|
"Elif Lâm Râ. Bu Kur'an, Rablerinin izniyle insanları karanlıklardan aydınlığa, mutlak güç sahibi ve övgüye lâyık, göklerdeki ve yerdeki her şey kendisine ait olan Allah'ın yoluna çıkarman için sana indirdiğimiz bir kitaptır. O Allah ki, göklerde ve yerde ne varsa hepsi O'nundur. Şiddetli azaptan dolayı kafirlerin vay haline! Dünya hayatını Ahiret'e tercih edenler, Allah yolundan alıkoyanlar ve onun eğriliğini isteyenler var ya, işte onlar (haktan) uzak bir sapıklık içindedirler.'' (İbrahim 1,2,3) İşte Rabbimizin bu ayetlerde buyurduğu üzere Kur'an-ı Kerim, insanları dünya hayatının zifiri karanlıklarından İslâm'ın aydınlığına çıkarmak için Hz. Muhammed (Sallahu aleyhi ve sellem)'e vahyedilmiş Allah Subhanehu ve Teala'nın kelamıdır. Kur'an hem lafız hem de mana itibariyle Allah'ın kelamıdır. Kur'an-ı Kerim elimize tevatüren (yalan ve yanlış üzere birleşmeleri imkansız olan güvenilir bir grubun verdiği haberle) ulaşmıştır. Onda ne bir şüphe ne de bir şek görürsünüz, o tamamen Rabb'ül Alemin'in katından indirildiği gibidir! Çünkü ona ne önünden ne de ardından batıl ulaşamaz! Kur'an-ı Kerim'in nüzûlünün üzerinden tam H.1444 sene geçti. Müslümanlar asırlarca Kur'an-ı Kerim'in hükümleriyle hükmolundular ve hiçbir zaman Kur'an-ı Kerim'in günün şartlarına cevap veremeyeceği vehmine kapılmadılar; ta ki 3 Mart 1924'te Müslümanların devleti olan Hilafet'in nihayetlendirilmesine kadar! Bugünden sonra İslâm, yeryüzünü nurlandırmasından asırlar sonra yeniden Mekke Dönemi'nde olduğu gibi devletsiz kaldı. Tabii ki düşmanlarına da gün doğdu; zira devletsiz bir İslâm'la mücadele etmek, bir devletin yüklendiği İslâm'la mücadele etmekten daha kolaydı. Ve 3 Mart 1924'ten itibaren İslâm'a yönelik saldırılarını sıklaştırdılar. Müslümanların İslâm ile olan bağlarını koparmak için var güçleriyle malları ve canlarıyla mücadeleye giriştiler. Nihayet bu çabalarının neticesinde bazı Müslümanların aklını çelmeyi başarıp onları kendi saflarına dahil etmeyi başarabildiler. Öyle ki Müslüman oldukları halde emperyalist Batı'nın kültürel saldırıları neticesinde zihinleri bulanmış bir vaziyette Kur'an hükümlerinin çağın problemlerine çözüm üretmede yetersiz kalacağı vehmine kapıldılar. Akıllarını Batılı efendilerinin emirlerine amade kılmış olan -sözde- aydın, akademisyen veya kanaat önderi denilen bir zevat ise Batı'nın pompaladığı bu zehirli fitneye kılıf uydurmada birbirleriyle yarışmaktalar adeta. Şimdi son derece sinsi ve Müslümanlar açısından çok tehlikeli bu oyunun mahiyetini izah etmeye çalışalım. Öncelikle tarihsellik (hermenötik) kavramı üzerinde duracak olursak; Tarihsellik; Batı menşeli bir kavram olup ilk olarak Henr More tarafından ortaya atılmıştır, daha sonra da birçok düşünür ve araştırmacı tarafından kullanılmaya başlanmıştır. "Geçmişte olup biten her şeyin geçmişte kalmasına rağmen etkisini sürdürmesi'' anlamında kullanılmıştır. Bu kavramın mahiyetine tam bir şekilde vakıf olabilmek için öncelikle kavramın ortaya atıldığı Avrupa'nın o günkü durumuna göz atmamız gerekmektedir. Bilindiği gibi Orta Çağı aydınlıktan mahrum geçiren Avrupa, bu dönem içerisinde geri kalmışlık ve cehaletin karanlık dehlizlerinde yüzmekteydi. Muharref Hıristiyanlığın kilisenin sömürü aracı olarak kullanıldığı bu dönemde Kilise kendisini ‘mutlak doğrunun' kaynağı olarak ilan etmişti. İnsanların neye inanacağına ve neye inanmayacağına karar verme yetkisi ancak kiliseye aitti. Skolâstik Felsefenin hâkim olduğu bu dönemde kiliseden başka hiç kimsenin söz söyleme hakkı yoktu, ta ki Reform hareketleriyle beraber kilisenin birçok kabulünün sarsıntı geçirmesine kadar! Bu süreçten itibaren İncil sert tartışmalara muhatap oldu. ‘Kilise ne derse doğrudur' düşüncesinin yerini Rasyonalizm ve Pozitivizm gibi her şeyin akılla sağlamasının yapılması gerektiğini söyleyen düşünce akımlarının alması neticesinde artık; ‘‘Birden fazla İncil'in olduğu, dolayısıyla hangisinin Hıristiyanlığı gerçekten yansıttığı, Hz. İsa'nın mesajının ne olduğu'' gibi meseleler tartışılmaya başlandı. Tabii olarak bu tartışmalar kilisenin birçok düşüncesinin yanlış olduğunu ortaya çıkardı. İşte böylesi bir ortamda ‘tarihsellik' kilisenin imdadına yetişmiştir. Salome Semler tarafından geliştirilerek İncil üzerine uygulanacak yeni bir tefsir usulü ortaya konulmuştur. Salome Semler'in usulüne göre İncil'i tefsir edenin iki hususu göz önünde bulundurması gerekir: Biricisi: Tefsircinin kendisi ile İncil arasındaki tarihsel mesafenin farkında olması gereğidir. İkincisi: İncil tefsirinin, metin tefsirinin evrensel ilkelerine uyularak yapılmasıdır. Yani İncil'i inceleyen kişi öncelikle İncil'de bahsedilen hususların kendi döneminden farklı şartlara sahip olan daha önceki bir tarihte yaşanmış olduğunun bilincinde olup yorumunu da o günün koşullarını ve yaşadığı dönemin genel evrensel ahlak yasalarına göre (iyilik, adalet v.b.) yapacak. Böylece Muharref İncil tamamen inkar edilme tehlikesinden kurtarılmış oldu. Tarihselliğin menşei ile alakalı bu önemli hususları belirttikten sonra şimdi de Tarihselliğin Kur'an-ı Kerim üzerine nasıl uygulanmaya çalışıldığına geçebiliriz. Kur'an-ı Kerim'in tarihsel olduğunu iddia edenler, Kur'an'da geçen ahkâm (hükümler) ayetlerinin Kur'an-ı Kerim'in indiği 7.yy.da mevcut konjonktüründen bağımsız düşünülemeyeceğini dolayısıyla o günün şartlarına binaen incelenmesi gerektiğini ve hükümlerin de bu bakış açısıyla çıkartılması gerektiğini öne sürmektedirler. Mesela 7. yy.da yaşayan Arapların çok ilkel bir yaşam sürdüklerini ve Kur'an-ı Kerim'in de onların o çok ilkel hallerini o günün şartlarına göre daha iyi bir hale dönüştürdüğünü; ama bu günün insanının ise 7.yy.daki Araplara göre daha iyi bir durumda olduğunu dolayısıyla -hâşâ- Kur'an-ı Kerim'in bu çağın insanlarını daha ileri bir seviyeye taşıma noktasında yetersiz kalacağını iddia ediyorlar. Bu nedenle Kur'an-ı Kerim'de geçen hükümlerin zahiri anlamlarının (görünen, açık anlam) değil, o hükümlerin arkasındaki genel ahlakî yasaların alınması gerektiğini iddia etmektedirler (tıpkı Salome Semler'in İncil için söyledikleri gibi). Bu görüşlerine göre, Kur'an-ı kerim'de geçen örneğin şu ayetten: ‘‘Hırsızlık eden erkek ve hırsızlık eden kadına gelince, işlemiş olduklarına karşılık Allah'tan gelen bir ceza olarak ellerini kesin. Allah Aziz'dir, Hakimdir.'' (Maide 38) Asıl anlamı olan ‘‘ temel ihtiyaçları temin edildiği halde, hırsızlık yapan kişinin elinin kesilmesi'' hükmü değil de ‘hırsızlık yapmak kötü bir şeydir, hırsızlığın önüne geçmek gerekir' gibi genel ahlaki bir hükmün çıkarılması gerekir. Aynı şekilde diğer ahkâm ayetlerinin de bu minvalde incelenmesi gerektiğini öne sürerler. Kur'an'ın tarihselliğini savunanlara göre bu metot Kur'an-ı Kerim'in hayattan tamamen soyutlanmasını engelleyecektir, bu nedenle onlara göre günümüz dünyasında Kur'an hükümlerinin varlığını sürdürebilmesi ancak bu metodun kullanılmasıyla mümkün olur. Şimdi de bu metodun bozukluğunu ve bu metodu savunanların asıl gayelerinin ne olduğunu ele alalım: Öncelikle gözetilmesi gereken hakikat; beşerî kelam ile ilahi kelam arasındaki ihtilaftır. Bir diğer ifade ile insan aklından çıkanlar ile vahiy kaynaklı olan hükümler arasındaki farktır. İnsan, sınırlı bir varlık olmasından dolayı, onun aklî kuvvetleri de sınırlıdır ve varlığı kuşatmaktan acizdir. Bu nedenle ortaya koyduğu kanunlar ve nizamlar da buna paralel olarak sınırlı, eksik ve aciz olmaktadır. Bu ise aklın tabiatı gereğidir; çünkü insan aklının nizam ve kanun koyma anlayışı içerisinde yaşanılan şartların etkisine maruz kalmaktan kendisini kurtaramaz. Yine aklın tabiatı gereği, insanın ortaya koyduğu nizam ve kanunlar değişkenliğe maruz kalmaktan kendisini kurtaramaz. Yine aklın tabiatı gereği insanın ortaya koyduğu nizam ve kanunlar ihtilafa maruz kalmaktan kendisini kurtaramaz. Ve yine aklın tabiatı gereği, insanın ortaya koyduğu nizam ve kanunlar çelişkiye maruz kalmaktan kendisini kurtaramaz. Evet, tüm bu hususlar kaçınılmazdır; ama beşerî nizamlar için... Çünkü insan mekana ve zamana hapsolunmuştur. Bu sebepledir ki yaşadığı dönemin ötesini göremez ve çıkardığı nizam da yaşadığı dönemin şartlarına boyun eğer. Bu nedenle beşerî nizamlar tarihsellikten kurtulamazlar. Zamanları geçince tedavülden kaldırılmaları kaçınılmaz olur. Bugün yamalı bohçaya dönmüş beşeri anayasalar bunun örneğidir. Fakat mevzu bahis olan beşeri nizamlar değil de vahiy kaynaklı nizam ise durum değişir. Çünkü bu nizam eksik, aciz ve sınırlı olmayan bir kaynaktan gelmektedir ve bu kaynak ne zamana ne de mekana hapsolunmuştur. Bu nedenle bu nizam için tarihsellik kabul edilemez! Bilakis bu nizam tüm varlığı ihata etme kudretine sahip olan Rabb'ül Alemin'den gelmiştir. O'nun hükümlerinin 7.yy.ın şartlarına boyun büktüğü, dolayısıyla bu günü kuşatamadığı söylemek Allah Subhanehu ve Teala'ya atılacak en büyük iftiralardandır! İşte hakikat budur! Beşeri nizamların eksikliği, acizliği, sınırlılığı ve buna bağlı olarak tarihselliği; Vahiy kaynaklı olan nizamın ise zamana ve mekana hapsolunamayan, çağları aşan kuşatıcılığıdır! Allah Subhanehu ve Teala şöyle buyuruyor: "Bugün sizin için dininizi kemâle erdirdim, üzerinizdeki ni'metimi tamamladım ve size dîn olarak "İslâm'ı" seçtim." (Maide 3) Kur'an'ın tarihsel olduğunu söylemek bugün; eskimiş, köhnemiş, insan aklından neşet etmiş demokratik nizamlar ile Kur'an-ı Kerim'in, Sünnet, şer'i hükümlerden alınmış, her çağı kuşatan Hilafet Nizamını aynı kefeye koymak demektir. Bu ise büyük bir yanılgıdır. Çünkü demokrasi gibi nizamlar toplumu bir laboratuar, fertleri ise birer kobay olarak görür. Bu nedenle demokrasilerde durmadan anayasalar değiştirilir ve -sözde- daha iyi olan anayasalara doğru gidildiği öne sürülür. Şer'i nizamdan kaynaklanan Hilafet ise böyle değildir. Kur'anı Kerim ve diğer şer'i hükümler beşeri yaratan ve bizi bizden daha iyi bilen Allah Subhanehu ve Teala tarafından indirilmiş olan nizamdır. Ne topluma bir laboratuar olarak bakar ne de fertleri bir kobay olarak görür. İnsanları saadete ulaştıracak yegane kanun olan Yaratıcı'nın kanunları ile hükmeder. Hülasa, Kur'an-ı Kerim'in tarihsel olduğunu söylemek İslam ile hayat arasını ayırmaktır (laiklik). Ve bu fikri savunanların da asıl gayesi budur; Kur'an'ı hayattan koparmak. Dikkat edilirse tarihselliği savunanlar akaid ve ibadetlerle ilgili hükümlerin değil muamelat, ukubat v.b. hususlarla alakalı hükümlerin tarihselliğini savunurlar. Bu ise tam da Laiklik İnancının istediği bir şeydir. Zira sadece akaid ve ibadetlerden ibaret olan yani Hıristiyanlık gibi sadece ruhani boyutta kalan bir inanç laiklerce hoş karşılanır; fakat İslâm gibi hayatın tüm alanlarına hükmeden bir nizama gelince onlar nezdinde durum farklılaşır. Bu nedenledir ki İslam'ın bu yönüne -ki İslam'ın esasıdır- savaş ilan ederler. İşte tarihsellik denen şey de onların İslam'a açtıkları savaşta kullandıkları silahlardan bir silahtır. Müslümanlara düşen bu saldırılara İslam'ın fikir silahıyla karşılık vermeleri ve bu fasid fikirlerle savaşmalarıdır. Bunun yolu da ancak İslam'ın devleti olan Hilafet'i yeniden inşa etmek için çalışmaktan geçer. İşte o zaman Kur'andan ve diğer şer'i delillerden ortaya çıkan hükümlerin 13 asırdan fazla yeryüzünü aydınlattığı gibi bugün de nasıl aydınlatacağını herkes görecektir! ‘‘De ki: "Çalışın: Yaptıklarınızı Allah da, Resulü de, müminler de görecekler. Sonra gizli ve açık her şeyi bilen Allah'ın huzuruna çıkarılacaksınız. O da yaptığınız her şeyi bir bir sizin önünüze çıkaracak, karşılığını verecektir." (Tevbe 105) Salih ÇELİK (salihcelikd [@] ymail.com) |