|
Bugün İslâm ümmeti çok vahim bir durumda âdeta koma hali yaşamaktadır. Onları bu noktaya getiren husus Allah'ın dini olan İslâm'ın onların hayatlarından uzak oluşu ve bu paralelde amellerindeki ölçüleri şaşırmış olmalarıdır. Amellerindeki ölçülerin kaynağı heva ve heves olduğundan Müslümanlar bugün küfrün bataklığına doğru yuvarlanmaktadırlar.
Cahiliye döneminde insanlar ateş çukurunun etrafında iken Rasul Efendimizin Peygamberliği ile o toplum üzerine Allah'u Teâlâ tarafından bir nur inmiş ve Resulün getirdiği Risaletle O'na tâbi olanlar kurtuluşa erdiler. O gün nasıl kurtuluş gerçekleşti ise günümüzde de gerek Müslümanların, gerekse de tüm insanlığın kurtuluşunun tek çaresi ancak bu Risalettir. Evet, İslâm insanlığın problemlerini doğru şekilde çözmeye kâdir tek ideolojidir. İnsanları küfür karanlığından ve nizamlarından çıkartıp vahiy nuruna ve hükümlerine ulaştıracak bir rahmettir. Günümüzde, ne yazık ki Müslümanlar iman ettikleri halde imanlarının gereğini yapmamakta, amellerinde gevşeklik göstermektedirler. Rabbimizin emir ve nehiyleri doğrultusunda değil de kendi heva ve hevesleri doğrultusunda hayatlarını tanzim etmektedirler. Bu durum onları rahatsız etmeyecek kadar tehlikeli boyuta ulaşmıştır. Amel imanın aynasıdır. Yapılan her türlü hareketler amel olarak adlandırılır. Her insan bir şekilde amel işlemektedir. Şurası bilinmelidir ki Müslüman olarak bizler amellerimizde başıboş bırakılmış değiliz. Amellerimizde Şerî hükümle kayıtlı olmamızı Yüce Allah bizlere emretmiştir: "Rasul size ne getirdi ise onu alın, sizi neyden nehyetti ise ondan kaçının. Allah'tan korkun. Şüphesiz Allah'ın cezası şiddetlidir." (Haşr 7) "Eğer bir hususta anlaşmazlığa düşerseniz -Allah'a ve Ahirete gerçekten inanıyorsanız- onu Allah'a ve Rasulüne (Allah ve Rasulünün hükmüne yani Şerî hükme) götürün. Bu hem hayırlı, hem de netice bakımından daha iyidir." (Nisa 59) "Hayır, Rabbine yemin olsun ki, onlar aralarında çıkan ihtilafta seni (İslam şeriatını) hakem kabul etmedikleri ve sonra senin verdiğin hükümden dolayı kendilerinde bir sıkıntı duymadan ve tam teslimiyetle teslim olmadıkları müddetçe iman etmiş olmazlar." (Nisa 65) Müslümanların amellerde tek tutunacağı dal Şerî hükümdür. Şerî hüküm; kulların fiillerine ilişkin Şari'in (kanun koyucu) hitabıdır. Şerî hükmün kaynağı Kuran, Sünnet, İcma-i Sahabe ve Şerî Kıyastır. Şerî hükümler, farz/vacip, sünnet/mendub, mubah, mekruh ve haramdır. Yani amellerimiz bu saydığım beş hükümden birisi içerisindedir. Bunlara birer misal verecek olursak Namaz kılmak farz, nafile ibadetler sünnet, meyve yemek mubah, soğan sarımsak türü yiyecek yenilmesinin akabinde mescide gidilmesi mekruh ve içki içmek haramdır. Rasulullah Sallallahu Aleyhi Ve Sellem Efendimiz şöyle buyurmaktadır: "Sizden birinizin hevası ve arzusu benim getirdiğime (İslam şeriatına ve hükümlerine) tâbi olmadıkça, o kişi iman etmiş olmaz." "Kim bizim emrimize (şer'î hükümlerimize) dayalı olmayan bir iş yaparsa, o ret olunur." (Müslim) İşte, yukarıda geçen ayetler ve biraz önce zikredilen hadisler, Şerî hükümlere bağlanmanın ona göre amel etmenin ne derece önemli bir farz ve imanın göstergesi olduğuna gayet açık bir şekilde delâlet etmektedirler. Allah'a, Rasulüne ve Rasulüne indirilene iman ettiğini söyleyen Müslümanların, Şerî hükme bağlanmanın önemini idrak etmeleri, bunu imanın birer meyvesi olarak görmeleri Allah'u Teâlâ'ya kulluğun esaslarıdır. Şerî hükme bağlanmak imanın meyvesi ise o halde iman nedir? İman; delile dayalı vakıaya uygun kesin tasdik demektir. Burada delilsiz imandan söz edilemez. İmanın konusu mutlaka bir delile dayalı olmasını gerektirir. Delil; ya akli olur, ya da nakli olur. Delilin akli veya nakli olup olmadığını kendisine iman edilmesi istenilen konunun vakıası belirlemektedir. Eğer konu, duyu organları ile idrak edilerek hissedilen bir vakıa ise onun delili kesinlikle aklidir. Buna misal verecek olursak; Allah'u Teâlâ'ya imanın delili aklidir. Çünkü Allah'u Teâlâ'ya iman konusu duyularla algılanır. Zira insan, yaratılmışları incelerek varlıkların hepsini yaratan bir yaratıcının var olduğunu hisleriyle idrak eder. Ancak duyu organları ile idrak edilemeyen imanî bir konunun delili ise naklidir. Buna bir misal verecek olursak; Meleklerin varlığını duyularla hissedemiyoruz. Meleklerin varlığına imanımız naklidir. Bunu Kuran ve sünnetten alıyoruz. Nakli delilin bizzat kendisini duyu organları hissediliyorsa, varlığı akli delile dayalı ve iman etmeye elverişli nakli bir delil olur. Kur'an'ın varlığı ve peygamberlere olan ihtiyaç yani peygamberlerin vacibiyeti aklîdir. Kesin tasdikten kast olunan şey; delilsiz tasdik iman olmaz. Tasdikin kesin olması ise öncelikle bir delille sabit olması gerekir. Kesin tasdik, milyonda bir ihtimal olmaksızın tasdik etmek/kabul etmek demektir. Bu tasdik herhangi bir kabulleniş değildir. Böylesi bir iman salih ameli gerektirir. Zira iman, itaat ve amelle kuvvetlenir. Müslüman'ın yerine getirdiği her salih amel onun imanını güçlendirir, yine Müslüman'ın işlediği her günah amelde de imanını zayıflatır. Bundan dolayı farz amellerin yanında nafile amelleri de yerine getirmek için azami gayret göstermemiz, Allahın kerih gördüğü amellerden de sakınmamız gerekir. Allah'u Teâlâ şöyle buyurmaktadır: "İnsanlar onlara; Düşmanınız olan insanlar size karşı büyük bir ordu topladılar, onlardan korkun, dediler. Bu, onların imanını artırdı da: Allah bize yeter. O, ne güzel vekildir, dediler." (Ali İmran 173) "Rabbine and olsun ki aralarında çıkan ihtilafta senin hakem tayin etmedikçe, sonra da senin verdiğin hükmü içlerinde hiçbir sıkıntı duymadan tamamen kabul etmedikçe, iman etmiş sayılmazlar." (Nisa 65) Rasulullah Rasulullah Sallallahu Aleyhi Ve Sellem Efendimizde şöyle buyurmaktadır: "Sizden kim bir münkeri görürse onu eliyle değiştirsin. Bunu yapamazsa diliyle değiştirsin. Bunu da yapamazsa kalbiyle buğzetsin. Bu ise imanın en zayıfıdır." (Müslim) Yukarda belirtilen naslar Müslüman için yapılması gereken ameller ve düşüncelerdir. İman ile amel bu denli iç içe olduğunu dakik bir şekilde idrak eden güzide sahabeler (Allah onlardan razı olsun) imanlarının gereğini yerine getirmişler ve bu uğurda hiç yılmadan sebat edip karşılaştıkları bela ve musibetlere de sabretmişlerdir. Ebu Hureyre'den: Rasulullah Rasulullah Sallallahu Aleyhi Ve Sellem şöyle buyurdu: Sa'd b. Ebu Vakkas'tan: "Dedim ki; Ey Allah'ın Rasulü, insanlardan başına en çok bela ve musibet gelen kimlerdir? Dedi ki; Peygamberler, sonra salihler, sonra da derece olarak bunlara yakın olanlar. Bir adam dinindeki derecesine göre belalara maruz kalır. Dininin emirlerini korumada ciddiyete ve dayanıklılığa sahip ise, daha şiddetli belalarla karşılaşır. Eğer dininde ciddiyet sahibi ve dayanıklı değilse, daha hafif belalarla karşılaşır. Ve bela, kulu yeryüzünde görünmeyi bırakıncaya kadar başından ayrılmaz." (Nesei, İbni Mace) "Salihler, sıkıntılara ve zorluklara karşı dayanıklıdırlar. Bir dikenin batması veya daha fazlasıyla sıkıntı çeken bir mümin yoktur ki; çektiği sıkıntı nedeniyle hataları affedilmesin veya derecesi yükseltilmesin." (Ahmed b. Hanbel) Hadiste geçen; "...Eğer dininde ciddiyet sahibi ve dayanıklı değilse, daha hafif belalarla karşılaşır." İbaresini biraz tefekkür etmek gerekir. Zira sıkıntı duymaksızın rahat uykumuz, sıcak yuvamız, kazancımız, yediklerimiz içtiklerimizi göz önüne getirdiğimizde bütün bunlar yaşantımızda bir şeylerin ters gittiğine işaret etmektedir. Bu hadisin ışığında acaba biz dinimizde ne derece ciddiyet sahibi oluyoruz?!. Bunu herkesin kendi kendine sorması gerektiğini düşünüyorum. Bu nedenledir ki her Müslüman'ın, kendisine bakması ve şiddetli bir bela ile karşılaştığı zaman Allah'a hamd etmesi gerekir. Eğer herhangi bir bela ile karşılaşmamışsa veya karşılaştığı belanın şiddeti hafif ise, dininde zayıf olduğunu bilmesi, dolayısıyla yapması gereken görevleri yerine getirme hususunda daha dikkatli davranarak, kendisini iman ve amel yönünden kuvvetlendirmesi gereklidir. Birtakım geçersiz ve basit bahanelerle kendisini aldatmaya çalışmamalıdır. Zira böyle yapmasıyla, kıyamet günü mizanı ağır basmaz, bilakis hafifler ve sevabı azalır. Çünkü bahaneler hakka sımsıkı sarılmaya, hak üzere sebat göstermeye engel olur ve maazAllah kişiyi günahkâr yapar. "Emrolunduğun şeye, kafaları çatlarcasına davet et, müşriklerden yüz çevir, Allah'la birlikte başka ilahlar edinip seninle alay edenlere karşı biz sana yeteriz. Onlar yakında (işin hakikatini) bilecekler." (Hicr 94-96) ayeti nazil olduktan sonra Rasul Efendimiz davetini açığa vurdu. Artık bu dönemden sonra düşmanla yüz yüze gelme hakkı açıktan ilan etme iman ile küfrün mücadelesi başlıyordu. Bu dönemden itibaren azılı müşrikler Müslümanlara yönelik zulümlerini artırdılar. Müslümanlar ağır işkencelere maruz kaldılar. Ancak bu onların imanını daha da artırıp dinlerine sımsıkı sarılıp sebat etmelerine yöneltti. Buna verilecek en güzel misal; Yasir ailesinin çektikleri işkenceler, buna karşı sabretmeleri ve dinlerinden asla taviz vermemelerini gösterebiliriz. Davet açığa çıktıktan sonra başta Ebu cehil olmak üzere tüm azılı müşrikler Müslümanları dinlerinden geri çevirmek için âdeta uygulamadıkları işkence türü kalmamıştı. Ammar'ın annesi, Yasir'in eşi Sümeyye'yi iki devenin arasına bağladılar. Ardından develer ters istikamete çekilerek gerdirilirken, hemen yanı başında kocası Yasir de kırbaçlanma muamelesine tabii tutuluyordu. İnlemeler acının verdiği ızdıraplar adeta Mekke'yi inletiyordu. İşkenceler devam ederken o sıra da Rasulullah Rasulullah Sallallahu Aleyhi Ve Sellem yanlarından geçince göz göze geldiler ve dedi ki; "Sabredin, ey Yâsir âilesi! Sabredin, ey Yâsir âilesi! Sabredin, ey Yâsir âilesi! Sizin mükâfatınız Cennettir." Develerin çekilmesini işaret eden Ebu Cehil mızrağı Sümeyye'nin göğsüne sapladı, orada ruhunu teslim ederek ilk şehitlik rütbesi şerefine mazhar oldu. Ardından gözlerinin önünde can verdiğini gören Yasir de şehit edildi. Ammar önce annesini, sonra babasının can verirken izlerken bir yandan da kendisine yapılan işkence devam ediyor, vücudu kızgın demirlerle dağlanıyordu. Bu tür işkenceler sürekli yapılıyordu. Ama O asla biran olsa bile kalbindeki Allah ve Rasul aşkından vazgeçmedi. Ümeyye b. Halef, kölesi Bilâl'in Müslüman olduğunu anladıktan sonra, onu İslâm'dan çevirmek için yapmadığı eziyet ve işkence kalmamıştı. Buna benzer sahabe hayatında o kadar çok şerefli duruşlar var ki Rabbim onlardan razı olsun. Sahabeler iman etmenin, Müslüman olmanın, bu kimliği taşımanın önemini öyle güzel ve doğru anlamışlardı ki dinlerinden asla taviz vermediler. O kadar çok işkencelere maruz kalmalarına rağmen Habbab b. el-Eret'ten gelen hadis imanın ehemmiyeti uğruna neler yapılması gerektiğini tüm çıplaklığıyla ortaya sergilemektedir. Şöyle ki; "Kâbe'nin gölgesinde hırkasına bürünmüş bir halde yatmakta olan Allah Rasulü Rasulullah Sallallahu Aleyhi Ve Sellem'e şikâyette bulunduk ve dedik ki; Bizim için yardım istemez misin, bizim için Allah'a dua etmez misin? Dedi ki; Sizden önce birtakım kimseler açılan kuyulara konulurlar, testerelerle kafalarından ikiye bölünürlerdi de yine imanlarından vazgeçmezlerdi. Demir taraklarla kemiklerine ve sinirlerine varıncaya kadar taranırlardı da yine imanlarından dönmezlerdi. Allah'a yemin olsun ki bu iş elbette tamamlanacaktır. Öyle ki bineği olan bir kimse Sana'dan Hadramevt'e kadar Allah'tan başka hiçbir kimseden -koyunu olan (çoban)'ın kurttan korkması dışında- korkmadan yolculuk yapabilecektir. Ancak siz acele ediyorsunuz." (Buhari, Ahmed, Nesei ve Ebu Davud) Günümüzde Müslümanların yaşadıkları toplumlardaki otoritenin Müslümanları batıl düzenlere asimile etme planları ve gayretleri de göz ardı edilecek bir durum değildir. Müslümanların başlarındaki otoriteler Müslümanlar üzerine hışımla gelmekte, demokrasi, laiklik gibi terimlere Müslümanları ısındırmakta hayatlarından bir parça olduğuna inandırmaya çalışmaktadırlar. Bunun aksini düşünen beyinlere pranga vurulmakta, soluğu kesilesiye kadar işkence edilmekte ve zindanlarda çürütülmektedir. Günümüzde Suriye'de yapılan işkenceleri tarif etmekte bile zorlanıyoruz. Müslümanların hayatını hiçe sayan ve onları öldürmekten zevk alan başlarındaki bu zalim iktidarlardır. Dünkü Ebu Cehil'in yaptıklarını günümüzde Müslümanların başında bulunan hain zalim yönetici ve iktidarlar yapmaktadır. Türkiye, Filistin, Keşmir, Çeçenistan, Sudan, Irak, Afganistan, Pakistan, Yemen, Çin ve diğer beldelerde Müslümanlar öldürülmekte ya da zindanlara hapsedilmektedir. Abdullah İbn-u Ömer şöyle buyurmuştur: Rasulullah Rasulullah Sallallahu Aleyhi Ve Sellem'i Kâbe'yi tavaf ederken şöyle dediğini işittim: "(Ey Kâbe) Sen ne güzelsin ve senin kokun ne güzel! Sen ne büyüksün ve senin kutsiyetin ne büyük! Muhammed'in nefsini elinde bulundurana yemin olsun ki müminin kutsiyeti, malı ve canı Allah katında senin kutsiyetinden daha büyüktür. Onun hakkında hayırdan başka bir zanda bulunmayız." (İbni Mace) Allah katında Kâbe'den daha üstün olan Müslümanların bugün geldiği nokta içler acısıdır. Buralarda Müslümanlara bunca zulüm ve işkencelere yapılırken diğer beldelerdeki Müslümanlar neden duyarsız kalabiliyor?!. Hâlbuki Rasulullah Rasulullah Sallallahu Aleyhi Ve Sellem Efendimiz şöyle buyurmaktadır: "Müslümanlar Birbirine karşı muhabbet ve merhamette, bir vücut gibidir. Vücudun bir yeri rahatsız olunca, bütün vücut rahatsız, uykusuz kalıp, onun tedavisi ile meşgul olduğu gibi, Müslümanlar da birbirlerine yardıma koşmalıdır!" (Buhari) Müslümanlar arasındaki alakaların Hadiste gösterdiği şekilde olması gerekirken maalesef bunu Müslümanların hayatlarında göremiyoruz. Bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın şeklide kapitalizmin pisliği, ferdiyetçi düşünceden kurtulması onun imanının gereğidir. Müslümanlar amellerinde Şerî hükmü esas almadığı müddetçe sapık yolda, nefsanî arzularının peşinde olacaktır. İzzet ve şeref Allah katındadır. Sahabeler imanı ve gereğini nasıl yerine getirmişlerse bizimde o şekilde yerine getirmemiz gerekir. Kurtuluşumuzun yegâne anahtarı odur. Müslümanları koruyup kollayacak O'na hak ettiği değeri verecek olan ancak Râşidi Hilafet devletidir. Râşidi Hilafet Devleti; Kelime-i tevhid taşıyan, izzet, mutluluk, eman ve güven veren, Müslümanları kâfir devletlerin tahakkümünden kurtaran, sosyal ve ekonomi istikrarlılığı sağlayan, ırzları, malları ve nesilleri koruyan, temiz ve şahsiyetli nesil yetiştiren, adaletli kanun anlayışı içeren, haksızlara yer vermeyip güçsüzlerden yana olan, Allah'ın rızasını kazandıran ve Allah'ın kendisinden razı olduğu devlettir. Allah-u Teala bizi böyle bir hayata davet ederken icabet etmemiz gerekmez mi? "Ey iman edenler! Size hayat verecek şeylere sizi çağırdığı zaman, Allah ve Rasulüne uyun." (Enfal 24) Konumu bir dua ile bağlamak istiyorum. Rabbimiz! Bizlere sahih iman ve salih amelleri işlemeyi nasip et, bizleri heva ve hevesimizin esiri yapma. Rabbimiz! Günahlarımızı bağışla, ayaklarımızı sabitleştir ve kafir topluluğa karşı bize yardım et. Rabbimiz! Bizim üzerimize sabır boşalt, ebrar sahipleriyle, Müslümanlarla birlikte bizim canımızı al. Rabbimiz! Bizi doğru yola erdirdikten sonra kalplerimizi eğriltme, katından bize rahmet bağışla. Şüphesiz ki Sen, sonsuz bağışta bulunansın. Rabbimiz! Peygamberlerine vaad ettiklerini bize de ver, kıyamet günü bizi rezil etme. Sen şüphesiz sözünden caymazsın. Rabbimiz! Bize eşlerimizden ve çocuklarımızdan gözümüzün aydınlığı olacak insanlar ihsan et. Bizi muttakilerle beraber kıl. Rabbimiz! Bize dünyada güzel olanı ver Âhirette de güzel olanı ver. Bizi ateşin azabından koru. Ey Allah'ım! Bizi, senin yolunda şehitlikle rızıklandır. Bizi, senin yolunda şehitlikle rızıklandır. Bizi, senin yolunda şehitlikle rızıklandır. Bize, nimetine eriştirdiğin peygamberlerle, sıddıklarla, şehitlerle ve salihlerle bir arada bulunmayı nasip et. Âmin... Âmin... Âmin... Necati ERDEM |