29/67 Çevrelerinde insanlar kapılıp götürülürken Bizim Mekke'yi güven içinde ve kutsal bir yer kıldığımızı görmediler mi? Batıla inanıp Allah'ın nimetini inkar mı ediyorlar?
Bir Hadis
"Şehitlerin efendisi Hz. Hamza ve zalim hükümdara karşı çıkıp ona doğruyu gösterirken öldürülen kimsedir."
Kitap
Emin Saraç hocaefendi ile bir röportaj
İslamdevleti.org
08 Mart 2010 Pazartesi
Emin Saraç Hocaefendi ile Ebubekir Sifil'in çeşitli konularda yapmış olduğu röportajdan kesitler sunuyoruz:
Selamun aleyküm,
Bu mülakat Emin Saraç Hoca ile yapılmıştır. Kendisi Son Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi ve son büyük fakih Zahid el Kevseriye şahit olmuş bir hocamız.
Ebubekir Sifil: Hocam, sizin yetiştiğiniz insanlara biz yetişemedik. Sizin yaşadığınız devirde biz yaşayamadık. O devirlerle ve o insanlarla ilgili ancak sizin gibi hocalarımızdan birinci elden bilgiler alma imkânımız var. Sizden ve sizin kuşağınızdan;
Emin Saraç Hoca: İnsan bazı şeyleri zamanla unutuyor. Suallerinize cevap olarak hatırımda tutabildiğim hususları söyleyebilirim...
Emin Saraç: Bu söylediklerinize ilaveten onların maziden gelen bir cevv-i ilmîleri, izzet-i İslamîyyeleri vardı. Onlar İslam devletini, izzet-i İslamîyyeyi yaşayan/hisseden kimselerdi. Tevfik Demiroğlu vardı. O derdi ki: "Siz izzet-i İslamîyyenin ne demek olduğunu bilemezsiniz. Geçmiş dönemde bizim öyle bir hissimiz vardı ki, biz hilafet devletinin tebaasındanız. Siz şimdi bunu diyemiyorsunuz. Siz asılsız, nesilsiz bir hava içerisinde yetiştiniz. O sebeple, izzet-i İslamîyyeyi duyamıyorsunuz." Hakikaten o zamanda yetişen âlimlerin hissiyatı bambaşkaydı. Gördüğümüz hocaefendilerin efkâr ve adabı bambaşkaydı. O nesil geçti gitti. Yeni mekteplerimiz maalesef öyle insanlar yetiştiremedi. Evvela ulûm-i İslamîyyeyi hakkıyla, itikad ederek tedris vardı müderris efendilerin o ilimleri hakkıyla beyan etme kudreti vardı. Ama şimdi ne itikaden ne de iktidaren sadra şifa medreselerimiz kalmadı. Eski medreselerin müntesipleri gitti, yeni mektepler de Avrupa'dan gelen programlara göre tanzim edildi. Fakat her şeye rağmen yine Allah Teâlâ'nın inayeti ve lütfü keremiyle memleketimizde, avam derecesinde de olsa müminlik vasfı, inayet-i sübhâniye ile varlığını devam ettirmiştir.
Ve lillâhi'l-hamd, biz görüyoruz ki, bunca gayretlere rağmen hala camilerimizi cemaatlerimiz dolduruyor. Bakıyorum hepiniz benden epeyce zaman sonra geldiğiniz halde, bizim çocukluğumuz zamanındaki gurbetten bizi kurtardınız. Çünkü ben o zaman akranım ve emsalimden çok az kişiyi görürdüm camide. Babamız bize Kur'ân-ı Kerim okuttuğu için defalarca hapse götürülmüştür. Vallahi'l-azîm babam, gece yarısı kalkıp bize Kur'ân okuturdu. O, teheccüd kıyamına alışmanın bereketi olarak da bizi kaldırıp Kur'ân-ı Kerim okuturdu. Sabah namazına kadar hafızlık çalışırdık. Dört kardeş hıfzımızı bu şekilde babamızda ikmal ettik. Babam bu sebeple mahkemeye çıkarıldığında hâkim, "sen çocuklara Arapça kitap okutuyormuşsun. Bu doğru mu?" diye sorduğunda, "ben çocuklara, kimsenin canına, malına ve ırzına tasallut etmeleri için bir şeyler öğretmiyorum; ben Kur'ân-ı Azîmüşşan'ı okutuyorum" demiş. Yani insanların Kur'ân okuttuğu için yargılandığı devirleri yaşadık biz. Allah Teâlâ o devirleri arkada bıraktı. Bu da batılın devam etmediğinin isbatı olmuştur. Allah'ın inayetiyle batıl bu memlekette karar kılmayacaktır. Başlangıçta bu memlekette İslam'ı her şeyiyle silmeyi, Allah'ın ismini anacak kimsenin kalmamasını hedeflemişlerdi. Nitekim Allah Teâlâ bu hususu şöyle tavsif eder:
"Onlar eğer güçleri yeterse, sizi dininizden döndürünceye kadar size karşı savaşa devam ederler." (Bakara 217)
Ama elhamdülillah ayetin "eğer güçleri yeterse" ifadesi tahakkuk etti ve buna güç yetiremediler, Allah'a şükürler olsun.
Ali Haydar Efendi hocamız hakikaten gönlü yanık bir zat idi. Zulme ve zalimlere karşı nefreti kâmil, itikadı tam bir hocaydı. Geçen gün buraya Adapazarı İlahiyattan bir heyet geldi. İçlerinde dekan olan Ali Hoca da vardı. İçlerinden biri dikkatimi çekti. "Kimdir bu zat?" dedim. "Hayırsever bir kimsedir. Süleyman Efendi'nin talebelerine yardım eder" dediler. Allah kendisine rahmet etsin. Biz de Süleyman Efendi'den kısa bir süre de olsa ders okuduk. O, itikadı kâmil bir zat idi. Çünkü ittihatçı kâfirleri çok iyi tanıyordu. İyi bir nefreti vardı. O cihetten itikadı tamdı. İmam Hatiplere hüsn-i zan etmeyişinin sebebi şuydu: Celal Bayar komitecilerdendi. Bunlar devlet yıkmış insanlardır. Bunların hayır dedikleri şey hayır değildir. Mutlaka bir şer düşünüyorlardır diyerek karşı çıkmıştı İmam Hatiplere. Yani ittihatçılara karşı olan nefreti onu böyle bir tavra sevketmişti.
Hâsıl-ı kelam biz o itikadı kâmil olan insanlardan okuduk, Allah'a şükürler olsun. Mısır'a gittiğimiz zaman da Allah Teâlâ lütuflarını üzerimizden eksik etmedi. Orada da çok iyi hocalardan okuduk. Oradaki hocalarımızın bizi "Osmanlı devletinin çocukları" olarak görmeleri bize ayrıca bir iltifattı. Hatta hiç unutmam; Bu tabir Abdulfettah eş-Şa'şa'î hocaya aittir. Kendisi âlim, fâzıl ve kurrâ bir zat idi… Kâmil bir insandı. Seyyide Zeynep Camii'nin Cuma mukrilerindendi. Her caminin bir mukrii vardı. Mukriler camilere çetin bir imtihandan sonra tayin edilirdi. Ezher Camii'nin mukrii Mustafa İsmail idi. Abdulfettah eş-Şa'şa'î hoca kapı gibi, mücessem bir zattı. Giderdim elini öperdim. Aynen şöyle mukabelede bulunurdu: "Zeyyukum yâ ebnâe sâdâtina (nasılsınız ey efendilerimizin çocukları?)" Yani bizi sultanların çocukları olarak görürdü. Hususan Sultan Abdulhamid Han'ı çok severdi. Sık sık ondan bahsederdi. O zamanlar Ezher'de böyle ilim ve fazilet erbabı hocaefendiler vardı. O devir insanlarının meziyetlerini biz hâlâ idrak edemedik. Şimdi çağdaş kelimesini bir devir kabul ediyoruz. "Çağdaş müfessir" diyoruz mesela. "Çağdaş müfessir" dediğiniz adamın imanını tehlikeye sokan öyle sözleri var ki imanından şüphe edilir. Nerde kaldı ki müfessir olsun! Müfessir demek ne demektir Allah aşkına! Bu böyle ucuz ve kolay bir vasıf mı? Fakih demek kolay mı? Ashab-ı Kiram arasında sadece yirmi kişi fakih olarak tesbit edilmiştir. Abdulfettah Efendi'nin (Ebu Gudde) tesbitine göre sadece 16 sahabe müctehid-i mutlak derecesindedir.
Büyük insanlardı bunlar, hepsi gittiler. Şimdi yeni baştan inşallah bir inayet-i sübhâniye geleceğine itikad ediyoruz. Fakat ahirzaman fitneleri de bitmek bilmiyor. Ama biz şunu biliyoruz: Rasûlullâh Efendimiz bize iki düstur bıraktı: "Size iki şey bıraktım. Onlara sarılmaya devam ettikçe asla sapıtmazsınız" hadis-i şerifini biliyoruz. Bir de Kıyamet alametleriyle ilgili müstakil kitaplarda ve hadis mecmualarının fiten bahislerinde gördüğümüz üzere fitnelerden uzak durmamız gerekiyor. Fitne zamanında sebat etmenin ehemmiyeti malumunuzdur.
Ayrıca İslam'ın da bitmeyeceğini müjdeleyen bir hadis-i şerif vardır ki Efendimiz (s.a.v) şöyle buyurur: "Ümmetimden bir taife açıkça hakk üzere olmaya devam edecektir. Onları terkedenler ve onlara karşı çıkanlar onlara zarar veremez. Allah'ın emri gelinceye kadar onlar bu halde olmaya devam ederler." Bu hadisi Müslim rivayet etmektedir. Hakk üzere sebat edenlerin düsturu ise Kitabullah ve Sünnet-i Rasûlullah'tır. Ama sen şimdi hem Kitabullah'ı kendi keyfine göre tefsir u tevil edeceksin, diğer taraftan hadis-i şerifi reddedeceksin, ondan sonra da "ben İslam'ım" diyeceksin! Nerden çıktı bu?
Belki duymuşsunuzdur, Kayseri müftü yardımcısı bir hatun saçma sapan sözler sarfetti. Bu kadın yalnız değil. Son zamanlarda peyda olan bir zihniyeti temsil ediyor. "İslam'a kendisinde bulunmayan ataerkil yorumlar ekleniyor. Peygamber'e atfen, "işlerini kadına bırakan toplum iflah olmaz" sözü söyletilmiştir" diyor. İnsaf yahu! Dört tane sahih hadis kitabında olan bir rivayet bu. Rasûlullah Efendimiz'in Necaşî'nin kızı için söylediği sözdür. Bu sözler, her şeyden önce eslâfı karalamaktır. Büyük bir musibet! Kıyamet alametlerinden birisi, eslafa karşı ta'n u teşni'de bulunmaktır. Dalalet ve idlalden başka bir şey değil bu.
Bugün insanlarımız maalesef ahkâm-ı şer'îyyeyi kendi keyiflerine göre tanzim etmek istiyorlar. Hâlbuki Rasûlullah Efendimiz "Benden sonra, erkekler için kadınlardan daha zararlı bir fitne bırakmadım" buyurmuştur. Fitne kelimesinin manası çok geniştir. Bugün, Halk Partisi zamanında olmayan bir itikadî tahribat yaşıyoruz.
Ebubekir Sifil: Hocam daha önce burada nakletmiştiniz... Mustafa Sabri Efendi, Mehmed Akif Ersoy Mısır'a gittiğinde onu Sultan Abdulhamid Han aleyhtarlığından çevirmek için çok uğraşmış.
Emin Saraç: Hayır, o şekilde değil. İhsan Efendi'den duyardım. Bazı geceler gurbette dertleşmek ve hasbihal için İhsan Efendi'nin odasına gelirlerdi. İhsan Efendi'nin odası Câmiu'l-Ezher'in yakınında Rivâku'l-Etrâk'da, Muhammed Bek Ebu'z-Zeheb Medresesindeydi. O odaya Mustafa Sabri Efendi, Zahid Efendi, Mehmed Akif bey gibi zatlar gelirdi. Mustafa Sabri Efendi mütebessim çehresiyle çok tatlı sohbeti olan bir zattı. Zaman zaman Mehmed Akif'e "Hadi Akif bey, Rıza Tevfik'in yaptığı gibi sen de bir şiir inşad et de milletimizin gönlüne biraz teselli olsun" dermiş. Malum Rıza Tevfik "Tarihler ismini andığı zaman/ Sana hak verecek, ey koca sultan/ Bizdik utanmadan iftira atan/ Asrın en siyasî padişahına" şeklinde manzum bir özür name yazmıştır. Mehmed Akif tabii Osmanlı terbiyesiyle yetişmiş, Şeyhülislam'la münakaşa edecek hali yok. Zaten gönlü kırık, olabildiğince mahzun. Şairler daha hassas olur ya. İhsan Efendi anlatırdı; Mehmed Akif Bey dermiş ki: "Memleket hasreti, daüssıla kalbimizi yakıyor, lakin İstanbul'a değil de sakin bir köye yerleşip köy odasına otursam, elime Celaleyn tefsirini alıp o cemaate, onların anlayacağı şekilde anlatabilsem ve hayatımı böyle hitama erdirsem." Mehmed Akif bey, Hulvan'da Abbas Halim'in köşkünde yaşardı. Bazen o köşkün dış odalarından birinde otururdu, biz de o zaman onu uzaktan seyrederdik. Mustafa İsmail'i dinlemeye gelirdi. Mustafa İsmail'in okuyuşu için "Rabbanî bir okuyuş" dermiş. Zaman zaman İhsan Efendi'nin odasında toplanırlarmış. Akif merhum sessizce otururmuş. Onlar o günün büyük yıkıntısı karşısında büyük bir eza ve üzüntü çeken, matem yaşayan kimselerdir. Malum, ittihatçılar başlangıçta gençleri kandırdılar. Bediuzzaman da Sultan'ın kapısına gittiği zaman Osman Turan beye "ben şimdi ahirete giderayak sultanımızın hafidesinden itizar etmek için geldim" diyor. Osman Turan bey, "kayın validem erkeklerle hiç görüşmez" diyor. Bunun üzerine Bediuzzaman, "kapıyı aralayın da sözümü duysun" diyor ve sözlerini şöyle sürdürüyor: "Biz o zaman, gençlik zamanımızda, o günkü havaya kapılarak cedd-i âlânız hakkında bir şeyler söyledik. Bizi Allah affetsin. Siz de ceddiniz namına bizi affedin." Ben bunu duydum.
Ebubekir Sifil: Zahid Efendi'nin Sultan Abdulhamid'e bakışı nasıldı?
Emin Saraç: İhtiramdan başka bir şey değildi. Sözü geçtiği zaman onu hayırla ve rahmetle yadederdi. Mustafa Sabri Efendi de öyleydi. Mustafa Sabri Efendi ilk zaman bir hürriyet hevesine kapılmış, sonra Meclis-i Mebusân bir gizli celse yapmış. Orada, "Balkanlardaki bizim mason kardeşlerimiz bize vaad etmişlerdi. Niçin bunu yapmadılar?" şeklinde bir konuşma geçiyor. "Mason kardeşler"den bahsedince Mustafa Sabri Efendi taaccüp ediyor. Beyanü'l-Hakk'ın birinci cildinde bir yerde diyor ki: "Bir zamanlar Sultan Abdulhamid hakkında hususî meclislerde konuşulamayan bir meseleyi şimdilerde işittim ki bir merkez-i âmm ihdas edelim diye çalışmaya başlamışlar. Bu hususî meclislerde, isimleri anılmayan masonlar var. Masonluk demek, dinsizlik, ahlaksızlık ve vicdansızlık demektir. Bunların hakkında ayrıca yazı yazacağım."...
Ebubekir Sifil: Yani siz o zaman talebe miydiniz?
Emin Saraç: Evet, Külliyyetü'ş-Şerîa'daydım. Buradan gidince Ezher'de bizi imtihan ettiler. Lise kısmına kaydettiler. Herkesi lisan öğrenme kısmına alırlarken bizi lise kısmına aldılar. Lise kısmından sonra Külliyyetü'ş-Şerîa'ya imtihanla kabul edildik. Bir ikindi vaktiydi. İmtihanı kazandığımı işitir işitmez tramvaya binerek Mısr-ı Cedide'ye gittim. Zahid Efendi'nin kapısını çaldım. "Külliyyetü'ş-Şerîa imtihanını kazandım" dedim. "Çok güzel. Mübarek olsun; "Memleketimizde şer'î mahkeme mi var ki bu fakülteye kaydoldun?" derler, sakın onlara kulak asma. Sen bu mübarek ilimlere kendini vakfedersen sonunda velev ki bir kimsenin sualine isabetli cevap versen, bu yaptığın tahsilin mükâfatını alacaksın. eş-Şerîa fakültesini tercih etmekle çok isabet etmişsin" dedi. O zaman arkadaşların cümlesi Usûluddîn fakültesini tercih ediyordu. "Usûluddîn'i seçersek bunu ilahiyat olarak tercüme ederler. O zaman da memleketimizde makbul olur" diyorlardı. O zaman halk partililer insanları aldatmak için Ankara'da ilahiyat fakültesi açmışlardı. Hâsıl-ı kelam Zahid Efendi hocamız eş-Şerîa fakültesini tercih ettiğim için beni tebrik ve takdir etti. Zahid Efendi haddim olmayan bir tasvipte bulunarak kendi teklifiyle bana icazet verdi; et-tahrîru'l-vecîz fî mâ yebteğîhi'l-müstecîz'i elime verdi ve "Benim elimde başka nüsha kalmadı, sen bunu elinle yaz, aslını bana geri getir" dedi. Ben yazdım götürdüm. Sonuna kendisi birkaç satır ilave etti. Benden sonra kimseye de icazet vermedi. Zaten kısa bir süre sonra vefat etti...
Ebubekir Sifil: Zahid Efendi ve Mustafa Sabri Efendi vefat ettikten sonra siz 1958'e kadar orada kaldınız. Mısır ulemasının ve meşayıhının onların arkasından yazdıkları intiba ve hatıraları hatırlıyor musunuz?
Emin Saraç: O diyarın şöhretli âlimlerinden Muhammed Ebu Zehra hoca, Makalâtü'l-Kevserî'de de gördüğünüz üzere Zahid Efendi'nin arkasından sayfalarca yazı yazmış ve kendisinden "el-İmâm" diye bahsetmiştir. Yine, Muhammed Yusuf Musa hocanın Zahid Efendi'nin ardından yazdıklarını Ali Yakup Efendi'ye okuduğumda Ali Yakup Efendi "Muhammed Yusuf Musa, Ezher'lidir. Biraz konuşmayı sever. Bazen ileri geri konuşur. Zahid Efendi'nin de bulunduğu bir mecliste yine böyle konuşuyordu. Zahid Efendi ona Mısır lehçesiyle öyle bir cevap verdi ki Muhammed Yusuf Musa susup kaldı" dedi. Bu arada Zahid Efendi Mısır lehçesini çok iyi konuşurdu. Mustafa Sabri Efendi bile onun bu özelliğine şaşardı. Muhammed Yusuf Musa, Zahid Efendi'nin vefatından 3 ya da 4 sene sonra çıkarttığı kitabında Zahid Efendi'yi öyle metheder ki o kadar olur. Bir gün birisi makalesinde "hayır cemiyetlerine zekât verilebilir" yazmış. Muhammed Abdulvehhâb el-Buhayrî hocamıza bu makaleden bahsettiler. Hoca, "Makalât'ı getirin. Orada "fî Sebîlillâh" bahsini okuyun" dedi. Makaleyi sonuna kadar dinledikten sonra dedi ki: "Bu makaleyi yazabilmek için en az otuz kitabı hazmederek okumak lazım; el-Kevserî'nin sözü hüccettir. Diğer yazının muhtevası ise bir şey ifade etmez." Usûluddîn fakültesi hocalarından Abdurrezzâk Efendi; İşâratü'l-Merâm mukaddimesini yazan zattan bahsediyorum. Bu zatın kızının nişanı olacaktı. Nişanlanacak kişi bizim ahbabımızdı. Merasime bizi de davet etmişlerdi. O zaman Abdunnasır, Osmanlı aleyhine beyanatlar veriyor, "Tarbuş Osmanlı müstemlekesinin alametidir" diyordu. Bu yüzden ben hiç fesimi çıkarmıyordum. Merasim mekânına girdiğimizde bize ayrı bir iltifat gösterdiler, buyur ettiler ve bir yere oturttular. Abdurrezzâk Efendi Usûluddîn fakültesinin meşhur hocalarından; "Bunlar Türkiyeli talebelerdir" diyerek bizi hazirûna tanıttı. Dedi ki; "Biz talebeyken Devlet-i Hilafet-i İslamîyye-i Osmaniye bitmiş, yıkılmış, bir başıboşluk hâkim olmuş, önüne gelen din iman namına konuşuyordu. Gazetelerde yazıp çiziyorlar. Artık İslam'ın kusurlarını aramaktan başka bir dertleri kalmamıştı. Hocalarımız ders okutmaya alışmışlar, gazetecilik bilmiyorlardı. Bize lazım gelen ikazları yapıyorlardı ama gazetelerde yazılanlar daha çok dikkatimizi çekiyordu. İşte böyle bir zamanda Akdeniz'in ufuklarında iki donanma göründü. Bunlardan birisi Mustafa Sabri Efendi, diğeri ise Zahid Efendi'dir. Birisi akliyyât sahasında hüccet, diğeri ise nakliyyât sahasında zirvedir. Bu iki donanma Mısır'a demir attı ve İslam'la ilgili yazılıp çizilen menfi yazı ve makaleleri/iddiaları bertaraf ettiler. Onların Mısır'a gelişi bizim için büyük bir rahmet oldu."
Ebubekir Sifil: Mustafa Sabri Efendi merhumun Muhammed Abduh'la başı pek hoş değil. Yazılarında onun adını andığında "rahimehullah" demiyor. Fakat Zahid Efendi Makalât'ta bir yerde diyor ki: "onun hayatı dönem dönemdir."
Emin Saraç: Evet, yalnızca bir yerde söylüyor. Osmanlı devletine dair bir sözüyle ilgili olarak söylüyor. Yoksa sevmezdi onu, Hoca bile saymazdı. Bir gün Mustafa Sabri Efendi merhuma: "Muhammed Abduh'dan "el-Üstâz, el-İmam" diye bahsediyorsunuz" dedim. "Rahimehullah diyor muyum? Ben ona ne zamandan beri rahmet okumuyorum, biliyor musun? Anlatayım sana; Bizim Osmanlı devleti büyük bir coğrafyaya hükmediyordu. Hicaz'a, San'a'ya, Fustat'a kadılar gönderiyordu. Mısır kadılarından biri de Yahya Efendi'dir. Kendisi Fatih dersiamlarındandır. Hırka-i Şerif'te otururmuş. Osmanlı devleti yıkılınca Yahya Efendi çok müteessir olmuş. Osmanlı devletinin yerine gelen devlet irtidâdî vasıftadır. "Ben şimdi memlekete dönüp derdime dert katmayayım" demiş ve orada kalmış. Onunla çok oturup kalkardık. Bir gün dedi ki: "Ben Muhammed Abduh'la sık sık görüşürdüm. Muhammed Abduh Türkçeyi de çok iyi bilirdi. Bir gün yine otururken vahiy meselesini müzakere ediyorduk. Muhammed Abduh vahiy meselesinde bir takım felsefî izahlar yapmaya başlad, bizim bildiğimiz vahiy tariflerini tamamıyla reddediyordu. Ben söylediklerini reddettim, izah ettim. Ama o görüşlerinde ısrarlıydı. Israrında devam edeceğini anlayınca sükût ettim. Ondan sonra Muhammed Abduh'la görüşmek istemedim. Kendisi bana gelmeye devam etti ama ben onun mecalisine gitmek istemedim." Yahya Efendi çok muttakî, salih, âdil ve âlim bir kimse idi. Onun gönlünden çıkarttığı bir kimseyle ilgili ben başka bir şey söylemem. Yahya Efendi benim için hüccettir."Velhâsıl, Muhammed Abduh'un son anını bilmiyoruz, lakin "Mısır'daki melâhide (mülhitler) hep onun cübbesinin altında toplanmıştır" derlerdi. Nitekim bir defasında Şübbânu'l-Müslimîn cemiyetinde birisi konferans veriyordu. Cemaleddin Efgânî ve Muhammed Abduh'u medh u sena etmeye başladı. Çok cemiyetçi insanlar oldukları için mason cemiyetine bile katıldıklarını sitayişle anlatıyordu. Konferans sonrasında konuşmacının yanına gittim ve bizim memlekette masonlara, "en büyük kâfirler" denir dedim. "Sizin cumhurbaşkanınız mason değil mi?" dedi. Kasım Emin adında birisi vardır. Tahrîru'l-Mer'e adında bir kitabı var. Ama bu kitabı kendisi yazmamış, Muhammed Abduh yazıp onun adına bastırmış. Mısırdayken gazeteleri takip ederdim. Ayrıca Mecelletü'l-Ezher, es-Sekâfe, er-Risâle ve el-Müslimûn dergilerine abone olmuştum. Bunların bazı nüshaları hala kütüphanemde vardır. el-Mısrî gazetesinde kâmilen bir sayfada yayımlanmış bir röportajda yaşlı bir insanla konuşmuşlar. Tahrîru'l-Mer'e kitabından bahsediyor. "Biz Muhammed Abduh'un cemaatinden idik. O eseri Şeyh Muhammed Abduh yazdı. Ama dedikoduların önüne geçmek için Kâsım Emin'e vererek kitabı onun neşretmesini istedi. Yoksa o kitapta Kasım Emin'e ait bir kelime bile yoktur" diyor.
Ebubekir Sifil: Hocam, bu bahsin sonunda Abdulfettah Ebu Gudde hocamızla ilgili de bir şeyler dinlemek isteriz.
Emin Saraç: Zahid Efendi hocamızın Abdulfettah Efendi'yi çok sevdiğine bu kulaklar ve gözler şahit olmuştur. ..
O zaman sakalları simsiyah. Bizi büyük bir iltifatla karşıladı. "Türkiyeliyiz, adım Emin Saraç" deyince "Safalar getirdiniz, Emin Saraç sen misin?" dedi. Abdullah Osman adında Humuslu bir zat vardı. Ebu Gudde hocaya benden bahsetmiş, "Zahid Efendi'nin has talebelerinden" demiş. İlk görüşmemiz böyleydi. Ondan sonra vefat edinceye kadar ahbaplığımız devam etti...
Ebu Gudde hoca da Zahid Efendi'ye karşı çok vefakâr ve hürmetkâr idi. İlk İstanbul ziyaretinde bu camiye (Fatih Camii) girdik. Caminin içinde ben ona: "İşte Zahid Efendi hocamız burada okudu ve müderrislik yaptı" deyince elektriğe çarpılmış gibi oldu, gözleri doldu ve ağlamaya başladı. Evet, öyle insanlardı işte, ölüp gittiler ama muhabbet ve tesirleri hala yaşamakta. Çünkü onlar hakkında:
"İman edip, salih amel işleyenler var ya, Rahmân (olan Allah) onları (gönüllere) sevdirecektir." (Meryem 96) ayeti tecelli etti. Şimdi bir de zamanın "baş profesörlerine" bakın. Bir tanesinin dinlerarası diyalogla ilgili kitabını okumuşsunuzdur. Oradaki sözleri bir Müslüman nasıl söyleyebilir?!
"De ki: Ey insanlar, şüphe yok ki ben, Allah tarafından sizin hepinize gönderilmiş olan peygamberim; o, öyle bir Allah'tır ki göklerin saltanat ve tasarrufu da onundur, yeryüzünün de." (Araf 158) ayetini görmüyor mu bunlar? Demek ki göremiyorlar. Bir takım mefsedet yuvalarında toplanarak konuşmalar yapıyorlar. Bu dinlerarası diyalog ne kadar ayıp bir şeydir. Neûzu billâh!.. Ve lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh!..
Emin Saraç: Allah çalışmalarınızda muvaffakiyetler ihsan etsin.
Gönderen: Muhammed
Not:Röportajdan bazı bölümler alınmıştır. Röportajın tümü uzun olduğu için kısaltmak zorunda kaldık... Okuyucularımızın anlayışla karşılayacağını umuyoruz...