|
Bu konuyu etraflıca analiz etmeden önce konunun çok karmaşık ve birçok konu ile iç içe olması hasebiyle, kısa bir özet niteliğini taşıyan bir nevi fihrist olabilecek, hatırlatmada bulunmak istiyorum
PKK'nın 12 Eylül darbesi sonrası oluşumunu ve o günkü misyonunu ve şu günlerde özellikle 2003 yılı sonrasındaki misyonunu anlamak gerekiyor. İran ve İsrail ikilisinin dünya kamuoyunda sürdürdükleri siyasi atışmalarının şu günlerde Suriye'nin ve onunla beraber Türkiye'nin konumu ile olan alakası. Ve yine Türkiye'nin, kendine biçilen misyonu gereği İsrail'e karşı takındığı tavır, komşusu Suriye'de gerçekleşen ayaklanmalar karşısında PKK kartı. Tüm bu konuları mümkün mertebe birbiri ile ilişkili bir şekilde anlamaya çalışacağımız bu yazımızda, gözden kaçırılmaması gereken kırmızı çizgimizin Kur'an ve Sünnet olduğunu ve hedefimizin ise Allah'ın rızası olduğunu tekrar hatırlatmak isterim. PKK örgütünün Türkiye, İran, Irak ve Suriye'nin sınır bölgelerinde kullanılan ve Kürt milliyetçiliğinin düzenli olarak istismar edildiği, bir batı maşası konumundadır. PKK örgütünün bu coğrafyada tam istenilen bir bahane olduğu da çok aşikar. Çünkü bu coğrafyada gerçekleşen tüm gizli ticaretin ve oynanan ve oynanılabilecek tüm siyasi olayların tam merkezinde bulunmaktadır. Örneğin; 2010 yılının ilk yarısında (Ocak-Haziran döneminde) ele geçirilen uyuşturucu miktarı 8 bin167 kilo eroin, 26 bin 778 kilo haşhaş, 476 kilo afyon, 184 kilo kokain, 155 kilo sentetik uyuşturucu, 352 bin 733 doz ünitesi uyuşturucu, olduğu düşünülecek olursa, bu bölgede yapılan uyuşturucu pazarının boyutları gözler önüne serilmiş olunur... Yani uyuşturucu kaçakçılığının miktarını belirleyen rakamlar bu ele geçirilenin yüz belki de bin katı olduğu düşünülebilir. Bunun yanında birçok farklı başka pazarlarında olduğu unutulmaması gerekiyor. Örneğin silah pazarı. İran yine bu karmaşık bölgeden istifade ederek Suriye üzerinden Lübnan'a silah sızdırdığı yine bilinen bir gerçek. PKK kartı şu durumda birçok ülke çıkarına ve özellikle Türkiye'nin istikrarını istemeyen belirli güçler tarafından hep kullanılmıştır. Şimdi PKK'nın kim tarafından kurulduğunu ve özellikle 2003 yılından sonra şahinler kanadı olarak anılan silahlı kanadının yine farklı bir güç tarafından istismar edildiğini gösteren işaretlere değinmek istiyorum. Amerika PKK'nın kuruluşu ve faaliyetleri hakkında yayınladığı ilk 19 sayfalık gizli bir raporu, 2002 yılının Ocak ayında kamuoyuna açıklandı. Raporun yazılış tarihi 1 Mart 1988 tarihidir. Raporda dikkat çekici husus ise PKK'nın kuruluşu ve gelişmesini anlatan 3 sayfanın tümünün simsiyah olması. Yani bu konu ile ilgili bilgilerin karartılması. ABD, PKK'nın nasıl kurulduğunu, bu kuruluşta ve gelişme sürecinde kendilerinin bir parmağı olup olmadığına dair resmi bilgileri kamuoyundan gizlemeye çalışıyor. CIA sansürcüleri raporun başındaki "içindekiler" bölümünde Türkiye ile ilgili kısmı bile karartmışlar. Bu bölümlerin anlatılması ABD'nin ulusal çıkarları açısından sakıncalı görüldüğünden makaslanmış. Bu rapordan 4 yıl sonra ABD'nin önde gelen istihbarat kurumları bir araya gelerek yeni bir rapor hazırladı. Raporun başlığı: "Kürtler; artan umutlar, eski kaygılar (The Kurds, Rising Expectations, old Frustrations)". 17 sayfalık bu rapor 1 Eylül 1992 tarihini taşıyor. Bu iki raporu pekiştiren o günlerin siyasi durumu ve askerin Avrupa (İngiliz) eksenli olduğu ve onun karşısına zaman zaman PKK kartının kullanıldığı, bilinen bir hakikat. Bakınız AKP'nin çiçeği burnunda yeni Milletvekili olan eski gazeteci Şamil Tayyarın Ekim 2011 tarihinde, PKK'nın kuruluşu ile verdiği demeçlere. Star Gazetesi'nden Fadime Özkan'a konuşan Şamil Tayyar, konuyla ilgili şunları söyledi: "O tarihte siyasi Kürt hareketleri daha çok radikal sol hareketler içinde kümelenmişti. 70'lerin sonlarına doğru Kawa gibi, Rızgari gibi bağımsız Kürt hareketleri çıkmaya başladı. O günün şartlarında devlet bu örgütleri tehdit gibi görüyordu. Komünizm korkusu vardı. Bunu enterne(yok) etmek için bir örgüt kurdular. Bu örgüt, PKK idi. Bu aslında CIA ve Mossad'ın denediği yöntemlerden biridir. Hamas da El-Fetih'e karşı kurdurulmuştu, El-Kaide de böyle kurulmuştu. İkisinin de gerisinde Amerika ve İsrail'i görürsünüz. Ama zaman içinde bu örgütler kontrolden çıkarlar ve o ülkeyle çatışmaya girerler. Türkiye'de de benzer bir PKK tecrübesi var. Diğer örgütleri yok etmek adına PKK kurduruldu." Şimdi ise PKK'nın 2003 yılından itibaren özellikle şahin kanadının taraf değişikliğine geçtiğini ve Amerika'nın siyasi kanadı ile Kürt açılımı altında bir siyasi zemin hazırlamanın çabası içine girdiğini gösteren bir istatistik örnek vermek istiyorum. 2000 yılından itibaren 2011 yılına kadar, ortalama öldürülen asker sayısını şu şekilde özetleniyor: 2000 yılında hiç asker öldürülmedi. 2001 yılında hiç asker öldürülmedi. AKP ÇIRAKLIK DÖNEMİ: 2002 de 13 asker öldürüldü. 2003 de 21 asker öldürüldü. 2004 de 73 asker öldürüldü. 2005 de 92 asker öldürüldü. 2006 de 121 asker öldürüldü. AKP KALFALIK DÖNEMİ: 2007 de 118 asker öldürüldü. 2008 de 150 asker öldürüldü. 2009 da 135 asker öldürüldü. 2010 da 141 asker öldürüldü. AKP USTALIK DÖNEMİ: 1 HAFTADA 26 asker öldürüldü. Evet şimdi 19 Ekim 2011 yılında Hakkari ilçesinde gerçekleştirilen 1990 yılından sonra en büyük silahlı saldırı olarak adlandırılan saldırının bağlantılarını araştıralım. Özellikle İngiliz medyasının bu saldırı ile alakalı yazılarına bir bakalım: 'PKK'yı İran ve Suriye kışkırtmış olabilir' İngiltere gazetelerindeki yorumlarda Ankara'nın Suriye ve İran'la ilişkilerinin daha da gerginleşebileceği belirtiliyor Hakkari'de 24 askerin öldüğü, 18'inin de yaralandığı saldırılar sonrasında Kuzey Irak topraklarında başlatılan operasyon devam ederken birçok kentte PKK'yı protesto gösterileri yapıldı. ABD, Avrupa Birliği ve NATO saldırıları kınadı. Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu telefonda görüştüğü Irak Dışişleri Bakanı Hoşyar Zebari'den PKK konusunda eylem beklediklerini söyledi. Saldırıyla ilgili olarak İngiltere gazetelerinde yer alan yorumlarda PKK'yı İran ve Suriye'nin kışkırtmış olabileceği öne sürüldü. Daily Telegraph saldırıların ülkede büyük öfke yarattığını belirtirken, Guardian bu saldırıların 1990'lardan bu yana PKK'nın gerçekleştirdiği en büyük eylem olduğuna dikkat çekti. Ve yine yapılan bu saldırının zamanlamasını düşündüğümüzde 'Anayasa sürecine darbe' olarak değerlendirilmesi de bu gücün arakasındaki odakların Avrupa menşeili olduğu ve bir nevi bileti kesilmiş olabilen Suriye'deki Baas Partisi ve onun borazanlığını yapan Beşar Esad olabileceği güçlü bir ihtimal olarak görülüyor. Bu ihtimali güçlendiren bir başka olay ise Kuzey Irak'ta varlığını sürdüren Karayılan'ın İran üzerinde 2003 yılından itibaren yoğunlaştıran PJAK (Kürdistan Özgür Yaşam Partisi) ile olan bağlantılarından ötürü İran'la yapılan bir çatışma esnasında tutuklandığı haberi ve sonrasında gündeme getirilen bir çok gizli haberler. Bunu anlamak adına bu hadiseyi biraz açma ihtiyacı hissediyorum. Bununla alakalı Yeni Şafak gazetesi yazarı İbrahim Karagül'nün 18 ağustos 2011 tarihli yazısından bir alıntı yapmak istiyorum: İran, haftalardır PKK'nın İran şubesi PJAK'a karşı operasyonlar yapıyor. Kandil'e yönelik kara operasyonu, ağır hava saldırıları ile bölgenin önemli bölümünde kontrolü ele geçirmiş görünüyor. En azından öyle söyleniyor. PJAK, başta İran'ı uyardı, PKK da "Türkiye'yi bırakır size yöneliriz" tehdidi işe yaramadı. PJAK, "İran'la savaşımız bitti" açıklaması yaptı. İran amacına ulaşmış görünüyor. PJAK açıklamasından sonra Tahran'dan "Murat Karayılan yakalandı haberi" önce servis edildi sonra yalanlandı. Müthiş bir spekülasyon Türkiye'yi rehin aldı. "Tamam, yakalanmamış, yalanlandı" dedik ancak İran'ın Ankara Büyükelçisi'nin Başbakanlık ziyareti tartışmaları tekrar canlandırdı. "Karayılan İran'ın elinde, Türkiye'ye karşı koz olarak kullanıyor" söylentileri yayıldı. Peki düşünelim: PKK-İran arasında bir anlaşma olabilir mi? Tahran operasyonlar sonrasında, PJAK'ın devre dışı kalması karşılığında PKK ile yeni bir ilişki belirleyebilir mi? Karayılan yakalanmış, ardından böyle bir anlaşma yapılmış olabilir mi? İran-PKK-Suriye arasında neler dönüyor olabilir? Özellikle bu oyunun kurucusu İran ise, Türkiye'nin Suriye politikaları mı yönetilmek istiyor? İşte tüm bu soru ve ihtimaller olabilecek ihtimaller. Lakin önemli olan bu dış odakların birde müdahil olmadıkları veya olamadıkları iç odaklarında göz ardı edilmemesidir. Yani mezhep bağı olan Iran ve Hizbullah ikilisinin Suriye'ye bağının ve menfaatinin belirli odaklar tarafından, istismar edilmesi söz konusu olabilir. Tam burada yine dikkate alınması gereken İsrail ve Türkiye ilişkisi, gözden kaçırılmaması gerekiyor. Ortadoğu açısından İsrail'in susma görevi ve Türkiye'nin ona söz çatışmasına girme izni, yeni oluşan siyasi olaylar karşısında farklı bir senaryoya dönüşebilir. Lakin Kasım 2011 yılında İsrail rotasını tekrar İran'a cevirmiş olması ve bunu destekçileri tarafından da çok sesli bir şekilde dillendirilmesi, yine acaba Amerika İsrail üzerinden İran'ı güçsüzleştirip Suriye'deki rejim değişikliğine odaklanması, mümkün olur mu ihtimalini gündeme getirmektedir. CNN-Türk'ün 11 Kasım 2011 tarihli haberine göre İsrail iki ay içinde İran'ı vuracak denildi. İngilizlere göre İsrail, İran'ı vuracak... İngiliz istihbarat yetkilileri, İsrail'in İran'ın nükleer silah geliştirmesinin önüne geçmek için hızlı hareket edeceğini, bu yılsonunda ya da önümüzdeki yılbaşında saldırıya geçeceğini savundu. İngiliz Daily Mail gazetesinin haberine göre, İngiliz hükümetinin de, İsrail'in İran'ın nükleer tesislerine karşı geç kalmadan harekete geçmesi fikrinde olduğunu belirtti. Haberde, İsrail'in İran'ın nükleer tesislerini vurma esnasında ABD'den lojistik destek alacağı da vurgulandı. Vurup vurmayacağını göreceğiz, fakat önemli olan İran'ın konumunu Suriye sorunu ile iç içe olduğu gerçeğidir. Onlar sorununun çözüme kavuşturulacağı konusunda hiçte öyle umutlu olmadığı söylenebilir. Anlaşılan gündem değiştirme ve biraz zaman kazanmanın yollarını arıyorlar. Arap birliğinin yapmış olduğu da bundan çok farklı bir süreci içermiyor. Yani barış antlaşması veya Beşar Esad'ın tutukluları serbest bırakacağı yalanı sadece ve sadece o katliamların devam edebilmesinin temini durumundadır. Fakat hep söylemiş olduğumuz onların hesabının karşısında Rabbimizin de hesabı var. Onların oluşturdukları senaryo, isterse Kürt Müslüman halkının kendi pis emelleri için kullanmış olsun, isterse İslam beldelerin karışmasını ve işgal edilmesini istemiş olmaları olsun, fark etmez onlar hep kaybedenlerden olacaklar inşaAllah. Şu durumda bu karışık ve neticenin neredeyse günü birlik değişen siyasi olayların karşısında biz Müslümanlar çok uyanık ve siyasi basiret sahibi olmamız gerekiyor. Özellikle Rabbimizin kokuşmuş olarak nitelendirdiği ırkçılığı ve milliyetçiliği, Müslümanlar şiddetle reddetmeleri gerekiyor. Bölünmüş olan ümmetin, daha fazla devletlere, milletlere ve bayraklara bölünmemesi gerekiyor. Bu inancının Müslümanlar için en önemli bir anlayış olduğunu ve ümmetin bölünmesi değil birliği sağlaması gerektiğini, Müslümanların zihnine yerleştirilmesi gerekiyor. Rabbimizin şu kavlini hatırımızdan çıkartmayalım: "Allah'ın ipine hepiniz sımsıkı sarılın. Dağılıp ayrılmayın. Ve Allah'ın sizin üzerinizdeki nimetini hatırlayın. Hani siz düşmanlar idiniz. O, kalplerinizin arasını uzlaştırıp-ısındırdı ve siz O'nun nimetiyle kardeşler olarak sabahladınız. Yine siz, tam ateş çukurunun kıyısındayken, oradan sizi kurtardı. Umulur ki hidayete erersiniz diye, Allah, size ayetlerini böyle açıklar." (Al-i İmran Suresi, 103) Yine başka bir ayeti kerimede Rabbimiz şunları bizlere buyurmaktadır: "Allah'a ve Resûlü'ne itaat edin ve çekişip birbirinize düşmeyin, çözülüp yılgınlaşırsınız, gücünüz gider. Sabredin. Şüphesiz Allah, sabredenlerle beraberdir." (Enfal Suresi, 46) Ve yine Rabbimiz şöyle buyurmaktadır: "Şüphesiz Allah, Kendi yolunda, sanki birbirlerine kenetlenmiş bir bina gibi saf bağlayarak cehd edenleri (mücadele edenleri) sever." (Saff Suresi, 4) Örnek olarak vermiş olduğumuz bu üç ayetin ilkinin tefsirini sizinle paylaşmak istiyorum. İmam Taberi Al-i İmran Suresi 103'cü ayeti celilesini şu şekilde tefsir ediyor: Âyette zikredilen "Allah'ın ipi"nden maksat, Abdullah b. Mes'ud ve Şa'biye göre, İslam topluluğudur. Katade, Süddi, Mücahid, Ata, Abdullah b. Mes'ud ve Ebu Said el-Hudriden nakledilen diğer bir görüşe göre burada zikredilen "Allahın ipi"nden maksat, Kur'an-i Kerim ve onda bulunan emirlerdir. Bu hususta Zeyd B. Erkanı, Resulullah'ın şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir. "Aziz ve Celil olan Allah'ın kitabı, onun gökten yeryüzüne doğru uzanan ipidir. Kim ona uyacak olursa doğru yolda olur. Kim de onu terkedecek olursa sapıklığa düşmüş olur." [Müslim] Ebu Âliye ve ibn-i Zeyde göre ise burada zikredilen "Allah'ın ipi"nden maksat, Allah'ı samimi bir şekilde birlemektir. Âyet-i kerimede, Müminlere, ayrılığa düşmemeleri emredilmektedir. Bu hususta Katade şöyle demiştir: "Allah, sizlerin ayrılığa düşmenizi çirkin görmüş, sizi ondan sakındırmış ve size onu yasaklamıştır. Buna mukabil Allah sizin dinleyip itaat etmenizi, birbirinizle kaynaşmanızı ve bir cemaat olmanızı istemektedir. Sizler de gücünüz yettiği kadar kendiniz için» Allah'ın razı olduğu durumu seçin. Kuvvet ancak Allah'a aittir. Enes b. Mâlik te Resulullah'ın şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: "Şüphesiz ki İsraioğulları yetmiş bir fırkaya ayrılmışlardır. Ümmetim ise yetmiş iki fırkaya ayrılacaktır. Onların hepsi cehennem ateşinde olacak sadece bir fırkası olmayacaktır. O da cemaat halinde olan fırkadır." [İbn-i Mace,] Âyet-i kerime, Müslümanların birlik ve beraberlik içinde olmaları lazım geldiğini emretmekte ve parçalanmayı, çeşitli hiziplere bölünmeyi yasaklamaktadır. Bu hususta Peygamber efendimiz (s.a.v.) de bir hadisi şerifinde: "Benden sonra fitne ve fesat olacaktır. Kimin cemaatten ayrıldığını ve Muhammed ümetinin işlerini karıştırdığım görürseniz onu Öldürün. O şahıs kim olursa olsun. Zira, Allanın yardımı cemaatle birlikte olanlaradır. Cemaatten aynlan kişi ile de Şeytan beraber koşar." buyurmuştur." [Neseî,] Tüm bu hatırlatmalardan ve analizlerden sonra tek ve kalıcı çözümün İslami bir Devletin, yani ikinci Raşidi Hilafet'in tekrar inşa edilmesinden geçtiğini, hatırlatarak konuma son vermek istiyorum. Kardeşiniz: Mehmet Aydın |