Buhari Aişe (r.anha)'den şunu rivayet etmektedir: "(Hırsızın) eli, çeyrek dinar ve daha fazlası (değere sahip mallar) için kesilir. " (Buhari, K. Hudud, 6291)
"Ey insanlar! Sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize kulluk ediniz. Umulur ki, böylece korunmuş olursunuz." Bakara:21.
Giriş
Arapçası ‘العُبُودِيَّة' ve Türkçe karşılığı olan "kulluk" kavramının sözlük manası; tabi olmak, itaat etmek, uymak ve boyun eğmektir. 'Bu yol asfaltlıdır' cümlesi yolun insanın kullanımına elverişli hale getirilmiş ve onun hizmetine uygun olarak yapılmış olması demektir. Bu nedenledir ki insan ile Rabbi olan Allah arasındaki alakayı tanzim eden ibadet veya ilmihal bölümü fıkıh kitaplarında yer almakta ve bu bölüm akaid/inanış ve ibadet ile ilgili hükümler içermektedir.
Büyük bir önem arz eden kulluk kavramına geniş bir açılım yapmak gerekirse; insanın mutlak yaratıcısını ve düzen sahibini idrak etmesinden ötürü O'nun kulu olduğunun bilincine varması, O'na iman etmesi, O'nu birlemesi ve O'na hiçbir şey ortak koşmaması, O'nun hükümlerince kulluk yapması, nizamına boyun bükmesi, giriştikten sonra değil girişmeden önce yaptığı bütün işlerde O'nun emir-yasaklarına uygun olarak yapması ve tereddütsüz bir şekilde hayatında karşılaştığı bütün sorunları bu emir-yasaklara göre çözmesidir. Zira yaratılış gayesi de kulluktur:
"Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım." Zariyat:56
Bazı müfessirler bu ayet hakkında şöyle açıklamışlardır: 'Ancak bana kulluk etsinler ve ibadet etsinler ki buna tabi olanı mükâfatlandırayım uymayanı da cezalandırayım'. Hz. Ali ise şöyle der: 'Cinleri ve insanları ibadet ve kulluk etmeyi emretmek için yarattım'. Dolayısıyla Müslüman kişi buna göre Allah'ın helal kıldığını helal, haram kıldığını da haram bilen, bunun ne ilerisine giden ne de gerisinde kalan ve helalı yapan, haramı yapmaktan da men eden kimsedir.
Bu kısa girişten sonra kulluğun bütünlük arz eden üç ana temel ve önemli meselelerden oluştuğunu belirtmeye geçelim. Bu üç meseleler şunlardır:
1) Müslüman'ın İslam'a bakışı meselesidir.
Şöyle ki; kulluk açısından insan başkasının efendisi değil kuludur. Başkasının kulu olduğu yaratıcının bütün emirlerine harfiyen uymak durumunda ve o serbest değildir. Madem insan kul, şu halde efendisinin/yaratıcısının koyduğu emirlere uyar ve haddini aşmaz. Öte yandan yaratıcının isimlerinden biri olan Rab, kullarının işlerini çekip çeviren demektir. Fatiha suresinde de geçtiği gibi 'Âlemlerin Rabbi' yüce Allah'ın kullarının mâliki, sahibi demektir. Herhangi bir şeye mâlik olan herkes o şeyin rabbidir. Araplar cahiliyye döneminde bu kelimeyi hükümdar olarak kullanmışlardır. Rab, efendi anlamına da gelir. Aynı zamanda ıslah edip düzenleyen, işleri çekip çeviren, düzelten, yöneten ve mabud anlamlarına gelir.
Allah'ın kulu olmak İnsan için en büyük bir şereftir ve bundan daha üstün bir şeref yoktur. Bu şeref o kadar yüksek ki Allah-u Teala Rasulüllah Hz. Muhammed'in kadrini ve makamını yüceltmek için İsra olayında 'بعبده''kulunu' ifadesini kullanmış ve şöyle buyurmuştur:
"Bir gece, kendisine âyetlerimizden bir kısmını gösterelim diye kulunu Mescid-i Harâm'dan, çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksâ'ya götüren Allah eksikliklerden münezzehtir..." İsra:1.
Kulluğun doğru olabilmesi için insanın değil Allah'ın istediği gibi olmalı. Yani kulluğun nasıl yapılacağının belirleyicisi insan değil Allah-u Teala'dır. Bu nedenledir ki insan; 'ben Allah'ın kuluyum' dediği zaman pazarlık yapma hakkı yoktur, aksine baştan sonuna kadar mutlak teslimiyet ve kayıtlılık vardır. Şöyle bir soru da gelebilir: Acaba insan nasıl bir Allah düşünür? İnsan, hayat ve kainatı yoktan var eden, hayatı tanzim etmek üzere kanun ve hüküm koyan, fiilleri helal-haram olarak belirleyen ve bu hususlarda mutlak söz sahibi olan Allah mı? Yoksa bazı hususlarda sözü geçerli olup da hayatın diğer hususlarında sözü geçmeyen Allah mı? Bu kişisel yargı kulluk için çok önemlidir.
Bir diğer hususa geçmek gerekirse İslam; akide ve bu akidenin gereği olan Şer'i hükümlerden ibarettir. İslam akidesi ise; Allah'a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, ahiret gününe, kaza ve kaderin hayrın ve şerrin Allah'tan geldiğine iman etmektir. Akidedeki mesele iman veya inkar meselesidir ki kişi bu akideyi kabul ettikten sonra İslam'a girerek Müslüman olur. Bu akide ise; İslam dininin esası, hayat ile ilgili bakışın esası, İslam devletinin esası ve Şer'i hükümlerin esasıdır. Dolayısıyla İslam akidesi hem fikri bir liderlik hem de dünya ve ahiret ile ilgili işleri çekip çeviren bir akidedir. Aynı zamanda İslam akidesi; Allah'ı kullukta, boyun bükmede ve kanun koyuculukta birlemeyi, O'nun dışındaki her türlü put, tağut, heva-heves ve şehveti reddetmeyi gerektirir. Çünkü tek mutlak yaratıcı, düzen sahibi ve kulluğa layık olan O'dur. Hüküm eden, mülk sahibi, kanun koyucu, hidayet veren, rızıklandıran, dirilten, öldüren ve yardım eden de O'dur. (إياك نعبد وإياك نستعين) "Rabbimiz! Ancak sana kulluk ederiz ve yalnız senden yardım umarız." O her şeye kadir ve bütün bunlarda yaratıklardan hiç kimsenin ortağı da yoktur. İslam akidesine böyle iman etmek gerekir.
Şer'i hükümlere gelince; o ameli olup haram-helal ile alakalı hükümler demektir. Yani insanın davranış biçimi olan fiillerin ölçüsü demektir. Bu nedenledir ki İslam bütünlük arz eden ve tırnak etten ayrılmadığı gibi bölünmeyen bir hayat nizamıdır. Onu parçalamak ve 'din ayrı siyaset ayrı' demek onu laikleştirmek demektir. Mesela; ibadet ile ilgili İslam'ın hükümleri alıp alış-veriş ile ilgili hükümleri almamak gibi. İslam ya bütünüyle alınır ya da bütünüyle terk edilir.
2) İnsanın kendi davranış biçimi ile alakalı bakışı meselesidir.
İnsanın davranışları fiil, eylem demektir. Evlenmek, alış-veriş yapmak gibi. Yukarıda da kısa değindiğimiz gibi insan kendi davranışını şekillendirirken bir nizama ihtiyacı vardır. Bu nizam hatasız, boşluğa yer vermeyen ve insanı gerçek manada mutlu eden bir sistem olmalıdır. Bu özelliğe sahip olan tek sistem hatadan münezzeh olan Allah-u Teala'dan gelen nizamdır.
3) Müslüman'ın yaptığı fiillerde Şer'i hükümlere kayıtlı olma ve ona tabi olma zorunluluğu meselesidir.
Çünkü bu fiillerin bir ölçüsü de olması gerekir. Yani fiil hakkında bu haram şu helal hükmünü kim verecek ve bu hükmü verme yetkisi kime ait olacaktır? Şüphe yok ki İslami açıdan hüküm veren Allah'tır, amellerin ölçüsü ise Şer'i hükümdür. Bunun içindir ki amelin salih ve doğru olabilmesi için Şer'i hükme uygun olması gerekir. Onun için Müslüman kişi cinsi arzusunu zina ile değil evlilik ile tanzim eder. Aynı şekilde mide açlığını da domuz eti değil helal et ile giderir.
Ayrıca Müslüman kişi Şer'i hükümlere kayıtlı olurken bu işin sonunda doğabilecek sıkıntılara bakmamalıdır. Yani sonucu düşünerek değil sonuç ne olursa olsun sadece Allah'ın emri olduğu için Şer'i hükme uymalıdır. Çünkü bu işin sonunu düşünen Şer'i hükme uyduğundan dolayı bunun bir bedeli olabileceği için ona uymaktan geride kalabilir:
"İnsanlardan kimi Allah'a yalnız bir yönden kulluk eder. Şöyle ki: Kendisine bir iyilik dokunursa buna pek memnun olur, bir de musibete uğrarsa çehresi değişir (dinden yüz çevirir). O, dünyasını da, ahiretini de kaybetmiştir. İşte bu, apaçık ziyanın ta kendisidir." Hac:11.
Bu nedenledir ki İslam'ın emrettiği gibi Allah'ın emir ve yasaklarına uymalıdır. Zira Allah'a olan kulluk ancak böyle gerçekleşir. Allah'ın emir-yasaklarını bildiren Rasulüllah olduğu için uyulması gereken tek örnek de O'dur:
"Andolsun ki, Resûlullah, sizin için, Allah'a ve ahiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah'ı çok zikredenler için -uyulması gereken- güzel bir örnektir." Ahzâb:21.
Şer'i hükümlere uymak Rasulüllah'a uymak demektir. Fiillerde O'na tabi olmak, getirdiği hükümlere uymak ancak; 'Tastamam O'nun yaptığı gibi, yaptığı şekilde ve aynı amaç için yapmakla olur'. Rasulüllah şöyle buyurmuştur:
(لايؤمن أحدكم حتى يكون هواه تبعاً لما جئتُ به)
"Sizden birinin arzusu benim getirdiğime tabi olmadıkça iman etmiş olmaz."
Sahabeler de Rasulüllah'a sormadan hiç bir fiile girişmemişlerdir. Onlar Şer'i hükme uymaya çok düşkünlerdi. O kadar ki onlara Allah'ın hükmü ulaştığı zaman tereddüt etmeden tam teslimiyetle hemen uyarlar. İçki haram kılındığında Allah Resulü Müslümanlara ilgili hükmü bildirmek üzere birini gönderdi. O da Medine sokaklarında dolaşarak; 'İçki bundan böyle haramdır' hükmünü duyurunca hemen uyguladılar, içki testileri kırdılar ve eldeki içkileri Medine sokaklarına döktüler. Peki, bu gün Müslümanlar aynı teslimiyeti gösterip içlerinde hiç bir burukluk duymaksızın Allah'ın emir-yasaklarına tabi oluyorlar mı?
Yukarıda da ifade edildiği gibi Allah'a olan kulluk ancak böyle olur. Öte yandan salih ve güzel amel imanın doğal semeresidir. Haram olan her şey salih bir amel değildir.
"De ki: Pis ve kötü ile temiz ve iyi bir değildir; pis ve kötünün çokluğu hoşuna gitse de." Maide:100.
Yani Allah'ın kerih ve pis gördüğü her şey bizim için de pis ve iğrençtir. Zina, faiz, masumları öldürmek, tertemiz ırzlara tecavüz etmek, eş cinsellik ve fuhuş salih ameller olmadıkları gibi laiklik, cumhuriyet, demokrasi, liberalizm de öyledir. Salih amelin önemini vurgulayan Kur'an-ı kerimin birçok ayetlerinde imandan hemen sonra geçmiştir:
"Şüphesiz, iman edip de salih amel işleyenler için, içinde devamlı kalacakları ve nimetleri bol cennetler vardır." Lukman:8.
Dolayısıyla amaç olarak da Müslüman kişi salih amel yaparken onun salih olduğu için değil Allah'ın emri ve kulluğun gereği olarak yapmalıdır. Amelin salih olup salih kalabilmesi için bu bilinç çok önemlidir. Allah'ın emir-yasaklarına uygun olarak hareket etmek işte kulluğun ta kendisidir. Zira Allah-u Teala güzel ve tayyiptir. Sadece salih, güzel ve tayyip amel kabul eder. Resulüllah da şöyle buyurmuştur:
(إنَّ الله طيِّبٌ لايقبل إلاَّ طيباً)
"Allah tayyip ve güzeldir. Ancak kendisi gibi tayyip ve güzel -olan şeyleri- kabul eder." Müslim.
Özetlemek gerekirse Müslüman kişi hayatında her hangi bir iş yapmak istediği zaman işe girişmeden önce İslam'ın bu iş ile alakalı hükmünü öğrenmeli ve hükmü de öğrendikten hemen sonra ona uymalıdır. Çünkü Allah-u Teala onu sorumlu tutarak hesaba çekecektir. O böyle yapınca Allah katındaki sorumluluğunu yerine getirmiş olur. Ayrıca Allah kulundan ancak böyle razı olur:
"Ne zaman sen bir işte bulunsan, ne zaman Kur'an'dan bir şey okusan ve siz ne zaman bir iş yaparsanız, o işe daldığınız zaman biz mutlaka üstünüzde şahidizdir." Yunus:61.
Allah-u Teala'nın kullarına, onların yaptıklarına şahit olduğunu bildirmesi, onları hesaba çekeceği ve sorumlu tutacağı demektir. Rasulüllah da Müslüman'ın yapacağı fiillerin İslam'ın hükümlerine göre olmasının gerekliliğini şiddetle beyan etmiş ve şöyle buyurmuştur:
(من عمل عملاً ليس عليه أمرنا فهو رد)
"Kim bizim işimize -dinimize- uygun düşmeyen bir iş yaparsa o red olunur." Müslim
Bu maddenin başında da ifade edildiği gibi Şer'i hükümlere bağlanırken beraberinde başa bir takım sıkıntı ve zorluklar gelebilir. Böylesi durumlarda Müslüman kişi nasıl davranması gerekir? Taviz mi verecek? Yoksa sebat edip ilgili hükme ölesiye kayıtlı mı kalacak? Şu bilinmelidir ki Şer'i hükümlere kayıtlı olmak imanın gereği olduğu kadar bu hükümlere göre hareket etmekten dolayı doğabilecek sıkıntı ve zorluklara katlanmak da imanın gereğidir. Her ikisinin farklı farklı ve ayrı ayrı ecir ve mükafatları vardır. İnsanlar Allah'ın ne kadar cömert olduğunu idrak etseler kulluğu sadece ve sadece O'na yapmak için dünyayı ve onun geçici zevk veren her şeyi bırakıp tam teslimiyet göstereceklerdir. Zira Allah mü'minleri sınayarak onların sebat edip etmeyeceklerini her zaman imtihan etmektedir:
"Andolsun ki, mallarınız ve canlarınız konusunda imtihana çekileceksiniz; sizden önce kendilerine kitap verilenlerden ve müşriklerden birçok üzücü sözler işiteceksiniz. Eğer sabreder ve takvâ gösterirseniz, muhakkak ki bu, (yapılacak) işlerin en değerlisidir." Âl-i İmrân:186.
"İnsanlar, imtihandan geçirilmeden, sadece "İman ettik" demeleriyle bırakılıvereceklerini mi sandılar?Andolsun ki, biz onlardan öncekileri de imtihandan geçirmişizdir. Elbette Allah, doğruları ortaya çıkaracak, yalancıları da mutlaka ortaya koyacaktır." Ankebut:2-3.