekilen tohumların içinde “Milliyetçilik”de dahildi.

Planlarını hayata geçirebilmeleri için, Avrupa ilmi yardım maskesi altında Misyonerlerini Osmanlı Hilafet Devleti’ne sokmuştu. Bu onlara İslam’ın kalbinde kök salmalarını ve başlıca iki hedeflerinin gerçekleşmesini sağlamıştı:

1- İslam’ın dilinden, arapça dilinden onları uzaklaştırarak, Müslümanların İslam’ı doğru anlamalarından uzak tutmak.

2- Arapların, Türklerin, Perslilerin ve diğer kavimlerin arasında bir uçurum gerçekleştirecek yeni bir bağın oluşması, zira bu milliyetçilikti.

Yüzyıllardır kafirlerin askeri güç ile başaramadıklarını, İngiliz, Fransız ve Amerikalılar’dan oluşan misyonerler bunu bir yüzyılda elde etmişlerdir. Okulların ve üniversitelerin tesisi misyonerlere batının kültürünü İslam kültürü ile karıştırmasını ve sonuncusuna karşı savaş açmasını sağlamıştır. Böylece onlar misalen Cihadı kerih gösteriyorlardı, teknoloji çağında şeriatın uygun oluşunu şüpheli sayıyorlardı ve tarihi, Müslümanlar içinde birbirilerine kibirlenmelerini sağlayacak bir açıdan verip, milliyetçilik şuurunu Müslümanların kalkınması ve ilerleyebilmesi için yegane fikir olarak gösteriyorlardı.

Misyonerlerin, Müslümanların üzerinde yoğunlaşan etkisi sayesinde, İslam Devleti’nin sakinleri arasında düşmanlığın oluşmasına ulaşmışlardı. Bunun için en bariz örnek Lübnandır ki kendisine dıştan gelen etkiyle ve bununla yönlendirilen huzursuzluklar sonucu Müslümanlar, Hıristiyanlar ve dürzülerden oluşan üç bölgeye ayrılmıştı.

Rıfa’at-Tahtavi gibi insanların batı ideallerinden cezp edildiği ve bilinçli veya bilinçsiz onların buyruğu altına girdiği bir sır değildir. Onlar Müslümanların durgunluğunun İslam akidesine bağlı kalmalarından değil de İslam’ı yanlış anlamalarından dolayı olduğunu göremediler. Bu gibi insanların gitgide artan etkisi batıya komplosunun son merhalesine -İslam dünyasına siyasi istila- girmesini sağlamıştır.

Onlar, Osmanlı desantralize toplumu; el-Fatat, İttihat ve Terakki (Jöntürkler olarak bilinen) ve arap bağımsızlık hareketi el-‘Ahd gibi milliyetçi hareketlere ve siyasi partileri kurmaya yardım ederek teşvik ediyorlardı.

Batı bu milliyetçi siyasi grupların ve bazı kilit insanların sayesinde Osmanlı Hilafet Devleti’ne yapılan isyanları hem organize hem de finanse ediyordu. Böyle bir şahsiyet Mekke’den Şerif Hüseyin’dir, kendisi İngiliz dışişleri bakanlığından bir bağımsız arap devleti için savaşmasına karşılık aylık 200.000 Paund alıyordu. Bu ona 1916’da Mısırın İngiliz üst düzey yetkilisi McMohan tarafından vaat edilmişti. “İngiltere arapların bağımsızlığını kabul etmeye ve desteklemeye hazır.” [The Mıddle East-The Arab World and his Neighbours Peter Sluglett ve Marion Farouk-Sluglett, S.12, Times Books, 1993.)

İşte İslam Devleti’ne bu öldürücü milliyetçilik tohumu nakşedildi. 20.inci yüzyılın başlangıçlarında milliyetçiliğin ateşi İslam Devleti’nin bütün köşelerinde alevlendi ve onu daha öncesinde hiç görülmemiş bir sarsıntıya uğratmıştı.

İslam Devleti’ne yapılan en son ve en vahşi saldırı ise, Avrupalılar tarafından 1.inci dünya savaşında güçlerini kuvvetlendirerek ve bir vakitler mağlup edilmemiş devleti istila etmek için yapılanıdır. İslam Devleti Avrupalıların büyük güç sarf etmesi sonucunda yıkıldı. 1917’de General Allenby Kudüs’e ayak bastığında, şöyle söyledi: “Haçlı Seferleri ancak bugün bitmiştir.” İslam Devletine karşı savaşan her bir Avrupalının artık rüyası gerçek olmuştu. Bundan sonra Avrupalı güçler ganimetleri Sykes-Picot antlaşmasına göre aralarında paylaşmak üzere ayrıldılar ve buna göre Suriye ve Lübnan Fransız hakimiyeti altına; Irak, Öte-Ürdün ve Filistin İngiliz hakimiyeti altına girmiştir.

3 Mart 1924’de Hilafet ilga edildi ve yerine Mustafa Kemal’in cumhurbaşkanı olduğu (1934’den beri Kemal Atatürk) cumhuriyet ilan edildi. İslam Devletinin bu sonu İslam dünyasında kendisine insanlar arası ilişkilerinde milliyetçiliği esas almış çokça sözde “bağımsız” devletleri meydana getirmiştir. Türkiye’ye ilişkin Milli Misakın 22.inci maddesinde (1.inci dünya savaşından sonra) şöyle geçmektedir: Türk imparatorluğu gelişmesinde öyle bir merhale almıştır ki, onda, bağımsız devletler geçiçi olarak, mecburi yardım ve bir yönetim kurulu aracılığı ile kendi ayakları üzerinde durabilene kadar kabul edilmektedir.

Bu yönetim kurulu tabiki İngiliz ve Fransızlardan müteşekkildi ve daha önce de belirtildiği gibi Hilafet pastasını kendi aralarında bölüşüp, kendilerinin yetiştirdiği veya parayla satın aldıkları kukla yöneticileri çeşitli bölgelere yerleştirdiler. Mesela böylece 1954’de Mısır’da CİA ajanı olan Cemal Abdul Nasser yerleştirilmiştir[Copeland, Miles: The Game Player], Türkiye’de ise 1924’ de Mustafa Kemal ve Suudi Arabistan’da Suud ailesi (1927-1932).

Abdul Nasser’in ortaya çıkardığı arab milliyetçiliği, İsrail’in Mısır’da Sina yarımadasını, Suriye’de Golan’ı ve Ürdün’de de West Bank’ı ele geçirmesiyle akamete (başarısızlığa) uğramıştı ve batının bilinçli bir şekilde sahneye çağırdığı huzursuzluklar oluşmuştu. Bunun gayesi İslam dünyasında siyasi huzursuzlukları sıcak tutmak ve böylece seçilmiş elit tabakanın varlığı ve Müslümanlardaki durgunluk muhafaza edilmiş olsun. Bu kriz sürülerinden bir tanesi Kürtlerdir ki onların bölgesi, Türkiye, Suriye ve Irak gibi devletlere bölünmüştür.

 

İslam Milliyetçiliğe Nasıl Bakıyor?

Daha önce de belirtildiği gibi milliyetçiliğin insanlar arasında oluşturduğu bağ hissi bir bağ olup, beka içgüdüsü (hayatta kalma içgüdüsü)’nden kaynaklanıp, insan dışı bir uzlaşma olup, aralarında ayrılık ve sınırlar oluşturan bir bağdır. Milliyetçilikte insanları varlıklarına, ırklarına ve renklerine göre ayırıp sınıflandırması çok tabii’dir. Bu yüzden de İslam onu kabul etmez.

Allah Rasulü (sav) şöyle buyurdu: “Kim sizden asabiliğe (milliyetçiliğe) çağırırsa, bizden değildir.”

“Cahiliyye taassubu olan milliyetçilikle iftihar eden birisini gördüğünüz zaman kinaye kullanmadan ona babasının şeyini (zekerini) ısırtın."

Cahiliyye taassubu olan milliyetçilik hakkında da: "Onu bırakın, zira o kokuşmuştur.” demektedir.

Müslim, Rasulullah (sav)'den şöyle rivayet eder: "Kim bir milliyete taassubundan dolayı kızgınlık göstererek ya da asabiyete (milliyetçiliğe) davet ederek ya da milliyetçiliğe yardım ederek savaşır ve öldürülürse cahiliyye ölümü ile ölmüş olur."

Bunlar bize aşiret şuurunun ve milliyetçilik şuurunun İslam’da asla yeri olmadığını göstermektedir. Müslümanlara bir birlik olmaları ve birbirilerinden ayrılmamaları için emir verilmiştir, çünkü onlar tek bir ümmettir.

Peygamber bu konuda şöyle buyuruyor: “Sevgi ve merhamette Müslümanların misali, bir vücut gibi olmalarıdır. Onun uzuvlarından biri yakınırsa (acırsa), vücudun diğer azaları uykusuzluk ve ateş ile bükülür.”

Bu demektir ki, Müslümanlar hangi milletten olurlarsa olsunlar, ister afrikalı, Avrupalı veya Asyalı, onlar bir tek ümmettir ve asla birbirlerinden ayrılamazlar.

Hakikaten bu bir tek ümmet olarak sizin ümmetinizdir. Ben de sizin Rabbinizim öyle ise bana kulluk edin.”4

Şüphesiz bu bir tek ümmet olarak sizin ümmetinizdir, ben de sizin Rabbinizim. Öyle ise benden sakının.”5

Bu ayetler ve hadisler, Müslümanların birliği konusunda sadece bazılarıdır. Onlar kesin bir şekilde Müslümanların bir ümmet olup, Allah’ın hükümlerine göre amel edip yaşamalarını gösterir.

Ey iman edenler! Allah’a itaat edin. Peygamber’e ve sizden olan ulülemre (idarecilere) de itaat edin. Eğer bir hususta anlaşmazlığa düşerseniz -Allah’a ve ahirete gerçekten inanıyorsanız- onu Allah’a ve Rasul’e götürün (onların talimatına göre halledin); bu hem hayırlı, hem de netice bakımından daha güzeldir.”6

Buradan şu açığa çıkmaktadır ki, İslam’da yönetecek olan idarecinin bulunduğu devlet, ancak İslami akide, Kur’an ve sünnet kaynaklı bir devlet temeli üzeri olabileceğidir. Allah’tan vahy edilmiş hiçbir ayet yoktur ki, Müslümanların bugün elliden fazla devlete ve o kadar da yöneticiye bölünmesine emir veyahut tolerans versin. O zaman bu vakıa “Şüphesiz bu bir tek ümmet olarak sizin ümmetinizdir, ben de sizin Rabbinizim. Öyle ise benden sakının.” (Mü’minun 52) ayetiyle nasıl bağdaştırılabilir?

 

KAVMİYETÇİLİK VE İSLAM

İslam, zulüm ve sömürüye yol açan düşünceler gibi kavmiyetçiliği de yasaklamıştır. Kur-an’ı Kerim, ırkların aynı kökten geldiğini ifade ederek üstünlük iddialarının temelsizliğini ortaya koymuştur. Tüm insanlar ve uluslar Hz. Adem (as) ile eşi Havva’dan yaratılmıştır. İnsan toplumunun ırklara ve kabilelere ayrılması, onların tanışmaları ve yardımlaşmaları amacına bağlıdır. Zulüm ve sömürüye neden olacak kalıcı bir üstünlük söz konusu değildir. İnsanların ve toplumların iyilik ve üstünlüklerinin; yalnızca inançları, yaşama biçimleri, Allah’ın emirlerine uyma ve yasaklarından kaçınma konusundaki titizliklerinden kaynaklanır.

Ey insanlar! Doğrusu biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Ve birbirinizle tanışmanız için sizi kavimlere ve kabilelere ayırdık. Muhakkak ki Allah yanında en değerli olanınız, O'ndan en çok korkanınızdır. Şüphesiz Allah bilendir, her şeyden haberdardır.”7

İslam’a göre ırk öğesi, insanlara doğal bir üstünlük sağlamadığı gibi medeni bir toplumun oluşmasında da temel bir etken değildir. Medeni bir toplum, hayvanlar gibi içgüdüleriyle birlikte yaşayan insanlardan değil, özgür iradeleriyle seçtikleri inanç ve idealler çerçevesinde toplanan insanlardan oluşur. Bu nedenle; İslam toplumu, İslam’ı bir din, bir hayat düzeni ve biçimi olarak benimseyen, insanların oluşturduğu toplumdur. Belirleyici tek etkenin inanç olduğu bir toplumun oluşmasında, başka hiçbir maddi yada manevi etkinin katkısı yoktur. Aynı akide çerçevesinde birleşen insanlar, kan bağları olmasa da kardeştirler.

Müminler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin ve Allah'tan korkun ki esirgenesiniz”8

Buna karşılık aynı inancı paylaşmama durumunda, baba oğul arasında bile bir yakınlıktan söz edilemez. Allah’u Teala buyurdu;

Allah buyurdu ki: Ey Nuh! O asla senin ailenden değildir. Çünkü onun yaptığı kötü bir iştir. O halde hakkında bilgin olmayan bir şeyi benden isteme! Ben sana cahillerden olmamanı tavsiye ederim.”9

Ey iman edenler! Eğer küfrü imana tercih ediyorlarsa, babalarınızı ve kardeşlerinizi (bile) veli edinmeyin. Sizden kim onları dost edinirse, işte onlar zalimlerin kendileridir.”10

Allah'a ve ahiret gününe inanan bir toplumun -babaları, oğulları, kardeşleri, yahut akrabaları da olsa- Allah'a ve Resûlüne düşman olanlarla dostluk ettiğini göremezsin”11

Hz. Peygamber (sav)’de cahili bir adet olan kavmiyetçiliği sık sık gündeme getirerek eleştirmiş ve yasaklamıştır. Veda haccı sırasında veda hutbesi olarak bilinen ünlü konuşmasında, Arap’ın Arap olmayana, Arap olmayanın Arap olana, beyaz renklinin siyaha, siyah renklinin beyaza bir üstünlüğü olamadığını, üstünlüğün yalnızca takva ile olduğunu ilan etmiştir.

Mekke’nin fethinde, Kabe’yi tavaf ettikten sonra yaptığı konuşmada Hz. Peygamber (sav) aynı gerçeği şöyle dile getirmiştir.

“Sizden cahilliye ayıplarını ve büyüklenmesini gideren Allah’a hamd olsun. Ey insanlar tüm insanlar iki gruba ayrılırlar: Bir grup iyilik yapan, iyi olan ve kötülükten sakınanlardır ki; bunlar Allah nazarında değerli olan kimselerdir. İkinci grup ise günahkar ve isyankar olanlardır ki; bunlarda Allah nazarında değersiz olanlardır. Yoksa insanların hepsi Adem’in çocuklarıdır, Allah Ademi topraktan yaratmıştır”.

Kavmiyet üstünlüğü düşüncesinin temelsizliği, başka bir hadiste de şöyle ortaya konur:

“Hepiniz Adem’in oğullarısınız, Ademde topraktan yaratılmıştır. İnsanlar babaları ve dedeleri ile övünmekten vazgeçsinler. Çünkü onlar Allah nazarında küçük bir karıncadan daha değersizdirler”.12

Hz. Peygamber (sav) insanların aynı kökten geldiklerini ve üstünlüğün yalnız takva ile ölçülebileceğini belirtmekle yetinmeyerek, Allah’ın insanları ırklarına göre değerlendiremeyeceğini ısrarla vurgular. Başka bir hadisi şeriflerinde ise;

“Allah kıyamet günü sizin soyunuzdan-sopunuzdan sormayacaktır. Şüphesiz Allah katında en üstün olanınız kötülüklerden en çok sakınanlarınızdır” buyurmuştur. Aynı anlamda diğer bir hadisi şerifte de şöyle dile getirir:

buyurmuştur. Aynı anlamda diğer bir hadisi şerifte de şöyle dile getirir:

buyurmuştur. Aynı anlamda diğer bir hadisi şerifte de şöyle dile getirir:

buyurmuştur. Aynı anlamda diğer bir hadisi şerifte de şöyle dile getirir:

“Allah sizin mallarınıza ve şekillerinize bakmaz; fakat O sizin kalplerinize ve amellerinize bakar”.13

Bütün bu gerçek ve uyarılar karşısında kavmiyetçilik davası güden kişinin, Müslümanlık iddialarının bir anlamı yoktur. Hz. Peygamber (sav): “Kavmiyetçilik davasına karışan bizden değildir, ırkçılık üzerine savaşa girenler de bizden değildir”14 buyurarak böyle bir kişinin yerini tespit etmiştir.

İslam, getirdiği everensel kardeşlik ilkesiyle, cahilliye döneminde şiddetle hüküm süren kavmiyetçilik adetini ezip yok etti. Kendilerini soylu ve üstün gören Mekke müşriklerinin, zulüm ve baskılarına rağmen Romalı Süheyd, Habeşli Bilâl ve İranlı Salman gibi aşağılanan insanların çabalarıyla başarıya ulaşarak evrensel bir toplum oluşturdu.

Abduddar oğullarından Nebih. b. Vehb anlatıyor; Peygamber (sav) Bedir savaşında aldıkları esirleri, sahabelere dağıttı ve “onlara iyi bakın” buyurdu. Mus’ab bin Ümeyr’in öz kardeşleri olan Ebu Aziz de bu tutsaklar arasında idi. Ebu Aziz diyor ki; “Beni, Ensar’dan bir zat esir almıştı. Kardeşim Mus’ab yanımızdan geçerken, beni esir alan zata, “onu sıkıca tut, anası zengindir: oğlunu kurtarmak için sana fidye verebilir” dedi. Bedir dönüşü, Ensar’dan kalabalık bir ailenin yanına verilmiştim. Ev halkı, sabah ve akşam yemeklerinde kendileri hurma ile yetinirlerdi. Rasulullah (sav), biz esirlere iyi davranılmasını öğütlediği için bana ekmek verirlerdi. Hangisinin eline bir parça ekmek geçerse, onu hemen bana uzatırlardı. Ben de utanır, geri verirdim. Ancak almaz bana iade ederlerdi.

Kardeşim Mus’ab, beni esir alan Ebul Yasir’e “onu sıkı tut, anası varlıklıdır” dedi. Ben kendisine; “ya Mus’ab ne diyorsun biz kardeş değilmiyiz”, deyince beni esir alan Ebul Yasir’i göstererek; “Allah’a kasem ederim ki; bu zat bana senden daha yakındır” dedi. İşte gerçek kardeşlik bu, gerçek bağ da budur. Çünkü bu bağ kainatı mükevvenatı yaratan ve Hz. Muhammed (sav)’i rahmet olarak bize gönderen, yüce Allah (svt)’dan geliyor. Bu, Kur-an’da var olan kat-i emirdir. Ben Müslüman’ım diyen herkes bu emre itaat etmek durumundadır.

Müminler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin ve Allah'tan korkun ki esirgenesiniz”15

İbni kesir bu ayeti kerimeyi izah ederken, bu ayetle ilgili sahih hadisleri de koymuştur. Bakın; “Müslüman, Müslüman’ın kardeşidir. Ona haksızlık etmez ve hor bakmaz”. (Hadisi şerif) ve “Kul kardeşine yardım ettiği sürece, Allah O kuluna yardım eder” buyurmuştur. Yine sahih bir hadiste; “Müslüman, kardeşine gıyabında dua ettiği zaman melek; Amin, bir misli de sana olsun der”, buyurmuştur. Bu hususta hadisler pek çoktur. Yine sahih bir hadiste: “Birbirlerini sevme, acıma ve gelip gitmede müminlerin misali tek bir cesedin misali gibidir; onun bir uzvu dertlenince cesedin diğer tarafları ateş ve uykusuzlukla ona katılırlar” buyurulmuştur. Yine sahih bir hadisi şerifte, Rasulullah (sav): “Mü’min mü’min için birbiri destekleyip güçlendiren bir bina gibidir” buyurmuş, sonrada parmaklarını birbirlerine geçirmiştir.

İmam-ı Ahmed derki; (Bu hadisin râvilerini ismen sıraladıktan sonra) Rasulullah (sav) şöyle buyurmuştur: “İman ehline göre mü’min cesede göre baş mertebesindedir. Başta meydana gelen acıdan cesedin acı duyduğu gibi mü’min de iman ehlinin başına gelenlerden acı duyar”. Bu hadisi İmam Ahmed rivayet etmiştir. Görüldüğü gibi İslam dini, kavmiyetçiliği yasak yani haram, din kardeşliğini farz kılmıştır. Çağımızın Müslümanlarının, din kardeşliği kavramını gereği şekilde bilmediklerini sanıyorum. Bu kavram gereği şekilde bilinmiş, anlaşılmış olsa (kaldı ki; olmak zorundadır) yurdumuzda, Kürt, Türk, Çerkez, Ermeni, Rum v.b. sorunu kalmaz. Çünkü Müslüman olan kim olursa olsun kardeştir. Dünya çapında da bu durum aynı olacaktır. Keşmir’de, Kıbrıs’ta, Cezayir’de, Filistin’de ve Çeçenistan’da ki Müslümanın rengi, dili, ırkı ne olursa olsun, Müslüman ise öz ve öz kardeştir. Yukarıda izah etmeye çalıştığımız ayet ve hadisi şeriflerin, hükmüne itaat ederek, hayata geçirmemiz, yeryüzündeki Müslümanların kurtuluşu olacaktır.

Osmanlı Devleti’ni, dünya devletleri arasında süper devlet oluşunu sağlayan kavram ve kuralların ilk sıralarında din bağı geliyordu. Merhametinden asla şüphe etmediğimiz, Rahman, Rahim olan yüce Allah (svt) yarattığı kulunun hangi halde, hangi hallerle daha iyi olabileceğini en iyi bilendir. İslam din bağını yarattığı kuluna, farz kılanda odur. Düşünün! Bütün insanlar fıtraten İslam’a yatkındır. Ebeveyni ile dili, dini şekillenir. İşte bundan dolayıdır ki babanın evladına karşı ilk görevi, ona dinini öğretmektir.

Salat ve Selam Hz. Muhammed (sav)’e onun ehli beytine, ashabına ve ona tabi olan, emirlerine itaat edenlerin üzerine olsun.

 

Dipnotlar :

  • 1- Tevbe 23
  • 2- Tevbe 24
  • 3- Mü’minun 52
  • 4- Enbiya 92
  • 5- Mü’minun 52
  • 6- Nisa 59
  • 7- Hucurât 13
  • 8- Hucurat 10
  • 9- Hud 46
  • 10- Tevbe 23
  • 11- Mücadele 22
  • 12- Tirmizi
  • 13- Müslim
  • 14- Müslim
  • 15- Hucurat 10

Köklü Değişim Dergisi Sayı 15

< Önceki   Sonraki >
07 Ekim 2008 Salı
8 Şevval 1429
Saliha Aydın
Sümeyye AVCI
Mahmud Gıtal

Tarihin En Büyük Hilâfet Konferansı Gerçekleştirildi

.:: ALINTI ::.
 
Halifeye ne kadar ödeme yapılır?
Abdul Kareem | 12.05
 
Filistin'in Tibet'ten eksiği ne?
| 23.04
 
FATİH SULTAN MEHMED'İN AYASOFYA VAKFİYESİ
| 15.04
 
Dünya üç devrimi birden yaşıyor
Henry A. Kissinger | 08.04
 
Kill a Hundred Turks and Rest (İngilizce)
Uri Avnery | 10.03
 
Afganistan'daki NATO Soykırımı
Ali Khan | 07.03
Fikirlerden

HİZB-UT TAHRİR'İN GAYESİ VE İŞİ

Hizb-ut Tahrir'in gayesi, İslâmî hayatı tekrar başlatmak ve İslâm davetini aleme taşımaktır. Bu gaye, müslümanları bir İslâm ülkesinde (Dâr-ül İslâm'da) ve bir İslâmî toplumda İslâmî bir hayata tekrar döndürmektir. Bu hayatta ve toplumda, hayatın bütün işleri şer'î hükümlere göre yürütülür, Hilâfet Devleti olan bir İslâmî devletin gölgesinde bakış açısı helal ve haram olur. Hilâfet Devleti'nde müslümanlar, kendilerini Allah'ın Kitabı ve Resül'ün Sünneti ile yönetmeleri ve İslâm'ı bütün aleme nur, hidayet risaleti/mesajı olarak taşıması için dinlemek ve itaat etmek üzere bir halifeye biat ederler.

Hizb-ut Tahrir'in işi, fasid/bozuk toplum vakıasını değiştirmek ve İslâmî bir topluma dönüştürmek için siyasî yolla İslâm davetini yüklenmektir/taşımaktır. Toplumun değişimini de onda var olan fikirleri değiştirip İslâmî fikirleri yerleştirmek, onda var olan duyguları Allah'ın razı olduğundan razı olunan, Allah'ın gazablandığından gazablanıp kızgınlık gösterilen bir hale gelecek şekilde İslâmî duygulara dönüştürerek, onda mevcut olan ilişkileri İslâmî hükümler ve çözümlere göre seyreden İslâmî ilişkilere dönüştürerek yapmak istemektedir.

Hizb-ut Tahrir Kültüründen

| Anasayfa :: Yazarlar :: Beyan /Bildiri :: Basın Açıklamaları :: Siyâsi Tahlil :: Kitap :: Haber - Yorum :: Linkler :: İletişim |