Anasayfa arrow Yazarlar arrow Necati Erdem arrow ALLAH'I (cc.) TANIMAK
 [Detaylı_Ara]
Anasayfa
HİLÂFET ÖZEL
Siyâsi Tahlil
Kitaplar
Haber - Yorum
İktibas
Dünyada Dava
Multimedya
Fikir - İnceleme
Kavram
Sohbet
Soru-Cevap
Sizden Gelenler
Linkler
İletişim
Detaylı Arama

 Yazarlar

Editör
Esad Mansur
Esma Sıddık
Fatih Babayiğit
Fuad Hamidoğlu
Hakan Fikret
Mahmud Gıtal
Mehmed Aydın
Minhac
Necati Erdem
Salih Çelik
Saliha Aydın
Sümeyye AVCI
Tahir Şanlı
Zeynep Afra
Bir Ayet

21/24 O'nu bırakıp tanrılar mı edindiler? De ki: "Kesin delilinizi getirin. işte benim ve ümmetimin Kitap'ı ve senden öncekilerin kitapları." Hayır; onların çoğu gerçeği bilmez de yüz çevirirler.
Kur'an'da Ara
Aranacak kelimeyi giriniz
  
Al-islam.com'a teşekkür ederiz.
Bir Hadis

Allah Rasulü (sav) şöyle dedi: "Allah (cc)’ın bulunmasını dilediği müddet, içinizde nübüvvet (peygamberlik) olacaktır. Onu kaldırmayı dilediğinde onu kaldırır. Sonra nübüvvet metodu üzere HİLÂFET olacaktır. Allah (cc)’ın dilediği kadar kalacak, dilediğinde onu da kaldıracaktır. Sonra ısırıcı (zalim) yöneticiler olacaktır. Allah’ın bulunmasını dilediği kadar kalacak, kaldırmayı dilediğinde onu da kaldıracaktır. Sonra zorba yöneticiler olacaktır. Allah’ın bulunmasını dilediği kadar kalacak, kaldırmayı dilediğinde onu da kaldıracaktır. SONRA NÜBÜVVET METODU ÜZERE HİLÂFET OLACAKTIR." (Ahmed b. Hanbel, Müs. Kufiyyin, 17680)
Kitap

Siyasi Meseleler [İşgâl Edilmiş Müslüman Beldeler]

ALLAH'I (cc.) TANIMAK Yazdır E-Posta
Necati Erdem
03 Ocak 2010 Pazar

Necati Erdem

Dünya hayatı başlangıcı ve sonu olan, içerisinde insanların, hayvanların ve daha başka canlı cansız birçok varlığın bulunduğu bir hayattır. Bu dünya hayatında var olan her yaratık alemlerin Rabbi olan Allahu Teala tarafından kendileri için tayin edilen sınırlar çerçevesinde hareket etmekle sorumludurlar. İnsandan gayri tüm yaratıklar yaradılış amaçlarına uygun olarak hareket ederler. Üzerlerine düşen sorumluluklar ne ise onu yerine getirmek zorundadırlar. Yapmama, yerine getirmeme diye bir şey asla söz konusu değildir. Allahu Teala şöyle buyurdu:

إِنَّ رَبَّكُمُ اللّهُ الَّذِي خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضَ فِي سِتَّةِ أَيَّامٍ ثُمَّ اسْتَوَى عَلَى الْعَرْشِ يُغْشِي اللَّيْلَ النَّهَارَ يَطْلُبُهُ حَثِيثًا وَالشَّمْسَ وَالْقَمَرَ وَالنُّجُومَ مُسَخَّرَاتٍ بِأَمْرِهِ أَلاَ لَهُ الْخَلْقُ وَالأَمْرُ تَبَارَكَ اللّهُ رَبُّ الْعَالَمِينَ

"Muhakkak ki sizin Rabbınız; gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra Arş'a hükmeden Allah'tır. Gündüzü; durmadan kovalayan gece ile bürür. Güneş, ay ve yıldızlar O'nun emri ile müsahhar kılmışlardır. Bilin ki; yaratma da, emir de O'nundur. Alemlerin Rabbı olan Allah'ın şanı ne yücedir." (Araf 54)

Ancak insanoğlu böyle değildir. Birçok insan yaradılış gayesinden çok uzak bir şekilde yaşamaktadır. O halde neden İnsan Yaradılış gayesinden uzak yaşar?

İnsanoğlunun yaradılış gayesi:

وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالْإِنسَ إِلَّا لِيَعْبُدُونِ "İnsanları ve cinleri ancak bana kulluk etmeleri için yarattım." (Zariyat: 56) ayetinde açık şekilde gösterilmektedir. Yaratılış gayesi yüce Allah'a kulluk iken nasıl olurda insan bu yaradılış gayesinden uzak yaşayabilir? İşte konumuzda bu soruya cevap arayacağız inşaAllah.

İnsanların yaradılış gayesini anlayabilmeleri için öncelikle neden yaratıldım?  Nereden geldim? Nereye gidiyorum? Sorularına doğru ve dakik cevap bulmaları gerekir. Bu tür sorular insan fıtratından gelir. Öyle ya da böyle bir şekilde bu sorulara kendince bir cevap bulurlar. Doğru olan yol elbette akıl yolundan gelir. Bu sorular insanların dünya hayatında karşılaştığı ilk dönüm noktasıdır. Bu soruları fıtratına uygun, akla kanaat, kalbe güven verici bir şekilde çözerek akidesini akli bir şekilde oluşturmuş olacaktır. İslâm, yalnız bir temel üzerine kurulmuştur ki, o da akidedir. İslam akidesinin temelinde kainat, insan ve hayatın ötesinde bunların hepsini yaratan bir yaratıcının varlığı vardır. O yaratıcı ise Allah'u Teala'dır. En'am süresi 102. Ayette geçtiği gibi;

ذَلِكُمُ اللّهُ رَبُّكُمْ لا إِلَهَ إِلاَّ هُوَ خَالِقُ كُلِّ شَيْءٍ فَاعْبُدُوهُ وَهُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ وَكِيلٌ

"İşte bu, Rabbiniz Allah'tır. Ondan başka ilah yoktur. Her şeyin yaratıcısıdır. O'na kulluk edin. O, her şey üzerinde vekildir."

Yeryüzünün özellikle Batı dünyasında birçokları Allah'a soyut bir fikir şeklinde itikad ederek inanmaktadırlar. Bunlar ‘ilah' diye birinin var oluşuna inanmak ilahlık fikrinin var olduğuna inanmaktan geldiğini düşünürler. Bu tür düşünüşte insanların dinsizliğe kaymaları çok kolaydır. Akıl bu ‘fikrin' var olup olmadığını düşünmeye başladığında da bu inançtan çabuk dönerler. Eğer akıl bu fikrin varlığını hissetmez de bu fikrin varlığının eserini idrak etmezse Allah'ı inkâr eder. Akılla bir araştırmaya gitmeye teşebbüs ettiklerinde dini aklın üstünde gördüklerinden dolayı sessiz kalarak ileri gidemezler. Bundan dolayı da Avrupa toplumunda bulunan gayrimüslimlerin dinden uzak kalmalarının nedeni bu şekilde özetlenebilir. Bakış açısını temelde gerçekten uzak tutup, soyut bir fikir olarak ele aldıklarından ve hayattaki ilk dönüm noktasında akli hareket edemediklerinden dolayı çözümü bulamamaktadırlar.

Hâlbuki Allah soyut bir fikir değil, gerçektir. Her ne kadar O'nun zatını idrak etmek imkânsız olsa da O'nun varlığı hissedilmektedir. Tıpkı insanın çayın içerisindeki şekeri görmese de tattığında şekerli çay olduğunu anlaması gibi. Bu anlam kati ve yakini bir idrak şeklindedir. Şekerin mahiyetini idrakle şekerin varlığını idrak farklıdır. Şekerin mahiyetini hissetmediği ancak varlığını hissettiğinden dolayı şekerin varlığı kesindir.

Çevremize göz attığımızda tüm varlıların aciz eksik başkasına muhtaç olduğunu görürüz. Bu akli yönden kati bir kanaattir. Odun yanması için başka bir şeye muhtaçtır. Muhtaç olan her ne olursa olsun asla ezeli olamaz.

Ezeli demek; başkasına muhtaç olmamak demektir. Buna göre idrak ve hislerin alanına giren her şeyin yaratılmış olması kesinlik kazanmaktadır. O halde eşyanın ezeli olmaması bir yaratıcı tarafından yaratılmış olması gerçeğini ortaya çıkarmaktadır. Dolayısıyla mutlak yaratıcının varlığı zihinde var sayılarak canlandırılan soyut bir fikir değil, aksine varlığı hissederek müşahede edilen bir gerçektir.

Allah'ı görememek imanı zayıflatmaz, aksine güçlendirir. Varlığı izlerinden değil de, direkt olarak hislerle müşahede edilenlerin sınırlı olduğunu anlarız. Çünkü gözümüz ve duyu organlarımız sınırlıdır ve ancak sınırlı olanı idrak edebilir. Allah'ın varlığını tasdik kendimizin, tabiatın, kâinatın aciz ve sınırlı olduğunu kavradıktan sonra doğar. Bundan dolayı; "her şey aciz, muhtaç ve sınırlıdır" deyince sınırlı olmayan, aciz olmayan ve muhtaç olmayan bir güce ihtiyacımızın olduğu ortaya çıkar. Bizi yaratabilecek ancak O'dur. Sınırlı olan yaratıcı olamaz. Bu sebeple, bu asırda "yaratıcıyı göster inanayım" diyen bir kısım kâfirler İsrailoğullarının durumuna benzemektedirler. Bu kişiler derin ve aydın düşünmedikleri için böylesi istekde bulunurlar.

وَإِذْ قُلْتُمْ يَا مُوسَى لَن نُّؤْمِنَ لَكَ حَتَّى نَرَى اللَّهَ جَهْرَةً فَأَخَذَتْكُمُ الصَّاعِقَةُ وَأَنتُمْ تَنظُرُون

ثُمَّ بَعَثْنَاكُم مِّن بَعْدِ مَوْتِكُمْ لَعَلَّكُمْ تَشْكُرُو

"Bir zamanlar: Ey Musa! Biz Allah'ı açıkça görmedikçe asla sana inanmayız, demiştiniz de bakıp durur olduğunuz halde hemen sizi yıldırım çarpmıştı. Sonra ölümünüzün ardından sizi dirilttik ki şükredesiniz." (Bakara 55-56)

Musa Aleyhisselam İsrailoğullarına getirmiş olduğu mucizeler yetmiyormuş gibi yeni bir mucize istediler. İstekleri Allah'ı açıktan görmekti. Oysaki aklen Allah'ın varlığına inanan kimse böyle bir şey düşünemez. Çünkü akıl Allah'ın sınırlı olmadığına inanır. Bu düşünüş doğru düşünüş olduğundan sapma meydana gelmez.

Birçok Müslüman'ın Allah'ın varlığına iman etmekle birlikte bu imanın sadece Allah'ın varlığıyla sınırlı kaldığını görürüz. Bunun en önemli göstergesi yaşantısında hayata bakış açısında Bu imandan izler gözükmemesidir. Yani birçok Müslüman Allah'ı gereği gibi tanımamaktadır. Bunu şu şekilde izah edebiliriz:

Lügatte tanımak; bir kimse veya şeyle ilgili, doğru ve tam bilgisi bulunmak, bilip ayırmak, seçmek, ayırt etmek, (hukukî yönden) varlığını kabul etmek anlamlarına gelmektedir.

Allah'ın varlığını tanımaktan kasıt; O'nun tek yaratıcı olduğunu, O'nun hiç bir şeye muhtaç olmadığı ve her şeyin O'na muhtaç olduğunu bilmektir. Başta da değindiğimiz gibi insanın yaradılış gayesini anlayabilmesi için öncelikle; ‘neden yaratıldım?',  ‘nereden geldim?', ‘nereye gidiyorum?' sorusuyla karşılaştığında akla kanaat ve kalbe güven verici bir şekilde bu sorularına cevap bulmak zorundadır. Bu noktada pürüz, sapma olursa bu mutlaka yaşantısında kendini olumsuz bir şekilde gösterecektir. Her ne kadar varlığını kabul ettiği bir yaratıcıyı bulsa da onu anlamada çok büyük eksiklikler ve yanlışlıklarla karşı karşıya kalacak, buda batıl düşünmeye ve amele kendisini yöneltecektir.

Müslümanların bir kısmı ne kadar küfür, isyan ve fesat varsa sakınması gerekirken bunları çağdaşlık ya da gelişmişlik adı altında işliyorlar, bizzat onlara koşuyorlar. Amellerin ölçüsü sevap günah olması gerekirken, "fayda ve zararı" ölçü almaktadırlar. Cumhuriyeti fazilet olarak görüyorlar. ‘Demokrasi İslam da zaten vardır' diyorlar. Allah küfrü ve kafiri pislik olarak vasıflandırırken; "küfre ve kafire hoşgörülü ve sevgi ile yaklaşmalı" diyerek onlarla diyalog kuruyorlar. Dini kendi çıkarları doğrultusunda kılıf olarak kullanıyorlar. İslam devleti ‘eskidendi, bu devirde iş yapamaz, çağa ayak uyduramaz' düşüncesiyle batıl fikirleri savunuyorlar. Kadınları namuslarından sıyırıp menfaat aracı olarak kullanıyorlar. Başörtüsünü gericilik sembolü olarak nitelendiriyorlar. ‘Gaye vasıtayı meşru kılar' diyerek her türlü haramı işlemekten sakınmıyorlar. Müslümanların bünyesinde buna benzer o kadar sapık düşünce ve amel var ki bunu saymakla maalesef bitiremeyiz.

İnsan doğru, sağlıklı düşündüğü müddetçe insan vasfını taşır. İnsanı hayvandan ayıran en bariz farkı düşünebilmesidir. Nefsinin ve duygularının peşinden sürünmemesidir. Akletmek insan hayatı için en önemli ameliyesidir. Bunu da mutlak metoduna göre dosdoğru yapması gerekir. Ebu Muhammed Abdullah b. Amr b. el As Radiyallahu Anh'a  Rasulullah Sallallahu Aleyhi Ve Sellem'in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir:

"Sizden biriniz iman etmiş olmaz, ta ki, akıl etmekte olduğu aklı, ben olasıya kadar." (Sahih bir senedle "Kitab-ül-Hucce"den rivayet edilmiştir.)

İşte, bu şekilde bir Müslüman'ın hem düşüncesi hem de ameli sağlam ve sahih olur. O artık Allah'ın hükmü karşısında; "öyle ama zor, zararlı oluruz, insanların hoşuna gitmez, nefsime ağır geliyor" gibi sıkıntılara düşerek, o hükmün gerektirdiği tavrı ortaya koymaktan kaçınmaz. Allah'ın hükümlerini yerine getirmekle, Allah'ı razı etmiş olmanın bilinciyle huzur içinde olur. İşte o kimse artık olgun bir İslâmî şahsiyete sahip olur. Dünya ve ahirette kurtuluşa ve selamete erişir.

İşte, bu düşünüşün ya da akletmenin temelinde Allah'u Teâla'ya, iman ve itaat yatmaktadır. Allah'u Teala kendisini insanların tam anlayabilmeleri ve karşılaştığı ‘neden yaratıldım?',  ‘nereden geldim?', ‘nereye gidiyorum?' sorularına net cevap bulmaları açısından ve bunun akabinde gerekenlerin ne olduğunu bilmesi ve gidişatın sonunun nereye varacağını belirtmesi yönünden elçiler göndermiştir. Bu elçilerin amellerin karşılığında cennet ve sevap ile müjdelemesi, isyan ve küfür ehlini de ateş ve azap ile uyarması, dünya ve ahiret işlerinden ihtiyaç duydukları hususları açıklaması gibi görevleri vardır. Çünkü akıl, insanı ve insanın ihtiyaçlarını kuşatmaktan, tespit etmekten aciz olmasından dolayı nebi ve resullerin gönderilmesine ihtiyaç vardır.

Allah, nebilerini ve resullerini olağanüstü mucizelerle desteklemiştir. Çünkü mucize; peygamber olduğunu iddia eden kişinin elinde, peygamberliğini inkâr edenlere karşı göstereceği ve inkâr edenleri benzerini getirmekten aciz bırakacağı olağanüstü bir iştir. Peygamber olan kimse mucize ile desteklenmeseydi sözünü kabul etmek gerekmezdi ve risalet davasında doğru olan ile yalan olan birbirinden ayırt edilemezdi. Mucize görüldüğünde, -normalde insandan böyle bir şey görülemeyeceği için- bu mucizeyi görerek ikna olan kimsenin mucizeyi gösteren kimseyi kesinlikle tasdik etmesi gerekir. Rasullullah Sallallahu Aleyhi Ve Sellem Efendimizin mucizesi Kuran'dı.

Allah ve Resulüne akli olarak iman eden Müslüman'ın Allah ve Rasulü'ne iman ile birlikte İslâm akidesinin bütün esaslarına inanması şarttır. Yani; Allah'a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, ahiret gününe, kaza ve kadere, onun hayrının ve şerrinin Allah'tan geldiğine, Kitap ve Sünnet'te geçen bütün kat'î hususlara inanması iman etmesi farzdır.

Bu ‘imanın hakikati' ise şöyle özetlenebilir: İcmali olarak iman edilmesi gerekenlere inanmasının yanında kişiden, her şeyin yaratıcısı olan eşi ve benzeri bulunmayan, kemal sıfatların tümü ile muttasıf ve noksan sıfatların tümünden de münezzeh olan, Allah'ın varlığına inanması istenir. Hayatın üzerine kurulduğu, insanın ihtiyaç duyduğu, kısacası hayatta var olan her şey kadir olan Allah tarafından yaratılmıştır. Gökte ve yerde O'nu aciz bırakacak, O'nun iradesi ve ilmi dışına çıkacak hiç bir şey asla mevcut değildir. O, Kendisinden başka boyun eğilecek, sığınılacak olmayan yegâne hak mabuttur. O'nun rızasıyla ancak rahata erilir. İşte insan bu akideye haiz olduğu zaman kendisinde iman hasıl olur. Aynı zamanda Müslüman böylece saf/her türlü şirkten arındırılmış, sahih bir akideye sahip bir Müslüman olmuş olur.

Aynı zamanda Müslüman'ın; Muhammed Sallallahu Aleyhi Ve Sellem'in Allah'ın Resulü olduğuna, getirdiği "İslâm Dini"nin kendi dehası ve zekâsının bir ürünü olmadığına, Allah'tan bir vahiy olduğuna ve Resulullah Sallallahu Aleyhi Ve Sellem'in onu tebliğ etmekte asla kusur etmediğine ve bu yönüyle masum olduğuna da inanması gereklidir. Allah'ın diğer peygamberlerine, kitaplarına icmali olarak inanmak, ayrıca meleklerin mevcudiyetine, Ahiret gününe, kaza ve kadere inanmak da böyledir. İşte bütün bunlar imanın esaslarıdır. Bunları ikrar eden, böyle olduklarına kanaatini ifade eden kişi mü'min olur. Kim Allah'a inanır ve bu akidenin dışındaki inançların tümünden uzak durursa bilsin ki kendini; her şeye gücü yeten, yaratıcı ve ulu olan bir ilaha yönelir halde bulur. O'nu sever ve O'ndan korkar. O'nun rahmetini umar, O'na tapar ve O'nun emirlerine bağlanır. Böylece Müslüman Allah'ın sevdiğini sever, buğzettiğine de buğzeder. Neticede Müslüman, Allah'ın verdiği nimetlere hamd etmek üzere hayatı boyunca Allah'a yönelir. İşlerini düzenleyene muhtaç, aciz ve zayıf insanın yaratıcısına yönelmesi kadar tabii ne olabilir?

Allah göstermeseydi hidayete eremez, istikameti bulamaz ve işleri düzelmezdi. Allah'ın emirlerine tabi olmakla huzurlu bir hayat, Allah'ın dininden yüz çevirmekle de dar geçimli bir hayat yaşar. Dolayısıyla hem dünyada hem de ahirette hüsrana uğrar. İman mutlak surette takvanın gereklerine götürür. Her Müslüman'ın Halık'ına itaat ve ibadet etme sonucunu doğurur. Allah'ın buğzettiği şeylerden kaçınma ve razı olduğu şeylere yönelme hırs ve arzusunu meydana getirir.

Allah'ı razı edecek olan davranışlar, O'na olan itaatlardır. Bunlar Müslümanlar için Şar'i tarafından belirlenen ve Müslüman'dan yapılması istenen ma'ruflardan meydana gelmektedir. Allah'ın buğzettiği şeyler ise günah sayılan amellerdir.

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اتَّقُوا اللَّهَ وَلْتَنظُرْ نَفْسٌ مَّا قَدَّمَتْ لِغَدٍ وَاتَّقُوا اللَّهَ إِنَّ اللَّهَ خَبِيرٌ بِمَا تَعْمَلُونَ

"-Ey iman edenler, Allah'tan sakının! Herkes, yarın için ne hazırladığına bir baksın. -Allah'tan sakının, Çünkü Allah, yaptıklarınızdan haberdardır." (Haşr 18)

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اتَّقُوا اللَّهَ وَقُولُوا قَوْلًا سَدِيدًا

يُصْلِحْ لَكُمْ أَعْمَالَكُمْ وَيَغْفِرْ لَكُمْ ذُنُوبَكُمْ وَمَن يُطِعْ اللَّهَ وَرَسُولَهُ فَقَدْ فَازَ فَوْزًا عَظِيمًا

"Ey iman edenler! Allah'tan korkun (hükümlerine bağlanın) ve doğru söz söyleyin. Böyle davranırsanız Allah işlerinizi düzeltir ve günahlarınızı bağışlar. Kim Allah ve Rasulüne itaat ederse büyük bir kurtuluşa ermiş olur." (Ahzab 70-71)

Sonraki >
Paylaş Paylaş
| Anasayfa :: Yazarlar :: Beyan /Bildiri :: Basın Açıklamaları :: Siyâsi Tahlil :: Kitap :: Haber - Yorum :: Linkler :: İletişim |