Anasayfa arrow Yazarlar arrow Alparslan Yetkinler arrow LAİKLİK VE İRTİCA
 [Detaylı_Ara]
Anasayfa
HİLÂFET ÖZEL
Beyanname
Siyâsi Tahlil
Kitaplar
Haber - Yorum
İktibas
Dünyada Dava
Multimedya
Fikir - İnceleme
Kavram
Sohbet
Soru-Cevap
Sizden Gelenler
Linkler
İletişim
Detaylı Arama

 Yazarlar

Editör
Esad Mansur
Esma Sıddık
Fuad Hamidoğlu
Mahmud Gıtal
Mehmed Aydın
Saliha Aydın
Sümeyye AVCI
Tahir Şanlı
Zeynep Afra
Bir Ayet

37/108-109 Sonra gelenler içinde "İbrahim'e selam olsun" diye ona iyi bir ün bıraktık.
Kur'an'da Ara
Aranacak kelimeyi giriniz
  
Al-islam.com'a teşekkür ederiz.
Bir Hadis

Ebu Hüreyre'den. Rasulullah (sav) şöyle dedi: "Zani bir kimse, zina yaptığı sırada mümin olarak zina yapmaz. Hırsız da hırsızlık yaptığı sırada mümin olarak hırsızlık yapmaz. İçkici içki içtiği sırada mümin olarak içki içmez. İnsanların, onun yüzünden gözlerini kendine kaldıracakları kadar nazarlarında kıymetli olan bir şeyi mümin olarak yağmalamaz."(Buhari K. Hudud: 6274; Müslim K. İman: 86)
Kitap

Siyasi Meseleler [İşgâl Edilmiş Müslüman Beldeler]

LAİKLİK VE İRTİCA Yazdır E-Posta
Alparslan Yetkinler
23 Mayıs 2006 Salı
Bitmeyen Kavga ve Çözülmeyen Sorun Çerçevesinde Kalkınamayan Bir Türkiye

ImageNisan 2006’ya damgasını vuran gündem konusu yine laiklik ve irtica tartışmaları olmuştur. Laik Cumhuriyetin ilanı 29 Ekim 1923’ten beri Türkiye’nin gündeminden hiç düşmeyen bu iki kavram aynı zamanda Türkiye’nin bölünmüş benliği, çarpık tarih bilinci ve bu topraklarda Batılılaşma virüsü çerçevesinde çöküntü sürecinde oluşan kimlik krizinin simgeleri olmuştur.

Diğer yandan Türkiye’nin, Laik Cumhuriyet kurulalı beri özellikle siyaset-aydın dünyasının bu konularda ki kısır/verimsiz, fikir/bilince dayalı olmaktan uzak suçlayıcı/kişiselleştirici tartışma tarzı çözüm yerine düğümlere sebep olup Türkiye’nin kalkınma hamlesine en temel engel ve kronikleşmiş bir hastalık hatta öldürücü bir kansere dönüştürmüştür.   

13 Nisan 2006’ta Genel Kurmay Başkanı Hilmi Özkök dahil tüm ordu komutanları önünde Harp Akademisinde 18 sayfalık uzun bir konuşma yapan Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer tartışmaya ivme kazandıran taraf olmuştur. İç ve dış sorunlardan geniş bir şekilde söz eden Sezer, ABD, AB ve Ortadoğu konularından Türkiye’nin kimlik, laiklik ve irtica konusunda ki görüşlerini de ayrıntılı olarak dile getirmiştir. Aslında süreç Sezer’den önce 26 Martta CHP Başkanı Deniz Baykal’ın CNN Türk’ün Ankara kulisi programında, düğmeye basması ile başlamıştır. AKP’yi seçim veya başka mümkün yollar ile yıkma stratejisini, Laik Cumhuriyeti koruma bahanesi ile medya dahil diğer kesimleri liderliği altında birleştirip korkulara dayalı gündem oluşturma taktiği üzerine kuran Deniz Baykal 26 Martta CNN Türk programında şöyle demiştir: "Bunlar işbaşına geldiği zaman artık partizanlık ötesinde bir kelimeye ihtiyaç oldu. Yapılan masum partizanlık uygulamalarını aşan bir tablo, o zaman kadrolaşma dedik. Kadrolaşmanın arkasında siyasi bir felsefe var. Şimdi bunlar kuşatma aşamasındalar.” Baykal, bir soru üzerine; “AKP iktidarının kadrolaşma amacını aşarak Cumhuriyetin temel hedeflerini "kuşatmaya" yöneldiğini” söyledi.

Baykal ile bu konuda aynı görüşü paylaşan Cumhurbaşkanı Sezer, 13.Nisan’da Harp Akademisinde, laiklik ve irtica üzerinde ayrıntılı biçimde durarak T.C’ye yönelen tehlikenin artış gösterdiğini söylemiş ve şu ifadelere yer vermiştir: “Benzer biçimde, irticai tehdit de bölücü terör gibi, duyarlı olduğumuz bir konu olmaya devam etmektedir. İrticai tehdit, kaygı verici boyutlara ulaşmıştır. Türkiye'nin bu tehdide karşı en büyük güvencesi laik düzenidir. İrtica siyasete, eğitime ve devlete sızmaya çalışmakta, Cumhuriyet'in temel niteliklerine yönelik, başta milliyetçilik ve laiklik gibi toplumun büyük kesimince özümsenmiş değerlerin yıpratılmasına yönelik etkinlikleri sistemli biçimde uygulamaktadır. Ayrıca, devletin ekonomik, sosyal, siyasal ve hukuksal temel düzenini din kurallarına dayandırmak amacıyla dinin, din duygularının ve kimi objelerin dinsel kural ve yorumlar geliştirilerek sömürülmesi, toplumumuzu kamplara bölmeye yönelik bir girişim olarak duyarlılık yaratmaktadır.”

Saldırılardan bunaldığı gözlenen Başbakan Erdoğan, savunma ihtiyacı hissetmiş ve şöyle demiş; Siz dindarların siyaset yapma hakkını engellemek istiyorsunuz ama bu millet sizi affetmez. Başbakanın imdadına ise TBMM Başkanı Bülent Arınç yankı yapan 23.Nisan konuşması ile yetişmiş ve tartışmayı başka bir mecraya çekip Başbakanın nefes almasını sağlamıştır. Bülent Arınç’ın konuşmasında geçen bazı ifadeler;

“Saygıdeğer Milletvekilleri,

Demokratik bir ülkede gizli anayasa, kırmızı kitap, derin anayasa gibi tabirler asla kabul edilemez kavramlardır. Saygıdeğer Milletvekilleri, Ülkenin rejimine karşı bu kadar güvensiz olunamaz. Türkiye’nin rejimi her konu tartışıldığında sarsılacak, etkilenecek kadar zayıf değildir. Hiç kimse cumhuriyetten, demokrasiden, temel özgülüklerden vazgeçme niyetinde değildir.

Saygıdeğer Milletvekilleri,

Tartışmaların odağında yer alan ve nerdeyse tüm fikir ayrılıklarının gelip dayandığı bir başka konu da laiklik ilkesidir. Açıkça belirtmeliyim ki; anayasamızın değiştirilemez maddesi olan laiklik ilkesine, Türkiye’de karşı çıkan kimse yoktur. Bütün tartışmalar laiklik ilkesinin farklı yorumlanmasından kaynaklanmaktadır.”

Bülent Arınç’ın tartışma ve sarsıntı yapan konuşmasına müteakip, Erdoğan’da; “bir gün” diye sıkça tekrarladığı konuşmasında hayalindeki 20–30 sene sonra Özgürleşmiş Türkiye’den söz etmişti.

Tekrar saldırıya geçen Baykal basında gizli Anayasa denilen MGK güvenlik belgesindeki irtica tehdit sıralamasına işaret etmiş ve bunun Başbakan ve bakanlar tarafından imzalanmış olmasına rağmen hazmedilmediğinden söz etmişti: "Meclis Başkanının rahatsızlığı, irtica nasıl bir numaralı tehdit olur, kim buraya koydu? Başbakanın, bakanların koydu. Onu da oraya AKP grubunun güvenoyuyla TBMM getirdi. Sen de o Meclisin başkanısın. Bunları bilmiyor musun? Rahatsızlık, irticanın tehdit olarak algılanması, bu Hükümetin bunu söylemesinden.”

Benzer bir uyarıda önceden Genel Kurmay Başkanı Hilmi Özkök’ten gelmişti nitekim şöyle diyordu; “İrticai unsurlar Kubilay'ın şehit edilmesinden günümüze kadar faaliyetlerine aralıksız devam etmiş, doğrudan devletin temel niteliklerini değiştirmenin mümkün olmadığı gerçeğini son yıllarda görerek, toplum ve devletle barışık bir görüntü içerisine girmişlerdir. Ancak bunun anlamı, irticai faaliyetlerin sona erdiği değildir. Bunun anlamı yeni bir yol ve yaklaşımdır. İrticai unsurların, irticai terör örgütleri, radikal dini gruplar, dini motifli siyasal gruplar, dini gruplar, tarikatlar ve cemaatler adı altında legal ve illegal oluşumlar halinde geniş bir yelpazede yapılanarak ve Cumhuriyet rejiminin hoşgörülerini ustalıkla kullanarak bir aldatma içerisinde oldukları görülmektedir. Bu dönemde irticai örgütler; kamu kurumlarında kadrolaşma gayretlerini artırmıştır.

Yukarıdaki alıntıları yapmamızın sebebi şudur: Bu konu Cumhuriyet tarihinin kronikleşmiş hastalığı, 83 senedir değişmez gündemi, bu yönüyle konuyu köklü şekilde değerlendirebilmek ve aydın düşünce ile sonuçlandırmak için (ne yazık ki İslam’a hakaret içeren bu çirkin iftiraları) alıntıladık.

Yukarıdaki devlet erkânının ifadelerinde ve bunların arkasında ve derinliklerinde, Ülkenin geri kalmışlığının, kurumlar arası çatışmanın, Devlet-Halk çatışma/çelişki/düşmanlığının ve Laik Cumhuriyet Projesinin kesin fiyaskosunun sebepleri yatmaktadır. Ne yazık ki yukarıdaki devlet erkanı fotoğrafı, Türkiye’nin vahim durumunu trajikomik biçimde çok net yansıtmaktadır. 2-3 asırdır çöküntüyü engelleme ve kalkınma konusunda sıçrama arayışında olan bu toprakların, özellikle laik cumhuriyet kurulduktan sonra kalkınma konusunda tek bir adım dahi atamadığını hatta geri adımların devam ettiğinin, 83 senelik laik cumhuriyet modelinin kesin iflas ettiğinin en net ve göz kamaştırıcı kanıtı ve belgesidir. Birkaç düşündürücü sorudan sonra konuyu ele alacağımız çerçeveyi, perspektifi ve tarihi açıyı belirlemeye çalışacağız. Evvela şunları sormak gerekir;

1- Dünyada kurulduktan 83 yıl sonra bile bu kadar derin, köklü rejim tartışmalarının yaşandığı T.C dışında kaç tane devlet vardır? 

2- Kendi tarihi mirasına ve bu cümleden dinine, tarih bilincine bu kadar yabancılaşmış olan kaç tane yüksek düzeyli devlet temsilcisi vardır?

3- Halkına ve onun değerline karşı bu kadar düşmanca cephe almış olan ve öte yandan kendine ve memleketine yabancı bir kültüre bu kadar kör bir saplantı ile, gerçek bir bilinçten yoksun olarak, platonik bir biçimde bağlanmış siyaset ve devlet erkanının varlığı normal midir?

4- Bu kadar yanlış anlaşılma, mugalâta ve çarpık anlayış dolu kaç tane konuşma metni görülmüştür? Hem de devletin en üst düzey yetkilileri tarafından?

5- Kalkınmış olan ülkelerde fikir ayrılığı normal olmakla beraber dünya görüşü, rejim türü, yaşam-tarzı ve benzeri hayati ve temel konularda bu kadar üst düzey devlet erkânının düşünsel ve felsefi anlayışta bu kadar büyük uçurumlar, köklü ayrışımlar, zıtlılar normal midir ve kaynağı nedir?

Şimdi bu temel sorulardan sonra ana-konularını sınırlandıralım ve temel çerçeveyi belirleyelim.

1- Tarihi bir perspektif ile Batının düşünce tarihi ve gelişimi ile buna mukabil İslam dünyası ve Osmanlı,

2- İslam dini ile Batıda Hıristiyanlığın yapısal özellikleri ve tarihsel gelişmeleri ve bunların mukayese edilmesi,

3- Batının İslam dünyasını tarihi bir hezimete uğratmasının sırları, sebepleri ve sonuçları,

4- Laiklik ve irtica kavramlarına farklı bir bakış. Akli, tarihi ve  pratik açıdan bu kavramların yeniden ele alınması ve sorgulanması.

1- Tarihi bir perspektif ile Batının düşünce tarihi ve gelişimi ile buna mukabil İslam dünyası ve Osmanlı.

Tabii Batıyı ve batılılaşmayı değişim, çağdaşlık ve muasır medeniyet başlıkları altında platonik bir şekilde, esir alınmış bir zihniyetle adeta nerdeyse mutlak doğru ve yönelmek gereken yüce bir kıble gören bir aydın-siyaset kesiminin bulunduğu ve yönlendirdiği bir toplumdayız. Bu toplumda Batıyı, tarihini, kalkınmasının gerçek sebebini anlamaktan aciz olanların sayılarının çoktur. Yine de gönül ister ki; Batının düşünce tarihini ve bunun gelişimini tüm çıplaklığı ve derinliği ile ayrıntılı olarak haykıralım. Fakat bu gerçeği her yönü ile aydınlatmak, kanıtlamak bir makale değil bir kitabı bile aşan bir konudur. O yüzden burada asırları kapsayan ve Avrupa’nın karanlık orta çağda başlayan ve kalkınmış Rönesans ve aydınlanma dönemine giden süreci ana başlıklarda toplama ve özetle sunmaya çalışacağız. Buna paralel olarak da İslam hakimiyeti altındaki Osmanlı Hilafet Devletinin ve İslam tarihinin aynı tarihi zaman dilimlerinde ki Avrupa’nın karanlığına tam zıt olan, aydınlık ve kalkınmışlık döneminden, iç ve dış gelişmeler sonucu dünyadaki güç dengelerinin nasıl Avrupa lehine değişip, Osmanlı döneminde İslam aleminin hayatın her yönü ile bulunduğu zirvelerden, çöküş ve düşüş sürecine girdiğini izah etmeye çalışacağız.

Batı Tarihi; Orta Çağ, kaba bir tarih verecek olursak milattan 325’den  yani Büyük Konstantin’den 1492’ye yani Columbusa kadar uzanır. Batı tarihçileri ve önde gelenlerinden Will Durant, Dünya kültür Tarihi adlı 30 ciltlik eserinde Orta-Çağın Avrupasını karanlık çağ olarak vasıflandırır.

Rönesans Dönemi; TC’nin model ve ilham kaynağı kabul ettiği Fransa,  Rönesans merhalesini yaşamayıp daha radikal ve sancılı bir süreç yaşaması  ve Rönesans’ın başta İtalya olmak üzere başka Avrupalı ülkelerde, Avrupa’nın değişiminde rol alması onu konu dışında bırakmamıza gerekçe teşkil etti.

Orta Çağdan  çıkış dönemi kabul edilen 14–15 asrın Avrupası bile rasyonel bilinçten hala çok uzak, hurafeler, batıl inançlar, dini-kavgaların ve taassupların yani toleransın sıfır noktasında olduğu dönemdir. Savaşların, hastalıkların ve açlığın bir taraftan kilisenin karanlık tahakkümü altında acılar içinde inleyen Avrupa, çıkış yolunu acıları dindirmek için batıl inançlardan olan sihir ve büyü yapan büyücülerde ve şeytan ile işbirliği içinde olduğuna inanılan cadılarda arar. Pozitif bilimlerin, aklıselimin ve felsefi devrimin Hıristiyanlık tarafından bastırıldığı için oluşma zemini bulmadığı bu dönemde yaygın olan inanca göre bir Kral hasta olursa onun sebebi doğada ki esrarengiz ve olağan üstü güçler. Kilisenin kontrol aletlerinden  Engizisyon mahkemelerinin ve sansür silahının yaygın olduğu 1554 senesi döneminin Avrupa’sında, mukaddes mahkemenin bir üyesi, 150 sene içinde 30.000 tane cadı yaktıkları ile övünüyordu. Şeytanla işbirliği içinde olan bu kadınlar eğer yakılmasaydı inanca göre güçleri gereği dünyanın felaketine insanların ölüm ve acılarına sebep olurlardı. Feodal bir toplum organizesinin hakim olduğu Avrupa’da ticaretin ve sanayinin artması ile tahsil ve bilime olan ilgi zemin bulmaya başladı. 

Reformasyon dönemine kısa bir bakış; Kilisenin Asırlarca zulmü ve baskısından ve Papa’nın tahakkümünden bunalan Avrupa ve özellikle Almanya, Avrupa’da birçok ruhi, ekonomik, siyasal ve ahlaki güçlerin birleşmesine ve kilise, Hıristiyanlık ve Papanın tahakkümüne isyanı ve Martin Luther isimli reform öncüsünü doğurdu. Bu süreç muazzam ve köklü bir değişim ve sorgulama sürecinin ilk büyük adımı idi. Burada Papa ve kilise nizamının çürümüşlüğü, din sömürüsü dışında Osmanlı liderliğindeki İslam aleminin haçlı seferlerini mağlup etmesi, Avrupa’ya yönelik ciddi bir tehlike oluşturması ve İslam kaynaklı İslam alemindeki aydınlık ve kalkınma ortamının Avrupalıları bilim, akli sorgulama, bilimsel icat ve keşifler ile tanıştırması da başlıca faktörlerden idi. Avrupalıların kendi itirafı ile tescil olan tarihi bir gerçeklik olarak onlar bilim, felsefe ve akli buluşların rüyasını bile kuramayacak Hıristiyanlık kaynaklı bir karanlık ve zulüm ortamında acı çekerken İslam alemi asırlar önce sosyoloji bilimin temellerini İbn Haldun’un 2 ciltlik eseri ile dünya kültür tarihine bir ilk olarak atmıştı bile.

17. asırda Osmanlı Hilafeti liderliğindeki aydın ve kalkınmış Osmanlı Viyana surlarında Fetih maksadı ile dayanmakta iken, Avrupalılar hala yaygın olarak şeytanla işbirliği içinde olan kadınlara (cadılara) inanıyor ve bunu inkar edenleri şaşkınlıkla karşılayan sözde akıllı ve toplumda bariz kişilikler vardı. Philosophical considerations touching Witches and witchraft sene 1666, Joseph Glanvill, yani  kitabın adı; Cadılık ve Cadılar üzerine Felsefi bakışlar. Bu kitapta yazar şöyle diyor: Anlayamadığım ve çok garipsediğim bir husus ise çok zeki insanlar ve aklen bağımsız düşünen bir kısım insanlar cadıların varlığını nasıl inkâr eder. İngiltere’de bile şeytan gözüyle bakılan kadın cadı idamlarının durdurulduğu tarih 1712 idi. Fransa ise 1672’de durduruldu.

Bir diğeri ise Ralph Cudworth bu olayı tehlikeli görüyor ve incili inkar kabul edip bunun ateizme götüreceği uyarısını yapıyordu. Avrupa sadece batıl inanç ve hurafelerinden dolayı kendi insanından 100.000 kadın ve çocuğu katletmiştir. Buna mukabil bu dönemden hayli önce Avrupa’da Le Grand Muazzam sıfatı ile ünlenen Osmanlı Halifesi Kanuni Sultan Süleyman’ın Osmanlısı da bırakın kadına şeytan gözüyle bakmayı, Hürrem Sultanın Yönetim üzerinde ki etkisi ve kendi oğlunu iktidara getirmek için çizdiği tuzaklar söz konusu idi. Yani kadının İslam hukuku gereği sadece “Cennet anaların ayağı altındadır” prensibinden öte kadının konumu sınırı aşar derecede üstün, serbest ve değerli idi!

Aydınlanma Dönemi; Kilisenin tüm engelleme, zulüm ve baskılarına rağmen başta İngiltere ve Fransa’da filozof nesiller yetişip hayatta akıldan kiliseye, kainattan insana kadar ve siyasetten ekonomiye uzanan her şeyi sorgulama sürecini başlattılar.
18. asrın Batı Avrupa’sında iki ana tema vardı:

1- Eskimiş Feodal Rejimin çöküşü ile ona destek veren Hıristiyanlık dinin çökme tehdidi ile yüz yüze kalması.  1700’lerde İngiltere’yi ziyaret eden Voltaire şöyle diyordu: “Fransa’da dini yok derler. Bana İngiltere’de ise çok fazla dini var diyorlar.”

Kuvvetler ayrılığı prensibi ile şöhret bulan  Montesquie ise 1731 de İngiltere seyahatinden gözlemlerini ifade ederken; İngiltere’de din yok diyordu ve ekliyordu: “İngiltere’de aydın ve elit tabaka arasında dinden söz ederseniz size gülerler.” 

Dolayısı ile batıl inançlarla dolu, hurafe dini Hıristiyanlığın asırlardır zulmü ve tahakkümünden kurtulmak bağlamında oluşan sorgulama süreci Avrupalıları filozoflar ve teologlar arasındaki amansız düşünce savaşı sonunda eskiden beri kilise kaynaklı tüm fikir, görüş ve değerlerini inkara ve yepyeni bir medeniyetin fikir-sisteminin, dünya görüşünün, yönetim tarzının  ve yaşam tarzının  temellerini atmaya götürdü. Bilime, icat ve buluşlara, düşünceye engel teşkil eden Hıristiyanlık ve onu sömüren ruhban sınıfı ve krallar alt-üst edildi, Avrupa’da Filozoflar liderliğinde 1789 Fransız Devrimi gibi devrimler oluştu ve bu süreç Avrupa’yı laikliğe dayalı cumhuriyetlere, parlamenter demokrasilere, ekonomide serbest piyasa modeli ve kapitalizme/liberalizme götürdü. Bilim, akıl ve felsefenin önündeki hurafeler dolu Hıristiyanlık engeli de kalkınca Avrupa’da bilimsel sonuçlar ve sanayi devrimi ile dünya tarihinde yeni bir sayfa açtı. Dünyada güç dengeleri aydınlık ve kalkınma dönemine ayak basan Avrupa lehine ve duraklama süreci sonrasında gerileme, çöküntü ve düşüşe geçen Osmanlı Hilafetinin liderliğindeki İslam alemi aleyhine gerçekleşti.

Sonuç olarak; zannedildiğinin aksine Avrupa maddi güçleri ve imkanları ile kesinlikle kalkınmamıştır. Bilakis bu felsefi ve bilimsel devriminin sonunda benimsediği yeni ideoloji, düşünce sistemi ve yaşam-tarzının kalkınmaya götürmesi ile gelen neticedir. Aynı şekilde sanayi ve bilimsel devrimi de sebep değildir kalkınmasına! Bilakis felsefi devriminin başlangıcı olan varlığı ve inanç dünyasını sorgulama sonunda kilisenin ve İncilin batıl inançlarını keşfedip onun yerine laik bir dünya görüşü, yeni bir siyasi ve ekonomik sistem onun önünü açmış, düşünceye çekilen set ve tabuları yıkmış ve sonunda İslam aleminin asırlar öncesinden var olan özelliğine kavuşmuş, icat-edicilik, üretken düşünce tarzı ve buluşlar süreci sonunda sanayi devrimi ve bugünlerde ise devamı olarak söz edilen bilgi devrimi ve bilgi çağıdır.

İslam Dünyası ve Osmanlıya kısa bir bakış;

Osmanlı Devleti, 15. asırda İslam dünyasının birçok yerinde yönetimi ele aldı. 16. asırda Fas hariç bütün arap beldeleri de Osmanlı devletine katıldı. Böylece otoritesi büyük bir sahaya uzandı. Osmanlı Devleti, otoritenin kuvvetine ordunun düzenli olmasına ve yönetimin yüceliğine önem verdi. Fetihlerle meşgul oldu. Fakat Arapçayı ihmal etti halbuki Arapça İslam’ın anlaşılması için çok zaruri ve içtihad yapabilmek için temel şartlardan idi. İslam’ın fikri ve hukuki yönlerine fazla önem göstermedi. Netice olarak Müslümanlarda zaten çökmekte olan fikri ve hukuki seviye büsbütün düşüşe geçti. Ondan dolayı Osmanlı devletinin ve Müslümanların kuvveti sadece askeri ağırlıklı idi ve görünüşü güçlü idi. Özde ise fikri ve hukuki zafiyet sebebiyle devlet zayıf ve aciz idi. Ancak askeri güç bakımından çok kuvvetli olduğu, büyüklüğünün zirvesinde bulunduğu ve yükselme dönemini yaşadığı için, o gün İslam devleti sahip olduğu düşünce, sistem ve kültürü, Avrupa’nın düşünce, sistem ve kültürüyle kıyas ediyor ve kendisini düşünce kültür ve sistem bakımından Avrupa’dan çok üstün görüyordu. Bundan dolayı rahatlıyor ve zaafına razı oluyordu. Çünkü Avrupa o dönemler de cehaletin zifiri karanlığında eziliyordu. Kalkınmak için çabalara girişiyor fakat her giriştiği kalkınma çabasında başarısız oluyordu. Onun için Osmanlı Devletinin bulunduğu durum ile Avrupa’nın durumunu kıyasladığı zaman, bu karşılaştırma Osmanlı Devletinin daha iyi bir durumda ve sağlam bir nizam, üstün bir kültüre sahip olduğunu gösteriyordu.

Miladi 18. asrın yarısına doğru gelindiği zaman durum değişmeye ve dahili zafiyet kendisini göstermeye başladı. Düşünce ve hukuk sahasında ki donukluk, karma karışık bir İslam anlayışı içtihad ve müçtehidlerin yokluğu içte ve dışta devletin zayıflamasına yol açmıştır. Miladi 19. asra gelindiği zaman İslam devleti ile Avrupa devletleri arasındaki denge Avrupa devletleri lehine bozuldu. Zira Avrupa artık asırlar öncesi gibi karanlık çağda ve gerileme durumunda değil idi. Avrupa yeni bir dünya görüşü yeni bir değerler ve yeni bir hayat sistemi benimseyip onların tatbikatı sonucunda kalkınmış ve bu kalkınmanın meyvelerinden olmak üzere bu sanayi devrimini gerçekleştirmiş ve netice olarak da Osmanlı devletinden çok daha ilerlemiş ve çok daha kuvvetli olmuş idi. Avrupa’nın durumunda görülen fikri yükseliş, ilmi ilerleme, sanayi devrimi ve Osmanlıda görülen zafiyet, dağınıklık, düşünce ve hukuk sahasındaki donukluk, karma karışık bir İslam anlayışı Müslümanları şaşkına çevirmişti. Buna paralel olarak bu durumu gören Avrupalılar, Müslümanlar ve İslam devleti hakkında yeni bir strateji benimsemeye sevk etmiştir. Avrupalılar önce Osmanlı devletinden korkmakta ve ona karşı, kendisini korumak derdinde iken yeni stratejiye göre Osmanlı devletini parçalamak, bölmek ve ona egemen olmak istiyorlardı. Müslümanlar Avrupa’da gördükleri fikri ve sanayi devrimi karşısında şaşkına döndüler. Onu ne alabildiler nede terk edebildiler. İlim sanayi ve icatlar gibi alınması caiz ve lüzumlu olan hususlar ile felsefe, hukuk, dünya görüşü ve kültür gibi alınması caiz olmayan hususları ayırt edemediler.

Müslümanların, Avrupa’daki meydana gelen devrim hareketi karşısında şaşkın konuma düşmesi, Avrupa2yı saran ekonomik gelişmeler ve oradaki çeşitli icat ve keşifler, sanayileşme hareketleri karşısında eli kolu bağlı şaşkın bir vaziyete girmesi garip değildir. Bunun sebebi Müslümanların ilim ile kültür hadaret ile medeniyet arasındaki farkı anlayamamalarıdır. Bunun için şaşkın, şaşkın ortaya konan gelişmeleri seyretmeye koyuldular. Acaba bu gelişmeleri alsınlar mı terk mi etsinler? Onlardan birçoğu bu gelişmelerin hepsinin İslamla bağdaşmadığını ileri sürerek, bunları almanın haram olduğunu. Matbaalar meydana çıktığında, devlet Kuran-ı Kerimi basmaya karar verince, fakihler Kuranın basımını haram ilan ettiler. Her yeninin haram olduğunu tabii ilimleri öğrenen herkesin kafir olduğunu ileri sürerek, hem İslam'a aykırı bir duruş sergilediler hem de trajikomik bir duruma düştüler.

Evet, Osmanlılar İslâm'ı sağlam bir kavrayışla anlayamadılar. Hâlbuki Resulullah (sav) şöyle buyurmuştu: "Size iki şey bıraktım, onlara sarıldığınız müddetçe yolunuzu sapıtmazsınız: Allah'ın Kitabı ve benim Sünnetim." 

BATININ İSLAM DÜNYASINA KÜLTÜREL SALDIRISI

Yukarıdaki trajik felaket sürecine ek olarak 18. asrın ortasında Batı İslam dünyasına karşı kültürel ve düşünce planında bir savaş gerçekleştirdi. Bu savaşı asırlar boyunca süren ve her zaman Batı aleyhine fiyaskoyla sonuçlanan Haçlı seferlerine bir alternatif olarak yaptı.

Saldırı politikasının maksadı; Müslümanlarda İslam’a karşı güvensizlik oluşturmak ve zihin ve kalplerde İslam’ın hüküm ve kurallarının çağdaşlığı ve evrenselliği hakkında şüphe doğurmak. Hedeflenen şey ise Müslümanlar özellikle toplumsal sorunlarını ve siyaset, ekonomi ve yönetim hususlarında İslam’ın sorun çözücü gücü ve kudretine olan inanç ve güvenlerini kaybetsinler ve dolayısıyla İslam’a çağı aşamamış ve çağa ve moderniteye ayak uyduramıyor inancının oluşmasıyla ya başka ideoloji ve sistemlerden sözde çağdaş çözümler, ilkeler, düşünce ve kanunlar ithal etsinler. Bir kısım Müslümanlar bu tuzağa düştü. Ki; yukarıdaki devlet erkanı da bu cümleden bunun uzantılarıdır. Bunlar sözde kendi Müslümanlıklarına toz kondurmazlar ama İslam’ın sadece ferdi, ruhi ibadet boyutunu geçerli görürler diğer boyutunu irtica hakareti ile saf dışı ve çağdışı kabul ederler. Çünkü güven bunalımı hastalığına maruzdurlar. İkinci  bir kısım insan ise hâşâ çağdışı veya eskimiş olan İslam’ı tümden terk etmiş olup Müslümanlardan da aynısını açık bir dille talep ederler.

İslam’ı  toptan inkar eden ve açıkça bunu dile getirenlere bu makalede cevap vermek maksadı aşar. Ama İslam’ın bir kısmını (ferdi boyutu olan inanç, ibadet)  geçerli ve diğerini (yönetim, siyaset, hukuk, kamuda başörtüsü) çağdışı, irtica ve benzeri aşağılama ve karalama içeren sözcükler ile vasıflandıranlara birkaç sözümüz olacak:

1- Öncelikle siz dini, mukaddesatı için (ve bu cümleden simge haline gelen) Sütçü İmam ve onun gibi nicelerinin, başörtüsü için şehid kanı ile haklı bir mücadele veren bir neslin sayesinde hala bu topraklarda barınabiliyorsunuz. Bunu unutmayın!

2- Siz Batının Osmanlıya yaptığı düşmanca fikri saldırılar ve bu cümleden iftira, manipülasyon ve saptırma tuzaklarına düşmüş olduğunuzu tez elden anlamalı, ve altında İslami şehid kanı olan bu topraklarda Batının resmi sözcülüğünü ve Batıya papağanlık misyonundan derhal vazgeçmelisiniz. Aksi takdirde aşık olduğunuz Batıya gidin ve bu memleketin yönetimini layık olan bu toprağın insanına bırakın!

3- İrticaın gerçek temsilcisi sizlerin savunduğu laik, kapitalist Batı kültürü ve onun parçası olan Cumhuriyet ve özgürlüklerdir. Lügatte; gericilik anlamına gelen irticanın akla dayalı objektif anlamı şudur: İnsanın uzvi ihtiyaçları ve içgüdülerin (şehvetlerinin) esiri ve rehini olup, layık olana yani Allaha kul olacağına, kendi çarpık arzularının ve azgın ihtiraslarının kulu olmasıdır.

İslam insanı yüceltip, en yüksek, manevi, ruhi, ahlaki ve insani değer ile donatırken Batı kültürü insanı tüm bu değerlerden soyutlar ve uzaklaştırır. Batıdaki yaşam tarzına, eğlence, şehvet, bireyci ve bencil AİDS-kültürü oradaki insanların genelinin her türlü maddi imkan ve refaha rağmen mutlu olamadığını, bu yüzden intihar, mutlu olmak için mutluluk hapı kullanma hastalığı ve depresyon gibi fenomenlerin artık toplumsal bir mahiyet kazandığını görür.

Bizde o yüzden yukarıda ki Devlet erkanına şöyle diyoruz: Orijinal versiyonun kokuşmuş, çürük ve iflas etmiş olan bir şeyin (Batı kültürü ve yaşam tarzının) niçin kopyasını pazarlamaya çalışıyor ve fanatik, platonik bir duygu ile onun propagandasını yapıyorsunuz?

Ulvi değerlerden yoksun olan bir insanda teknoloji olsa ne yazar, bilim ve organizede zirvede olsa ne yazar, askeri ve maddi gelişme ne ifade eder? Hayvanlaşmış bir yaşam tarzı egemen ise bunlar bir şey ifade eder mi?  Diğer yandan Sovyetler Birliği tecrübesi ile kesin olarak kanıtlanmıştır ki, maddi, teknolojik ve bilimsel ilerleme Batının yaşam tarzı, özgürlükleri ve demokrasisini almayı gerektirmiyor. Ruslar kendi benimsedikleri ideoloji ile her konuda ilerlemeyi kendileri sağlamadı mı?  Hatta uzaya bile ABD’den önce çıktılar!

4- İrticaın gerçek anlamı Laik Türkiye Cumhuriyetinde temsil olunmuyor ise, söyler misiniz 6. asır boyunca Osmanlı’da İslam hukuku çerçevesinde Hilafet Devleti altında kardeşçe yaşamış Kürtler ve Türkleri sizin övündüğünüz Laik Cumhuriyet sadece 80 senede birbirine düşman yapmadı mı? Aynı orduda Osmanlı ordusunda sömürgeci kafir düşmana karşı savaşan, İslam ile zaferden zafere koşan Türkler ve Kürtleri, iki farklı orduda birbirine karşı savaşır hale sizin Laik Cumhuriyetiniz; “Ne mutlu türküm diyene” diyerek, dedirterek getirmedi ise kim getirdi? O halde en büyük mürteci kimdir burada? 

5- İslam insanı 14 asır önce akli delil ile aydın düşünmeye sevk edip varlığın yaratıcısı Allah’ı bulmaya, sadece her şeyin yaratıcısı olması vasfıyla onu yüceltmeye, sadece ona boyun eğmeye teşvik etmiş iken, insanlık tarihinde insanların düştüğü alçak seviye olan yaratıkları/insanları putlaştırma, kutsallaştırma seviyesinden kurtarıp zirvelere taşımış iken bugün sizin laik Cumhuriyet kültürünüz tekrar insanları, yaratıkları putlaştırma gibi alçak bir seviyeye düşürmüştür. Peki, bu halde  gericilik, irtica gibi vasıfları kim hak eder?

İşte, insanı sadece Allah’a boyun eğdiren ve ondan yardım bekler hale getiren İslamiyet… 

Ve işte, insanı yaratığa boyun eğdiren, yardım bekler hale getiren Laik Cumhuriyetiniz!

Sizin Dünya görüşünüz ve sisteminizden daha büyük irtica var mı? Sizden üstün mürteci var mı?

6- İslam kadını şerefli ve yüce bir makama yüceltmiş ve “Cennet annelerin ayağı altındadır”, “Kadın Korunması gereken namustur” bakışını getirtmiş iken, Laik Cumhuriyet onlara televizyonlardaki tele-vole kültürü ile cinsel nesne, vücudunun çıplaklığı, makyajının çokluğuna izin verirken, irtica nedir ve mürteci kimdir?  Kadını koruyan ve insan olması vasfıyla zati bir değer verip bunu da başörtüsü ile sağlayan İslam mı? Yoksa onu erkeğin eğlence aleti, moda sektörünün rehini ve pazarda ki maldan farksız olarak cinsel nesne haline getiren Laik Cumhuriyet ve Batı Kültürü mü?

Evet, ne yazık ki bu ülkenin siyaset-devlet erkânının görüşlerinde de gördüğümüz gibi Batının kültürel saldırı politikası korkunç derecede başarılı olmuştur. Neticesi ise; toplumsal bir kâbusa dönüşmüştür.

Batı, saldırıyı özellikle İslam’ın en dinamik, en merkezi ve köklü yönlerine yöneltmiştir. Mesela; Egemenlik sadece Allah’a aittir. İslam akidesi siyasidir  ve din, siyaset, toplum ve devletten ayrılırsa, din olmaktan çıkar. Cihad. Müslümanlar tek bir ümmettir. İslam kıyamete kadar Allah’ın kamil ve evrensel tek geçerli son mesaj ve sistemidir. İslam’da kadın anne ve korunması gereken bir namustur. İslam akidesi akla dayalı bir akidedir. Batı İslam’ın bütün bu değerlerine saldırı oklarını yöneltmiştir.

Makalenin başında Laiklik ve İrtica konusunda kendilerinden alıntı yaptığımız Devlet ve Siyaset erkanın konuşmalarına yansıdığı gibi Batı bu İslam düşmanı kültürel saldırı politikasında son derecede başarılı olmuştur. İslam âleminin tümünü askeri olarak sömürme ve işgal etmesine gerek kalmadan devlet ve siyaset yönetimini kendi gibi düşünen yöneticilere terk etmiştir. Zaten sömürgeci kafir Batının başarısını korkunç kılan da budur. Hedef;  bizden olan ve bu topraklarda doğan İnsanların kendi gibi düşünmesini sağlamak!

Ondan sonra sömürgeci kafir Batı planına devam ederek kendi değerlerine, sistemlerine ve düşüncelerine evrensel bir kılıf giydirip, onların dünyanın her yerde egemen olması gerektiğinden söz edip, her yerde her zaman kullandığı sinsi taktik ve tuzağı kullandı. Ki böylece sanki onlara karşı çıkan evrensel ve doğru bir şeye isyan etmiş görünecek!

Kafir Batı sömürgeci şahsiyetinin gereği olarak, mütekebbir olduğu için kendi coğrafyasını ve kendi tarihini sanki dünyanın bir merkeziymiş gibi, kendi tarihini de dünya tarihinin bir özetiymiş gibi görüyor ve bize küstahça öyle empoze etmeye kalkışıyor!

Batının kendi tarihindeki kilise, Hıristiyanlık tecrübesi ile meşhurdur.  Batıdaki kilise ve ruhbanlık sınıfı, toplumdaki nüfuzunu kullanarak ve kilise dinini de bu uğurda istismar ederek, Avrupa’daki halklara zulüm ediyorlardı. Kadınları eziyorlar ve bilim adamlarına işkence ediyorlardı. Her türlü yeniliğe ve bilimsel gelişmeye din kalkanı ile karşı duruyorlardı. Batılılar aslında sadece kendilerine has olan tecrübelerini, kendilerine has olan dinlerini (ki o din, İslam’ın tam aksine fıtrat ve akıl ile çelişen ve kendilerine has olan Hıristiyanlık), kilise tecrübelerini sanki dünya tarihinin, tüm insanlık tarihinin bir özetiymiş gibi küstahça takdim ediyorlar.

Sanki İslam tarihinde ve bizim coğrafyamızda akla ve fıtrata aykırı olan bir Hıristiyanlık mı vardı? Ki bunun bir mantıki uzantısı olarak biz de laikliği onlar gibi benimseyip dinimizi toplum ve devletten kovalım. Sanki İslam ile Hıristiyanlık (ki taban tabana zıtlıklar ve farklılıklar var aralarında) eşit mi de bizde laik bir dünya görüşü ve yönetimde cumhuriyeti ve demokrasiyi benimseyelim. Sanki bizim İslam dinimiz onların dini gibi devlet, ekonomi ve yönetim konusunu boş mu bıraktıkta, biz tarihi tecrübe olarak aynı süreci kabullenelim de aciz ve eksik insan icadı olan bu sistem ve ilkelere uyarak Rabbimiz yerine insanlara kulluk edelim? Sistem ve ilkelere boyun eğmek İslam’a göre onu koyana kulluk etmektir. (Allah bizi korusun.)

Sömürgeci Batı ister ki fakirlik sorunumuzu kapitalist sistem ile çözelim ki Batı şirketlerine kapımız ağzına kadar açılsın, böylece Batı şirketleri kanımızı emsi, servet ve zenginliğimizi özelleştirerek onlara peşkeş çekelim.

Batıya göre insanlık özgür olmalı ki, İslam ve Müslüman düşmanlığı serbestçe yapılabilsin. Özgürlük ki; artık Kur’an düşmanlığı simgesi olmuş, özgürlük tanrısı Amerika Kuranı çiğneyebilmeyi ve Müslüman mahpuslar önünde tuvalete atmayı şahsi özgürlük saymış, Hollanda’da sanat ve bilim adı altında alçakça ve azgınca Yüce Kur’an ayetlerini çıplak ve kirli kadın vücutlara işlemeyi özgürlük kabul etmiştir. Batı hükümetleri (50-60 Batılı ülke) Danimarka’nın öncülüğünde İslam’ın şerefli Elçisi Hz. Muhammed’e hakaret içeren karikatürler ile azgınca saldırmışlardır. Buna da hayasızca fikir hürriyeti diyebilmişlerdir.

Din kavramı temelde üreme olarak Batıdan çıkmış ve onun bakış açısına göre şekillenmiştir. Doğal olarak anlamak için onların o kavrama yüklediği anlama dönmek gerekiyor. Batıya göre din şöyle anlaşılmalı:

Din; metafiziğe dayalıdır, batıl inanç ve akla, bilime aykırı hurafeler içerir, insanın vicdan ve duygu dünyasına hitap eder, ancak inanç ve dünya görüşü konularında aklı kullanmayı yasaklar. Buna binaen din akıl ile ve akli kanıtlarla ispatlanamaz çünkü sezilen vakıadan yola çıkmıyor. Din sadece bireysel ve ruhani kural ve ibadetlerden oluşur, ve sadece ferdin ahlakı ve ferdi yönleri ile ilgilenir. Toplumsal bir sistemi yoktur ve yönetim, ekonomi ve toplumsal bir hukuk ve hukuk devleti içermez.

Batının dini, yani Hıristiyanlık; Akla, siyasete, bilime, yaşamda terakki ve değişime, devlete ve topluma aykırı ve bunlardan uzak ve yabancıdır. Batı ortaçağda bıkıp usandığı ve her din kelimesi duyulduğunda hafızasında engizisyon ve cellâtları çağrıştıran din, kilise ve ruhbanları “Kayserin hakkı kaysere ve Tanrının hakkını tanrıya” ver deyip kurtulmuş!

Batılı sözlüklerde din kelimesi; Tanrıya tapmak, mastır hayatı, tanrı inancı vb. Amerikan ansiklopedisi Grolia ise; din; ahlaktan başka bir şey ifade etmez, insan aklını aşan hayal gibi bir şey, dinler asıl yapıları gereği başka sisteme boyun eğebilir ve siyasi değildir.

İşte, Batıda din budur! İşte Batıdan gelen religion karşıtı din ve işte Batıdan gelen God karşıtı Tanrı!

Batılılar İslam’ı en basit bir objektif incelemeye dahi tabi tutmadan bu yanlış akli kıyasa dahil ettiler. Nitekim Batılılar Çin Felsefe ve tarihini araştırmışlar ama adeta içgüdü haline gelen İslam düşmanlığı ve Müslüman nefretinden dolayı İslam’ı sadece anlamak için araştırmaya dahi layık görmemişler!

İSLAM NEDİR?

Arapçada otorite olan Ibn-Mansurun lisan-ul Arabın da şöyle geçer: Din siyaset etmek, yani yönetmek demektir. Yani din insanın hayat işlerini belli kurallara göre gütmek ve yönetmektir. Keza şöyle geçer: Din yönetmek ve hüküm etmektir. Aynı şekilde din Allaha kulluk ve itaat demektir.

Akıllara niçin Arapçaya başvuruyor ve Türkçeye başvurmuyorsunuz gibi bir soru gelebilir Buna cevaben şu nedenler sıralanabilir: Din kelimesi ayette geçiyor ve bilindiği gibi Kur’an Türkçe değil Arapça olarak vahyedildi. Dolayısıyla bu konuda tek otorite Arapçadır. Arapçaya dayanmayan bir din anlayışı kesinlikle eksik ve hataya son derecede açık olacaktır. Demek ki Batıda ki religion ile bizde din kavramı iki ayrı ve hatta zıt anlamı ifade ediyor. Binaenaleyh biz İslam’ın ilke, esas ve nizamlarının şu an Türkçe sözlüklerinde geçen din kavramı ile ifade edilemeyeceğini, bu kavramın eksik ve yetersiz kaldığını ve hatta büyük yanlış anlaşılmalara yol açtığını düşünüyoruz. Mesele sadece kavramsal boyutu ile de sınırlı değil zira İslam her şeyi ile tüm dinler ve sistemlerden farklı olduğu gibi Hıristiyanlıktan da çok farklı.

Bir ideoloji, din veya yaşam tarzının evrensellik iddiasında bulunabilmesi için şu şartlara sahip olmalı:

1- İdeolojinin temeli/dünya görüşü aklı-selime dayalı olmalı, yani akli deliller her çağda her insanı seviyesi ne olursa olsun ikna edebilmeli.

2- İdeolojinin hayat nizamı insanın değişken olmayıp her yerde her insan için aynı ve sabit olan uzvi ihtiyaçlarını, beka, nevi ve dindarlık içgüdülerini kabul edip onları hassas bir biçimde tatmin edip, dengeli bir şekilde düzenlemeli. Onları özgürlük iddiası ile serbest bırakmaması gerektiği gibi onları veya bazılarını baskı altında tutup ezmemeli.

Sözünü ettiğimiz iki şarta sahip olmayan hiçbir ideoloji/yaşam tarzı evrensel değildir. Bu iki şart ise; doğal olarak bazı öncüllere bağlıdır. Oda; insan fıtratını gerçeğe uygun olarak doğru tarif edebilmek ve burada belli bir çevre, muayyen bireylerin ihtiyaçları yerine dünyanın dört bir köşesinde değişmez olan ve evrendeki tüm insanlığa mutabık düşen bir fıtrat tarifi. İkinci öncül ise; aklı ve evrensel düşünme metodunu gerçeğe uygun olarak tarif edip, akıl ile bilim, mantık veya başka şeyleri karıştırmamak. 

İslam bu şartlara sahip olan tek ideoloji ve yaşam tarzıdır. İslam’ın akide/dünya görüşü çünkü İslam hurafelerden ve batıl inançtan çok uzak olup onlara karşı savaş ilan etmiştir. İslam iman ve akidede taklidi dahi yasaklayacak kadar tahkiki bir imanı ve aydın düşünceye dayalı bir dünya görüşünü talep etmiş ve bu cümleden aklı hakem kılmayı farz kılan bir dindir.

İslam kendisinin hayat nizamının fışkırdığı akli bir akidedir. Zira akli akide akıldan doğan veya esası akıl ile tayin edilen/ aydın düşünce sonucunda  eşyanın etrafında veya eşya ile alakalı hususları derin ve kapsamlı bir düşünmeye tabi tutup ona binaen sonuca gitmeye dayalı olan akidedir.

İslam akidesinin esası şudur:

1- Allahın varlığı ki akıl yolu ile tespit edilmiştir. Yine Allah’ın ezeli ve ebedi olup, vacıbül-vucüt olduğu (yani varlığı sadece zati olarak kendinden kaynaklı olup başka bir varlığa muhtaç olmayan) ki bu eşya ve mahlûkatın tam zıttı olan bir özelliktir. Bu da akıl yolu ile ispatlanmıştır.

2- İnsanlığın işlerini düzenlemede ve Allah ile olan ilişkisini organizede Allah’ın gönderdiği bir Resule muhtaç olması da akıl yolu ile kanıtlanmıştır.

3- Kuranın mucize olup insanlığa kendi benzerini getirme konusunda meydan okuması ve insanlığın bundan aciz olması da akıl yolu ile akli delil ile ispatlanmıştır.

4- Hz. Muhammed’in Resul olduğu da yine akli ispat yolu ile tespit edilmiştir.

İslam akidesinin bu özelliği onu her türlü insanı aklen ikna edebilmeye kadir kılmıştır. İster filozof veya bilim adamı, ister çiftçi veya işçi olsun, ister Afrikalı, Çinli ister Avrupalı veya Türk olsun fark etmez. Bunun sebebi ise insanlarda akli süreç ve aklın yolu birdir. Zira akıl; Vakıa/maddenin duyu organları ile beyne nakledilmesi ve beyindeki önbilgiler ile yorumlanıp insanın belli bir yargıya varmasıdır. Duyu organları, beyin, sezilen vakıa ve önbilgiler her ne kadar tür, miktar, güç vs. farklılıklar arzedebilse de her insanın sahip olduğu şeylerdir. İslam bu yönü ile insanların ortak olduğu akla hitap eder. 

Kapitalizmin dünya görüşü olan laiklik ise, uzlaşma ve orta yol düşüncesine dayalıdır. Filozofların ve din adamlarının mücadele/çatışma sonucu bulduğu orta yol ve uzlaşma gerçek veya hakikat adına değil iki tarafın memnun olması adına bulunan bir çözümdür. Adı laiklik olan bu çözüm dini devletten, kamu hayatından ayırır ve ferdin özel hayatı ve vicdanına hapseder. Bu çözüm akla dayalı değildir. Uzlaşmaya dayalıdır. Binaenaleyh evrensel de değildir, zira dünyanın her yerinde bu çözüme gereksinim sorunun her yerde bulunması öncülüne bağlıdır. Sorun ise Hıristiyanlık olarak sadece Avrupa’da merkezli bir sorundur. Yaratıcının varlığına inanmayı bireye bırakan bu düşünce Yaratıcının kamu-hayatına ve devlete müdahalesini yasaklar. Bu yönüyle de insanlığın bunalımlarına, mutsuzluk ve ruhi krizlerine sebep olur. Zira varlık ile ilgili büyük düğümü çözmede insanı yalnız ve çözümsüz bırakır. İnsanoğlu ise zihinde varlık-ölüm ve sonrası hakkında oluşan zihinsel düğümü çözememiş olmanın depresyonunu yaşar. Nitekim Batı insanın çektiği zihinsel işkence ve ruhi bunalımlar intihar ve uyuşturucu hastalıklarında artışa vesile olmuştur.

Evrensel olmak için İkinci şart ise; ideolojinin/hayat nizamının insan fıtratını ve onun uzvi ihtiyaçları ve içgüdülerini dengeli bir şekilde düzenlemesidir. İslam nizamı laikliğe dayalı Kapitalizm gibi özgürlük adında serbest bırakıp fıtrata aykırı bir tutum sergilemez. Öte yandan Marksist sosyalizm gibi baskı altında tutup insanın fıtratını ezme ve doğal ihtiyaçlarını inkar etme durumuna da düşmez!

İslam evrenseldir. Çünkü;

1- İslam insanın tüm ihtiyaçlarını dengeli bir şekilde tatmin eder ve nerede nasıl ve hangi yolla fıtrata uygun bir şekilde ihtiyaçların giderileceğini ayrıntılı bir şekilde gösterir.

2- İnsanın tüm ilişkilerini düzene koyar ve hayatın tüm sahalarını ayırım yapmadan organize eder. İnsanın diğer insanlarla ilişkilerini, Yaratıcı ile olan ilişkisini ve kendi özel hayatında kendisi ile olan gereksinimlerinin hepsini ele alır ve hiçbir şeyi eksik bırakıp ihmal etmez.

3- İnsanın tüm sorunlarını çözerken onlara ekonomik, sosyal ve siyasi sorunlar diye ayırım yaparak yaklaşmaz. Bilakis sorunların insani sorun olması vasfı ile ele alır. Bireysel farklar veya sorunların türlerini dikkate almaz.

4- İslam’ın kanunları kaynak olarak zaman, mekan, çevre ve bilgi olarak sınırlı olan insan aklının ürünü olmadığı için İslami kanunlarda eskime, zamana uymama veya günün ihtiyaçlarını giderememe diye bir şey söz konusu değildir.

Yaratıcının varlığını kabul edipte onun kanunu çağa uymaz sayan akıl kadar sefih, ahmak ve mürteci bir zihin olabilir mi? Yaratıcın varlığını inkar eden için onun yasasını çağa uymaz diye kabul etmemek doğaldır! Ama mükemmellik sıfatına sahip bir Yaratıcıya inanıyorum diyen bir insanın öte yandan onu çağa uymaz diye niteleyen yüzeysel ve beton kafaya şaşmamak mümkün değil!

İlaveten; İslam bireye sınırlı olmayıp toplumsal bir düzen ve hukuk sistemi içerir. Okuması dahi ayları alacak onlarca ciltlik Şerahsi, Şafi hukukçusu Maverdi’nin hukuki yorumları, Kuran ve Sünnet kaynaklı hukuki eserlerdir.

İslam bir dünya görüşü, hayat nizamı ve yaşam tarzı  olarak, diğer dinler ve ideolojilerden farklı ve üstün bir şekilde İlahi kaynaklı olmasına ilaveten şu özellikleri taşır:

Yüce Allah  İslâm risaletini "Lailahe illallah Muhammedun Rasulullah" tevhid akidesi üzerine kurup göndermiştir. İslâm risaleti tüm insanlığa yönelik kapsamlı ve evrensel bir mesajdır. Öyle ki insan hayatına ilişkin tüm olayları, hayatın öncesi ve sonrası ile ilişkilendirerek düzenler. İnsanlığın sorunlarını, hem insanı her yönü ile bilerek hem de yaratıcısı, nefsi ve diğer insanlarla olan ilişkilerini, zamana ve mekana bağlı olmaksızın düzenleyerek bir çözüme kavuşturur.

İslâm, yaratıcı olan Allah'ın kainat, insan ve hayatla bağını, yaratma, tedbir (yaratılanı bir düzene ve yola koyma), ölüm, hidayet ve dalalet, rızık verme ve yardımlar açısından yorumladığı gibi, Yüce Allah’ın kendini vasıflandırdığı, kudret, hikmet, tedbir, tasarruf, irade ve kainatı kuşatıcı ilim kavramları bağlamında da ele alıp bunların gerçeğini ortaya koyan İslâm mesajı aynı zamanda insanın ve hayatın yaratıcısı olan Allah ile ilişkisini de  bir düzene koymuştur.

İslâm bu düzenlemeyi yaparken aşağıdaki hususlarda hassasiyetle  durmuştur:

— Ubudiyet; (kulluk) ve teşride (yasamada) Allah'ı birleme,

— Hiçbir yaratılmışı  Allah'a ortak koşmama,

— Allah’ın kulları için koyduğu kurallar  çerçevesinde Allah'a ibadet,

— Allah’ın emirlerine bağlanma ve yasaklarından kaçınma farziyeti,

— Resul  Muhammed  ne getirdi ise  onu alıp ona bağlanma farziyeti,

— Yalnızca Rasul Muhammed 'e tabi olma, yalnız onun getirdiklerini alma ve ondan başkasına tabi olmama ve onun dışında hiçbir beşerden (şeriat) benimsememe. 

Belirli bir çerçevede sınırlandırılmış fikirlerle gönderilen İslâm mesajı, kendine bağlananlarda seçkin bir kültür doğurmuştur. Bu kültür hayata ilişkin tüm kavramları yerli yerine oturtarak  iman edenlerin  bakış açılarını ve zevklerini bu kavramlarla  billurlaştırmıştır. İslâm  mesajı helal ve haram  anlayışını kendisine merkez edinerek belirli bir bakış açısı ve hayata ilişkin metotla; fikirlerinde, duygularında nizamlarında ve bireylerinin şahsiyetlerinde kendine has özgün bir toplum oluşturdu. Aynı zamanda devlet ve topluma ait ilişkileri düzenleyen kâmil bir şeriat ortaya koydu. Bu şeriat ile de  aşağıdaki hususları düzene kavuşturmuştur:

— Yönetim, ekonomi, iç ve dış siyaset, eğitim, devlet-fert ilişkisi, devlet-teba ilişkisi, savaş ve barış anında diğer devletlerle ilişkiler, halklar ve ümmetler arasındaki ilişkilerin esasları, kadın-erkek ilişkileri, toplumun fertleri arasındaki özel ilişki çeşitleri v.b. Kısaca İslâm insan hayatının tamamını kapsayan bir nizamlar bütünüdür.

— Bu nedenle tüm Müslümanlara İslâm nizamını Hilâfet sistemi ile temsil edilen bir devlet eliyle tatbik etmek farz kılınmıştır. 

Tüm bu gerçeklere binaen Sayın Sezer'e ve Sayın Baykal’a diyoruz ki; İrticadan kastınızın aslında gerçek ve öz manası itibarı ile İslam ve onun toplumun her sahasını kuşatan İslam nizamı ve şeriat düzeni olduğunu biliyoruz! Bunu açıkça söylemekten korktuğunuzu veya aklınızca kurnaz davrandığınızı da biliyoruz! Zira siz Tüm Müslümanların kendilerini hedef hissetmelerini ve böylece Müslümanların kenetlenmelerini ve size cephe almasını istemiyorsunuz! Aklınızca Müslümanlardan bilinçli ve basiret sahibi olanlarını diğerlerinden tecrit etmek istiyorsunuz!

İslam mı irticadır? Yoksa kokuşmuş ve iflas etmiş olan Laik Cumhuriyetiniz ve en erdemli dediğiniz yönetim tarzı demokrasi mi?

ABD’nin demokratik ve özgürlük taşıyıcı askerleri ile Abu Guraib işkence hanelerinde ki işkence, tecavüz ve vahşet ile özdeşleşen demokrasi! Tank, Uçak ve füzeler ile 100.000 üzerinde sivil katliamı ile şöhret bulan özgürlük ve demokrasi!

Sizin ne sisteminize ne de düşüncelerinize bizim ile tartışacak kadar güvenmediğinizi biliyoruz! Bunun yerine etrafta korku, kaygı ve tedirginlik saçmayı ve Müslüman halkın dinine uzakta durarak tartışmaktan kaçarak hakaret etmeyi tercih etmenizin sebeplerini de biliyoruz!

“ŞAYET KULAK VERSEYDİK VEYA AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK, ŞU ALEVLİ CEHENNEMİN MAHKÛMLARI ARASINDA OLMAZDIK.” (MÜLK  10) 

Alparslan Yetkinler

20 Kasım 2008 Perşembe

Tarihin En Büyük Hilâfet Konferansı Gerçekleştirildi

.:: ALINTI ::.
 
Laik değerlerin kadınlara yeni eziyeti
Asma Saleem | 26.10
 
Kapitalizmin son aşaması: Birleşik devletçi devletler topluluğu
Kaan Benli | 24.10
 
İslam Medeniyeti ve Bilim
| 18.10
 
Halifeye ne kadar ödeme yapılır?
Abdul Kareem | 12.05
 
Filistin'in Tibet'ten eksiği ne?
| 23.04
 
FATİH SULTAN MEHMED'İN AYASOFYA VAKFİYESİ
| 15.04
| Anasayfa :: Yazarlar :: Beyan /Bildiri :: Basın Açıklamaları :: Siyâsi Tahlil :: Kitap :: Haber - Yorum :: Linkler :: İletişim |