|

Tabi bu bir deprem veya kuvvetli bir fırtına ile oluşan bir afet bölgesi değil. Burası Lübnan'ın başkenti Beyrut'un İsrail bombardımanından önce 12 Temmuz'da uydudan alınmış fotoğrafı ile aynı bölgenin bombardımandan sonraki, 31 Temmuz Pazartesi günkü hali. Ümmeti her türlü saldırıdan koruyacak 'kalkan' yok... Fikrî, siyasî, kültürel, ekomomik bombardımanlar daha olmazsa topyekün yok etmeye yönelikler... Bu ümmet daha ne zamana kadar Şanlı Rasul'un (sav) öğüdünü/talebini yerine getirmek suretiyle hem kendisini, dinini, izzet ve şerefini kurtarmak için harekete geçmeyi bekleyecek.. Daha ne zamana kadar içimize yerleştirilen ajan, işbirlikçi, kukla ve bizden, dinimizden olmayan bu hain liderlere susup duracak. İşte görüyorsunuz ki onlar tüm bu çığlıklara, feryatlara, 'yetişin ne olur artık!' çağrılarına kulaklarını tıkıyorlar. Yetişin, Allah düşmanı azgınlar iyice kudurdu, yetişin! ... Kim yetişecek? Kim koruyacak? Ümmetin her saldırıya uğramasında koltuklarına sıkı sıkı yapışıpta, korkudan bacakları titreyen korkak hain lider bozuntuları mı? Hayır, vallahi bin kez yüzbin kez belli oldu ki onların derdi ne ümmet, ne din, ne namus, ne şeref, ne vatan ne millet. Bu ümmete yakışan liderler; Kudüs'ü Haçlılardan kurtarana dek uykusunu ve gülmesini terkeden Selahaddin Eyyubi'lerdir, Lider; "Allâhım! önüme şu uçsuz bucaksız deniz çıkmasaydı senin ismini daha ötelere götürürdüm" diyen Ukbe bin-i Nâfi'dir, Lider; "Firara mecal yok! Arkanızda düşman gibi bir deniz, önünüzde deniz gibi bir düşman" diyen Tarık Bin Ziyad*'lar, 21 yaşında iman gücü ile İslambol'u fetheden "güzel komutan"lardır... Ümmet bir an önce içindeki bu liderleri "kalkan" misali ortaya çıkarmalı ve kafirlere uşaklık ve ajanlık yapan kuklalara hakettikleri dersi vermelidir. Allah Resul'unun öğüdünün üzerinde bugün daha bir ciddiyetle düşünmenin ve onu gerçekleştirmek için harekete geçmenin zamanı gelmedi mi? Muhakkak ki imam (Halife) kalkandır. Onunla savaşılır ve korunulur." (Buhari, 2737; Müslim, 3428; Nesei, 4125; Ahmed b. Hanbel, 10359)Müminlere karşı çok merhametli Allah ve Resulu (sav) bugünler için bize yapmamız gerekeni öğütlüyor: Ey Müslümanlar, halife (Hilafet/İslam devleti) sizin için, sizi koruyan, kollayan bir 'kalkan'ın misali gibidir. O olmadığı zaman korumasızsınız, açıktasınız. Her türlü tehlikeye açıksınız. Kafirler ve onların işbirlikçileri size her taraftan vuruyor, saldırıyor. Niçin o kalkanı elinize alıp onun ardında onlara hakettikleri dersi vermiyorsunuz. Onunla korunup ve onunla Allah Azze ve Celle'nin mübarek ismini yüceltmek için cihada çıkmıyorsunuz. Yukardaki fotoğrafa baktıkça gördüğümüz ve binlerce kelimeye sığmayacak düşüncelerden özet olarak şöyle dersek: Yukardaki fotoğraf, 'füze kalkanlarından' daha tesirli ve Ümmetin kendisiyle korunacağı bir kalkanı (Halifesi, devleti) olmayınca başına gelebilecekleri gösteren ibretlik bir karedir. Ümmetin Hilâfet'i yıkılınca, kalkanı parçalanıp asası da kırılınca, Allah düşmanlarının, azgın-kudurgan kafirlerin, onlarla bir olan içimizdeki işbirlikçilerin, münafıkların ve şeytanların başımıza üşüşüp bizi kıyamete dek yok etmek istemesinden daha doğal bir afet olabilir mi? velev ki bu korkakça, alçakça bir bombardıman dahi olsa... *** Bir Lider: Tarık Bin ZiyadBir dağa adını veren, davası uğruna "tüm gemileri" yakan, kölelikten azad Tarık Bin Ziyad. Tarık Bin Ziyad... 710 yılında 500 kişi ile mavnalara binerek Cebel-i Tarık (Tarık Dağı) sahiline çıktı ve güney sahillerini keşfe koyuldu. Birkaç esir alıp Mağrib’e geri döndü. Halifeden fetih için izin aldı. 7000 kişilik bir ordu ile İspanya kıyılarına gitti. Mayıs (711) tarihinde Ceziret’ül-Hadra’nın Cebel-i Tarık denilen kısmına ayak bastı. Müfrezelerini parça parça bu dağa yığdı. Geçiş tamamlandıktan sonra bütün gemileri yaktırarak askerlerinin dönüş ümitlerini ortadan kaldırdı. Bu kararlı ve cesur tutumu ile ordusunu büyük mücadeleye hazırladı. İlk şehir olarak deniz kıyısındaki Ceziret’ül-Hadra şehrini fethetti. Tarık ilk defa (710) da İspanya sahillerine geçince Endülüs valisi Theodemir, durumu İspanya kralı Rodrik’e bildirerek, Arapların niyetlerinin iyi olmadığını haber vermişti. Kral Rodrik de o zaman gerekli hazırlıklara başlamıştı. Tarık bunun farkına varınca Musa Bin Nusayr’dan yardım istedi. Beş bin kişilik bir yardım kuvveti imdadına yetişti. Önce 7000 kişilik ordusu ile Seduniye şehrine doğru yürüdü ve zaferi elde etti. 5000 kişilik imdat kuvvetiyle Guadalate veya Late ırmağı kenarında bulunan Seviş mevkiine doğru ilerledi. Burada aniden kral Rodrik’in 100.000 kişilik ordusunun haberini aldı. Bunun üzerine çok yönlü meşhur hitabesiyle askerlerini cihada davet etti. “Firara mecal yok! Arkanızda düşman gibi bir deniz, önünüzde deniz gibi bir düşman. Ölmemeniz ve yaşamanız için ileri gitmekten başka çare yok. Biliniz ki, bu yarımadada kötülerin sofrasına oturan yetim çocuklardan daha zor ve sıkıntılı şartlar içinde bulunuyorsunuz. Düşman sizin ordunuzu, silahlar ve bol yiyecekleri ile karşıladı. Siz kılıçlarınızdan başka sığınağa sahip değilsiniz. Düşmanın elinden kurtaracağınız azıktan başka hiç bir şeyiniz de yok. Eğer bir an önce düşmanın işini bitirmezseniz günler uzar gider de hız ve aksiyonunuzu kaybedersiniz. Sizden korkan kalbler artık cüret kazanmaya başlar. Bu feci akıbete düşmekten kendinizi koruyunuz. Biliniz ki, sizleri davet ettiğim şeye ilk olarak kendim icabet ediyorum.” Sonra Got kralı Rodriki, Bekka vadisinde karşıladı. Ordusundan kat kat fazla olan bu zırhlı orduya karşı göğüs göğüse savaşa karar verdi. Bizzat kendisi harbin dördüncü günü, fildişinden yapılan müzeyyen bir araba içindeki Rodrike hücum ederek onu öldürdü. Kralın ölümüyle moralleri bozulan Vizigotlar, Tarık’ın her gün artan hücumları karşısında büsbütün bozguna uğradılar. Harbin 8. gününde kaçmaya başladılar. 711 senesinin Ramazan ayının 24. gününde kazanılan meydan muharebesinin müjdesini Tarık, kralın kesik başı ve ganimetlerle beraber Musa Bin Nusayra gönderdi. Düşman askerinin yeniden toplanarak büyük bir ordu ile karşı koyarak intikam almaya kalkacağını hesaba katarak, Kurtuba şehri yakınında bulunan İstece kasabasına doğru yürüdü. Burada toplanmaya çalışan düşman ordusunun artıkları üzerine şiddetli bir hücumda bulundu. Onları iyice bozup dağıttı. Bu iki zaferin İspanya’da duyulması, Vizigotların maneviyatını bozdu, cesaretlerini tamamen kırdı. Köy ve kasabalardaki ahâli, büyük bir korkuya kapılarak şehirlere doğru iltica etmeye başladılar. Bu durumda Tarık, ordusunu dört eşit parçaya bölerek, bir kısmını Kurtuba, bir kısmını Malaga, bir kısmını da Gırnata ve Elviraye şehirleri üzerine gönderdi. Kendisi de geri kalan kuvvetlerle Vizigotların merkezi olan Tuleytula şehri üzerine yürüdü. Bu şehir gayet sağlam surlara sahip olmasına rağmen teslim olmak mecburiyetinde kaldı. Bu şehirde pek çok ganimetler elde etti. Kralın sarayına girdiğinde hazinelerinin üzerine ayağını koymuş ve kendi kendine muhasebesini şöyle yapmıştı: — "Tarık, sen dün tasmalı bir köleydin. Bugün muzaffer bir kumandansın ama dikkat et yarın toprağın altına göçecek ve hesap vereceksin." Endülüs adı ile anılan bölge, İspanya’nın ancak 1/5 veya 1/4 inden ibaret olduğu halde, gerek burada ve gerekse ülkenin diğer yerlerinde oturan ahali, İslâm ordusunun ilerleyişinden korkarak Fransa’nın içlerine doğru göç etti. Tarık, fethettiği yerlerdeki halkı dinlerinde serbest bırakıp mal ve can emniyetini sağladı. Hristiyanlara karşı gösterdiği bu güzel muamele, hemen tesirini göstererek, kısa zamandan sonra hristiyan muhacirlerden başka Avrupa’nın bilhassa Fransa’nın muhtelif yerlerinde oturan ve yaşayışlarından memnun olmayan bir hayli ahalinin sevine sevine Endülüse gelmesine sebeb oldu. Artık İspanya yeni bir doğuşa nüve teşkil edecekti. Edebiyat, sanat, ilim ve teknikte rönesansın başlangıç noktasını burada aramak icap eder. Alman yazar S. Hunkenin “Avrupa’dan Doğan İslâm Güneşi” isimli eserini mütalaa eden herkes bu gerçeğin itirafını bütün boyutları ile görecektir. İşte bir çağın fâtihi unvanına lâyık bu büyük lider, kumandan, her büyük lider gibi hizmetinin mükafatını dünyada istemeden, bu fâni âlemi terk etmiştir. Çünkü bu zaferlerden sonraki hayatı Suriyede menkûbiyet içinde yani dert ve meşakatler altında ve sade bir şekilde geçmiştir. *** SELAHADDİN EYYUBİ |