Anasayfa
 [Detaylı_Ara]
Yazdır E-Posta
Yâsin İbn-u Ali
21 Ocak 2012 Cumartesi
Emr-i Bi'l Marûf Ve Nehy-i Ani'l Münker Hükümlerinden

- 13 -

Değişimi Vâcib Olan Münkerin Mahiyeti

 

Münker -açıklaması geçtiği gibi-, bir vâcibin terki veya bir haramın yapılması gibi şeriatın çirkin görüp haram kıldığı her şeydir. Münkeri inkâr etmek, Allah'u Teâlâ'nın fertler, cemâatler, kitleler ve devlet olarak bütün Müslümanlar üzerine farz kıldığı şer'î bir hükümdür.

Ancak münkerin bu tarifi, el gücüyle olsa da münkeri izâle etme ve değiştirme amelinin üzerine bina edildiği bir esas olmaya uygun olmaz. Zira şeriatın çirkin görüp haram kıldığı bir vâcibin terki veya bir haramın yapılması ekseriyetle çoktur, muhteliftir. Şayet biz bu tarifi, değiştirmenin esası kılarsak, anarşizm egemen olur, İslâm'î toplumu hercu-merç kapsar, İslâm'î toplum içerisinde insanlar birbirleriyle iştigal ederler. Onun için bir kayıt konulması kaçınılmazdır ki bu kayıtla, değiştirme hükmünün genel maksadı gözetilmekle birlikte değişimi vâcib olan münkerin mahiyeti tanınsın ve meseledeki kötü anlayıştan kaynaklanan olumsuz yansımalardan kaçınılsın.

Münkeri zapturapt eden olarak kastettiğimiz ve kendisine meylettiğimiz kayıt, münkerden hakkında ihtilaf edilmeyen hususlardır. Bunlar, Müslümanlar arasında üzerinde ittifak edilen münkerlerdir. Zira Müslümanlar, hırsızlığın, zinânın, içki içmenin, küfürle hükmetmenin haramlılığı ve haramlılığını yakinen delilin getirdiklerinde ihtilaf etmezler. Hakkında ihtilaf edilenlere ve delâletinde veya sübûtunda zannî olanlardan içtihada muhtemel olanlara gelince; münkerin tarifine dâhil olmazlar.

Büyük çoğunluk alimleri ve fakihleri bu görüşe meylettiler ve değişimi vâcib olan münkeri tanımlayan bir kayıt olarak buna razı oldular. Bu konuda ilim ehlinden bazı nakiller yapacağız. Bu nakillerden dolayı bize muvâfakat eden kimselerin muvâfakatini öğreneceğiz. Nitekim muttali olduktan sonra onu reddetmek amacıyla bize muhalefet edenlerin görüşünü de detaylıca bu nakiller sayesinde açıklayacağız.

Ebu Hâmid El-Gazâlî şöyle der: "Dördüncü şart: Onun, içtihadsız malûm Münker olmasıdır. İçtihad mahallinde olan her şey, hesaba katılmaz. Bir Hanefî'nin, kertenkele ve sırtlan yiyen, besmeleyi terk eden bir Şâfiî'yi, bir Şâfiî'nin de sarhoş verici olmayan nebizi içen bir Hânefî'yi inkar etme hakkı yoktur."[1]

İbn-u Mufelleh El-Hanbelî şöyle der: "Hakkında ihtilafın câiz olduğu fürûda içtihad eden veya bunlarda bir müçtehidi taklid edenler inkar edilmez. El-Kâdı ve arkadaşları da böyle zikrettiler, bunun caiz olmadığın tasrih ettiler. Buna az nebiz içeni ve velisiz evleneni örnek gösterdiler. Bazıları da besmelesiz kesilen şeyi yemeyi de buna örnek gösterdiler. Nebiz içene had vurulur sözleriyle birlikte, onlardan sâdır olan bu kelâm, tevil olunur ve ilginç bir mukallitliktir. Çünkü inkâr etmek, bir vaaz, bir emir, bir nehy, bir tazir ve bir tediptir. Gayesi, had vurmaktır. Öyleyse inkâr edilmediği halde nasıl had vurulabilir ki? Veya bir rivayete göre, bir fâsık inkar edilmediği halde nasıl fasıklanabilir ki!?"

El-Muğnî de şöyle zikretti: "Ahmed'in bir nassına göre, kişi zimmî eşini azcık içki içmekten, o zimmî kadın bunun mubahlığına itikat ettiğinden dolayı men etme hakkına sahip değildir. Sonra sarımsak yemek hakkında iki vecihten birini tahriç ederek, kişinin zimmî eşini sarımsağın kötü kokusundan dolayı men etme hakkına sahip olduğunu zikretti. Dedi ki: "Bu hükme göre, kişi, az nebizin mubahlığına itikad eden bir kadınla evlense, onu men etme hakkı var mıdır? Bu konuda iki vecih vardır. Keza münferit bir meselede de şöyle zikretti: " Bir kimse, başkasını mezhebiyle amel etti diye inkar etme salahiyeti yoktur. Çünkü içtihadlar inkar edilmez." El-Mervezî'nin bir rivâyetinde Ahmed şöyle dedi: "Fakih, insanları mezhebine hamledemez. Onlara şiddetli de davranamaz. Muhinna dedi ki: "Ahmed'i şöyle derken işittim: "Kim, bu nebizi içmek ister, bunda da onu içen kimselerin içişine tabi olursa, tek başına onu içsin."

Ahmed'den başka bir rivâyette ise bundan farklıdır. El-Meymûnî rivayetinde Ahmed, satranç oynarlarken bir topluluğa uğrayan bir adam hakkında, onları nehyeder, onlara vaazı-nasihat eder, dedi. Ebu Dâvud şöyle dedi: " Ahmed'e, satranç oynarlarken bir topluluğa uğrayan, onları nehyeden, onların da vazgeçmedikleri, bunun üzerine satrancı alıp atan bir adam hakkında sorulduğunda, iyi yapmış, dediğini işittim.". Ebu Tâlib'in rivâyetinde ise Ahmed, başlarına satrancı geçirmek için satranç oynarlarken bir topluluğa uğrayan kimse hakkında, satrancı kamufle ederler, örterler, dedi. Ahmed bir gün rükusunu ve secdesini tam yapmayan bir adamın yanında namaz kıldı da, "Yâ filan! Belkemiğini kaldır, namazını güzel kıl" dedi. Bunu İshak ibn-u İbrâhîm nakletti.

El-Mervezî şöyle dedi: " Ebu Abdullah'a şöyle dedim: "Bir adamın yanına girdim. Ebu Abdullah, beni o adama bir şeyle göndermişti. Adam, tepesi gümüş kaplı bir kap getirmişti de ben de onu kırdım. Bu onu şaşırtmıştı, tebessüm edip kap sahibini inkâr etti. El-Halvânî'nin Et-Tebsira'sında, velisiz evlenen veya besmele çekilmeyen şeyi yiyen veya kızı, zina eden kimseyle veya anasıyla zina edilen kimse ile evlenen kimselerin şahitliği reddedilme ihtimâli vardır diye vârit oldu. Bu, delili kuvvetli olanlarda veya söz, haberi vahidin hilafına olanlarda olması gerekir. Hüküm, haberi vahide veya zannî icmâya veya celiyy kıyâsa muhalefet ettiği için nakzedildiğinde, bizim o hükümde benzeri ve evla olanı olamaz. El-Kâdı ve İbn-u Akîl, El-Meymûnî rivayetini, fâilin içtihad ehlinden ve bu görüşü benimseyen kişilerin de mukallidi olmadığına hamlettiler.

Ahmed'den üçüncü bir rivayette ise müçtehid inkar edilmez bilakis mukallit inkar edilir, dediği nakledildi. İshâk İbn-u İbrâhîm imam Ahmed'den, kendisine yılanların derileri içerisinde namaz kılmak hakkında sorulduğunda, kılan kimse tevilci olduğunda, bir sakıncanın olmayacağını umarım. Eğer cahilse, nehyedilir ve ona, şüphesiz ki Nebi Sallallahu Aleyhi Ve Sellem, bundan nehyetti denilir, dediğini nakletti.

Meselede dördüncü bir görüş daha vardır ki Ahkâm-ul Suntâniyye'de (Ebu Ya'lâ El-Ferrâ'): "Kendisinde ihtilâf zayıf olur ve bu ihtilâf, peşin ribâ gibi, üzerinde ittifak edilen bir harama bahane olursa, bundaki ihtilaf zayıftır ve haramlılığı üzerinde ittifak edilen nesi-e ribâsına aracı olur. Mut'a nikâhı da böyledir. Belki mut'a nikâhı, zinayı mubah görmeye aracı olabilir. Dolayısıyla kendisinde ihtilaf zayıf olanlar, velâyeti hükmü gereğince muhtesibin inkârına dâhil olurlar. Sonra El-Kâdı, Ebu İshâk ve İbn-u Batta'nın mut'a nikâhı hakkındaki sözlerini zikretti. Ebu-l Hattâb ve başkaları ise, mut'a nikâhında taklidin caiz olduğuna delâlet eden şeyler zikrettiler.

Er-Riâye'de, mut'a nikâhı hakkında "Mut'a nikâhına fetva vereni taklit etmek mekrûhtur" dedi. Ahkâm-ul Suntâniyye'de, başka bir yerde, nebiz izhârını açığa vurmak, içki gibidir. Onu dökmek ziyan değildir. Onun bu kelâmı, Muhinna'nın rivâyetinde daha önce geçmişti. İbn-ul Cevzî de, ihtilaf meselelerinden olduğu halde, rükû ve secdelerde itidâli terk ederek namazını kötü kılan kimsenin inkâr edildiğini hatırlattı. Şeyh Abdulkâdir, böyle kimseye emretmek ve nasihat etmek vâcibtir, dedi.

İbn-ul Cevzî: "İtikafa giren kimsenin, bu şeyleri inkar etmekle ve tanıtmakla iştigal etmesi, kendisiyle yetinilen bir nâfileden daha efdaldir." Dedi. Ve aynı şekilde eli ve pis kapları, az sulara daldırmak hususunu münkerler içerisinde zikretti. Dedi ki: "Bunu bir Mâlikî yaparsa, inkar edilmez. Bilakis ona latif davranılır ve ona " Bana karşı taharet yapmayarak bana eziyet etmen mümkündür" denir.

Meselede beşinci bir söz daha vardır. Şeyh Takiyyuddîn şöyle dedi: "Doğru olan, Müslümanların çoğunluğunun üzerinde bulunduğu husustur. Öyle ki her sarhoşluk verici şey, içkidir. İçki içen, tedavi için veya tedavi haricinde bir damla dahi içse, kırbaçkanır." Yine o, "Butlân-ut Tahlîl" kitabında şöyle der: "Onların, ihtilaf meselelerinde inkâr olmaz, sözleri, sahih değildir. Çünkü inkar etmek, ya hükümle söze veya amele yöneltilir. Birincisine gelince; eğer söz, bir sünnete veya kadim bir icmâya muhalif olursa, ittifakla inkarı vâcibtir. Eğer böyle olmazsa, isabet eden tektir diyenler nezdinde, ki bunlar selef ve fakihlerin genelidir, sözün zayıflığını beyan etmek manasında inkar edilir. Amele gelince; sünnet veya icmâya muhalif olduğu vakit, inkâra göre keza inkarı vâcibtir. Nitekim hakkında ihtilaf edilen nebiz içen kimsenin durumunu daha önce zikretmiştik. Nitekim, hâkimin hükmü, bir sünnete muhalif olduğunda, bazı alimler ona ittiba etselerde, nakzedilir. Ama meselede bir sünnet veya bir icmâ yoksa ve meselede içtihad etmekte caizse, ister bir müçtehid ister bir mukallid olsun, bu meseleyle amel eden kimse inkar edilmez.

Ancak meseledeki bu karşıklık şu yönden meseleye dâhil oldu; kâil olan kimse, ihtilaf meselelerinin, içtihad meseleleri olduğuna itikad ediyor. Nitekim imamların da üzerinde bulunduğu insanlardan bir takım taifeler de buna itikad ediyor. Şöyle ki içtihad meselelerinde, bir delil olmadığı sürece, kendi cinsine muarız olmayan sahih bir hadis misali, vucûben ve zâhiren o meselelerle amel etmek vâcibtir. Böyle olmadığı zaman, birbirine yakın deliller teâruz ettiği veya o meselelerde deliller gizli olduğu için içtihad câiz olur. Meselenin katî olması babında, haklarında selefin ihtilaf ettikleri diğer meseleler gibi, müçtehidlerden o meseleye muhalefet edenler üzerine hiçbir ta'n yoktur. Biz, bu meseledeki iki sözden birinin sıhhatinden kesin eminiz. Mesela, kocası ölen hamile kadın, doğuruncaya kadar iddet bekler, meni gelmeksizin mücerret cimâ, guslü gerektirir, ribâ-i fadl ve mut'a haramdır, daha birçok meseleler, zikretti."

Başka bir yerde ise keza şöyle dedi: "Cemâati terk etmek üzerinde ısrar eden kimse, inkar edilir. Cemâati müstahab görenler nezdinde iki şekilden birine göre keza kendisiyle savaşılır da. Ama cemâati vâcib görenler katında ise, şüphe zâil olduktan sonraki bağiler gibi, savaşmak ve fasıklamak için mubah kılıcı delil, o kimse nezdinde kâim olduğu zaman, hem kendisiyle savaşılır hem de fasıklanır."

Yine şöyle dedi: "İtidali terk eden ve meshe vakit tayin etmeyen kimse, hakkinda bir nassın varlığından dolayı namazı iâde eder. Oysa tevilcinin durumu böyle değildir. Çünkü iki rivayetten birine göre, o konuda deliller ve eserler tearuz ettiği için, tevilci deve etinden dolayı abdest almaz." Şeyh Muhyiddin En-Nevevî de şöyle zikretti: "Hakkında ihtilaf edilen hususta inkar olmaz." "Ama ihtilaftan çıkmak için nasihat yönünden inkarı mendûb görürse, yumuşaklıkla yapması güzeldir, sevimlidir, mendûbtur." Dedi. Şâfiîlerden başkaları da meselede iki cihet olduğunu zikrettiler. En-Nevevî, baldırını açan kimsenin inkar edilme meselesini ve bu konudaki iki ciheti zikretti."[2]

Şafiî olan El-Maverdî de şöyle dedi: "Şafiî ashabından fakihler, kişi, hakkında fakihlerin ihtilaf ettikleri hususlardan kendi münker gördüğü şeylerde insanları kendi görüş ve içtihadına hamletmesi câiz midir? Yoksa değil midir? Diye ihtilaf ettiler. Bu konuda iki vecih vardır. Birincisi: Ebu Saîd El-Istahurî'nin sözüdür. Bu konuda kendi görüş ve içtihadına hamletmesi caizdir. Buna göre muhtesibin, hakkında ihtilaf edilen konularda kendi görüşüyle içtihad edebilmesi için dini hükümlerde içtihad ehlinden bir âlim olması vâcibtir. İkincisi: İnsanları kendi görüş ve içtihadına hamledemez. Hakkında ihtilaf edilen konularda ve herkese içtihadı caiz gördüğü için onları kendi mezhebine sevk edemez. Buna göre de muhtesibin, üzerinde ittifak edilen münkerleri bildiği zaman, içtihad ehlinden olmaması câizdir."[3]

İbn-u Receb El-Hanbelî de şöyle dedi: "...İnkârı vâcib olan Münker, üzerinde ittifak edilen münkerdir. Hakkında ihtilaf edilene gelince;  ashabımızdan, ister müçtehid olsun isterse bir müçtehidi caiz taklitle mukallid eden olsun, münkeri işleyeni inkâr etmek vâcib değildir, diyenler vardır. El-Kâdı (El-Ferrâ') Ahkâm-ul Sultâniyye'de kendisinde ihtilaf zayıf olup, bu ihtilaf, peşin ribâ gibi, üzerinde ittifak edilen bir harama aracı olanları istisna etti. Bundaki ihtilaf zayıftır ve bu ihtilaf, üzerinde ittifak edilen nesi-e ribâya vasıta olur. Mut'a nikâhı da böyledir. Çünkü o, zinaya vasıta olur. İshâk İbn-u Şâkilên den, mut'anın açıkça zina olduğunu nakletti. İbn-u Batta'dan da şöyle dediğini nakletti: "Bir kâdının hükmettiği bir nikâh, eğer o nikahı tevil etmişse, fesh olmaz. Ancak bir adamın lehine, mut'a akdiyle veya tek bir lafızla üç kere boşayıp, kocasına tekrar geri dönmeye hükmederse, hükmünün merdut olması müstesnadır. Böyle yapan kişiye ceza ve ukubât gerekir. Ahmed'den nakledilen husus, satranç oynayan kimsenin inkar edildiğidir. El-Kâdı, bu nakli satrancı içtihadsız veya caiz taklitsiz oynayana tevil etti. Halbuki buna bakmak gerekir. Çünkü Ahmed'den nakledilen, hakkında ihtilaf edilen nebizi içen kimseye had vurulduğudur. Had vurmak, inkar mertebelerin en beliğ olanıdır. Halbu ki böyle yapan kimse, Ahmed nezdinde fasıklanmaz. Dolayısıyla bu da, haramlığına sünnetin delâlet etmesinden ötürü kendisinde ihtilaf zayıf olan her ihtilaf edilenin inkar edileceğine delâlet eder. Ama tevilci fâili, Allah'u A'lem bununla adaletten dışarı çıkmaz. Aynı şekilde Ahmed, bunun vucûbunda ihtilafın varlığıyla birlikte, namazını tam kılmayan, rükûdan ve secdelerden belini tam doğrultmayan kimsenin inkar edileceği belirtti."[4]

İşte bunlar, ilim ehlinin meseledeki sözlerinden bir demettir. Biz bu sözleri, vâkıf olma faydasının güzelliğine binaen ayrıntılı olarak zikrettik. Bu meseledeki son sözü söylemeye ve değişimi elzem olan münkeri, sadece hakkında ihtilaf edilmeyene hasretme vucûbundaki sözümüze muhalif davrananlara cevap vermeye gelince; bu şu şekildedir:

Birincisi: Alimlerden, hakkında ihtilaf edilen meselelerde müçtehid inkar edilmez, ancak mukallid inkar edilir diye görüş belirtenler vardır. Bu görüş, bizim görüşümüze göre doğrudan çok uzaktır. Çünkü insanların ekserisi, müçtehid değil mukallidtir. Hakkında ihtilaf edilen hususta onları inkar etmenin, onları taklitten men etmekten başka hiçbir manası yoktur. Bu ise, taklidin câizliği üzerinde icmânın varlığından dolayı bâtıldır. Bu bir yöndendir. Diğer bir yönden ise, mukallid, taklit ettiği şeyle amel etmekte, içtihad ettiği şeyle amel etmekte müçtehid gibidir. Yani her biri, ister taklit isterse içtihad olsun, zannı galibiyle amel eder. Bunun için şeriatın kendisinden talep ettiğine uygun olarak zannı galibiyle amel eden mukallidi inkar etmenin ve bu konuda müçtehidi inkar etmemenin hiçbir manası yoktur. Bu böyledir. Biz, mukallidin Alemlerin Rabbi Subhanehu ve Teâlâ karşısında zimmetini beri kılan meşrû bir tercihsiz taklid ettiğinde, mukallidi inkâr etmek gerektiğine kâil oluyoruz. Çünkü mukallid, hevaya ve nefsi arzusuna  ittiba etmiştir. Eğer mukallidin ameli, bundan başkasına bağlıysa veya mukallidin fiili, şehvetinden başkasında doğruyu görmüşse, mukallidi inkarımız, üzerinde ittifak edilen katî haramı işlemeye karşılık inkâr etmek babındandır. Üzerinde ittifak edilen katî haramı işlemek de, amelde hevaya ittiba etmekten başkası değildir. Allah'u Teâlâ şöyle buyurdu: وَمَنْ أَضَلُّ مِمَّنِ اتَّبَعَ هَوَاهُ بِغَيْرِ هُدًى مِّنَ اللَّهِ إِنَّ اللَّهَ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِمِينَ  "Allah'tan bir hidâyet olmaksızın kendi hevasına ittiba edenden daha sapık kim olabilir! Elbette Allah zâlim kavme hidâyet etmez."[5] İbn-u Abbâs da Nebi Sallallahu Aleyhi Ve Sellem'den şöyle dediğini rivayet etmiştir: اتقوا الحديث عني إلا ما علمتم فمن كذب علي متعمدا فليتبوأ مقعده من النار  ومن قال في القرآن برأيه فليتبوأ مقعده من النار "Benden hadis aktarmaktan sakınınız. Bildiğiniz müstesnadır. Her kim bana bile bile yalan isnad ederse, ateşten yerine hazırlansın. Kim de Kurân hakkında kendi görüşüyle (yani hevasıyla) söylerse, ateşten yerini hazırlasın"[6]

İkincisi: Bazı alimlerin: "Onların, ihtilaf meselelerinde inkâr olmaz, sözleri, sahih değildir. Çünkü inkar etmek, ya hükümle söze veya amele yöneltilir. Birincisine gelince; eğer söz, bir sünnete veya kadim bir icmâya muhalif olursa, ittifakla inkarı vâcibtir... Amele gelince; sünnet veya icmâya muhalif olduğu vakit, inkâra göre keza onun inkarı da vâcibtir..." sözüne iki yönden bakılır:

1)  Ne özellerinden ne de genellerinden Müslümanlardan hiçbir kimse, onu bile bile sünnete muhalefet etmez. Sünnet, o kimse nezdinde şart koştuğu kendi şartlarıyla sahih olursa veya sünnetten muhâlifinin anladığını anlasa, kesinlikle sünnet hakkında muhalefet etmez, ondan yüz çevirmezdi. Biz nasıl, onu kendi şartlarımıza zorlayabiliriz veya kendi anyalışımızla onu kayıtlayabiliriz. Doğrudur, şayet insanlardan biri, rıza gösterilen bir görüş veya zayıf bir delil veya delil şüphesi veya zimmeti beri kılan bir taklit olmaksızın muhâlefet ederse, bunu inkar ederiz. Çünkü bu, heva amelindendir. Hakkında söz daha önce geçmişti.

2)  İcmâya muhalif olan amel veya sözün inkârını söylemek, icmânın zatının hakikatini kayda ve beyâna muhtaçtır. Peki buradaki icmâyla kasıt nedir? O, sahabenin icmâsı mı veya alimlerin veya mezheblerin icmâsı mı? Bu icmânın, hüccetliği nedir? Söz hahibinin -ki İbn-u Teymiyyedir-, üç talakla ilgili fetvasında icmâya muhalefet ettiği ittiham fitnesiyle karşı karşıya kaldı. Öyle ki o, tek kelimeyle söylenen üç talakın tek talak olarak vaki olacağı görüşünü benimser. Bu bağlamda alimlerden biri, onun hakkında şöyle der: "Şüphesiz o, icmâya muhalefet etmiş ve bidat yolunu tutmuştur."  Es-Sanânî "Subul-us Selâm" da şöyle dedi: "Dört mezheb sahipleri, Ömer'in bu konudaki seyrine ittiba ederek üç talakın vâki olacağına kâil oldular. Bu konuda kendilerine muhalefet edenlere inkarları çok siddetli olmuştur. Bu mesele onlar nezdinde, reddedenlere ve muhalefet edenlere nispetle bir ilim haline dönüşmüştür. Bu meseleyle ilgili fitneler sebebiyle Şeyh-ul İslâm İbn-u Teymiyye cezalandırılmış, tilmizi El-Hâfız İbn-ul Kayyim da, üç talakın vaki olmadığı fetvası sebebiyle bir erkek devenin etrafında dolaştırılmıştır. Bu durumun, ümmetin selef ve haleflerinin hakkında ihtilaf ettikleri ferî bir meselede, salt şiddetli taassupçuluktan başka bir şey olmadığı gizli değildir. Bu meselede muhtelif sözlerden bir söze meyleden kimseler hiç inkar edilmez. Nitekim bu durum marûftur. İşte musannif, diğer dâhi araştırmacılardan ve takvalı erkeklerden, burada ayrılıyor." Bu nedenle icmânın hakikatini beyân etmek gerekir. Doğru olan, inkârın vâcibliğindeki kayda uygun olan icmâ, sahabeden günümüze kadar Müslümanların üzerinde ittifak ettikleri, küçük büyük herkesin bildiği, âlim câhil herkesin üzerinde muvâfakat ettiği, zinânın, ribânın, içkinin, hırsızlığın, haksız yere öldürmenin, Allah'ın indirdiğinden başkasıyla hükmetmenin ve zaruretle dinden oldukları bilinen diğer münkerlerin haramlılığı gibi, bu konuda hiçbir muhalif ve muarız olmaksızın bütün mezheblerin ve tüm alimlerin üzerinde söz birliği ettikleri icmâdır. Bu tür icmâ, genelde katî olanlarda tahakkuk eder. Onların, "İcmâya muhalefet eden inkâr edilir" sözlerinden kasıt buysa, evet öyledir ve güzeldir. Eğer kasıt bu değilse, onların dedikleri gibi değildir.

3) Bazı alimler de "Hakkında ihtilaf zayıf olur ve bu ihtilaf üzerinde ittifak edilen bir harama vasıta olursa" inkar edileceğini söylediler. Hakkında ihtilafın zayıf olduğundan kasıt, delilinin zayıflığından ve hüccetinin cılızlığından ötürü muhalif olan kişinin görüşünün hatasının kendisinde ayan beyan olduğu şeydir. Bu durum alimler indinde iki hususun birlikte bulunmasıyla bilinir. Birincisi: Uzak bir teville tevil ederek veya ihmal ederek veya amel ettirmeyerek sarih sahih nassa muhalefet etmektir. İkincisi: Kâil olanların azlığı yani alim ve cumhurdan kahir ekseriyete muhalefet etmektir. Bu söz, doğru olan sözlerdendir. Çünkü harama vesile, ittifakla haramdır. Hakkında ihtilaf zayıf olur ve bu ihtilaf, üzerinde ittifak edilen haramın toplumda yaygınlaşmasına aracı olduğuna misaller, mut'a meselesidir. Mut'a, haramdır. Er-Ribbî' İbn-u Sebrate'l Cuhennî'den, babasından şöyle rivâyet edildi: أن رسول الله صلى الله عليه وسلم نهى عن المتعة وقال ألا إنها حرام من يومكم هذا إلى يوم القيامة "Rasûlullah Sallallahu Aleyhi Ve Sellem mut'adan nehyetti ve "Dikkat edin! Mut'a şu gününüzden kıyâmet gününe kadar haramdır." buyurdular."[7] Mut'anın câizliğine dair sözler, mubah faydalanma bahanesiyle toplumda zinânın yaygınlaşmasına yol açan, şâzz ve zayıf sözlerdendir. Bunun için mut'a haramdır, yapanı inkâr edilir. Çünkü harama vesile, haramdır. Ancak bu söz yani hakkında ihtilaf zayıf olur ve bu ihtilaf, üzerinde ittifak edilen haramın toplumda yaygınlaşmasına aracı olduğunda inkâr etmek sözü, kendisine binaen inkar imkanı olan bağlayıcı bir keyfiyetle görüşteki zayıflığı sınırlandıran cihet bakımından bir kayda muhtaçtır. Bizdeki görüş, zayıf görüşü sınırlandırma işinin kendisine râci olduğu cihet, imamdır. Zira ilzam yoluyla meselelerdeki ihtilafı kaldırmak, hakkında ihtilaf edilen meselelerde görüşlerden birini benimsemekle ihtilafı kaldırma salahiyetini, işleri gütme, devlet ve toplumda meseleleri tedbir etme salahiyetini şeriatın kendisine vermiş olması sebebiyle halifeyle ilgili meselelerdendir. İmamın emri, ihtilafı kaldırır. Emrine muhalefet etmek, inkarı gerektirir.


Devam edecek...

 



[1] İhyau Ulum-ud Din. C.2. s.436

[2] Âdâb-uş Şeriyye ve'l Menh-ul Meriye. C.1. s.166-170

[3] Ahkân-ul Sultâniyye. S. 300

[4] Cami-ul Ulûm ve'l Hikem. S. 284

[5] Kasas 50

[6] Et-Tirmizî

[7] Muslim

 
Emr-i Bi'l Marûf Ve Nehy-i Ani'l Münker Hükümlerinden (12) 29.11.'11
Emr-i Bi'l Marûf Ve Nehy-i Ani'l Münker Hükümlerinden (11) 10.11.'11
Emr-i Bi'l Marûf Ve Nehy-i Ani'l Münker Hükümlerinden (10) 09.10.'11
Emr-i Bi'l Marûf Ve Nehy-i Ani'l Münker Hükümlerinden (9) 09.08.'11
Emr-i Bi'l Marûf Ve Nehy-i Ani'l Münker Hükümlerinden (8) 16.06.'11
Emr-i Bi'l Marûf Ve Nehy-i Ani'l Münker Hükümlerinden (7) 18.05.'11
Emr-i Bi'l Marûf Ve Nehy-i Ani'l Münker Hükümlerinden (6) 06.04.'11
Emr-i Bi'l Marûf Ve Nehy-i Ani'l Münker Hükümlerinden (5) 15.03.'11
Emr-i Bi'l Marûf Ve Nehy-i Ani'l Münker Hükümlerinden (4) 16.02.'11
Emr-i Bi'l Marûf Ve Nehy-i Ani'l Münker Hükümlerinden (3) 19.01.'11
Emr-i Bi'l Marûf Ve Nehy-i Ani'l Münker Hükümlerinden (2) 21.12.'10
Emr-i Bi'l Marûf, Nehy-i Ani'l Münker Vucûbiyeti 13.12.'10
< Önceki   Sonraki >
Paylaş Paylaş
| Anasayfa :: Yazarlar :: Beyan /Bildiri :: Basın Açıklamaları :: Siyâsi Tahlil :: Kitap :: Haber - Yorum :: Linkler :: İletişim |