|
Fuad HAMİDOĞLU Allah'ın selamı, rahmeti ve bereketi tüm Müslümanların üzerinize olsun. Öncelikle 'Tunus, Mısır, Libya, Yemen...' olaylarının basit olmayan bir gelişme ve çok önemli olduğunu belirtmek isterim. Önce Tunus, şimdi Mısır, sonra Libya ve Yemen ve sonra... Sırada kim var Allah bilir... Her kesin ağzında çok tabi olarak şu sözler dolaşıyor: 'Ne oluyor, arap dünyası çalkalanıyor mu? Durup dururken bu da nereden çıktı şimdi? Zamanlaması neden şimdi?' Bütün dünyayı şaşırtan önemli gelişmeler oluyor. Hem de nerede? İslam coğrafyasının etrafında ve kalbinde, daha modern ve diplomatik bir tabirle Sykes-Picot(1) antlaşmasının ve misak-ı milli sınırlarının en hassas bölgelerinde. Yani İslam aleminde bulunan bütün rejim ve yöneticiler Sykes-Picot antlaşmasının ürünüdür. Belki yıllardır en çok alışageldiğimiz manzaralardan bir tanesi gösteri ve yürüyüş manzaralarıdır. Ama Tunun, Mısır ve... Örneklerinde yeni ve ilk defa gördüğümüz manzara bu geniş genç ve halk kitlesine yayılan 'Devrim'lerin ve ayaklanmaların ısrarlı oluşu ve bu ısrarın getirdiği sonuçlardır. Bu sonuçlardan bir tanesi en dikte Tunus tağutu ve Mısır firavunu rezil ve gizli bir şekilde def olup gitmeleridir. Birinin 23 yıllık bir dikta ve acımasız bir zulümden sonra ülkeyi gizlice apar topar ve hiç beklenmedik bir şekilde terk etmesi, diğerinin de 30 yıllık uzun bir saltanat sürdürüp çok inatçı ve oyalama taktiği bir tavır sergiledikten sonra istemeyerek de olsa tahtı bırakması olan yöneticileri kast ediyorum. Yeni olan şey bu yoğunlukla yöneticileri ve rejimleri hedef almaktır. Bu da doğru istikamete giden yolun ilk önemli basamağıdır. Peki, hepsi bu kadar mı? İki diktatör indirildi de ne oldu? Değişen ne oldu? İslam aleminde diktatör yetiştirmek hatta gönüllü ve karşılıksız hizmet eden diktatör getirmekten kolay bir iş var mı? Burada kısa olarak paylaşmak ve ele almak istediğim konu siyasi analiz değildir. Zira beklentisi olmayan kişi böyle sorular sormaz. Şu bir gerçektir ki siyasi gelişmeler ve meydana gelen bu olaylar 'iyi ve doğru yönlendirmek' şartıyla çok ciddi boyuta varabilir. İslami açıdan değerlendirmek gerekirse, bu ciddi boyut İslam faktörü ile yönlendirilirse olumlu olur. Batı müdahalesiyle yönlendirilirse olumsuz olur. Çünkü şu anda toplum bazında ciddi bir boşluk var. Birileri bu boşluğu bir şekilde dolduracaktır. Nitekim olaylar boyunca dikkat edildiyse batının tek kaygısı bu boşluğu radikal İslamcıların(!) doldurmasıdır. Her kesin izlediği gibi yaklaşık 80 yıl süren Fransız işgali altında kalan ve hiç kimsenin beklemediği cesur tepki gösteren Tunus halkından ilk kıvılcım başlayarak etrafa saçıldı. Önce Mısır yaklaşık olarak eş zamanlı etkilendi, daha sonra Yemen ve şimdi kanlı bir şekilde Libya... Bu olaylardan sonra dikkate almamız gereken hususlar şunlardır: 1) Tunus'ta ve Mısır'da gelişen olayların yakıtı ve halkın sokaklara dökülmesini iten husus; uzun yıllar süren fakirlik, pahalılık, işsizlik, rüşvet, -rejimden ve polisi yönetimden- korku, zulüm, torpillik ve devletin ihmali ve ilgisizliği ve bu birikimlerin aşırılığı olmuştur. Bu gerçeği kimse inkar edemez. Çünkü Mısır'da sadece 2 milyon kişi mezarlıkta yaşıyor ve insan orada dede bile oluyor!! Tunus'ta camiye gitmek için emniyetten ayrı bir izin ve kimlik çıkartması gerekiyor. Orada hangi camiye gidileceğini Zeynel Abidin ben Ali yönetimi belirliyor ve başörtü hususunda Türkiye'den daha radikaldir!! Daha güvenli ve baskısız bir hayat bulmak için her gün İtalya sularında Tunus'un kaç genci ölüyor!? Bunlar sadece küçük örneklerdir. Yapılan dikkatli bir araştırmadan sonra şu husus net olarak görülmüştür; Tunus'ta yaşayan ikinci nesil olan gençler babaları ve dedeleri gibi korku engeli tanımadıkları için kendi aralarında dertleşmek için en uygun ortamı internet'i gördüler. Bu gençlerin internet'te İslam aleminde gördükleri korkunç manzaralar dikkatlerini çekerek yine kendi aralarında ciddi bir şekilde 'biz neden sadece seyrediyoruz? Bir şeyler yapmalıyız' demeye başlayıp bu işi gruplaşmaya götürdüler. Bu küçük yaşlı ve korku tanımayan gençler hiç kimse tarafından kullanılmamakta ve yönlendirilmemekteler. Başlangıçta ne bir siyasi parti, ne bir istihbarat teşkilatı ve ne de dış bir gücün müdahalesi vardı. Tamamıyla halka dayalı bir 'devrim' ve ayaklanma idi. Mısır gençlerinin durumu Tunus gençlerinin durumundan farklı değildi. Sadece Amerika Mısır'a büyük ve stratejik bir önem vermesi itibarıyla orada yoğun bir şekilde bulunduğu için Mısır'ın gençlerini Mısır rejimine karşı ileride kullanmak suretiyle yönlendirmeye yönelik zayıf bir çalışma başlatmıştı ama bu çalışmanın tesiri yok denilecek kadar azdı. Nitekim Mısır gençleri tahrir meydanında günlerdir direnirken hiç bir siyasi parti veya şahsiyet bulunmuyordu. Ama halk Mısır'da tahrir meydanında günlerdir 'biz İslam Devleti istiyoruz' sloganını atmadı veya 'Tevhid Bayrağı'nı taşımadı veyahut bunun neresi olumlu gelişme denilebilir. Bunun böyle olması normaldir, çünkü halk alternatif ve siyasi bir projeye sahip değildi. Tunus tağutunu ve Mısır firavununu devirdikten hemen sonra İslam devleti kurulacak diye bir beklenti de söz konusu değildi. Gençler sadece yıllardır altında inim inim inlediği dikte rejimlerden kurtulmak için sokaklara dökülmüştü. Gençlerin bu cesur tutumunu gören halk da cesaret alarak peşine takıldı ve böylece bu kartopu beklenmedik bir şekilde büyümeye ve hız kazanmaya başladı. Bu büyük cesaret; terör estirmek suretiyle tazyikli su, göz yaşartıcı bombalar, halkı polis arabalarıyla ezip geçmek, bıçaklı eşkıyaları halkın üzerine salmak gibi rejimin her türlü vahşi ve insan dışı devlet muamelesine rağmen kırılmadığı gibi daha büyük bir kararlılıkla devam etti. Bu nedenle halkın Tunus ve Mısır bayraklarına sarılmaları çok doğaldır. Göstericiler ve direnişçiler sadece biz bu diktatörlerin bizi yönetmelerini artık istemiyoruz diyorlardı. Gösterilerin yoğun olduğu sıralarda Tunus halkı ve Tahrir meydanında toplanan Mısır halkı iki şey istiyordu: A) Bütün rejimleriyle birlikte Ben Ali ve Hüsnü Mübarek'in def olup gitmeleri. B) 'نريد الحرية والتحرر' 'özgürlükler ve kurtuluş istiyoruz' veya 'bundan böyle artık Amerika bize hükmedemez' niteliğinde zulümden ve dikteden uzak baskısız bir ortamın sağlanması. O an ki içlerini ifade eden bu kavram geliyor. Yoksa 'özgürlüklerden kast edilen eşcinselliğin, fuhuşum, zinanın serbest bırakılması düşünülemez. Zira her gün Tahrir meydanında yüz binlerce toplanan ve bu meydanda cemaat namazını kılan kadın erkek gençlerin bunu demek istedikleri anlaşılamaz. Halkın bu durumda alternatifi sunamaması çok doğaldır. Öyle zannediyorum ki onların içinde bulunmadan ve onların yaşadıklarını bizzat hissetmeden durumu anlamak güçtür. Anlamak için de ömür boyu mezarlıklarda yaşamak, çöplerden yiyecek toplamak gerekiyor!! Artık halk bu internet gençleri sayesinde eskisi gibi dikte yöneticilerden korkmuyor. Buradan dikkate almamız gereken husus; zulme karşı zincirin kırılması, korku perdesinin yırtılması ve korkaklık duvarının yıkılmasıdır. Müslümanların köklü değişime doğru ilerlemeleri için ciddi bir engel olan korkunun yıkılması dava taşıyıcıları açısından iyiye yorumlamak lazım. Tabi ki eğer iyi şekilde değerlendirilerek yönlendirilirse. Çünkü bu gençlerin fikri olarak yönlendirilmeye ihtiyaçları vardır. İşte doldurulması gereken boşluk budur. Bundan sonra artık halka istediğinizi anlatabilirsiniz. Çünkü daha önce halk nazarında bu diktatörlerin gideceği yok ve onları yıkmak imkansızdı. Fakat Zeynel Abidin Ben Ali örneği bunun böyle olmadığını gösterdi. O yüzden Mısır'da olaylar hız kazandı ve adeta Tunus direnişi kopyalanarak sonuna kadar sürdü. Tunus ve Mısır firavunlarını deviren gençler ve halkı izleyen gayri müslim toplumlarının etkilenip kendi rejimlerine karşı harekete geçmemesi için Çin devleti 'Mısır' kelimesini 'google'den kaldır emrini veriyor. Özetlemek gerekiyorsa sonuç ne olursa olsun Tunus ve Mısır gençleri iki tağutu birden devirmeleriyle İslam ümmetinde cesareti yeniden ihya ettiler ve canlılığı motive ettiler. Onları alınlarından öpmek gerek. 2) Her ne kadar ilk kıvılcımı tutuşturan Tunus gençleri olsa da Arap dünyasında Mısır'ın bu korku duvarının yıkılma sürecine bu yoğunlukla girmesi hem kayda değer bir gelişme hem de önem arz eden bir husustur. Çünkü Mısır'ın Arap dünyasında siyasi bir ağarlığı ve özel bir konumu vardır. Hemen akla ilk gelen şey Mısır rejiminin tek taraflı olarak 'İsrail'le imzaladığı Camp David Sözleşmesi gelir. Mısır'dan başka buna kimse cesaret bile edemezdi. 33 yıllık bir sözleşmenin tartışılır hale getirilmesi 'İsrail''in kara kara geleceğini düşünmesi demektir. Mısır rejimi bu sözleşme uyarınca belki 'İsrail'in hayal bile edemeyeceği bir güven ortamı sağlamıştır. Savaşsız ortamı bu sözleşme sayesinde sağlanmıştır. Ürdün rejiminin de 'İsrail'le antlaşmaları vardır ama Mısır kadar etkileyici ve stratejik değildir. Bu bağlamda Tunus'un da Libya'nın da hatta Yemen'in de Mısır kadar etkisi yoktur. Bu nedenledir ki Hüsnü Mübarek rejimi dağıldıktan sonra 'İsrail'in gösterdiği ilk reaksiyon ve dile getirdiği kaygı Camp David Sözleşmesiyle alakalı idi!! 3) CIA olarak bilinen Amerikan ulusal istihbarat birimi şaşkınlık yaşıyor. Zira görevli olarak Mısır'da 50.000 Amerikan casusu bulunuyor. Bunlar sivil olup yabancı yatırımcı, gazeteci, araştırmacı ve diplomat vasıflar ile bulunuyorlar. Üstelik bunların maaşları Mısır hükümeti tarafında ödeniyor. Mısır'daki siyasi gelişmeler kontrol dışına çıkınca bu casuslar canları çok değerli olduğu için sivil elbiselerle komşu ülkelere kaçmaya başladılar. Bunca casus ordusu ve olağanüstü casusluk imkanlarına rağmen CIA gibi bir kurumun olayların nereye varacağını doğru bir şekilde hesap edememesi ve hatta olayları tekrar kontrol altına alamaması CIA ve Amerika gibi kurum ve devletlerin ne kadar güçsüz olduğunu ve güçlerinin çok abartıldığını gösterdi. Ünlü 'The Washington post' gazetesinin 10.02.2011 tarihli ve David Ignatius imzalı bir yazı yayınlamıştı. Bu yazıya göre CIA'nin Mısır gençlerini anlayamadığını söylüyor.(2) Diğer raporlara göre CIA başkanı Liyon Banitea Obama'ya Mısır olaylarını kontrol edemediğini ve kontrol dışına çıktığını itiraf etti.
H. 18. Rabi-ul Evvel 1432 M. 20 Şubat 2011 --------------------------------------- (1) 16 Mayıs 1916 tarihinde İngiltere ve Fransa arasında yapılan ve Osmanlı Devletinin topraklarının paylaşımını öngören bir antlaşmadır. (2) http://www.washingtonpost.com/wpdyn/content/article/2011/02/09/AR2011020904531.html |