|
Siyasi Basiret (2. Bölüm) Müslümanlara Sirayet Eden Kâht-ı Ricâl Hastalığının Gerçek Müsebbibi Siyasi Basiretsizliktir. Evet, şimdi ise öncelikli olarak Resulullah (s.a.v.)'den bir kaç örnek verdikten sonra sahabenin önde gelen ve siyasi basiret için gerçek örnek teşkil eden şahsiyetlerden de bir kaç örnek vermek istiyorum. Buna mukabil hilafetin yıkılışından kısa bir zaman sonra yani Mescidi Aksa'lı Filistin'in yahudiler tarafından işgal edilişinden sonra oluşan bir siyasi hareketin önde gelen büyük şahsiyetlerden ve onların cesur davranışlarından bir kaç örnek vererek konuma son vermek istiyorum. Öncelikle her açıdan örneğimiz olan Muhammed (s.a.v.)'den bir iki örnek vermek istiyorum; Nitekim Rabbimiz Kuranı keriminde şu şekilde bizlere bunu hatırlatıyor: "And olsun ki Allaha ve ahirete kavuşmayı uman Allah'ı çokça zikreden kimseler ve sizler için Allahın resulü en güzel örnektir." (Ahzab: 21) İlk vermek istediğim örnek Kâbe'nin tamiri ile alakalı olacak. Kâbe'nin tamiri Muhammed (s.a.v.) nübüvvetinden önce yani risaletten altı yıl öncesine tekabül eden yıllardan M. 605. yılını rastlar. Kâbe tamir edilmiş ve Hacerü'l-Esved'in yerleştirilmesi, kabileler arasında inşikak ve ayrılığa sebep olmuştu. Herkes bu şerefin kendisine ait olmasını istiyordu. O sırada Allah Rasûlü (s.a.v.), henüz risalet vazifesiyle görevli kılınmış değildi. Tam o arada kılıçlar kınından sıyrılmış, oklar sadaktan alınarak yaylarına yerleştirilmiş bir kavga arifesi yaşanıyordu. Eğer çare bulunmazsa kim bilir kaç sene sürecek, nice can ve mal kaybına sebep olacak bir iç savaşla burun buruna gelinmişti. İçlerinden biri, her nasılsa bir teklifte bulundu: "Kâbe'nin şu kapısından ilk giren insanı hakem tayin edelim ve o ne derse rıza gösterelim" dedi. Bu teklif, orada bulunanlarca kabul edildi. Herkes merakla bakıyordu ki ilk görünen insan, Muhammed Mustafa oldu. "el-Emin geliyor" dediler ve durumu ona naklettiler. Allah Rasûlü (a.s.v.), hiç düşünmedi bile. Hemen "büyükçe bir bez getirin" dedi, getirildi. Hacerü'l-Esved, bu bezin ortasına kondu. Bütün kabilelerin ileri gelenleri, bezin bir ucundan tutup konulacak yere kadar götürdüler. Allah Rasûlü de orada taşı bizzat kendisi alıp yerine yerleştirdi. (İbn Hişâm, es-Sîratü'n-nebeviyye, 2/18-19; Taberî, Tarihu'l-ümem ve'l-mülûk, 1/526.) Böylece, büyük bir iç harp önlenmiş oldu. Hiç düşünmeden, tereyağından kıl çeker gibi, bu kadar muğlâk ve büyütülerek hâdise hâline getirilmiş bir meseleyi, kendisine daha teklif edilir edilmez, yapacağı icraatı fazla düşünmeden ve en süratli bir intikalle halletmesi, onun siyasi basiretinin konumunu anlatan hakikatlerden bir tanesi. Bir başka can alıcı örnek Resulullah (s.a.v) Huneyn'de Muhacir ve Ensar'a yaptığı hitabı: Nebiler Sultanı (s.a.v), nasıl en zor problemleri gayet kolaylıkla çözüyor ve halledilmez gibi görünen meseleleri rahatlıkla ve fevkalâde süratli bir şekilde hallediyordu. Aynen öyle de, nice, en dirayetli insanları tereddüt içine, hatta paniğe sevk edecek ani ve beklenmedik hâdiseler karşısında O, her zamanki vaziyet ve soğukkanlılığından hiçbir şey kaybetmeden süratle harekete geçer ve bir hamlede, o problemi, o kargaşayı halleder ve duruma hakim olurdu. İşte bu hassas hadiselerden bir tanesi ise Huneyn'de özellikle Ensarın gençlerine hitaben yaptığı şu hadisedir. Huneyn Harbi Mekke fethinden sonra olmuştur. Burada elde edilen ganimetleri Allah Rasulü, daha ziyade gönüllerini İslâm'a ısındırmak istediği insanlara vermiştir. Bunların çoğu, kavim ve kabileler arasında söz sahibi, dedikleri dinlenen insanlardır. Mekke'nin fethinden sonra, böyle insanların gönüllerinin tam oturaklaşmasında, fetihlerin devamlılığı açısından da zaruret vardır. Zira bunların birçoğu istemeyerek Müslüman olmuştur. Zamanla içlerindeki buzlar eritilmezse bunlar küfür cephesinde bulundukları zamandan daha tehlikeli olabilirler. Evet, işin burasında dahi, Allah Resulü'nün fetaneti açıkça görülmektedir. O gün, dağıtılması gereken 6000 esir bulunuyordu. Alınan develerin sayısı 24.000; koyun ve keçilerin sayısı ise, 40.000; ayrıca 4.000 okka ağırlığında altın ve gümüş vardı. Bunlar dağıtılırken Allah Rasûlü, daha ziyade Mekkelileri gözetir gibi davranmış, ganimetlerin çoğunu onlar arasında dağıtmış, bazı şahıslara hususiyet arzedecek şekilde paylar vermişti. Bunlar, biraz evvel de söylediğimiz gibi kalplerinin İslâm'a ısındırılmasında büyük fayda ve zarûret olan insanlardı. Meselâ; Ebu Süfyan ve ailesine 300 deve, 120 okka da gümüş; Hakîm b. Hizam'a 200 deve; Nusayr b. el-Haris'e 100 deve; Kays b. Adiyy'e 100 deve; Safvan b. Ümeyye'ye 100 deve; Huvaytıb b. Abdiluzza'ya 100 deve; Akra b. Habis'e 100 deve, Uyeyne b. Hısn'a 100 deve ve Malik b. Avf'a da yine 100 deve verilmişti. Bunların dışında bazı ileri gelenlere de, durumlarına göre ellişer, kırkar deve dağıtılmıştı. (İbn Sa'd, et-Tabakâtü'l-kübrâ, 2/152-153.) Verilen deveydi, altındı, gümüştü. Fakat korunmak istenen dindi ve fertlerin gönüllerinin İslâm'a ısındırılmasıydı. Zira Mekke fethi çok kısa bir zaman önce gerçekleşmiş ve Mekkelilerin bazılarında bir burukluk hasıl olmuştu. En azından herkesin, az da olsa onuru, gururu kırılmıştı. Mekkelinin onuru ise, onların nazarında her şey idi. Cenâb-ı Hakk'ın verdiği bu fırsat, Allah Rasûlünce en güzel şekilde değerlendirilmiş ve muhtemel yaralar böylece sarılmıştı. Ancak bu taksim Ensar'dan bilhassa gençleri biraz rahatsız etmişti. Hatta bazıları; "Daha onların kanı kılıçlarımızdan damlıyor, halbuki en fazla payı da onlar alıyor." demişlerdi. Bu ise bir fitne başlangıcıydı. Söyleyen insanların az olması mühim değildi. Eğer bu fitne durdurulamazsa önü alınamaz bir yangın haline gelebilirdi. Kaldı ki, Allah Rasûlü (s.a.v.)'e karşı yapılacak en küçük bir itiraz insanı dinden, imandan eder ve ebedî hasarete uğratır. Bu ise birinci fitneden daha büyük bir musibettir. Sa'd b. Ubâde, bu durumu derhal Allah Rasûlü'ne bildirdi. Gerçi söyleyenler hep gençlerdi, yaşlılardan hiçbirinin aklından böyle bir şey geçmemişti ve ancak bu fitnenin önü alınmazsa iş büyüyebilirdi. Allah Rasulü (s.a.v.), hemen Ensar'ın bir yerde toplanmasını ve aralarına başka kimsenin de alınmamasını emretti. Ensar toplandı ve Allah Rasûlü onlara şu hutbeyi irad buyurdu: "Ey Ensar topluluğu! Duydum ki, gönlünüzde bana karşı bir kırgınlık hasıl olmuş..." Söze böyle başlaması kitle psikolojisi açısından müthiş bir başlangıçtı. Çünkü hiç beklemedikleri, çoğunun da toplanma sebeplerinin ne olduğundan habersiz olduğu bir topluma, ilk defa böyle bir sözün söylenmesi, aniden vurulan tokat gibi, herkesi kendine getirici mahiyette idi ve getirdi de. Sahabe, zaten Allah Resulü'ne itiraz edemezdi. En fazla, kalplerinde bir burukluk hasıl olabilirdi ki bu da Resul olması hasebiyle bir tedbirle her zaman giderilebilirdi... Ve giderilebileceği hemen hemen bu ilk sözü ile belirmeye başlamıştı bile. Evet, Allah Rasûlü'nün bu ilk cümlesi, kalplerinde burkuntu olanlara müthiş bir tesir icra etmişti. Derhal herkeste bir toparlanma oldu ve gözler Rasûlullah'a yöneldi. Bundan sonra söylenecek sözler muhakkak çok mühimdi. Herkes, dikkat kesilmiş, söylenecekleri merakla bekliyordu. Allah Rasûlü'nün bu ilk taarruzu, istenen faydayı temin etmiş ama üst üste birkaç hamle daha yapması gerekmekteydi. Eğer, yaptığı hamlelerde isabet kaydetmezse bu hamleler faydadan çok zarar getirebilir ve istenenin aksi bir durum ortaya çıkabilirdi. Bu itibarla buradaki ölçü çok mühimdi. İşte Allah Rasûlü'nün söz adına hamleleri: "Ben geldiğimde, siz dalâlet içinde değil miydiniz? Allah, benimle sizi hidayete erdirmedi mi?" "Ben geldiğimde, siz fakr u zarûret içinde kıvranmıyor muydunuz? Allah, benim vesilemle sizi zenginleştirmedi mi?" "Ben geldiğimde siz, birbirinizle düşman değil miydiniz? Allah, benimle sizin kalplerinizi telif etmedi mi?" Efendimiz (s.a.v.), her cümle ve soruyu bitirdikçe Ensar'dan topluca şu ses yükseliyordu: "Evet, evet, minnet Allah'a ve Resulü'nedir.!" Efendimiz (s.a.v.), tam zamanında ve yerinde sözün mecrasını çevirdi. Hisler galeyana geldiği şu hengâmda derhal Ensar namına da yine kendisi konuştu. Onların diyebileceği, en kötü ihtimalle şu sözler olabilirdi ve işte o sözleri Allah Rasûlü söylüyordu. Zaten bir Müslüman, kendi peygamberine karşı bu şekilde hitap etmiş olsaydı mahvolur giderdi. İki Cihan Serveri devam etti: "Ey Ensar topluluğu! Dileseydiniz, bana başka türlü de cevap verebilirdiniz. Meselâ şöyle diyebilirdiniz: ‘Mekke'den bize tekzib edilmiş olarak geldin ve biz Sana inandık; terkedilmiş olarak geldin, biz Sana sahip çıktık; yurdundan kovulmuş olarak geldin, biz Sana yuvalarımızı açtık; muhtaç olarak geldin, biz Senin bütün ihtiyaçlarını karşıladık!' Bana bu şekilde cevap vermiş olsaydınız, doğru söylemiş olacaktınız. Sizi yalanlayan da olmayacaktı." "Ey Ensar topluluğu! Müslüman olmalarını istediğim bazı kişilere bir miktar dünyalık verdiğim için, kalben gücendi iseniz; herkes evine, deveyle, koyunla dönerken, siz evlerinize Rasûlullah'la dönmek istemez misiniz? Nefsim kudret elinde olan Allah'a yemin ederim ki, insanların hepsi, bir vadiye Ensar da başka bir vâdiye gitse, ben hiç tereddüt etmeden Ensar'ın gittiği tarafa giderim. Eğer hicret meselesi olmasaydı, ben Ensar'dan biri olmayı ne kadar arzu ederdim. Ey Allah'ım! Ensar'ı, çocuklarını ve torunlarını sen koru!" (Buhârî, menâkıbü'l-ensâr 1-2; megâzî 56; Müslim, zekât 132-140; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 3/76-77; İbn Hişâm, es-Sîratü'n-nebeviyye, 5/169-177; İbn Kesîr, el-Bidâye ve'n-nihâye, 4/355-360.) Bu sözler karşısında ağlamayan tek fert kalmamıştı. Herkes hıçkıra hıçkıra ağlıyor ve güçleri yettiği kadar da "Allah ve Rasulü bize yeter. Biz başka şey istemiyoruz." diye mırıldanıyorlardı. Bir başka can alıcı örnek ise Resulullahın vefatı sonrasında yaşanan Halife seçimi esnasında vuku bulmuştur. Bu hadisede özellikle Ebu Bekir, Ebu Ubeyde ve Ömer (r.a.)‘nın konuşmaları ve olayları hızlı bir şekilde değerlendirmeleri dikkat çekmektedir. İşte bu aynı zamanda onların nedence siyasi basiret sahibi olduklarını bizlere göstermektedir. "Ensar, Saideoğullarının sakifesinde efendileri Sa'd b. Ubade'ye bey'at için toplandılar. Sad‘da bey'at gerçekleşmeden Ebu Bekir ve Ebu Ubeyde oraya geldiler. Ensarla aralarında sert tartışmalar oldu. Bu tartışma bir birlerine dil uzatmaya kadar vardı. Uzun süren tartışmalar sonunda Hilâfet'in Ebu Bekir'e verilmesi kararlaştırıldı ve orada bulunanlardan Sa'd b. Ubade hariç tümü tarafından bey'at edildi. Sa'd ise bey'at etmedi. Sakifede Ebu Bekir (r.a.)'a yapılan bu bey'at ile Hilâfet sözleşmesi tamamlanmış oldu. Lakin özellikle Ensar ve Muhacirlerin önde gelenlerin arasında çok şiddetli tartışmaların olduğuna şahit olmaktayız. Bu tartışmaların en sıkıntılısı Ensardan Hubab b. el-Munzir b. Cemuh (r.a.) ile Ömer (r.a.) arasında gerçekleşti. İşte o esnada yine Muhacirden Ubeyde b. el-Cerrah'nın ve Ensar'dan olan Beşir b. Sad'nın konuşmaları siyasi basiret açısından çok önem teşkil etmekteydi. İşte bu iki sahabenin bu örnek davranışı ve siyasi sezgisi büyük sıkıntı olabilecek bir sorunu hayırlı bir şekilde neticelendirdiler. Taberi'de anlatıldığına göre olaylar şu şekilde gelişmiştir: Ensar'dan Hubab b. el-Munzir b. Cemûh şu sözleri sarfediyor: "Ey Ensar topluluğu! Ellerinize sahip olunuz, bunun ve arkadaşlarının sözlerine kulak vermeyiniz. Yoksa yönetim işinde hakkınıza el koyarlar. Eğer muhacirler isteklerinizi kabul etmezlerse onları bu diyardan çıkarınız. Yönetim işinin başına onlar geçmeden siz geçiniz. Siz, Allah'a yemin ederim ki bu işe (Hilâfet'e) onlardan daha layıksınız. Bu dine boyun eğmeyenler sizin kılıçlarınızla bu dine boyun eğip Müslüman oldular. Ben bu işin yolunu yordamını çok iyi bilirim. Aslanın inine alışkın olduğu gibi bu işlere de alışkınım. Allah'a yemin olsun ki eğer isterseniz bu işleri tekrar eski haline döndürebiliriz." Ömer bu sözleri duyunca gazaba geldi ve "Öyleyse Allah seni kahretsin" dedi. Hubab "asıl seni kahretsin" derken kılıcına sarılıp çekti. Ömer eline vurup kılıcı elinden düşürdü ve düşen kılıcı aldı. Bu sıkıntı anında -ki o ana kadar susmuştu- Ubeyde b. el-Cerrah derhal olaya müdahale etti. O ana kadar susmuş ve sesini çıkarmamıştı. Ayağa kalkıp şöyle konuştu: "Ey Ensar topluluğu! Siz Allah'ın dinine ilk yardım eden ve onu destekleyendiniz. Sakın onun -dinini- ilk değiştirip bozan siz olmayınız." Ensar; Ebu Ubeyde'den bu hikmet dolu sözleri işitince çok etkilendiler. Hazrec'in ileri gelenlerinden Beşir b. Sa'd ayağa kalktı ve şöyle dedi. "Vallahi biz her ne kadar müşriklerle cihadda fazilet sahibi olsak da bu dine girmekte önceliğimiz olsa da biz böyle yaparak ancak Rabbimizin rızasından, Peygamberimize itaatten, ve kendimiz için çalışıp çabalamaktan başka maksat gütmedik. Tüm bunlarla insanlara üstünlük taslamak ve dünya çıkarı elde etmeyi istemek bize yakışmaz. Şüphesiz ki Allah bize böylelikle nimetini vermiştir. Ancak Muhammed (s.a.v.) Kureyş'tendir ve onun kavmi ona daha yakındır. Allah'a yemin ederim ki Allah bu işte onlarla çekiştiğimi asla görmeyecektir. Allah'tan korkunuz. Bu işte onlara muhalefet etmeyiniz ve anlaşmazlık çıkarmayınız." Beşir'in bu konuşması oldukça yatıştırıcı idi ve Hazreç bu konuşma sonucu ikna oldu. (İslam'da Yönetim Nizamı - Abdülkadim Zellum) Böylelikle çok büyük fitne olabilecek ve çok hassas bir dönemde, yani ilk halifenin seçimi esnasında sorun halledilmiş oldu. Bir başka örnek ise Ali (r.a.)'nın halifeliyi döneminde gerçekleşti. Tarihte Ali (r.a.) ile Muaviye (r.a.) arasında gerçekleşen M.656'daki Cemel olayında Sıffın savaşı olarak bilinen savaştan şu örneği vermek istiyorum: Küçük gruplar halinde bir kaç ay süren savaşlar sonunda Muaviye, yenileceğini anlayınca savaştan çekilmeyi düşünüyor. Fakat bir nevi onun danışmanı sayılan mısır fatihi siyasî zekasıyla ünlü sahabe Amr bin As (r.a.)'ın tavsiyelerine uyarak, askerlerine mızraklarının ucuna Kuran sayfalarını takmalarını emreder. Şamlılar "Allah'ın kitabı sizinle bizim aramızda hakemdir" diye bağırınca Iraklılar savaşı bıraktılar. Ali (r.a.), bunun bir hile olabileceğini düşündü ve ordusunu ikna etmeye çalıştı. Fakat Ali'nin ordusu daha sonra "hâricîler" diye adlandıracağımız gruptan oluşuyordu. Bu grup, çöllerde yaşayan ve Kuran'ı ezberlemekten başka bir meşguliyete sahip olmayan bedevi Araplardan oluşmaktaydı. Belirli bir eğitimleri yoktu ve bu yüzden Kuran'ın anlaşılması zor bazı ayetlerini olduğu gibi kabul ediyorlardı. Kuran'a son derece bağlı idiler. Bu yüzden Hâricîler, Kuran'ın hakemliğini reddetmesi durumunda Ali'yi ölümle tehdit ettiler. Ali (r.a.) böylece istemeyerek de olsa savaşa son verdi. Bu örnekte, Cemel olayından daha ziyade vermek istediğim örnek bu kargaşalar içerisinde kendi konumunu anlayıp ve aynı zamanda karşı tarafın zayıf noktasını keşfeden Amr b. As (r.a.)'dan bahsetmek istiyorum. Kendisi mızrakların ucuna Kuran sayfalarını takmak ile takriben 310 bin kişinin savaştığı bir savaşı bitirmeye sebep olabilmekteydi. Böyle zor ve sıkıntılı bir anda kıvrak zeka ile siyasi bir manevra yaparak savaşın bitirilmesine sebep olup savaşı kaybetmemek ile halifelik makamı hususunda bir nevi tekrar fırsat yakalanmasına sebep olan bir ortamı oluşturması açısından ilginç bir örnek teşkil etmektedir. Son olarak ise günümüzün bu karmaşık ve siyasi açıdan çok değişken olan vakası karşısında, siyasi bir deha olarak nitelendirebileceğimiz bir şahsiyet ve onun etrafındaki şahsiyetlerden, yani ŞeyhTakiyyuddîn en-Nebhânî ve onunla beraber olan Şeyh AbdulKadîm Zellûm'dan biraz bahsetmek istiyorum. Henüz Kadâya (kadılık mesleğine) intikal etmemiş iken, tanıdığı âlimler ile temas kuruyor, onlar ile Mısır'da buluşuyor ve onlara; Müslümanları kalkındırmak, izzetlerini iade etmek üzere İslâm esasına dayalı siyasi bir hizbin inşası fikrini arzetmeye başlıyordu. Bu maksatla Filistin'in birçok şehrini dolaşıyor ve mayalanan bu fikrinin, âlimlerden ve kanaat önderlerinden bariz şahsiyetlere aktarıyordu. Nitekim seminerler düzenliyor, Filistin'in farklı şehirlerinden âlimleri bir araya getiriyor, bu esnada sahih kalkınma metodu hakkında onlar ile diyaloglar kuruyor ve çoğu zaman seyirlerinin hatasını ve çalışmalarının akametini kendilerine beyan ederek İslâmî cemiyetler ile Milliyetçi-Vatancı siyasi partilerin aktivistleri ile tartışıyordu. Kezâ Mescid-il Aksâ, Mescid-i İbrâhim el-Halîl (el-Mescîd-il İbrâhîmî) ve diğer mescidlerin her birinde dini münasebetler vesilesi ile irâd ettiği hutbelerinde birçok siyasi meselelere değiniyordu. Nitekim Arap nizamlara, Batılı sömürgeciliğin kuklaları olduklarını, Müslümanların beldelerinin pençesinde kalması için onunla işbirliği yapan maşalardan birer maşa olduklarını ifade ederek hücum ediyor, Batılı devletlerin siyasi planları ifşa ediyor, İslâm'a ve Müslümanlara karşı niyetlerini açığa vuruyor, Müslümanlara vaciplerini gösteriyor ve onlara İslâm esasına dayalı partileşmeye çağırıyordu. Hizbin teşkiline yönelik çalışma el-Kuds (Kudüs) şehrinde başladı. Zîra Şeyh, oradaki Şer'î İsti'nâf Mahkemesi'nde çalışıyordu ve o vakit birçok kimse ile temas kurmuştu ki onlardan bazıları şunlardır: Kalkilya'dan Ahmed ed-Dâ'ûr; Lad ve Rimle'den es-Seydân Nimr el-Mısrî ve Dâvud Hamdân; el-Halîl'den AbdulKadîm Zellûm, Âdil en-Nablûsî, Ğânim Abduh, Munîr Şekîr, Şeyh Es'ad Beyûd et-Temîmî ve diğerleri. (Mescid-il Aksâ'dan Bir Nûrun Doğuşu: Hizb-ut Tahrir'in Yola Çıkışı) Bu yıllarda karşı karşıya kaldığı tüm sıkıntılara rağmen ve özellikle tarihte Mekke dönemi hariç bir örneği bulunmayan bu siyasi çalışma ile beraber, aslında sahip olduğu siyasi basiret örneği açısından onun şahsiyetini bizlere anlatan, yeterli ve kani olacağımız bir husustur. Ve bu hareketin bir anlık heves için kurulmadığı ve onun şahsıyla tahsis edilemeyecek bir husus olduğunu bilmekteyiz. Bunun en güçlü emaresi ise bu hareketin günümüze kadar güçlü bir şekilde ve her geçen gün hedefine daha yakın bir vaziyette sağlam adımlarla yürüdüğüne şahit olmamızdır. Ve yine üstün bir siyasi deha olan Şeyh Takiyyuddîn en-Nebhânî'nin 1977 yılındaki vefatından sonra, hareketin başına geçen Abdul Kadîm Zellûm ile beraber, hareketin değil sönmesi ve yok olması söz konusu olsun, bilakis hedefine doğru daha emin bir şekilde yürüdüğüne şahit olmaktayız. Ne zaman ki Allah Müessis Emir'i vefat ettirdi, ondan sonra emanetin taşınması için onu seçti. O da emaneti hakkıyla yüklendi ve onu, yüksekten daha yükseğe taşıdı. Davetin kulesini daha da yükseltti. Çalışma meydanını Orta Asya ve Güneydoğu Asya Müslümanlarına varacak kadar genişletti. Hatta Davetin sesinin, Avrupa'da ve diğer bölgelerde yankılanması onun sayesinde oldu. İşte bu büyük şahsiyet olan Abdul Kadim Zellum vefatına kadar, yani 2003 yılına kadar bu çok önemli ve bir bütün olarak siyasi bir mücadele olan Hizb ut Tahrir'in emirliğini yürütmüş olması onun siyasi basiret sahibi olduğunu göstermesi için yeterli bir hakikattir. Çünkü hakim olan Kapitalizm ve 1989 yılına kadar varlığını sürdüren Komünizmi karşısına alan ve onlara sahip olmuş oldukları hain satılmış yöneticileri ile beraber adeta fikri bir savaş ilan etmiş olduğundan, çok ciddiye alınmış ve önlenmesi için her türlü mücadeleye başvurulmuştu. Lakin onun dindeki derinliği ile ve siyasi basiret sahibi oluşundan ötürü hiçbir zaman engelleyememişler, bilakis kafir batı ve onun hain uşakları, oluşacak olan ikinci Raşidi Hilafet Devletinin kurulması esnasında en güzel tedbiri nasıl alırız telaşına düşmektedirler. Tüm bu hakikatlerden sonra kâht-i rical hastalığının pençesi içerisinde kıvrılmaktan usandıysak ve bu kerim davanın birer erleri olmak istiyorsak, Rabbimin nusretinin çok yakın olduğu ikinci Raşidi Hilafet Devleti kurulmadan önce acele etmeliyiz ve gerçek dava adamı ve üstün siyasi basiret ehli olmanın arzusu ve isteği doğrultusunda hareket etmeliyiz. Rabbim bizleri bu hak dava erleri olarak ölmeyi nasibi müyesser eylesin. (Amin.) Kardeşiniz: Mehmet Aydın |