|
İnsanların yakın ilgi duydukları en önemli meselelerden biri de sahip oldukları iddiaların/fikrin doğru olup olmamasıdır. İnsanlar belli iddialara veya ideallere sarılıp onun doğru ve gerçek olduğuna inanarak hayatlarını o doğrultuda sürdürmeye çalışırlar. Bu çok tabiidir. Aklıselim insanlar her zaman doğruları araştırır, onları bulmaya çalışır, onlara yapışır ve onlardan ömür boyu asla vazgeçmezler. Ancak bir insan neye göre bir ideala göre kendi yaşamını sürdürerek bütün hayatını feda edebilir? Tıpkı Nuh peygamber (عليه السلام) ile cereyan ettiği gibidir. Ayetin ifadesine göre dokuzyüz elli sene bir davanın peşini bırakmadı ve takib etti: وَلَقَدْ أَرْسَلْنَا نُوحًا إِلَى قَوْمِهِ فَلَبِثَ فِيهِمْ أَلْفَ سَنَةٍ إِلَّا خَمْسِينَ عَامًا فَأَخَذَهُمُ الطُّوفَانُ وَهُمْ ظَالِمُونَ "Andolsun ki biz Nuh'u kendi kavmine gönderdik de o bin yıldan elli yıl eksik bir süre onların arasında kaldı. Sonunda onlar zulümlerini sürdürürken tufan kendilerini yakalayıverdi." (Ankebut/14) Bu olayı ciddi düşünerek konuyla alakalandırmak gerekirse, eğer bu makamda zaman faktörü önemli olsaydı bir peygamber nasıl bu kadar uzun zaman kavminin zulmüne ve vurdumduymazlığına tahammül gösterir? Çünkü bu olayın birinci derecede olan nedeni Nuh (عليه السلام)'ın bir peygamber olmasıydı. İkinci derecede olan nedeni ise insani yapı açısından doğruları ve gerçekleri bulduktan sonra onlara inanmak meselesiydi. Bu işin hikmet yönüne değinmek gerekirse, bir doğruyu/gerçeği bulmak için araştırmak önemli olduğu kadar ona bağlanmak da önemlidir. Dünyada sürekli değişkenlik arz eden işler var, sabit ve değişmeyen işler de vardır. Bunun ölçüsü ise sözünü ettiğimiz işlerin tabiatına bağlıdır. Kimi işler zamana göre değişebiliyor ulaşım araç-gereçleri gibi. Kimi işler zamanın hiç bir rol oynamadığı İslam akidesi gibi. Mesela; zulmü fıtratı bozulmayan her insan sevmez ve ondan nefret eder, adaleti ise herkes sever ve ondan hoşnut olur. İnsani yapı olarak bu husus sabit ve değişmez. Bu nedenledir ki doğruların/ gerçeklerin etrafında kimin olduğunun önemi yok. Önemli olan doğruların doğru olması ve gerçeklerin gerçek olmasıdır. Hayatımızda neleri sürekli değiştirebiliriz veya neleri asla değiştiremeyiz ve bu işin ölçüsü nedir? İşte hayatımızda doğruları ve gerçekleri araştırırken bu hususa iyice dikkat etmemiz gerekir. Mesela; "Zaman değişti bu zamanda bizde demokrasiyi alabiliriz" ya da; "Hilafet belirli bir döneme hastı ve miadını tamamladı' denilemez. Nelerin alınıp alınmayacağı hususlarını İslam şeriatı bizlere belirtmiştir. Müslümanlar arasında taassub ve temessük kelimeleri ya anlaşılmamış ya da kelime manasından gelen bir benzeyişten dolayı birbirlerine karıştırılmıştır. Taassub Arapça (عَصَبَ) 'asabe' fiilinden türeyip sarılma ve sıkma anlamına gelir. Sinir, kas anlamlarına da gelir. Asabın bozulması ile sinirlenmek eş anlamlıdır. Aynı zamanda asabiyet, aşiretçilik anlamına gelir ki birbirine kan bağı nedeniyle sıkı sıkıya bağlı olmalıdır. Vücudun sinirlerinin birbirlerine bağlı olması gibi. Kelime manasına bağlı olarak birçok alanda kendisini gösteren taassub aynı zamanda, bir fikre, dine veya cemaate, görüşe körü körüne bağlanmaktır. Taasubta düşünme ve delil getirme mevcut değildir. Daha çok fikir yerine cehaletin, taklidin ve duyguların hakim olduğu görülmektedir. İslam ümmetinin arasına habis bir ur gibi girmiş olan bu taassub hastalığı, ne yazık ki ümmetin kalkınma hamlesini gerçekleştirmede oldukça negatif bir rol oynamaktadır. İnandığımız akide (İslam) bizlere akidemizi tasdik yani iman noktasında delillendirmemizi ve delilimizin vakıa ile örtüşmesini istiyor. İman delile dayalı vakıaya mutabık kesin tasdiktir ki delilin olduğu yerde araştırma aklını kullanma ve düşünme vardır. Yine insanlar arasında Şer'i hükümlere riayet eden bir Müslüman için (mutaassıb) kelimesi kullanılmaktadır. İslam akidesine inanan ve hayatını şeri hükümlere göre idame ettiren bir Müslüman için bu yerinde bir tabir olmamaktadır. Çünkü İslam imanın altı şartından üçünü (akli delil gerektiren Allah'ın varlığı, Peygambere duyulan ihtiyaç ve Kur'anı kerimin Allah'ın kelamı olması) hususlarda aklı kullanarak bulmayı mümkün kılmıştır. Allahu Teala kendisine iman hususunda insanın aklını kullanmasını farz kılmıştır ve bizleri düşünmeye davet eden bir çok ayetler indirmiştir: إِنَّ فِي خَلْقِ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَاخْتِلَافِ اللَّيْلِ وَالنَّهَارِ لَآيَاتٍ لِأُولِي الْأَلْبَابِ "Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelip gidişinde aklıselim sahipleri için gerçekten açık ibretler vardır." (Ali-Imran 190) وَمِنْ آيَاتِهِ خَلْقُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَاخْتِلَافُ أَلْسِنَتِكُمْ وَأَلْوَانِكُمْ إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَاتٍ لِلْعَالِمِينَ "O'nun delillerinden biri de, gökleri ve yeri yaratması, lisanlarınızın ve renklerinizin değişik olmasıdır. Şüphesiz bunda bilenler için (alınacak) dersler vardır." (Rum 22) أَفَلَا يَنْظُرُونَ إِلَى الْإِبِلِ كَيْفَ خُلِقَتْ. وَإِلَى السَّمَاءِ كَيْفَ رُفِعَتْ. وَإِلَى الْجِبَالِ كَيْفَ نُصِبَتْ. وَإِلَى الْأَرْضِ كَيْفَ سُطِحَتْ "-İnsanlar- devenin nasıl yaratıldığına, göğün nasıl yükseltildiğine, dağların nasıl dikildiğine, yeryüzünün nasıl yayıldığına bir bakmazlar mı?" (Ğaşiya 17-20) فَلْيَنْظُرِ الْإِنْسَانُ مِمَّ خُلِقَ. خُلِقَ مِنْ مَاءٍ دَافِقٍ. يَخْرُجُ مِنْ بَيْنِ الصُّلْبِ وَالتَّرَائِبِ "İnsan neden yaratıldığına bir baksın! Atılan bir sudan yaratıldı. (O su) sırt ile göğüs kafesi arasından çıkar." (Tarık 5-7) إِنَّ فِي خَلْقِ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَاخْتِلَافِ اللَّيْلِ وَالنَّهَارِ وَالْفُلْكِ الَّتِي تَجْرِي فِي الْبَحْرِ بِمَا يَنْفَعُ النَّاسَ وَمَا أَنْزَلَ اللَّهُ مِنَ السَّمَاءِ مِنْ مَاءٍ فَأَحْيَا بِهِ الْأَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا وَبَثَّ فِيهَا مِنْ كُلِّ دَابَّةٍ وَتَصْرِيفِ الرِّيَاحِ وَالسَّحَابِ الْمُسَخَّرِ بَيْنَ السَّمَاءِ وَالْأَرْضِ لَآيَاتٍ لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ "Şüphesiz göklerin ve yerin yaratılmasında, gece ile gündüzün birbiri peşinden gelmesinde, insanlara fayda veren şeylerle yüklü olarak denizde yüzüp giden gemilerde, Allah'ın gökten indirip de ölü haldeki toprağı canlandırdığı suda, yeryüzünde her çeşit canlıyı yaymasında, rüzgârları ve yer ile gök arasında emre hazır bekleyen bulutları yönlendirmesinde düşünen bir toplum için -Allah'ın varlığını ve birliğini isbatlayan- birçok deliller vardır." (Bakara 164) Bu ve bunlar gibi birçok ayetler insanı etrafında olanlara derin bir bakışla bakmayı ve insana derin düşünceden doğan kuvvetli bir imana sahip olmaya davet ediyor. Oysa Kur'an'da taassubu (körü körüne taklit)den nehyeden birçok ayetler mevcuttur: وَإِذَا قِيلَ لَهُمْ تَعَالَوْا إِلَى مَا أَنْزَلَ اللَّهُ وَإِلَى الرَّسُولِ قَالُوا حَسْبُنَا مَا وَجَدْنَا عَلَيْهِ آبَاءَنَا أَوَلَوْ كَانَ آبَاؤُهُمْ لَا يَعْلَمُونَ شَيْئًا وَلَا يَهْتَدُونَ "Onlara, "Allah'ın indirdiğine ve Resûl'e gelin" denildiği vakit, "Babalarımızı üzerinde bulduğumuz (yol) bize yeter" derler. Ataları hiçbir şey bilmiyor ve doğru yol üzerinde bulunmuyor iseler de mi?" (Maide 104) (وَإِذَا فَعَلُوا فَاحِشَةً قَالُوا وَجَدْنَا عَلَيْهَا آبَاءَنَا وَاللَّهُ أَمَرَنَا بِهَا قُلْ إِنَّ اللَّهَ لَا يَأْمُرُ بِالْفَحْشَاءِ أَتَقُولُونَ عَلَى اللَّهِ مَا لَا تَعْلَمُونَ "Onlar bir kötülük yaptıkları zaman: "Babalarımızı bu yolda bulduk. Allah da bize bunu emretti" derler. De ki: Allah kötülüğü emretmez. Allah'a karşı bilmediğiniz şeyleri mi söylüyorsunuz?" (Araf 28) قَالُوا أَجِئْتَنَا لِتَلْفِتَنَا عَمَّا وَجَدْنَا عَلَيْهِ آبَاءَنَا وَتَكُونَ لَكُمَا الْكِبْرِيَاءُ فِي الْأَرْضِ وَمَا نَحْنُ لَكُمَا بِمُؤْمِنِينَ "Onlar dediler ki: Babalarımızı üzerinde bulduğumuz (dinden) bizi döndüresin ve yeryüzünde ululuk sizin ikinizin olsun diye mi bize geldin? Halbuki biz size inanacak değiliz." (Yunus 7) وَإِذَا قِيلَ لَهُمُ اتَّبِعُوا مَا أَنْزَلَ اللَّهُ قَالُوا بَلْ نَتَّبِعُ مَا وَجَدْنَا عَلَيْهِ آبَاءَنَا أَوَلَوْ كَانَ الشَّيْطَانُ يَدْعُوهُمْ إِلَى عَذَابِ السَّعِيرِ "Onlara "Allah'ın indirdiğine uyun" dendiğinde: Hayır, biz babalarımızı üzerinde bulduğumuz yola uyarız, derler. Ya şeytan, onları alevli ateşin azabına çağırıyor idiyse!" (Lukman 21) بَلْ قَالُوا إِنَّا وَجَدْنَا آبَاءَنَا عَلَى أُمَّةٍ وَإِنَّا عَلَى آثَارِهِمْ مُهْتَدُونَ. وَكَذَلِكَ مَا أَرْسَلْنَا مِنْ قَبْلِكَ فِي قَرْيَةٍ مِنْ نَذِيرٍ إِلَّا قَالَ مُتْرَفُوهَا إِنَّا وَجَدْنَا آبَاءَنَا عَلَى أُمَّةٍ وَإِنَّا عَلَى آثَارِهِمْ مقتدون "Hayır! "Sadece, biz babalarımızı bir din üzerinde bulduk, biz de onların izinde gidiyoruz" derler. Senden önce de hangi memlekete uyarıcı göndermişsek mutlaka oranın varlıklıları: Babalarımızı bir din üzerinde bulduk, biz de onların izlerine uyarız, derlerdi." (Zuhruf 22-23) Temessük (مَسَكَ) 'meseke' sarılma, sıkıca tutma anlamındadır. Ayrıca kararlılık durumudur. Akla dayalı derin düşünceyle bulunmuş böyle bir imandan sonra Şer'iatın koymuş olduğu hükümlere bağlanmak (sebat göstermek) Müslüman için elzemdir. Müslüman farzları yerine getirmekle ve terk etmemekle, haramlardan da sakınmakla emrolunmuştur. Aksi takdirde günahkar olur. Bu onun inandığı akidesinin gereğidir. Akidesine ve Şer'i hükümlere sımsıkı sarılmak ve korunmasında sebat göstermek üzerine vacibtir. Çünkü bunlar haktır ve Allah katından gelmiştir. Haktan gelene sımsıkı sarılma hususunda Kur'anı kerim bizlere yine ışık tutmakta şu ayetlerde olduğu gibi: وَلَمَّا بَرَزُوا لِجَالُوتَ وَجُنُودِهِ قَالُوا رَبَّنَا أَفْرِغْ عَلَيْنَا صَبْرًا وَثَبِّتْ أَقْدَامَنَا وَانْصُرْنَا عَلَى الْقَوْمِ الْكَافِرِينَ "Câlût ve askerleriyle savaşa tutuştuklarında: Ey Rabbimiz! Üzerimize sabır yağdır. Bize cesaret ver ki tutunalım. Kafir kavme karşı bize yardım et, dediler." (Bakara 250) يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اصْبِرُوا وَصَابِرُوا وَرَابِطُوا وَاتَّقُوا اللَّهَ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ "Ey iman edenler! Sabredin; (düşman karşısında) sebat gösterin; (cihad için) hazırlıklı ve uyanık bulunun ve Allah'tan korkun ki başarıya erişebilesiniz." (Ali-imran 200) وَلَقَدْ كُذِّبَتْ رُسُلٌ مِنْ قَبْلِكَ فَصَبَرُوا عَلَى مَا كُذِّبُوا وَأُوذُوا حَتَّى أَتَاهُمْ نَصْرُنَا وَلَا مُبَدِّلَ لِكَلِمَاتِ اللَّهِ وَلَقَدْ جَاءَكَ مِنْ نَبَإِ الْمُرْسَلِينَ "Andolsun ki senden önceki peygamberler de yalanlanmıştı. Onlar, yalanlanmalarına ve eziyet edilmelerine rağmen sabrettiler, sonunda yardımımız onlara yetişti. Allah'ın kelimelerini (kanunlarını) değiştirebilecek hiçbir kimse yoktur. Muhakkak ki peygamberlerin haberlerinden bazısı sana da geldi." (Enam 34) Bu bağlamda bütün bu anlattıklarımız temessük bazından bakıldığında fıkhi bir kaideyi hatırlayabiliriz: 'Zamanın değişmesiyle şeri hükümler değişmez'. Değişen sadece vesile ya da üsluplardır. Ayrıca Rasulullah (صلى الله عليه وسلم)'ın, O"nun sahabeleri ve onların şaşmaz takipçilerinin hayatları hak üzere sebatla geçmiştir. Mekkeli müşrikler onları hak davalarından vazgeçirmek için çeşitli üsluplar kullanmışlardır ki, bunlar öldürmek, işkence, hapis, alay, eziyet, mülküne el koymak, dövmek ve boykot gibileri. Rasulullah (صلى الله عليه وسلم)'ın davasından vazgeçmesi karşılığında Mekkeli müşrikler ona mevki makam mal vaadettikleri halde Rasulullah (صلى الله عليه وسلم)'ın cevabı bir elime ayı diğerine güneşi verseniz yinede davamdan vazgeçmem oldu. Yasir ailesinin sebatı, boykot ta üç yıl açlık susuzluk ve toplumdan dışlanma uygulamalarına karşılık sahabelerin (Allah onlardan razı olsun) sebatları yine bizler için uyulmaya ve örnek almaya değer bir tutumdur. İnsanlık tarihi boyunca insanlar iki tarafa ayrılmışlardır. Bir taraf hakkı temsil etmiş diğer taraf ise batılı ve her ikisi arasında bu mücadele kıyamete kadar devam edecektir. Hakkın belirleyicisi insanı yaratandır. Batıl ise insanın sınırlı aklının ürünü olan ideolojiler ya da heva ve hevesidir. Allah-u Teala insanlara yol gösterici peygamberler göndermiştir. Onların gönderildikleri kavimler onları yalanlasa da hakka temessuk ettiklerini tek başlarına da olsa sebat ettiklerini görmekteyiz. Burada biz Müslümanların hakkı üstün kılma mücadelesinde kendimize Allah-u Teala"nın seçkin kulları peygamberlerin, Rasulullah (صلى الله عليه وسلم)'ın ve O'nun sahabesinin temessuk anlayışını örnek almamız gereklidir. Ancak o zaman Rabbimizden nusretini bekleyebiliriz. Rabbimiz bizlere hak davamıza sıkı sıkıya sarılmayı nasib etsin inşaAllah. Fuat Hamidoğlu |