Anasayfa arrow Kavram arrow İnsanı, toplumu, dünyayı sömürme sanatı PRAGMATİZM
 [Detaylı_Ara]
Anasayfa
HİLÂFET ÖZEL
Beyanname
Siyâsi Tahlil
Kitaplar
Haber - Yorum
İktibas
Dünyada Dava
Multimedya
Fikir - İnceleme
Kavram
Sohbet
Soru-Cevap
Sizden Gelenler
Linkler
İletişim
Detaylı Arama

 Yazarlar

Editör
Esad Mansur
Esma Sıddık
Fuad Hamidoğlu
Mahmud Gıtal
Mehmed Aydın
Saliha Aydın
Sümeyye AVCI
Tahir Şanlı
Zeynep Afra
Bir Ayet

8/42 Siz vadiye en yakın ve onlar da en uzak yamaçta idiler; kervanın süvarileri sizden daha aşağıdaydı. Savaş için buluşmak üzere sözleşmeye kalksaydınız, vaktini tayinde anlaşmazlığa düşerdiniz; fakat Allah mahvolan, apaçık belgeden ötürü mahvolsun, yaşayan da apaçık belgeden ötürü yaşasın diye olacak işi yaptı. Doğrusu Allah işitir ve bilir.
Kur'an'da Ara
Aranacak kelimeyi giriniz
  
Al-islam.com'a teşekkür ederiz.
Bir Hadis

"Kim boynunda biat olmadan ölürse cahiliye ölümü ile ölmüştür." (Müslim; H. No: 1851)
Kitap

Siyasi Meseleler [İşgâl Edilmiş Müslüman Beldeler]

08 Eylül 2008 Pazartesi
İnsanı, toplumu, dünyayı sömürme sanatı PRAGMATİZM Yazdır E-Posta
islamdevleti.org
08 Ekim 2006 Pazar

Çevremizde, toplumumuzda, coğrafyamızda gün be gün ifsadı yaşıyor, an be an vahşi kapitalizmin maddi olduğu gibi fikri saldırılarına da maruz kalıyoruz.
İşte bu ifsadı körükleyen kavramlardan bir tanesi de; ‘Bireyler arasındaki biricik ilişki çıkar ilişkisidir.’ felsefesini slogan edinmiş Pragmatizm.

Pragmatizmi köken ve mana olarak incelediğimizde;
20. Yüzyılın ilk çeyreğinde özellikle etkili olan pragmatizmin ilk kez Charles Peirce (1839-1914) tarafından felsefeye sokulduğunu, ırkdaşı William James (1842-1910) tarafından biçimlendirilip geliştirildiğini görmekteyiz. "Pragmatizm" adını Latince "pragma" fiilinden almakta ve pragma, "eylem" anlamının yanında "yararlı" manasına da gelmektedir. "Eylemin bilgi ve düşünceye ilkece üstünlüğü" ifadeleri, pragmatizmin en özet tanımı olarak verilebilir. Bu öğretiye göre düşüncelerin yararlılıkları doğruluklarından önce gelir. Bir başka deyişle düşüncelerin doğrulukları onların doğuracakları pratik değerler, faydalar ile ölçülür demektir.

Fransız aydınlanmasının ve İngiliz görgücülüğünün materyalist düşüncelerinin ahlak ve yasalar alanında uygulanışı şeklinde adlandırabileceğimiz pragmatizm her ne kadar Batı'da doğup büyümüş, gelişmişse de davranış biçimi olarak sadece Batıya has olarak kalmamıştır. Artık doğulusuyla Batılısıyla modern insan pragmatik anlayışı özümsemiştir! Fakat mevcut vakıa göstermektedir ki, Batıda pragmatizm Batı'nın kendi toplumunun insani, ahlâki değerlerden elbette yoksun olarak maddeten kalkınması, gelişmesi ve ilerlemesi için bir ivme niteliği taşırken Müslümanların bulunduğu toplumlarda sadece bencilliğin, çıkarcılığın, yani kişisel menfaati yüceltmenin aracı olmuştur.

Çünkü dini, hayatın gerçekliğinden kilisenin o itici, sakîl, izbe havasına hapseden Batılı bir toplumun seküler kalkınmacı, ilerlemeci hedefleri için pragmatik düşünüş doğal bir süreçtir. Bu nedenle Batıda sömürüye dayalı maddi bir kalkınma gerçekleştirebilen pragmatik düşünce Müslümanların akidesine, DNA’sına yabancı, aykırı olduğu halde yerleştirilmeye çalışılmış fakat bu doğu-Batı arasında bocalayan coğrafyada ifsadın dozunu arttırmaktan başka bir işe yaramamıştır. Bu ifsadı kolaylaştıran, ne olursa olsun Batıdan geliyorsa iyidir, güzeldir zihin bozukluğu ise Müslümanların yaşadığı coğrafyalarda akidelerine olan güvensizlik ve paralelinde aşağılık kompleksinden kaynaklı olarak yer ettiğinden beri var bulunmaktadır. Nitekim içinde yaşadığımız zaman diliminde insanların, fert ve toplum hayatlarında amellerini, hayat tasvirlerini ve değerlerini belirleyen tek ölçü sadece menfaat olmuştur. İnsanların tüm eşya ve olaylara, amellere bakışında sadece pragmatik düşünce atmosferinin etkili olduğu aşikârdır.

Temel varsayımı; ‘insan doğasında evrensel bencillik’ olan pragmatizmi İslam akidesi kaynaklı sahih bir bakış açısıyla incelediğimizde;

Pragmatizm kaynaklı menfaat bağının insanlar arasındaki ilişkilerde geçici bir bağ olduğunu görürüz. Çünkü bu bağda sabitlik yoktur ve insanlar arasında sürekli, sağlıklı bir birlik sağlayamaz. Zira kendisinden daha büyük menfaatler karşısında büyük menfaatin tercih edilmesiyle ona dayalı bağın varlığı da kaybolmaktadır. Buna binaen menfaat esasına dayalı oluşacak birlikteliklerin ömrü çok kısa olmakta, böylesi bir birlikteliğin tarafları arasında sadakat ve sebatlık beklenememektedir. Menfaatin gerçekleşmediği veya başka bir yerde daha büyük menfaatin olduğu görüldüğünde, o birliktelikten kopmalar başlamaktadır. Zira o menfaati belirleyen insanın kendisidir. İnsan ise belirlemede, heva ve hevesi doğrultusunda akli değerlendirmesi ile duygularına bağlı olduğundan değişkenlik gösterir. Yani bugün iyi dediğine yarın kötü diyebilir. Bugün ona göre menfaat olan bir şey yarın menfaat olmayabilir. Bundan dolayıdır ki menfaat bağı “bağ” olma özelliğinden yoksun, bireyi davranışında tutkularının kölesi haline getiren bir anlayışın ürünüdür.

Başka bir açıdan ise pragmatik hayat tasavvuru düşmanlık ve husumet sebebidir. Zira menfaatler çatıştığında, fertler arasında çatışma, husumet doğmakta ve böylece insanlar arasındaki menfaate dayalı birliktelikler hemen düşmanlığa dönüşmektedir. Şu halde menfaati amellerin ve birlikteliklerin esası kılmak, insanlar arasında düşmanlık ve husumet sebebini yerleştirmek demektir. Nitekim başka hiçbir kıymet ve ölçü katmadan, sırf menfaat esası üzerine oluşan ortaklıkların hepsinin bir müddet sonra kavga-gürültü, düşmanlık ve husumetle bittiğine hatta bu birlikteliklerin “İslâmi çalışma” adına da olsalar, menfaat ağırlıklı olduğundan aynen diğer ticari birlikteliklerde olduğu gibi düşmanlık ve husumetle son bulduğuna şahit olmaktayız.

Buna binaen menfaat; birleştirici değil, aslında bir tefrika unsurudur. Menfaate dayalı birlik çağrıları, aslında tefrikaya yapılan çağrılardır. “Ortak menfaatlerde birleşelim”, “Ülkenin menfaati”, hatta “İslâm'ın menfaati” gibi sloganlarla birlik çağrısında bulunmak ve bu esaslar üzerine birliktelikler/kitleleşmeler oluşturma gayretlerine girmek, aslında tefrika ortamının oluşmasına çalışmak demektir. Böylesi “toplumsal menfaat” çağrıları dahi, birlik değil tefrika sebebi halini almaktadır. Zira insanlar arasında menfaati tespit, tanım ve ölçmek bakımından anlayış farklılığı vardır. Birisinin menfaat gördüğünü başkası zarar görebilmekte ve buradan da tefrika baş göstermektedir. Nitekim günümüzde Müslümanlar arasında oluşan birçok cemaatlerde, kitleleşmelerde “Müslümanların ortak menfaatini” hatta “İslam’ın menfaatini” temin etme gayreti, çağrısı dahi hiçbir birliktelik ve dayanışma sağlayamamaktadır.

Diğer bir açıdan pragmatik bakış açısını hayatta amellerin ve değerlerin tek ölçüsü kılmak, insanları vahşi mahluk, toplumları da hayvanlardan da vahşi ve aşağı topluluklar sürüsüne dönüştürmektedir. Öyle ki insana yaraşan tüm insani, ahlaki, ruhi değerler yok edilmekte yerine sadece menfaatçilik bırakılmaktadır. Böylesi bir toplumda; “büyük balık küçük balığı yutar”, “canını kurtaran kaptan”, “benim anam ağlayacağına senin anan ağlasın”, “ezilmemek için ezmelisin", "bana dokunmayan yılan bin yaşasın” vb. şekillerde ifade edilen hayat felsefesi hâkim olmakta ve fertler bencil, acımasız, merhametsiz, şefkatsiz, tehlikeli vahşi mahlûklara dönüşmektedir. Çünkü menfaat, amellerin tek ölçüsü, mutluluğun yegâne yolu kılınmaktadır. Mutluluk ise, gönülden geçtiği gibi yaşamak ve maddi lezzetlerden azami derecede tatmaktır.  Evet pragmatizm için “çıkarları söz konusu olan insanlar payına en büyük sayının en büyük mutluluğuna” ulaşmanın her yolu geçerlidir. Bu yol ne denli batıl, ne denli kötü olursa olsun. Kandırmak, dolandırmak, vurmak, öldürmek, çalmak, rüşvet, fuhşiyat, vb. her şey mubah görülmektedir.

İşte bunun en somut örneği; menfaatin hayatta tek ölçü kılındığı Batı toplumlarında gayet açık olarak görülmektedir. Zira bu kapitalist toplumlarda her şey menfaate göre ölçülür ve belirlenir durumdadır. Böylesi bir toplum için insanlar arasında hakiki anlamda değil yapmacık sevgi, saygı, merhamet ve şefkat görünümleri bulunmakta ve menfaate ulaşmak için bir vasıta olarak kullanılmaktadır, samimiyetten değil! Ahlak felsefesini “insanların eylemlerini çıkarları söz konusu olanların payına olanaklı en büyük mutluluk niceliğini üretmeye yönetme sanatı” olarak tanımlayan bir ölçüden zaten aksi beklenemez.
Bu toplumlarda “İnsan hakları”, “insan sevgisi”, “insani yardım” gibi çeşitli isim, levha ve sloganlar, kurum ve kuruluşlar ise hep sömürü çarkına giydirilen şirin görünümlü ambalajlardır. Aslında kurumsallaşan yasa, yani devlet hakkın iradesinin anlatımı olmak yerine güçlünün iradesinin dayatılması olmaktadır. Nitekim modern tarihte mülksüzler, zayıflar siyasi süreçten dışlanmış ve söz hakkı güçlünün olmuştur. Bu yolda belirlenen yasanın üzerinde doğal yasa (insan hakları) da yoktur. Çünkü Batılı kapitalist toplumlarda insani, ahlaki ve ruhi değerler öldürülmüştür. Bundan dolayı toplum ve devlet nezdinde kadınların satıldığı fuhuş haneler, barlar, pavyonlar ve kumarhaneler vergi dairelerine kayıtlı ve vergilerini veriyor iseler, değerli kuruluşlardır. Çünkü vergi ile devlet bütçesine katkıda bulunarak menfaat sağlamaktadırlar. Ayrıca bu müesseseler gerektiğinde devletten maddi teşvik de alabilmektedirler.

Devletlerarası siyaset anlamında ise yardıma muhtaç insanlara “İnsani yardım” adı altındaki tüm icraatlar sömürgeci Batılı devletlerin sömürü planlarının uygulanmasının üsluplarındandırlar. Menfaatlerinin bulunmadığı ülkelere, o ülke insanları açlıktan ölseler de “insani yardım” gitmez. Irak halkının çoluk çocuk perişan bir halde yıllardır gıda ve ilaçsız bırakıldıktan sonra, şimdide demokrasi, özgürlük getiriyoruz diyerek, baskıcı rejimin boyunduruğundan kurtaracağız bahanesiyle haçlı zihniyetiyle işgale maruz kalması Batının insani değerlere nasıl baktığının hâlâ yaşanan canlı bir örneğidir.

Konunun birey bazındaki boyutu ise daha da vahim bir noktadadır. Çünkü pragmatik bakış açısını esas alan bireylerden oluşan bir toplumun her üyesi yalıtılmış bir kendiliktir, bencilliktir. Böyle bireylerin arasındaki biricik ilişki biçimi zorunlu çıkar ilişkisidir ve ortaya çıkması kaçınılmaz olan çıkar çatışmalarında kazanan taraf güçlü olandır.
Sonuçta insanlar Allah’ın Kuran’da bildirdiği şu duruma düşmüştür:

"Heva ve heveslerini kendisine ilah edinen kimseyi gördün mü? Şimdi ona sen mi vekil olacaksın? Yoksa sen, onların çoğunun gerçekten (söz) dinleyeceğini, akledeceğini mi sanıyorsun? Gerçekten onlar hayvanlar gibidir. Hatta daha da sapıktırlar." 1 

Halkı Müslüman ülkelere baktığımızda bu pisliğin, Müslümanlara da bulaştığını hatta yaygınlaştığını görmekteyiz. Zira Müslümanlar arasındaki alâkalar, hemen hemen menfaatçilik esası üzerine kurulmakta, zihinler de menfaatçilik esası üzerine şekillenmektedir. Çünkü Müslümanların yaşadığı ülkelerde de menfaati hayatta amellerin tek ölçüsü kılan kapitalist ideoloji hâkim konumdadır. İşte bu ideoloji ve ölçüsü menfaatçilik, o toplum ve fertleri de ifsat etmiş, hayatlarını kokuşturmuştur. Müslümanların yaşadığı ülkelerde de İslâmî ve insani değerler yok olmaya yüz tutmuş, insanlar çağdaş Batılı insan tipine dönüşmüştür. Artık karşılıksız yardım etme, mazlumu koruma, haklıyı fakir de olsa müdafaa etme hassasiyeti çağın gereklerinden nasibini almamış geri kafalılık olarak algılanmaktadır. Öyle ki, Müslümanların zihinlerinde menfaati gerçekleştiren her şey adeta şeriattan addedilmiştir. Hâlbuki menfaati belirleyen şeriattır. Şeriatı belirleyen menfaat değil, çünkü insanlar kendilerine hakiki menfaati neyin sağladığını, neyin sağlamadığını bilemezler. Zira insan, mücerret olarak kendisi menfaati belirlemeye kalkıştığında duygularının ve çevresinin tesirinden kurtulamamaktadır. Bundan dolayı insan için dünya ve ahirette asıl menfaat, şeriatın emir ve nehiylerine uymaktır. Müslüman için, şeriatın cevaz vermediği bir hususta menfaat yoktur. Çünkü Müslüman için menfaat anlayışı sadece dünyayı değil dünya ve ahireti kapsar. Zira onun için bu hayat asıl ve ebedi hayatın yanında çok kısa bir metadır. Bu nedenle neyin menfaat olduğunu ya da olmadığını ancak insanın ve hayatın Rabbi olan Allah bilir ve bildirir.

Onun için İslam; insanlara bu işin hakikatini izah etmiş, gerçek menfaatin ancak Allah’ın rızasına nail olmak olduğunu bildirmiştir. Zira insan için gerçek mutluluk ancak Allah’ın rızasına nail olmakla elde edilir. Allah’ın rızasından uzak kalmakta insan için dünyada sıkıntı, musibet, fitne, ahirette ise hüsran ve elim bir azap vardır. O halde insanın hakiki menfaati ancak Allah’ın rızasına uygun davranışta bulunmakla, yani Allah’ın şeriatına uymakla olmaktadır.

İşte bu bakış açısı, Müslümanlarda var oldukça onlar arasındaki ilişkilerin esasını ve ölçüsünü Allah’ın emir ve nehiyleri teşkil eder. Toplumsal yaşamı tanzim eden devlette, insanlar arasındaki ilişkileri bu ölçü ile tanzim ettiğinde o toplum, artık İslâmi ve insani değerlerin yaygın olduğu, mümtaz bir toplum olur. İşte böyle bir toplumda da sevgi, saygı, kardeşini kendisine tercih etmek hasletleri tezahür eder.

Aksi takdirde hakikati bile, "düşünürken bize faydası olan şeyler" olarak tanımlar, bir yığın yalancı politikacıyı, pek çok dolandırıcı iş adamını, işini başarı(!) ile sürdüren mafya teşkilatını, din adına konuşan nice şarlatanı, sosyetenin sahte peygamberlerini, namus tacirlerini, güzellik yarışmacılarını kıymetli, Allah’ın rızasını ilke edinen, mutlak hakikatten yana olan, haramdan her ne pahasına olursa olsun kaçınan Müslümanları ise kıymetsiz addeder ve insanlığın yararı, ilerlemesi için sömürgeciliği savunur hale geliriz…

“Bilin ki; dünya hayatı ancak bir oyun, eğlence, bir süs, aranızda övünme, çok mal ve evlat sahibi olma isteğinden ibarettir. Tıpkı yağmurun bitirdiği ve ziraatçıların hoşuna giden bir bitki gibi. Önce yeşerir sonra kurur da sen onun sapsarı olduğunu görürsün. Sonra da çer çöp olur. Ahirette ise çetin bir azap vardır. Yine orada Allah’ın mağfireti ve rızası vardır. Dünya hayatı aldatıcı bir (faydalanmadan) başka bir şey değildir.” 2

----------------------
1 Furkan 43-44
2 Hadid 20

Köklü Değişim Dergisi SAYI 24

Sonraki >

Tarihin En Büyük Hilâfet Konferansı Gerçekleştirildi

.:: ALINTI ::.
 
Halifeye ne kadar ödeme yapılır?
Abdul Kareem | 12.05
 
Filistin'in Tibet'ten eksiği ne?
| 23.04
 
FATİH SULTAN MEHMED'İN AYASOFYA VAKFİYESİ
| 15.04
 
Dünya üç devrimi birden yaşıyor
Henry A. Kissinger | 08.04
 
Kill a Hundred Turks and Rest (İngilizce)
Uri Avnery | 10.03
 
Afganistan'daki NATO Soykırımı
Ali Khan | 07.03
Fikirlerden
İSLÂM İLE YÖNETMEYEN HERKES YA FASIKTIR YA KAFİRDİR

İslâm, kendisinden önce gelen yahudilik, hıristiyanlık ve diğer dinlerden farklıdır. Allahu Teâla İslâm'ı, kendisinden bütün beşeri hayatın tüm problemlerine çözüm içeren bir nizamın çıktığı aklî bir akide üzerine kurulu bir ideoloji kılmıştır. Nitekim Allah, müslümanlara hayatlarının bütün işlerinde onunla yönetmelerini ve onu yönetime getirmelerini/hakim kılmalarını zorunlu ve farz kılmıştır. Hayatlarının herhangi bir işinde dahi olsa İslâm dışında bir şeyle yönetmelerini ya da yönetime getirmelerini de onlara haram kılmıştır. İslâm'dan başkası ile yöneten veya İslâm'dan başkasını yönetime getireni/hakem kılanı Kıyamet günü azaba müstehak kılmıştır. Bu, yani günahkâr olması, eğer o kişi, İslâm'dan başkasının İslâm'dan daha üstün olduğuna inanmıyorsa geçerlidir. Eğer o kişi, İslâm'dan başkasının İslâm'dan daha üstün olduğuna inanıyorsa o zaman kafir olur. Allahu Teâla şöyle buyurdu: 

"Kim Allah'ın indirdiği ile yönetmezse, işte o kimseler kafirdirler." (Maide: 44)

Hizb-ut Tahrir Kültüründen

| Anasayfa :: Yazarlar :: Beyan /Bildiri :: Basın Açıklamaları :: Siyâsi Tahlil :: Kitap :: Haber - Yorum :: Linkler :: İletişim |