Avrupa'da yaşayan Müslümanlar olarak bizi rahatsız eden ve cevabını aramaya çalıştığımız en önemli konulardan biri de; farklı akide, farklı kültür, farklı nizam, farklı hayat tarzı, farklı bakış açı, farklı amel ölçüsü ve farklı değerlere sahip Batı toplumlarının aralarında yaşamanın doğal sonucu olan 'Beraberlik Meselesi'dir.
Dışarıdan ilk bakıldığında durum sanki berabermiş gibi gözüktüğü için 'beraberlik' diye ifade ediyoruz. Yani Müslümanlar, Batı'daki pozisyonundan dolayı, Batı'nın yukarıda zikrettiğimiz hususlarında aynılaşıyor mu yoksa ayrışıyor mu? Bir başka deyişle, Batı'da yaşayan Müslümanlar Avrupa toplumlarından bir parça mı sayılırlar yoksa farklı bir statüsü mü var? Acaba, buradaki Müslümanlar Batı toplumlarının tabi uzantısı olan bir azınlık mıdır? Allah'ın izni ve yardımıyla bu sorunun cevabını bu makalede aramaya çalışacağız. Ancak şunu hemen belirtmek gerekir ki; Batı'da Müslümanların kendilerini Avrupa toplumlarından bir parça olarak saymalarını kabul edip etmemelerinin hiç bir değeri yoktur. Buna cevap; meseleye itibar bile edilmez. Çünkü biz burada bir kavramın vakıasını ve menşeini inceliyoruz. Kavramların lügat mi yoksa istilahi mana mı diye ayrımını yapmak birçokların gözden kaçırdığı bir husustur. Azınlık kavramı hakkında bir yargıya varmak için vakıanın kendisini ölçü kabul etmek yanlış bir saplantıdır. Bu nedenle doğru cevap ve hüküm; sahih ve doğru kaynaklarda aranmalıdır. İşte, Batı'daki Müslümanların azınlık olup olmadıklarını gösterebilmek için önce azınlığın vakıasını analiz etmek gerekir. Azınlık Mefhumunun Tarifi:(1)Azınlık mefhumu yabancı bir kavram olup ne İslam'da ne de Müslümanlarca hiçbir zaman benimsenmemiş ve tanınmamıştır. Yabancı dilden alındığı gibi yabancı güçler tarafından Müslümanları parçalamak ve sömürmek maksadıyla kullanılmaktadır. Müslümanlar bu mefhum sebebiyle parçalanınca bela altında, zillet içerisinde yaşamaya ve sürünmeye mahkûm olmuşlardır. Hala bu mefhum kendilerini parçalıyor ve tefrikaya sürüklüyor. Sömürgeci devletler diğer ümmet, halk ve devletlerin işlerine karışmak, onları bölmek ve sömürmek gayesiyle bu mefhumu çok aktif ve keskin bir silah olarak kullanıyorlar. Sömürgeci devletler bir asırdan fazla İslam ümmetine karşı bu silahı kullanmaktadır. Bunun sayesinde İslam beldeleri üzerinde sinsi amaçlarına ulaşmaktadır. Sömürgecilerin siyasetinin “böl, parçala, yut” olduğunu vasıflandırmak doğrudur… Buna rağmen, azınlık mefhumu birçok halk tarafından kabul görür. Sonra, halklar birbirinden ayrılmayı istemeye başlarlar ve “azınlıklar hakları” adı altında tek olan memleketi bölerler. Sömürgeciler hem bu fikri yayarlar hem de bu fikrin arkasında dururlar. Ta ki; azınlık adı taşıyan beşeri grup kendiliğinden ayrılmayı istesin. Akabinde sömürgeci güçler bu ayrılıkçı gruplara her tür yardımı takdim ederler. Silah, para, mal, uzman, bilgi, ajan, casus, ajan olarak yetiştirilmiş liderler ve benzerleri gibi. Aynı anda elde ettikleri sömürgeleri için propaganda ve reklâm yaparlar. Onlar için bölgesel ve devletlerarası konferanslar düzenler, BM’lerde, Güvenlik Konseyinde ve diğer devletlerarası kuruluşlarda kararlar çıkarttırırlar. Sömürge ülkeler üzerinde sömürgecilerin kontrolü süreklidir. Kendi anlayışlarına göre; azınlık grubu içeren memlekete baskı yapar, ambargo uygular, onunla ilişkilerin bazı şekillerini keser, ona müdahale etmek için tehdit eder, dış bankalardaki mal ve paralarına el koyar, yardım ve kredi verme işini durdurur, hava sahasını kapatır ve buna benzer her tür savaş vesilesini kullanırlar. Ayırmak istedikleri halklara milli ve milliyetçi parti ve örgütler kurar, istedikleri şahısları liderler yapmak için onları kamuoyunda meşhur eder, ölmüş dillerini canlandırır, harflerini çizer, gramer kuralarını geliştirir, adlandırdıkları kültür mirasını araştırır, folklor dansını oynatır ve halk müziğini çaldırırlar. Azınlık grup olarak tanıttıkları insanların adet, gelenek görenek ve diğer cahili hususiyetlerini güzel şeyler olarak gösterip övdürürler. Dinden yalnız şekil, kılıf ve merasimleri muhafaza etmeye teşvik ederler. Onlar için milli ve milliyetçi kahramanlıkla dolu bir tarih yazarlar! Tasarladıkları vatanın sınırlarını çizer, bunun haritasını devletlerarası kuruluşlara ve enformasyon araçlarına dağıtır, değişik renklerle bir bayrak çizer, onlara da milli marş ve müzik çıkartıp çaldırırlar. Bundan sonra; bu halk apayrı bir halk olup bağımsızlığı ve milli kimliği kazanmayı istemeye başlar. Sömürgeci devletler ve BM’ler; “bu halkın kendi geleceğini ve kaderini tayin etmelidir” diye kararlar çıkarttırırlar ve bu kararları siyasi ve iktisadi baskıları ve gerekirse askeri güçleri kullanmaya hazır olurlar. İşte; bu mefhumun vakıası budur. Problemlerin meydana getirilmesiyle, saptırıcı mefhumların ortaya atılmasıyla, halkların bunlarla kolayca aldanması, süratle kaynaşması, hızlıca duygulanması ve coşması hakkında sömürgeci devletler büyük tecrübe ve geniş bilgiye sahiptir. Bu konuda kendilerine yardım eden faktör ise; diğer halkların ve özellikle kendilerinin ifade ettikleri gibi; “üçüncü dünya devletleri ve halklarının geri kalması, saf olması ve uyanıklarının az olması”dır. Ayrıca, sömürgeci devletler Mickavelli düşüncelerine inanıyor. Bu nedenle, diğer halkları aldatmak için en alçak üsluplar kullanmak, yalan söylemek, kandırmak, saptırmak, hile yapmak, tuzak kurmak, doğru olmayan şeylere yönlendirmek, kötü olan konuları cazibeli hale getirmek, sahte propaganda ve reklâm yapmak, yanıltmak, kalpazanlık yapmak, gerçekleri saptırmak veya yarım göstermek, gerçek olmayanları gerçek olarak göstermekten geri kalmaz ve çekinmezler. Sömürgeciler nasıl problem çıkartılır ve nasıl istismar edilir bunu çok iyi bilirler; kendileri problemi çıkartır, kurban olacak halka odun toplatır ve ateş yakarlar. Bu halkı ve diğer halkları bu ateşle yakarlar. Ondan sonra ateşi söndüreceğiz diye müdahale ederler. Kurtarıcı rolü oynarlar. Halkları da bu yakıcı güçlere başvurup yardım edip meselelerini çözmeleri için yönlendirirler. Böylece müdahale haklarını meşrulaştıran sömürgeciler ateşi alevlendirir, insanlık adı altında timsah yaşları dökerek ve sinsi nefesleriyle değişik aldatıcı sloganlar atarak çok sayıda insanı kandırırlar. Batının düşünür ve siyasi kimseleri bir mefhum ortaya çıkartmak istedikleri zaman; bakış açıları olan dini hayattan ayırma ve menfaatçilik esasını izlerler. Bu açıdan bakarlar ve buna dayanırlar. Bunu hiç çaktırmadan, bu hususlara da doğrudan dikkati çekmeden, sanki objektif bakıyormuşçasına tarif ve mefhumları ortaya çıkartır veya çıkarttırırlar. Bu nedenle, tarif ve mefhumları vakıaya ve gerçeğe uygun düşmez. Diğerlerine ve özellikle Müslümanlara fikir ihracatı yaparken gerçekleri saptırırlar. Ayrıca Müslümanlara kendi mefhumlarını benimsettirmeye çalışırken İslam’la bağdaştırmaya da çalışırlar. Bundan dolayı onların bu sinsi davranışlarını samimi ve uyanık kimseler dışında kimse idrak edemez. Âlim, hoca, şeyh, yazar, araştırmacı sıfatı taşıyan çok kimsenin onların tuzaklarına düştüklerini görüyoruz. Aynı anda, bu tür kimseler bu mefhum ve tarifleri sanki pek parlak ilmi icatlar olarak telakki ediyorlar. “Bir grup (azınlık) bir ülkede veya bir bölgede yaşayan bir takım fertlerden oluşup bir ırka mensup olur veya bir dile veya bir takım özel adetlere sahip olurlar. Bir veya bir kaç özellik kendilerini birleştirip kendilerine bir kimlik kazandırır. Birbirleriyle dayanışma yaparak kendi geleneklerini korumaya, ibadetlerinin şekline bağlanmaya ve geleneklerinin ruhuna uygun şekilde çocuklarını yetiştirmeye çalışırlar. Aynı anda birbirlerine yardım ederler.” (2) “Azınlık olarak tanınmış gruplar diğer nüfustan ayrı bir ırka mensup olabilir, ayrı dini geleneklere veya ayrı dile veyahut ayrı özelliklere sahip olabilirler. Böyle gruplar hem milli sahada hem de devletlerarası sahada bir takım icraatlar yapılarak korunmalıdır. Böylece bu gruplar kendi gelenekleri ve özelliklerini koruma ve yerleştirme imkânına sahibi olurlar.”(3) 1993’te Avrupa devletlerinde olan ırkı azınlıkları himaye etmek için ’’Viyana İlanı“ çıkartılmıştır. Bu ilanda şunlar geçmiştir: “Irkı azınlıklar bir devletin sınırları dâhilinde kendi iradesine karşı tarihi hadiseler vuku bulunan gruplardır. Buna benzer azınlıklar ile bu devlet ve bunun vatandaşları arasındaki alakalar daimidir.’’ (4) 18.11.1994’te Torino’da Avrupa Merkezi Projesinden Azınlıkların Hukuklarını Koruma Kanunu sadır olmuştur. Bunun birinci maddesi şöyledir: “Irkı veya milliyetçi azınlık ıstılahı; bir devletin diğer nüfuslarından daha az sayıya sahip demektir. Aynı anda bu azınlık grup o devletin vatandaşlarından bir parça teşkil ederler, etnik veya dini veyahut lügavi hususiyetlere sahiptirler. Bu hususiyetler o devletin diğer vatandaşlarınkinden farklı olur. Ayrıca, kültürel ve dini gelenekleri korumaya çalışırlar.’’ (5) Parçalanıp yok olan Sovyetler Birliğinden ayrılan ülkelerin kurdukları Bağımsız Devletler Teşkilatının 21.10.94’te Moskova’da yaptıkları toplantıda yukarıda Avrupalıların çıkarttıkları tarife benzer bir tarif çıkartmışlardır. Bunun metni şöyledir: “Azınlığa mensup olan kişiler sözleşmeye imza atan devletlerin herhangisinde ve herhangi bölgesinde daimi şekilde ikamet ediyorlarsa bu devletlerin vatandaşları sayılırlar. Ancak bu kişiler ırkı veya lügavi veyahut kültürel veyahut dini hususiyetlere sahiptirler. İşte; bunlar bu şekilde devletin diğer nüfusundan ayrı özelliklere malik olurlar.’’ (6) Bu tarife ek olarak da şu ifade getirilmiştir: “Bir kimsenin daimi ikametinden veya vatandaşlığından mahrum etmeye yönelik herhangi bir icraat yapmaya müsaade edecek veya teşvik edecek azınlık için herhangi bir tefsir getirmek caiz değildir.’’ (7) Buna göre azınlık kavramı; Batı'daki Müslümanların vakıasına uymamaktadır. Çünkü azınlığın belli bir vakıası ve manası/hükmü vardır. Olması gereken durum olmadığı müddetçe manadan/hükümden de bahsedilemez. Tıpkı demokrasi, laiklik, cumhuriyet, helal-haram... gibi özel kavramlardır. Kısacası azınlık kavramı; özel olup Batı'nın sadece İslam alemi için siyasi amaçla istediği şekilde kullanmak için icat ettiği bir kavramdır. Bu yaklaşım, Sabah gazetesi azınlıklar hakları ile ilgili makalede yer alan şu sözlerle açıkça ifade edilmektedir: ''Lozan'ın resmi daireler dışında 'bütün TC yurttaşları'na tanıdığı ana dillerini kullanma olanağı ile (madde 39/a) bağdaşmayan uygulamalar eleştirilmektedir. Burada azınlık statüsü değil, dil ölçütü esas alınarak kültürel hakların kullanımı söz konusudur. Türkiye'de ilgili mevzuat ve uygulama, hem tanınmış olan azınlıklar hem de kültürel haklar yönünden kısıtlayıcıdır. Burada dil-resmi dil ilişkisi ve millet kavramının, alt kimlikleri reddeder biçimde yorumu sorgulanmaktadır. Mevzuatta yer alan 'azınlık yaratma'ya ilişkin hükümler ve gayrimüslim vatandaşların yabancı muamelesi görmesine ilişkin uygulamalar da eleştirilmektedir.'' Devamla, 'Raporda, gayrimüslim kavramına sadece Rum, Musevi ve Ermeniler'in dahil edildiği, örneğin Süryaniler bunun dışında tutulduğu için, Lozan'ın azınlıkları koruyan hükümlerinin sınırlı uygulandığı belirtildi'. Batılı siyasetçi ve araştırmacıların azınlık ile ilgili yaptıkları bu tariflere göre Avrupa’da Müslümanlar azınlık olarak sayılmamaktalar. Çünkü tanımlara göre kendi toprakları üzerine yaşayan farklı özelliklere sahip gruplardan bahsedilmektedir. Kendi memleketlerini terk edip sonradan gelmiş yabancı bir memlekette yerleşmiş ve kendi memleketlerini bırakmış gruplar anlaşılmamaktadır. Misal olarak da, Fransa'da Müslüman kızlar resmi dairelerde ve okullarda Şer’i kıyafetlerini giymekten men olunmaktalar. Eğer Müslüman kızların giydiği Şer’i kıyafet bir hak ise ve inançtan dolayı bu eylem 'azınlıklar hakları' olarak sayılıyorsa, o zaman azınlıklar hakları yasası nerede kaldı? Demek ki; bu Batı'nın bize her zamanki alışıla geldiği apaçık bir yalandır. Tariflerden anlaşılıyor ki Batı dünyası azınlık kavramını; İslam alemine yönelik sömürgecilik ilkesini gütmek, kendi kültürlerini yerleştirmek ve oradaki çıkarlarını korumak için sürekli müdahale etmek suretiyle uydurduğu bir kılıftır. Zira Batı medyası Avrupa halklarının yapısından söz ederken, azınlık kavramından hiç bahsetmezler. Oysa birçok Avrupa ülkelerin halkları farklı gelenek, görenek, dil hatta farklı akidelere (Protestan, Ortodoks ve Katolik gibi) mensup gruplardan oluşmaktadır. Hatta bu tariflere göre azınlık kavramı daha çok Batı'lı toplumlara uymaktır. Eğer Batı'daki Müslümanlar azınlık değillerse, onların durumu ve hükmü şu halde nedir,? Batı'daki Müslümanların doğru anatomisi yapılırsa, konunun daha net anlaşılmasına neden olacaktır: Müslüman beldelerini terk edip Batılı bir ülkeye gelerek yerleşmenin üç sebebi vardır: A) Geçimlerini sağlamak için, B) İlim tahsil etmek için, C) Güven için. A) Geçimi sağlamak için: Rızkı aramak üzere hicret etmek; fakirlik ve maddi sıkıntılardan dolayı kendi memleketlerini terk edip helal bir rızk elde ederek yerleşmek maksadıyla Batı'lı bir ülkeye gelen bazı Müslümanlar gibidir. Bu durumun İslam'daki hükmü mübahtır. Zira Allah (c.c) Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurur: 'O size yeri boyun eğer yaptı. Haydi onun omuzlarında yürüyün ve Allah'ın rızkından yeyin. Dönüş de O'nadır.' (8) Mübahlık da, rızkı aramak ile ilgili gelen Şer’i nassların umumi oluşundan anlaşılmaktadır. Nitekim bazı Sahabeler Darü-l küfürde bulunan bazı kafir ve müşriklerle ticaret yaparken Allah Resulü onlara karşı çıkmıyordu. Sonuç olarak da, her ne kadar İslam şeriatı rızkın nasıl ve ne şekilde elde edileceğinin keyfiyetini belirlemiş de olsa, ancak rızkın yerini belirlememiştir ki o da mübahtır. B) İlim tahsil etmek için: İlim tahsil etmek için hicret etmek ise; üst düzeyli üniversitelerde okumak ve diploma kazanmak için Müslüman beldeleri terk edip o maksatla Batı'lı bir ülkeye gelen Müslümanlar gibidir. Bunun İslam şeriatındaki hükmü ise mübahtır. Zira bu konu ile ilgili gelen deliller umumidir. Hatta ilim tahsil etmek bazen gerektiğinde farz olur. Allah Rasulü şöyle buyurur: 'İlim tahsil etmek vecibedir.', 'Her kim ki ilim tahsil etmek için bir yol izlerse, Allah da ona cennete gitmek üzere bir yol açar.' (9) C) Güven için: Güven için hicret etmeye gelince; kendi yöneticilerinin zulmünden, korkulu ve güvensiz bir hayat yaşadıklarından dolayı İslam beldelerini terk edip, o amaçla Batılı bir ülkeye sığınarak gelen Müslümanlar gibidir. Bunu yapmanın hükmü de caizdir. Meseleye cevaz veren delil ise; Allah Rasulü'nün henüz Mekke döneminde iken, Sahabelerin Habeşistan’a hicret etmelerine izin vermesidir. (10) Konumuzun gereği olarak ve yukarıda zikrettiğimiz üç hususun vakıası Batı'da yaşayan Müslümanlarda mevcuttur. Bu nedenle ilk önce Müslümanların Batı'ya gelişinin/hicretinin tanımını iyice etüt etmek gerekir. Sözlük olarak hicret demek; bir yerden bir başka yere veya bir beldeden bir başka beldeye intikal etmek demektir. Bu intikal etmenin amacı ise, ikinci yeri tercih etmek üzere birinci yeri terk etmektir. Misal olarak da; çalıştırmak üzere kurduğu tarlalarda beyaz insanların (Amerikalı) Afrika kıtasından milyonlarca Afrikalı insanları –işçi olarak- getirdikleri gibi. İslam literatüründe hicret etmenin ise iki kullanımı vardır: Birincisi: Tarihi kullanım: Bunun da iki ayrı alanı vardır: -Hicretin tarihi kullanımının birincisi, Kureyiş'in yaptığı işkence, boykot ve zulüm gibi eziyetlerden dolayı güven ortamını sağlamak üzere bazı Müslümanların Habeşistan’a hicretidir. -Hicretin tarihi kullanımının ikincisi ve daha önemlisi ise; Allah Rasulü'nün İslami hükümleri hayat ortamında tatbik etmek üzere Mekke'den Medine-i Münevvere'ye hicretidir. İkincisi: Şeri/istilahi kullanım: Hicretin Şer’i manası ise; 'Darü-l Küfür'den Darü-l İslam'a göçmek' demektir. Bir başka ifadeyle İslami hükümlerin bulunmadığı bir memleketi terk edip İslami hükümlerin bulunduğu bir memlekete göçmek demektir. Burada önemli bir hususa dikkat çekmek gerekir. Batı'da yaşayan bazı Müslümanların Batı'nın bir takım psikolojik baskılarından dolayı asıl memleketlerine veya 'İslami hükümlerin bulunduğu' ifadesine dayanarak Suudi Arabistan, Sudan veya İran gibi (onlara göre nısbi de olsa bazı) Müslüman beldelerine tekrar dönmek üzere ikinci bir dönüş hicreti gerçekleştirerek Darü-l İslam'a döndüklerini zannetmeleridir. Şunu bilmek gerekir ki, 'İslami hükümlerin bulunduğu' ifadesi nısbi değil mutlaktır. Bazı İslam beldelerinde halkı kandırmak amacıyla ezanın açıkça okunması gibi sözde İslam'ın bazı hükümleri tatbik edilse de onu Darü-l İslam yapmaz. Çünkü İslam'ın otorite anlayışı bütünlük arz eder. Bu bütünlük İslam'ın yönetim şekli Hilafet ile başlar, İslam'ın risalet ve hidayet amacını bütün dünyaya taşımak üzere cihad ile noktalanır. Bunların hepsi ancak İslam'ın öngördüğü yönetim şekli olan Hilafet ile gerçekleşebilir. İslam alemindeki yönetimlerde bunların hiç biri bulunmamaktadır. Hatta tam tersi, hilafet sistemini yeniden kurmaya çalışanlar tutuklanarak hapse atılmakta, gerekli çalışmalar yasaklanmakta ve Allah'ın indirdiğiyle hükmetmeye çağıranlar engellenmektedirler. Bu ise İslam aleminin Darü-l İslam' olmadığının çok açık bir göstergesidir. Şayet geri dönüş olacaksa, İslam alemi tekrar Darü-l İslam'a dönüştürülerek olmalıdır. Nitekim başta İmam-ı Azam olmak üzere İslam uleması bu konuyu ele alırken, nısbi meselesini zikretmeyip 'İslam'ın bütün hüküm ve kanunlarının fiili olarak tatbik edildiği bir memleket...' ifadesini kullanmaktadırlar. Her ne kadar İslam uleması hicret konusunu detaylı ve geniş çaplı ele alsalar da, ele aldıkları hicret kavramının temel manası da 'Darü-l Küfür'den Darü-l İslam'a göçmek' ilkesinde birleşmektedir. Günümüzün İslam alemine baktığımızda da 'Darü-l İslam' olmadığı için İslam ulemasının belirlemiş oldukları hicretin Şer’i manasını kavramak oldukça güçtür. Bu yüzden günümüzde uluslararası araştırmalarda ve BM/Birleşmiş Milletlerin dünyadaki mülteci konumundaki insanlar ile ilgili hazırladığı raporlarda yer alan hicret ve göç kavramı kullanılırken, ne tarihi ne de Şer’i manası kast edilir. Bu nedenle hicret'in yeni bir manası vardır. O da, 'Darü-l Küfür'den yine Darü-l Küfür'e göçmektir. Yani İslami hükümlerin bulunmadığı bir memleketi terk edip yine İslami hükümlerin bulunmadığı bir memlekete göçmektir. Gelinen memleketin halkının Müslüman oluşu hiçbir rol oynamamaktadır. Bunun en açık örneği Batı'ya gelen bütün Müslümanlardır. Bu olay İslam tarihinde sadece bir kez yaşanmıştır. O da, Sahabelerin Mekke döneminde iken Habeşistan’a göçüşüdür. İslam uleması da sürekli Darü-l İslam'da bulundukları için bu meseleyi ele almamışlar ve bu yüzden bu meseleyle ilgili İslam fıkhında bir hüküm bulunmamaktadır. Müslümanlar Batılı ülkelerde milyonlarca ifade edilecek kadar çoğalınca, beraberinde bir takım sorunlar da doğmuştur. İşte ana mesele olan hicretin beraberinde getirdiği sorunların birkaçı: -Gelmelerine uzun yıllar geçtiği için Müslümanların yapılanma olarak birinci ve ikinci nesil diye tasnif edilmeleri, asimilasyon, entegrasyon, 'ya sev ya terk et', -11.09.01 senaryosundan sonra hicret ile ilgili yeni kanunların hayata geçilmesi, hatta Batı'da cereyan eden patlama olayları kullanarak faturasını Müslümanlara yıkmak ve onları terör göstermek, -Batı toplumlarını ürkütmek için sürekli Müslümanların Batı'yı karıştırmak için geldiklerinin kandırmasını konuşturmak ve bu bağlamda büyük çaplı bir kamuoyu oluşturmak, -Başörtüyü resmi dairelerde ve okullarda tam veya kısmen yasaklamak, Müslüman çocuklara okullarında ve Batı dilini bilmeyen ailelerine psikolojik baskı uygulamak, -Batı'nın; kültürü medeni şekillerle kasıtlı olarak karıştırması, vatandaşlığa baş vuran dindar Müslümanlara İslam'a ters düşen sorular sormak ve bazen casusluğu açıkça teklif etmek, -Batı'daki camileri kilise gibi hayatın sorunları ile ilgisiz kalıp etkisiz ve pasif hale getirmek için bir takım kısıtlamalar getirmek (İslam beldelerdeki olup bitenleri konuşmamak, İslam'ı sadece ibadet ile hasretmek, cihad, emri bil-maruf ve nehyi anil-münker ile ilgili ayet ve hadislerin camilerde okunmasını yasaklamak gibi), hatta dinlerarası diyalogu, sevgi, barış ve hoş görü gibi Batı çıkışlı ve tehlikeli fikirleri pazarlamak için camileri ve imamları kullanmak, -Okullarında başarılı Müslüman çocukların sinsi bir şekilde önünü kesmek, -Batılı ülkelerin kendi başarısızlığını ve sistemin tıkanıklığını örtmek için İslam'ı ve Müslümanları kendi halklarına sorun kaynağı olarak göstermeleri, -Müslümanları; fanatik, radikal ve gerici bunun tam tersi ılımlı, çağdaş ve liberal diye iki ayrı Müslüman modeli sunması ve Müslümanları savunma pozisyonuna itmesi gibi..... Müslümanlar kendi memleketleri olmayan ve sözde kanun devletleri olan Batı'da bulundukları için bir takım hakları doğmuştur. Teorik olarak bu haklar iki hususlardan oluşur: 1) Yabancı oluşlarından kaynaklanan haklardır. İşsizlik parası, çocuk parası, bebek bakım parası, emeklilik ve sağlık hizmetlerden yararlanmak gibi haklardır. Bu haklardan kanuni olarak ikamet eden bütün yabancılar yararlanabilmekteler. 2) İtikadi, kültürel ve toplumsal yapıdan kaynaklanan haklardır (!). Bu haklara 'azınlıklar topluluğu' ve 'azınlıklar hakları' denilmiştir. Cami veya dernek kurmak gibi haklardır. Batı'nın yaptığı en büyük aldatma bu noktada görülmektedir. Batı'da her ne kadar resmi kayıtlarda camiler bir hak olarak geçse de o camilerde istenilen her konu anlatılmaz veya Cuma hutbesinde Müslümanların sorunlarıyla ilgili siyasi olaylardan bahsedilemez. Örneğin, Almanya'nın Bonn kentinde, bir camide bir imam Cuma hutbesinde cihattan bahsettiği için mahkemelik olmuş ve görevinden alınmış. Bir başka örnek; Hollanda'da bir imam lezbiyenliğin ve homoseksüelliğin İslam'a aykırı olduğunu söylediği için insan hürriyetlerine aykırı gerekçesiyle sınır dışı edilmiştir. Geçtiğimiz günlerde Avusturalya resmi müftüsünün; '... ve çocuklarımıza cihad aşkını aşılamamız lazım.' açıklamasını yaptığında Avusturalya hükümeti ve medyası yaygaralar koparttılar. Bu tür kurumlar İslam'ın değil Batı hükümetlerinin belirlediği çizgiler çerçevesinde faaliyet göstermekteler. Ancak genelde polisiye/İslam beldelerindeki baskıcı/zorba yönetimlerden gelen Müslümanlar Batı'da rahat bir imkan görünce, Batı'nın İslam'a ve Müslümanlara karşı saygılı olduğunun yanılgısına kapıldı ve kendilerini azınlık olarak kabul ettiler. Onlara göre delil, Batı'nın onların haklarını tanıması ve sağlamasıdır. Halbuki Batı bunu yaparken, İslam'ı ve Müslümanların hakkını düşündüğü için değil, dünyaya inandırma noktasında insan hakları, özgürlükler ve kadın hakları gibi hususları pazarlamak için bu hususu koz olarak kullanmaktadır. Fuad Hamidoğlu 17.02.07 -------------------- Kaynaklar: 1- Köklü Değişim Dergisi internet sitesi forumunda 'azınlık mefhumu' isimli yazıdan 2- Francesco Capotorti; Study on the Rights of persons beluging to Ethnic, Religious and Linguistic Minorities United Nations New York 1191 3- Athanasia Spilionpoulou Akermak, justifications of Minority Protection in İnternational Law ( London/The Haguc/Boston: Kluner Law İnternational, 1997 4- Tanislav Chernichenko, Definition of Minorities 5- Tanislav Chernichenko, Definition of Minorities 6- Tanislav Chernichenko, Definition of Minorities 7- Bishop Gregorious 8- Mülk/15. 9- Müslim 10- İbn-i Hişam siyeri |