Anasayfa arrow Yazarlar arrow Saliha Aydın arrow Kapitalist Ölçü; Menfaatçilik
 [Detaylı_Ara]
Anasayfa
HİLÂFET ÖZEL
Siyâsi Tahlil
Kitaplar
Haber - Yorum
İktibas
Dünyada Dava
Multimedya
Fikir - İnceleme
Kavram
Sohbet
Soru-Cevap
Sizden Gelenler
Linkler
İletişim
Detaylı Arama

 Yazarlar

Editör
Esad Mansur
Esma Sıddık
Fatih Babayiğit
Fuad Hamidoğlu
Hakan Fikret
Mahmud Gıtal
Mehmed Aydın
Minhac
Necati Erdem
Salih Çelik
Saliha Aydın
Sümeyye AVCI
Tahir Şanlı
Zeynep Afra
Bir Ayet

36/36 Yerin yetiştirdiklerinden, kendilerinden ve daha bilmediklerinden çift çift yaratan Allah münezzehtir.
Kur'an'da Ara
Aranacak kelimeyi giriniz
  
Al-islam.com'a teşekkür ederiz.
Bir Hadis

Allah Rasulü (sav) şöyle dedi: "Allah (cc)’ın bulunmasını dilediği müddet, içinizde nübüvvet (peygamberlik) olacaktır. Onu kaldırmayı dilediğinde onu kaldırır. Sonra nübüvvet metodu üzere HİLÂFET olacaktır. Allah (cc)’ın dilediği kadar kalacak, dilediğinde onu da kaldıracaktır. Sonra ısırıcı (zalim) yöneticiler olacaktır. Allah’ın bulunmasını dilediği kadar kalacak, kaldırmayı dilediğinde onu da kaldıracaktır. Sonra zorba yöneticiler olacaktır. Allah’ın bulunmasını dilediği kadar kalacak, kaldırmayı dilediğinde onu da kaldıracaktır. SONRA NÜBÜVVET METODU ÜZERE HİLÂFET OLACAKTIR." (Ahmed b. Hanbel, Müs. Kufiyyin, 17680)
Kitap

Siyasi Meseleler [İşgâl Edilmiş Müslüman Beldeler]

Kapitalist Ölçü; Menfaatçilik Yazdır E-Posta
10 Nisan 2010 Cumartesi

Saliha Aydın

Şu konu iyi bilinmektedir ki; ferdi değiştiren ve kalkındıran onun hayat hakkındaki mefhumlarıdır. Toplumları kalkındıran ise onların sahip oldukları fikirleri, duyguları ve nizamlarıdır- yani kısacası ideolojileridir. Toplumların sahip oldukları ideolojiler toplumları kalkındırabilir ama bu kalkınma doğru bir kalkınma olmayabilir. Bu konu aynen ferdin kalkınması gibidir. Dünya üzerinde yaşayan birçok ferdin hayattaki amellerine yön veren bir hayat görüşü olabilir. Hatta sahip olduğu bu fikirden (akidesinden) yine hayata dair ideolojik olarak birçok fikir doğabilir. Yine bu insan kitleleri ve toplumları peşinden sürükleyebilir. Ama bu o ferdin doğru bir fert olduğunu göstermeyeceği gibi ortaya attığı fikirlerin doğruluğunu da göstermez. Bilakis fikirlerin doğruluğu akidenin doğruluğundan anlaşılır. İdeolojik kalkınmada da bu böyledir. Eğer ideoloji doğru, sağlam, akla ve fıtrata uygun bir akideye dayanıyorsa o kalkınma sağlıklı bir kalkınmadır. Yok, eğer akide fasit bozuk bir akide ise bu takdirde kalkınmada sağlıksız fasit bir kalkınma olacaktır. Dolayısıyla bu ne ferde ne de toplumlara huzur vermeyecek, onların sorunlarını çözmede yetersiz kalacak ve yıkılmaya mahkûm olacaktır.

Ekonomik buhranlarla can çekişen kapitalizm önümüzde bir örnek olarak durmaktadır. Onun kalkınması fasit bir kalkınmadır. Zira akidesi beşer ürünü olan bozuk bir akidedir. Kapitalizmin bu durumu vücudunun her yerini kanserli hücreler sarmış bir hastaya benzemektedir. Dolayısıyla can çekişir bir durumda olması gayet doğal karşılanabilecek bir durumdur.

Kapitalizmdeki kanserlerden biri olan menfaatçilikten bahsetmek istiyoruz. Keza menfaatçilik kapitalizm de hayattaki amellerinin kıymet ölçüsüdür. Ferdi ilgilendiren işlerde, toplumsal ilişkilerde, devletlerarası siyasette kıymet ölçüsü menfaatçiliktir. Menfaatçilik; karşılıklı ilişkilerde çıkar gözetmektir. Kapitalistler karşılıklı ilişkilerinde çıkar gözetmeksizin adım atmaz. İşledikleri her fiili maddi karşılık bekleyerek yaparlar. O bir insanın maddi değer dışında başka bir değerle bir fiili işleyebileceğini kabul etmez. Ona göre (manevi) ruhi değerin ilişkilerde hiç bir etkisi, tesiri yoktur.

Aslında menfaatçilik hastalığı insanın beka içgüdüsüne sınır koymamaktan, onu başıboş bırakmaktan kaynaklanan bir rahatsızlıktır. Beka içgüdüsünü tatmin yolunu heva ve heveslerin belirlemeye çalışmasının tezahürüdür menfaatçilik...

Bu hastalık aslında sırf kapitalist zihniyetin ürünü değildir. Zira Yahudi ve Hıristiyan din adamları da Tevrat ve İncil'in hükümlerini, alacakları az bir menfaat karşılığı tahrif ediyorlardı. Kalplerinde Allah korkusu kalmamış, heva ve hevesinin esiri olmuş hahamlar ve papazlar Allah'ın hükümleriyle bile oynama cüretini gösterebiliyorlardı.

Bununla ilgili Allahu Teala Kur'an-ı Kerim'inde şöyle buyuruyor;

"Muhakkak ki onlar, Allah'ın indirdiği Kitap'tan bir şeyleri gizlerler ve onu az bir bedelle satarlar. İşte onların yedikleri (bu rüşvet), karınlarında ateşten başka bir şey olmaz. Ve kıyâmet günü Allah, onlarla konuşmayacak ve onları tezkiye de etmeyecek (temize de çıkarılmayacaklar). Ve onlar için elîm bir azap vardır." (Bakara 174)

Ferdi ilişkilerinden örnek verecek olur isek; genel olarak toplumlarda erdem kabul edilen yalan söylememek, dürüst olmak, hırsızlık yapmamak vs. gibi davranışlara çıkar amaçlı sahip olurlar. Ticarette yalan söylemeyen, daha çok müşteri çekmek gayesiyle söylemez. Ama eğer yalan söylemesi kendisine daha çok kazanç getirecek ise bu takdirde de yalan söyler. Ve yahut ta kariyerinde yükselmesine dürüstlük vesile olacak ise bu takdirde de dürüst olur. Fakirlere yardım ederse bunu fakirler kendisini soymasın diye yapar. Eğer fakirleri yardımsız bırakmak servetine zarar vermeyecek, tam tersi servetini arttıracak ise, bu sefer de yardım etmez. Çünkü amellerin kıymet ölçüsü menfaatçiliktir.

Toplumsal ilişkilerinden örnek verecek olur isek; topluma büyük oranda zarar veren içki, uyuşturucu, fuhuş, kumar gibi madde ve fiilleri kar getirdiği gerekçesiyle yasaklamazlar. Zira bundan hem kapitalist sermayedarlar büyük rant elde etmekte hem de devlet büyük oranda vergi yoluyla kazanç sağlamaktadır. Yasakladıkları ise kaçak yolla bu işi yapıp, devletten vergi kaçıranlardır! Onlar için bir şeyin topluma zarar veya fayda vermesi asla önemli değildir. Önemli olan toplumda bir mala veya bir fiile talebin olması ve bu yolla kazanç elde edilmesidir. O mal veya fiilin topluma zarar vermesi bir şey ifade etmez.

Devletlerarası ilişkilerinden örnek verecek olur isek; kapitalistler devletlerarası siyaseti, ferdi ve toplumsal ilişkilerde olduğu gibi karşılıklı menfaat ilkesi üzerine oturturlar. Fakat biz bunu reel dünyaya kıyas edecek olursak, ancak şöyle bir tanımlama hakikati ortaya koyar; ‘büyük balık küçük balığı yutar veya kurtlar kuzuları yer'. Kapitalist dünyada her zaman güçlüler zayıfların üzerinden geçinir. Kapitalizmde helaller ve haramlar yoktur, herkes yaptığı her işte muhayyerdir. Ve bu serbestiyetin kutsallığı vardır. Ve hiç kimse kapitalizmin verdiği bu serbestiyete sınırlar koyamaz. O yüzden menfaatçilik ilkesinde de sınırlar yoktur. Menfaati gereği devlet bir devleti her türlü yolu mubah sayarak sömürebilir. Bu emelini gerçekleştirmek uğruna o bölgede savaş çıkartması gerekiyorsa, hatta yaşlılar, kadınlar çocukların ölmesine sebep olsa da bunu yapar. Bazen aynı bölgede yaşayan fakat farklı milletlere mensup olan kitleleri, cemaatleri, mezhepleri vs. birbirine düşürmek ona çıkar sağlıyorsa yine bunu yapar. Doymak bilmeyen karnını doyurmak uğruna, milyonlarca hatta milyarca insanı açlığa, sefalete, felakete sürükleyebilir. Bu çok doğaldır. Çünkü amellere değer biçen yegâne unsur kuralları, sınırı olmayan, asla ve kat'a doymak bilmeyen menfaatçilik ilkesidir.

Bugün dünyada açlıktan ölen, yer altı ve yer üstü zenginlikleri ve verimli topraklarına rağmen temel ve zaruri ihtiyaçlarını gideremeyen, sefalete mahkum edilen milyonlarca hatta milyarlarca insanın sorumlusu menfaatçi, sömürgeci kapitalistlerdir.

Bir de dikkat edilmesi gereken bir husus daha var ki; sömürgeci devletler ağlayan bebeğin ağzına yalancı emzik tutturur misali, sömürgeleştirdikleri ülkelere çıkar amaçlı sözde yardımlarda bulunurlar. Yapılan bir araştırmada ortaya çıkan gerçekler bunu çok açık ve net bir biçimde ortaya koyuyor:

Ülkelerin hangi bölgelere yardım yaptığına bakıldığında ise gelişmiş ülkelerin daha çok yakın coğrafyalarına, tarihsel ilişkileri bulunan ülkelere ve sömürgelerine ağırlık verdiği gözlenirken, en çok yardımı yapan 5 ülkenin öncelikleri arasında Afrika ve Irak ön plana çıkıyor.

ABD'nin yardım yaptığı ülkeler arasında ilk 2 sırayı askeri müdahalede bulunduğu Irak ve Afganistan alırken, bu ülkelerden sonra Afrika'nın İngilizce konuşan ülkeleriyle Kolombiya ve Orta Doğu ülkeleri geliyor. İngiltere de en fazla yardımı Asya ve Afrika'daki eski İngiliz sömürgelerine yapıyor.

Japonya, kalkınma yardımlarını en fazla coğrafi olarak kendisine yakın olan ve yakın siyasi bağlarının bulunduğu Güney ve Doğu Asya ülkelerine yoğunlaştırırken, Fransa da İngiltere gibi Afrika'daki sömürgelerine ağırlık veriyor.

Diğer ülkelerden farklı olarak kalkınma yardımlarını daha geniş bir coğrafyaya yönelten Almanya, en fazla yardımı Sahra Altı Afrika, Orta Doğu ve Kuzey Afrika, Güney Asya ve Uzak Doğu ülkelerine yapıyor.'

Anlaşılan o ki; dünyanın en zengin yeraltı madenlerine ve verimli topraklarına sahip Afrika kıtası en çok sömürülen aynı zamanda göstermelik en fazla yardımların yapıldığı yer olarak karşımızda duruyor. Ama Afrika ne hikmetse en fazla yardımı almasına rağmen her yıl neredeyse 7 milyon insanın açlıktan ölmesinin önüne geçilemiyor! Bunun nedeni; yapılan yardımların var olan (yine kendilerinin çıkarttıkları) iç savaşın körüklenmesi için verilen silah yardımları olmasıdır!

İnsanı çileden çıkartan bu menfaatçilik belasının sonuçları, insana söyleyecek kelime dahi bırakmayacak kadar habis ve fasittir. Ama maalesef İslam âlemi birçok konuda olduğu gibi bu beladan etkilenmekten kurtulamamıştır. Batının süresizce Müslümanları tabi tuttuğu kültür bombardımanı neticesinde fikren zaafiyete uğramış Müslümanlarda bu belaya duçar olmuşlardır.

Aynen başta da saymış olduğumuz kapitalizmin amellerinin kıymet ölçüsü olan menfaatçiliğin ferde, topluma ve devlete sirayeti Müslümanlarda da neredeyse aynı olmuştur.

Hâlbuki İslam'da amellere kıymet biçen yegane ölçü Allah'ın rızası ve gazabı (helal ve haram) olduğu halde Müslümanlar bu tertemiz ölçüyü bırakıp, habis ve fasit menfaatçiliği almışlardır. Öyle ki mutlak manada esas alınması gereken İslami ölçüyü, menfaatçililik ölçüsünün esas alınmasından sonra "arta kalan" olarak algılar olmuşlardır. Yani ‘şartları, zamanı ve durumları menfaatime göre şekillendiririm, arta kalan zamanı, şartları ve durumları İslami ölçüye göre şekil veririm' anlayışı oluşmuştur. Bu durum Müslümanların hayatlarının her alanında (ferdi, toplumsal, devlet bazında) vaki olmuştur.

Önce iş, aş, meslek vs. Sonra yaşayabildiğim kadar İslam felsefesi doğmuştur. Hatta bu durum öyle bir hal almıştır ki, İslam'ın mutlak manada yani her durum ve şartta haram saydığı, yapılmasını yasakladığı hususlar, sistemin baskısı zaruret sayılarak helal görülmüştür. Tabii bunu yapan yine Müslümanların içinden, Müslümanların güvendiği demokratik, laik sisteme sadık alim görünümlü şahsiyetlerledir. Müslüman kadının okumak için başını açmasına, işsizin zaruret gereği kredi çekmesine caizdir, fetvasını veren yine bu alim görünümlü şahsiyetlerdir. Yazıktır ki; maalesef Müslümanlar İslami fikirden yoksun olmaları, İslami ölçünün (helal-haram ölçüsü) yerine menfaatçilik ölçüsünün koyulması sebebiyle bu fetvaları çok kolay bir biçimde kabullenmişlerdir.

Hatta İslami ölçüler ve kurallara bağlanmak imkânsız görülür olmuştur. "Ne yapalım bizim elimizde olan bir şey yok, bunu değiştirmeye gücümüz yetmez" anlayışı doğmuş ve işlenen haramlar normalleştirilmiştir.

Şimdi İslam'ın biz Müslümanlara belirlediği ve kıyamete kadar geçerli olacak olan ölçünün ne olduğuna değinelim; "Şeriat nerede ise maslahat oradadır." İşte esas hata bu kaidenin "maslahat nerede ise şeriat oradadır" şeklinde değiştirilip işlenmesidir. Bu, ayeti kerimenin bize irşat ettiği tutum değildir.

"Hoşunuza gitmese de savaş size farz kılındı. Umulur ki bir şey hoşunuza gitmediği halde hakkınızda hayırlı olur. Yine umulur ki seversiniz de o sizin hakkınızda şer olur. Zira Allah bilir siz bilmezsiniz." (Bakara 216)

Ayette de bildirildiği gibi bir şeyin bizim hoşumuza gitmesi veya gitmemesi, o şeyin bizim menfaatimize olup olmaması, görünürde zararlı olmasının bizim için bir değer ifade etmediği ve ölçü olmadığı, Rabbimizin bize bir şeyi helal veya haram kılmasının bizim için ölçü olduğundan bahsediyor. Ve devamında bizim hoşumuza gitmeyen belki görünürde bize zarar veren bir şeyin bizim hakkımızda hayır olabileceğini, tam tersi hoşumuza giden bir şeyin bizim hakkımızda şer olabileceğini anlatıyor.

Şu bir gerçektir ki insanoğlunun akli yeteneklerinin gelişmesi veya ilimde derinleşmesinin onun zekâsının ve bilgisinin sınırlı olduğu gerçeğini değiştirmeyeceği aşikâr bir durumdur. Alemlerin Rabbi ise sınırsız ve kusursuz ilme sahiptir. O bize şah damarımızdan daha yakındır. Elbette ki o bizim için neyin hayır, neyin şer olduğunu daha iyi bilir. Bize düşen ise maslahatı, menfaati ölçü almadan rabbimize boyun eğmektir. Zaten şeriata tabi olmanın sonunun hayır olduğunu rabbimiz birçok ayette birçok kez tekrar etmiştir. Önünü-ardını düşünmeden yalnızca Rabb'imizin rızasını gözetmek bizim kulluk vazifemizdir.

"Allah, müminlerden mallarını ve canlarını onlara (verilecek) cennet karşılığında satın almıştır. Çünkü onlar Allah yolunda savaşırlar. Öldürürler, öldürülürler. (Bu) Tevrat'ta, İncil'de ve Kur'an'da Allah üzerine hak bir vaattir. Allah'tan daha çok sözünü yerine getiren kim vardır? O halde onunla yapmış olduğunuz bu alışverişten dolayı sevinin. İşte bu gerçekten büyük kurtuluştur." (Tevbe 111)

 

Sonraki >
Paylaş Paylaş
| Anasayfa :: Yazarlar :: Beyan /Bildiri :: Basın Açıklamaları :: Siyâsi Tahlil :: Kitap :: Haber - Yorum :: Linkler :: İletişim |