Anasayfa arrow Dünyada Dava arrow ''Hizb-ut Tahrir'' gösterisi TBMM gündeminde
 [Detaylı_Ara]
Anasayfa
HİLÂFET ÖZEL
Beyanname
Siyâsi Tahlil
Kitaplar
Haber - Yorum
İktibas
Dünyada Dava
Multimedya
Fikir - İnceleme
Kavram
Sohbet
Soru-Cevap
Sizden Gelenler
Linkler
İletişim
Detaylı Arama

 Yazarlar

Editör
Esad Mansur
Esma Sıddık
Fuad Hamidoğlu
Mahmud Gıtal
Mehmed Aydın
Saliha Aydın
Sümeyye AVCI
Tahir Şanlı
Zeynep Afra
Bir Ayet

16/118 Sana anlattıklarımızı, daha önce, yahudi olanlara da haram kılmıştık; biz onlara zulmetmedik, onlar kendilerine zulmediyorlardi.
Kur'an'da Ara
Aranacak kelimeyi giriniz
  
Al-islam.com'a teşekkür ederiz.
Bir Hadis

"Kafirler savaştıkça hicret durdurulmaz." Buhari, K. Bey’at, 4103
Kitap

Siyasi Meseleler [İşgâl Edilmiş Müslüman Beldeler]

''Hizb-ut Tahrir'' gösterisi TBMM gündeminde Yazdır E-Posta
islamdevleti.org
07 Eylül 2005 Çarşamba

CHP Kırklareli Milletvekili Mehmet Kesimoğlu, Fatih Camii avlusundaki gösteriler için gerekli izinlerin alınıp alınmadığını, grup lideri olan kişi hakkında yakalama emri çıkarılıp çıkarılmadığını sordu. Kesimoğlu, İçişleri Bakanı Abdülkadir Aksu'nun cevaplandırması istemiyle TBMM Başkanlığı'na sunduğu önergede, 2 Eylül Cuma günü İstanbul Fatih Camii'nin avlusunda toplanan grubun, ''Hizb-ut Tahrir'' pankartı açarak hilafetin geri gelmesi yönünde sloganlar attığını, grubun lideri olan kişinin Atatürk'e ''mücrim'', Cumhuriyet'e ise ''kıytırık'' gibi sözler söyleyerek hakaret ettiğini bildirdi.

Söz konusu toplantı için İstanbul Valiliği'nden gereken izinlerin alınıp alınmadığını soran Kesimoğlu, iznin alınmaması halinde polisin yasadışı gösteriyi izlemesine rağmen müdahale etmemesinin açıklanmasını istedi.

CHP'li Kesimoğlu, önergesinde şu sorulara yer verdi:

''Ceza Muhakemesi Kanunu'nun bu tür gösteriye müdahale edilmesini engelleyen hükümleri olması nedeniyle polisin müdahale etmediği doğru mudur? Eğer doğru ise ilgili hükümler nelerdir? Motorize polis ekiplerinin grup lideri olduğunu söyleyen Yılmaz Çelik adlı kişinin önünü kestiği ancak çevresindekilerin tepkisiyle karşılaşınca yolu
açtığı iddiası doğru mudur? Bu kişi hakkında bu yasadışı gösteriden sonra yakalama emri çıkartıldığı doğru mudur?

Atatürk'e ve Cumhuriyet'e yapılan bu çirkin saldırıda polisin görevini yapmamasında sorumluluğu bulunan İstanbul Emniyet Müdürü Celalettin Cerrah ve İstanbul Valisi Muammer Güler'i görevden almayı düşünüyor musunuz?''

Abdullah Gül, son dönemde yaşanan eylemleri provokasyon olarak niteledi.

3 Ekim tarihi yaklaştıkça provakasyonların artacağını belirten Dışişleri Bakanı Gül, “Bazıları bilerek yapıyor bazıları alet oluyor. 3 Ekim’e kadar dışarıda ve içeride birçok provokasyonlar olacak. Hiçbiri sürpriz değil” diye konuştu. Gül, Türkiye’nin asla olağanüstü hal dönemine de geri dönmeyeceğini söyledi.

Adli yılın açılışı nedeniyle verilen resepsiyonda soruları yanıtlayan Dışişleri Bakanı Abdullah Gül, 3 Ekim yolunda Türkiye’nin önüne içeride ve dışarıda pek çok engel çıkartılacağını söyleyerek, “3 Ekim’e kadar dışarıda ve içeride birçok provokasyonlar olacak.

Biliyoruz ki, dışarıda ve içeride de bu iş olmasın diye, bu işi baltalamak için uğraşanlar olacak. Kimileri alet olacak, kimileri bilerek girecek. Bunlarla ilgili istihbarat organlarımız var. Tabii bunlar sürpriz de değil” diye konuştu.

‘TÜRKİYE GEÇMİŞE DÖNMEYECEK’

Türkiye’nin özgürlükler konusunda geri adım atmayacağını, geçmişe dönüşün mümkün olmadığını dile getiren Gül, “Türkiye hiçbir zaman olağanüstü hallere geri dönmeyecek. Bunlar tarihte kaldı, geçmişte kaldı. Onlar zaten Türkiye’yi güçlendirmiyor.

Sanki kanun yokmuş, nizam yokmuş, sanki Türkiye’de terör örgütünü övmek propagandasını yapmak serbestmiş gibi bir imaj çıkarmak çok yanlış olur, böyle bir şey söz konusu değil. Yasalar uygulanıyor ve devam edecek. Terörle mücadele için bazı düzenlemeler gerektiğini de görüyoruz. Bazı gözden geçirmeler de yapılıyor” dedi.

ERDOĞAN: OLAYLAR 3 EKİM'E KADAR SÜRECEK
Erdoğan: Olaylar sürecek
Başbakan Recep tayyip Erdoğan, son günlerde tırmanan olayları değerlendirirken, "provokasyon" değerlendirmesi yaptı ve bu olayların Türkiye’nin AB ile müzakerelere başlayacağı 3 Ekim’e kadar süreceği uyarasında bulundu.

Başbakan Erdoğan, dün gece başkanlık ettiği partisinin Merkez Yürütme Kurulu(MYK) toplantısında Öcalan’a destek amacıyla gerçekleştirilen eylemlerle, geçtiğimiz cuma namazı sonrasındaki Hizb-ut tahrir gösterisi konusunda görüşlerini dile getirdi. Son günlerde artış gösteren tüm bu olayları "provokasyon" olarak niteleyen ve "Türkiye’nin AB üyeliğini baltalamaya yönelik girişimler" diye değerlendiren Erdoğan DEHAP’ı "PKK ile hala bağını koparmamakla, bu doğrultuda hareket etmekle" suçladı.

Erdoğan asıl olarak Türkiye’nin AB ile müzakerelerinin başlayacağı 3 Ekim sürecinin hedef alındığını kaydederken, Öcalan’a destek yürüyüşü için Gemlik’e gidenlerle Hizb-ut tahrir eylemi yapanları aynı kefede değerlendirerek, "farklı grupların bir koalisyon oluşturmuş durumda olduklarını" ifade etti.

Erdoğan, farklı grupların sahneye koyarak oynamak istedikleri oyunun doğrudan Türrkiye’nin AB müzakere sürecini engellemeye yönelik olduğunu vurgularken, baştan beri koydukları AB hedefinden asla sapmalarının söz konusu olmadığını ifade etti. Erdoğan, çalışmaları süren Terörle Mücadele Yasası ile ilgili olarak da daha fazla sert önlemler alarak başlattıkları demokratikleşme adımlarından geri adım atmayacaklarını, son günlerdeki olayların da kendilerine bu yönde adım attırmaya yönelik olabileceğini dile getirdi. Habertürk

Ankara'da Hizb-Ut Tahrir mensuplarına gözaltı.

İstanbul Fatih Camisi'nde geçen hafta cuma günü okunan bildiriyi dağıtan Bünyamin S. ve Şinasi Ü. adlı iki kişi gözaltına alındı.

AA- Yasadışı Hizb-ut Tahrir örgütü adına bildiri dağıtan iki kişi gözaltına alındı.
Gözaltına alınan kişiler Ankara Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesi'ne götürüldü. Gözaltına alınan kişilerin savcılık talimatı doğrultusunda sorgulaması sürüyor.
Bu arada Fatih Camisi'nde bildiriyi okuyan ve Ankara'da ikamet eden Yılmaz Çelik'in yakalanması için çalışmalar sürüyor. 

İstanbul Fatih Cami'ndeki gösteri yapan 2 Hizb-ut Tahrir'ci daha yakalandı
 
ANKARA  07.09.2005 TSI 20:30
Ankara'da yasadışı Hizb-ut Tahrir örgütüne yönelik düzenlenen operasyonda, 2 kişi gözaltına alındı.
Edinilen bilgiye göre, İstanbul Fatih Cami'ndeki olaylarla ilgili soruşturma kapsamında Ankara Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü ekipleri, bir operasyon düzenledi. Düzenlenen operasyonda Fatih Cami'nde bildiri dağıttıkları iddia edilen Şinasi Ü. ve Bünyamin Ü. isimli 2 kişi, gözaltına alınarak Ankara Emniyet Müdürlüğü'ne götürüldü. Zanlıların sorgularının sürdüğü bildirildi.

Hizbuttahrir üyesi 2 kişi tutuklandı

İstanbul Fatih Camii’nde cuma namazı çıkışı gösteri yapan Hizbuttahrir örgütü mensubu 2 kişi tutuklanarak cezaevine kondu.

İstanbul Emniyeti’nin Hizbuttahrir örgütüne yönelik baskınlarında, Bakırköy’de evlere bildiri dağıtırken yakalanan İran vatandaşı bir kişi ile Atatürk’e hakaret gerekçesiyle 2’si kadın 7 kişi gözaltına alındı. Cumhuriyet savcılığına sevk edilen 7 kişiden 5'i savcılık sorgusunun ardından serbest bırakıldı. Nöbetçi Cumhuriyet savcısı Uğur Kankur ve Erdal Ercan'ı ‘yasadışı örgüt üyeliği' suçundan tutuklanmaları talebiyle mahkemeye sevk etti. Nöbetçi mahkeme tarafından örgüt üyesi oldukları gerekçesiyle tutuklanan Uğur Kankur ve Erdal Ercan Bayrampaşa Cezaevi’ne gönderildi. İstanbul’da örgüt üyelerinin ev ve üzerlerinde yapılan aramalarda, eylemde okunan ve dağıtılan 5 koli kitapçık, 128 adet örgütsel içerikli CD ve çeşitli belgelerin ele geçirildiği kaydedildi.

Bu arada Ankara’da ikamet ettiği belirlenen örgüt lideri Yılmaz Çelik’in hâlâ bulunamadığı bildirildi. Ankara Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü ekipleri tarafından daha önce iki kez gözaltına alınan Çelik’in sevk edildiği mahkemeler tarafından serbest bırakıldığı ortaya çıktı. Üst düzey bir emniyet yetkilisi, gösteri sırasında elde edilen kamera görüntülerinden yola çıkarak operasyonların sürdüğünü belirtti. Zaman

2 kez serbest bırakılmış 

Fatih Camii avlusuna geçen cuma kürsü kurup Atatürk’e ve cumhuriyete hakaret ettiği gerekçesiyle aranan Hizb-ut Tahrir örgütünün lideri Yılmaz Çelik’in, daha önce de aynı suçlamayla Ankara’da iki kez gözaltına alındığı, çıkarıldığı mahkemelerde serbest bırakıldığı ortaya çıktı. Eylemin üzerinden 4 gün geçmesine karşın Çelik hálá bulunamadı.

MALZEMELER BULUNDU

Bu arada son operasyonda yakalanan örgüt üyelerinin evleriyle üzerlerinde yapılan aramalarda, Fatih Camii’nde, eylemde okunan ve dağıtılan 5 koli örgüt imzalı kitapçık, 2 megafon, 5 adet, üzerinde ‘Ya Hilafet Ya Şehadet’ yazılı örgüt imzalı afiş, 6 bilgisayar, 1 fotoğraf makinesi, 3 harddisk, 128 adet örgütsel içerikli CD, 1 adet video kaset, 117 adet değişik başlıklarda örgüt imzalı bildiri, 17 adet örgütsel içerikli kitapçık ve çok sayıda örgütsel döküman ele geçirildi.

POLİSTEN SAVUNMA

Üst düzey bir emniyet yetkilisi, şunları söyledi: ‘Eylem sırasında müdahale edilebilirdi, ancak örgüt üyeleri kadın ve çocukları kullanarak eylemi gerçekleştirdi. Burada olabilecek bir arbede daha kötü sonuçlar doğmasına ve onların istediği kargaşa ortamına hizmet edecekti. Bu nedenle biz kamerayla tespit yaptık, şimdi de gözaltına alıyoruz.’

İki kişiye tutuklama

HİZB-UT Tahrir Operasyonu’nda gözaltına alınan 7 zanlı, Emniyet’teki sorgularının ardından dün İstanbul Cumhuriyet Savcılığı’na sevk edildi. Zanlılardan Uğur Kankur ile Erdal Ercan silahsız örgüt üyesi oldukları ve örgüt propagandası yaptıkları gerekçesiyle tutuklandı. Hakan E., Ömer D., Türker G., Zeynep K. ve Hürü G. ise savcılık sorgularının ardından serbest bırakıldı. Örgütün İstanbul sorumlusu Süleyman U.’nun da aralarında bulunduğu 3 kişinin Emniyet’teki sorgusuna devam ediliyor. Hürriyet

Özgürlüğü yok etme özgürlüğü tanınamaz 
Adli yıl açılış töreninde yargıdan, tırmanan bölücü terör olaylarıyla hilafet gösterilerine çok sert tepki geldi. Yargıtay Başkanı Osman Arslan, ‘Hilafet çağrısı yaparak bu konudaki özlemlerini dile getirenler, ülkemizi ortaçağ karanlığına döndürmek emellerine ulaşamayacaklardır’ mesajını vurguladı. Halkı sağduyulu ve kanunlara saygılı olmaya çağıran Arslan, şöyle konuştu:

‘Demokratik haklar, demokrasiyi yıkmak için araç olarak kullanılamaz. Özgürlüğü yok etme özgürlüğü kimseye tanınamaz. Hakların kötüye kullanılması kabul edilemez. Halkımızı bu konuda sağduyulu ve kanunlara saygılı olmaya davet ediyoruz.’  Hürriyet

Başbakan Yardımcısı Mehmet Ali Şahin(:) Para için bu işi yapıyor 

Başbakan Yardımcısı Mehmet Ali Şahin, Fatih Camii’ndeki eylemde Atatürk’e hakaret eden Hizb-ut Tahrir örgütü lideri Yılmaz Çelik için, ‘Bu adamın bu işlerle alakası olamaz. Para karşılığı bu işleri yapan biridir. Bunlar uluslararası bir örgüt’ dedi. Şahin, Yılmaz’ı yakalamayan İstanbul polisine de tepki gösterdi.

BAŞBAKAN Yardımcısı ve Devlet Bakanı Mehmet Ali Şahin, İstanbul Fatih Camii’ndeki Hizb-ut Tahrir eylemi nedeniyle İstanbul Emniyet’ini ağır bir dille eleştirdi. Şahin, cuma günü Fatih Camii avlusunda hilafet bildirisi okuyan örgüt lideri Yılmaz Çelik’in polis tarafından yakalanmış olması gerektiğini söyledi. Geçen yıl Fatih Camii’nde kendisine de bildiri veren Hizb-ut Tahrir üyelerini gözaltına aldırdığını ve İstanbul Emniyet Müdürü’ne bu örgütün bölgede evleri olduğunu söylediğini açıkladı. Şahin, şöyle konuştu:

BİLDİRİ ÇANTAMDA

Ramazan’da bayram namazı için Fatih Camii’ne gittim. Çıkışta, şadırvan tarafındaki kapıyı tercih ettim. Kapının iki yanında iki genç durmuş, çıkanlara kapalı birer zarf veriyordu. Aynı zarfı bana da uzattılar. Alıp açtım. Tahmin ettiğim gibi içinde bildiri vardı. Hizb-ut Tahrir imzasını gördüm. Bildiride tamamen cumhuriyete küfür ediyorlardı. Bildiriyi yanıma da aldım. Sanırım hálá da çantamdadır. (Şahin, bildiriyi çantasında arayıp bulduktan sonra bazı bölümlerini de yeniden okudu.)

GÖZCÜYLE TARTIŞTIM

Bunun üzerine orada bekleyen polisleri çağırdım. Adamların eylem ve bildirilerinin yasadışı olduğunu söyleyip gözaltına almalarını, haklarında işlem başlatmalarını tavsiye ettim. Bu sırada onların gözcüsü olduğunu tahmin ettiğim sakallı biri bana çıkıştı. ‘Amerikan uşaklığı yapıyorsunuz’ falan gibi laflar etti.

CUMHURİYET SAYESİNDE

Ben de ona, ‘Bunun Amerikan uşaklığı ile ne alakası var. Burada rahatlıkla ibadet edebiliyorsunuz, buralarda huzur içinde gezebiliyorsunuz. Bütün bunları Cumhuriyete borçlusunuz. Eğer yasal bir şey olsa niye zarf içine gizlesinler? Bu dağıtılan bildiri sadece Cumhuriyete küfür içeriyor’ dedim.

POLİS NE BEKLİYOR

Gözcüyle tartışıp otomobilime gittiğimde, o iki genci polislerin arasında, otomobilin yanında buldum. Hayret edip polislere ne beklediklerini sordum. ‘Efendim sizin için burada tutuyoruz’ dediler. Çıkıştım, ‘Kardeşim benimle ne alakası var, götürün karakola haklarında işlem yapın’ dedim. Daha sonra, savcılık olaya el koyana kadar da takip ettim. Sonrasını bilmiyorum. Ancak, ben işin şöyle de takipçisi oldum. Bunların Fatih’te evleri varmış, İstanbul Emniyet Müdürü Celalettin Cerrah’a bunları anlattım.

AMAÇ PROVOKASYON

Cuma günkü olaya gelince, bildiriyi okuyan adama (Yılmaz Çelik) iyi bakılsın. Bence bu adamın bu işlerle alakası olamaz. Para karşılığı bu işleri yapan biridir. Amaç polisi provoke etmekti. Bunlar uluslararası bir örgüt. Ertesi gün de Londra’da eylem yaptılar.

Polisler gözaltına almalıydı

BUNLAR kim ki Müslümanlığı savunmak onlara kalsın. Akıllarına göre ayetlerden alıntılar yaparak, küfür ediyorlar. Polisin o bildiriyi okuyanı mutlaka yakalaması gerekirdi; eğer bunu o sırada provokasyon olmasın diye yapmadıysa takip edip sonradan yapmalıydı. Bunu da rahatlıkla yapabilirlerdi; çünkü bilirim, orası zaten sivil polis kaynıyor.  Hürriyet

Fazla vakit yok... 

BAKANLAR Kurulu’ndan nihayet hükümetin, terörle ve ülke huzurunu bozmayı -daha doğrusu ulusal birliğimizi parçalamayı- amaçlayanlarla mücadeleye karar verdiğini ifade eden güçlü bir ses geldi.

Adalet Bakanı ve Hükümet Sözcüsü Cemil Çicek’in dün yaptığı açıklama eğer günlük yaşamımızda da yerini alırsa, iyimser olabiliriz.

Gerçi Sayın Çiçek’in sözleri daha çok PKK terörüne ve onun sokaktaki uzantılarına dönük önlemler üzerinde durduklarını gösteriyor. Oysa dün bizzat Başbakan Yardımcısı ve Devlet Bakanı Mehmet Ali Şahin’i isyan ettiren türden olaylar da var:

Fatih Camii’nin avlusunda bir adam, etrafına çocukları, kadınları, bir kısım genç kız ve erkekleri, tek tip kıyafet giyerek kendisini koruyan görevlileri alarak kameralar önüne çıkıyor, 24 sayfa (bir sayfa 3 dakikada okunacağına göre demek bir saati aşkın bir süre) bildiri okuyor. Cumhuriyet’e küfrediyor. Hilafeti istiyor.

Tüm bunları İstanbul polisi boş ve ilgisiz gözlerle seyrediyor.

Ve o adam hempalarıyla birlikte oradan ayrılıp kayboluyor.

Mehmet Ali Şahin arkadaşımız Şükrü Küçükşahin’e dün:

‘Bilirim, orası sivil polis kaynar. O an yakalamadılarsa takip edip daha sonra yakalamalıydılar’ demiş.

Olay üzerinden günler geçtikten sonra İstanbul polisi lütfen harekete geçti... Asıl faili -bu satırların yazıldığı dakikaya kadar- bulamadı ama göstermelik de olsa birkaç kişiyi gözaltına aldı.

Cemil Çiçek bu olayın veya bu tür olayların faillerine karşı da hükümetin duyarlı olduğunu söylüyor ama, nafile... Eğer hükümet etkin bir tavır koysaydı o adam Fatih Camii’nin bahçesinde bir saat süreyle Cumhuriyet’e küfredemezdi.

Hükümetin bu tavrı bize 1970’li yılların olaylarını anımsatıyor:

O tarihte de sokaktaki anarşistlerden bir kısmı, işbaşındaki hükümete sempatik görünürdü. Hükümet ötekileri düşman sayar, polisi sadece onların üzerine salardı.

‘Bana sağcılar adam öldürüyor dedirtemezsiniz’ diyen Sayın Süleyman Demirel hálá aramızda...

Sadece sol kesim anarşistlerinin silahları kurşun sıkıyormuş, ötekiler kurusıkı tabancayla ortada dolaşıyormuş gibi görmek ve göstermek isteyenlerin ‘Tespih çeken elle tetik çeken el bir olamaz’ dediğini hepimiz anımsarız.

Ama o yaklaşım Türkiye’yi aydınlığa değil karanlığa götürdü.

Şimdi hükümetin Terörle Mücadele yasası başta olmak üzere, demokratik hukuk devleti kuralları içinde kalmak kaydıyla acilen önlem alması gereken bir döneme girdik.

Türkiye’nin daha uzun süre beklemeye tahammülü yok. Çünkü karşımızda bulunan tehlike son derece örgütlü görünüyor.

O nedenle hükümet hem hızlı davranmalı hem de başta muhalefet partileri olmak üzere toplumun bütününü yanına alan yaklaşımla bu problemi çözmeli. Hürriyet

Fatih Camii avlusundaki gösteri

İSTANBUL
Fatih Camii’nde Cuma namazı sonrası yapılan gösteriye ilişkin gözaltına alınan 7 kişi, adliyeye sevk edildi.
İstanbul Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü’nden yapılan açıklamada, “2 Eylül 2005 tarihinde Fatih Camii avlusunda Cuma namazı sonrası diğer illerden de gelen ve çoğunluğunu kadın ve çocukların oluşturduğu, dini motifli bir örgüt tarafından organize edilen yaklaşık 500 kişinin katılımıyla bir basın açıklaması yapılmıştır” denildi.
Söz konusu, basın açıklamasıyla ilgili teknik tespitler yapıldığı, düzenleyen ve yönlendiren kişiler hakkında ilgili Cumhuriyet Başsavcılığı’na suç duyurusunda bulunulduğu belirtilen açıklamada, 7 kişinin ikametlerinde çeşitli dokümanlarla birlikte gözaltına alındığı kaydedildi.
Açıklamada, bu kişilerin ikametlerinde yapılan aramalarda, 6 bilgisayar, 2 megafon, 1 fotoğraf makinesi, 5 adet bez üzerine “Ya Hilafet Ya Şehadet” ibareli afiş, Fatih Camii içinde okunan ve dağıtılan 5 koli kitapçık, 128 adet CD, 1 adet video kaset, 117 adet bildiri, 17 adet kitap ve kitapçık, bol miktarda doküman elde edildiği bildirildi.
Aynı açıklama ayrıca, söz konusu eyleme İstanbul’dan ve diğer illerden katılan ve kimlikleri tespit edilen bazı kişileri yakalama çalışmalarının yurt çapında devam ettiği vurgulandı. M. Gazete

ABD'li komutanlar Ankara'ya geliyor

Komutanların gündeminde Irak ve PKK olacak
 
ABD'nin Avrupa Kuvvetleri Komutanı Orgeneral James Jones ve Merkezi Kuvvetler Komutanı Orgeneral John Abizaid yarın Ankara'ya gelecek. Kritik görüşmenin gündeminde Irak ve PKK var.

Orgeneral Abizaid ve Jones için iki ayrı program hazırlandı. Orgeneral Jones, geçtiğimiz günlerde resmi açılış yapılan Terörle Mücadele Mükemmeliyet Merkezi'ni gezecek.
 
ABD ordusu ile bu merkezin faaliyetleri konusunda bir mutabakat anlaşması imzalanacak, ardından da Türk ve ABD ordusu tarafından ortak basın açıklaması yapılacak.
 
Orgeneral Abizaid aynı saatlerde Genelkurmay karargahında brifing alacak. Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hilmi Özkök ise komutanlara yarın akşam Genelkurmay karargahında yemek verecek.
 
Jones ve Abizaid daha önce farklı tarihlerde Türkiye'ye gelmelerine karşın ilk kez ortak ziyaret gerçekleştiriyor. Ziyaret sırasında ABD'li komutanlara PKK konusunda geniş bir bilgilendirme yapılacak. Cnntürk

ABD Başkan Yardımcısı Cheney'nin, bir mektupta ''Ermeni soykırımını tanıyan ifade'' kullandığı iddia edildi

ABD Başkan Yardımcısı Dick Cheney'nin, sözde Ermeni soykırımından kurtulduğu savunulan bir Ermeni'ye, soykırımın 90'ıncı yıldönümü kabul edilen Nisan ayında "Ermeni soykırımı" ifadesini kullanarak bir mektup gönderdiği ileri sürüldü.
Amerika Ermeni Ulusal Komitesi (ANCA), Cheney'nin bu mektubu, Maritza Ohanessian adlı Ermeni kadına 100'üncü yaşgünü dolayısıyla gönderdiğini duyurdu. ANCA'ya göre, mektupta sözde Ermeni soykırımının, şu ana kadarki Amerikan politikasına ters düşecek şekilde "Ermeni soykırımı" olarak bahsedilmesi üzerine, Ermeni lobisine mensup Demokrat Parti New Jersey Milletvekili Steve Rothman ve 21 milletvekili, Cheney'e mektup yazarak, politika değişikliği olup olmadığını sordu.
Kongre üyelerinin 23 Haziran'da Beyaz Saray'a gönderdiği mektuba karşılık, ABD Ulusal Güvenlik İşleri bölümünden John P. Hannah'ın "Amerikan yönetiminin bu konu üzerindeki politikasında hiçbir değişiklik yoktur" yanıtını verdiği belirtildi.

TERÖRLE MÜCADELE YASASI DEĞİŞTİRİLİYOR!
Örgüt sloganı atana hapis
Terörle Mücadele Yasası'nda değişiklik öngören taslak, Başbakan Erdoğan'a sunuldu. Değişiklikle, örgütü meşru gösteren propaganda yapanlara ve örgüt için slogan atanlara hapis cezası geliyor

Slogana terör cezası

Terörle Mücadele Yasası'nda yapılması planlanan değişiklikle, terör örgütünün meşru amaçlar için çalıştığı ve eylemlerinin mazur görülmesi yönünde kanaat oluşturmaya yönelik propaganda faaliyetinde bulunanlar ile örgüt lehine slogan atanlara da hapis cezası verilmesi öngörüldü.

Taslağı Milliyet ele geçirdi
Adalet Bakanı Cemil Çiçek, terörle mücadele yasasında değişiklik yapılmasına ilişkin "alternatif 1" üst notlu ve gizli damgalı yasa taslağını, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'a sundu. Milliyet'in elde ettiği metinde, yasanın 1. maddesine eklenen fıkra ile yabancı bir devlet veya uluslararası bir kuruluşu ve bunların temel yapılarını bozmayı hedef alan suç eylemleri de terör kapsamına alındı.
Metinde, yasanın 7. maddesinde yapılması öngörülen değişikler şöyle sıralandı:

"Örgüte üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işleyen kişi, ayrıca örgüte üye olmak suçundan cezalandırılır. Örgüt içindeki hiyerarşik yapıya dahil olmamakla birlikte, örgüte bilerek ve isteyerek yardım eden kişi örgüt üyesi olarak cezalandırılır. Terör örgütünün meşru amaçlar için çalıştığı, amaçları doğrultusunda gerçekleştirilen fiillerin haklı olduğu veya en azından mazur karşılanması gerektiği yönünde kanaat oluşturmaya yönelik faaliyette bulunan kişi, örgütün üyesi olup olmadığına bakılmaksızın, 6 aydan 3 yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Aşağıdaki fiil ve davranışlar da bu hükümlere göre cezalandırılır:

a- Örgütün üyesi veya destekçisi olduğunu belli edecek şekilde, örgüte ait amblem ve işaretlerin taşınması veya bu işaret ve amblemlerin üzerinde bulunduğu üniformayı andırır giysiler giyilmesi veya toplantı ve gösteri yürüyüşlerinde, kimliklerin gizlenmesi amacıyla yüzün tamamen veya kısmen kapatılması.

b- Örgütün amacına yönelik afiş, pankart, döviz, resim, levha, araç ve gereçlerin veya bu nitelikte slogan söylenmesi veya ses cihazları ile yayımlanması.

c- Örgüte üye kazandırmaya yönelik faaliyetlerde bulunulması.
Suçlar; dernek, vakıf, siyasi parti, işçi ve meslek kuruluşlarına veya bunların yan kuruluşlarına ait bina, lokal, büro veya eklentilerinde veya öğretim kurumlarında veya öğretim yurtlarında veya bunların eklentilerinde yapılırsa bu fıkradaki cezaların 2 katı hükmolunur."

Maddi desteğe 5 yıl hapis
Metinde, terörün finansmanını önlemeye yönelik maddede, "Her kim tümüyle veya kısmen terör suçlarının hazırlanmasında veya işlenmesinde kullanılacağını bilerek veya kullanılması kastıyla doğrudan veya dolaylı olarak fon sağlar veya toplarsa 1 yıldan 5 yıla kadar hapis ve 150 günden 500 güne kadar adli para cezasına hükmolunur" ifadesi yer aldı. MİLLİYET

Gül: "Terörle mücadelede bütün yetkiler kullanılabilecek"
07 Eylül 2005 09:27

Dışişleri Bakanı Abdullah Gül, terörle mücadelede etkin biçimde, bütün yetkilerin kullanılabileceğini söyledi.

Ankara (AA) - Gül, Yargıtay Başkanı Osman Arslan'ın Adli Yıl'ın açılışı dolayısıyla verdiği resepsiyonda, son eylemlerin provokasyon olup olmadığının ve müzakereler öncesinde bir handikap yaratıp yaratmadığının sorulması üzerine, "Bunlara katılıyorum. Dışarıda ve içeride birçok provokasyonlar olacak. Kimileri alet olacak, kimileri bilerek girecek. Bunlarla ilgili istihbarat organlarımız var. Tabii bunlar sürpriz de değil" dedi.

Gül, Terörle Mücadele Yasası'nda yapılması düşünülen değişikliğin ne aşamada olduğunun sorulması üzerine, Adalet Bakanlığı'nın bu konudaki çalışmaları hemen hemen tamamladığını bildirdi. Gül, "Burada önemli olan bir taraftan terörle mücadele, öbür taraftan da özgürlüklerde, hürriyetlerde, demokratik olarak Türkiye'yi getirdiğimiz noktadan hiç, kesinlikle geri gitmemek. Bu tuzaklara düşmeden, dikkatle gitmek o bakımdan çok dikkat isteyen bir konu. Tekrar söylüyorum, özgürlüklerde geldiğimiz demokratik olgunluktan asla geri gidiş söz konusu olmayacak ama terörle mücadelede en etkin biçimde bütün yetkiler kullanılabilecektir. Bunun ikisini bir arada tutmak önemli, dikkatli bir çalışma istiyor. Bu çalışma yapılıyor" dedi.

Gül, olağanüstü hale dönüşün asla söz konusu olmadığını belirterek, "Burada hepimizin dikkatli olması gereken şey, teröre hiçbir fırsat vermeyecek şekilde en etkin çalışmayı, mücadeleyi yapmak ama diğer yandan da özgürlükleri, hürriyetleri, demokratik hak ve hukuku asla geriye götürmemek" diye konuştu.

Yapılan eylemler ilgili tahkikatların yapıldığını ve davaların açıldığını söyleyen Gül, "Lütfen yanlış hava oluşturulmasın. Lütfen provokasyonlara düşülmesin. Sanki kanun yokmuş, nizam yokmuş, sanki Türkiye'de terör örgütünü övmek propagandasını yapmak serbestmiş gibi bir imaj çıkarmak çok yanlış olur, böyle bir şey söz konusu değil. Yasalar uygulanıyor ve devam edecek" değerlendirmesinde bulundu.

Rivlin: "İsrail tüm Müslüman ülkelerde temsilcilik ister"
07 Eylül 2005 09:32

İsrail Parlamento Başkanı Reuven Rivlin,İsrail'in bütün Müslüman ülkelerde temsilcilik açmayı arzu ettiğini söyledi.

New York (AA) - II. Dünya Parlamento Başkanları Konferansı dolayısıyla bulunduğu New York'ta TBMM Başkanı Bülent Arınç'la görüşen Rivlin, bir soru üzerine İsrail'in tüm Müslüman ülkelerde temsilcilik açmayı arzu ettiğini söyledi.

İsrail'in İslam ülkelerinde bir diplomatik temsilcilik açmadan önce bu ülkelerde Türk elçiliklerinde bir temsilcilik açacağına ilişkin haberlerin hatırlatılması üzerine Rivlin, "Bunun bir seçenek olduğuna inanmıyorum. Barışa sahip oluruz veya olmayız. Biz barışın kurulması konusunda, Arap ülkeleriyle anlaşmalara varma konusunda Türkiye'den ve Türkiye ile olan ilişkilerimizden faydalanabiliriz. Ancak saklanmaya ihtiyacımız olduğuna inanmıyorum. İsrail var olacaktır ve bu ülkelerle ilişki kurma olanaklarının araştırması içindeyiz" dedi.

T.C. İsrail’in Taşeronluğu Girdabında

İsrail, İslam dünyasıyla ilişkilerini Türk elçikleri yoluyla kurmayı planlıyor
İsrail, Türk büyükelçilikleri bünyesinde açacağı ofisler aracılığıyla İslam ülkeleri ile ilişki kurmayı planlıyor. İlk planda Pakistan’da büyükelçilik açılmasını zor olarak gören İsrail yönetimi, bunun yerine İslamabad’daki Türkiye büyükelçiliği bünyesinde ‘İsrail çıkarlarını gözetleme ofisi’ kurmayı düşünüyor. Ankara ise Ortadoğu “barış” süreci çerçevesinde İsrail’in bu teklifine sıcak bakıyor.

Tabii bütün bu gelişmeler kafalarda bir çok soru işareti uyandırıyor. İsrail’in işgalci ve gayr-ı meşru kimliğini tüm İslam dünyası nezdinde meşru kılma ve aklama çabalarının Fas’dan Endonezya’ya kadar geniş bir coğrafyayı kapladığı herkesce malum. Üstelik bu politikanın BOP/GOP stratejisi nezdinde ABD’ce planlandığını da hesaba kattığımızda, İslam dünyasının üzerine çökecek olan karabasanı tahmin etmek için müneccim olmaya gerek yok. Bu öyle bir karabasan ki; merkezi taşeronluk rolünü AK Parti iktidarının oluşturduğu TC devleti yaparken; adeta denize atılan taşın yarattığı dalgalar misali Ürdün, Mısır, Pakistan derken ticari, siyasi ve “terörle mücadele” alanlarında ABD ile oluşturulacak tüm ilişki ağlarında önce İsrail’i hesaba katmaları gerekecek. Tıpkı Tayyip Erdoğan’ın ABD ile görüşme taleplerinin Ahmet Yasin’in şehadetinin ardından “devlet terörüyle” suçladığı İsrail’in kapısında bekletilme ve ilişkileri düzeltme şartına bağlanması; ya da Mısır ve Ürdünlülerin ancak İsraillilerle ortaklık karşılığında ABD’yle ihracat yapabilmeleri gibi.

Her ne kadar merkezi rolü AK Parti iktidarındaki bir Türkiye’nin üstlendiğini vurgulamış olsak da buradaki “taşeronluk” misyonu oldukça önemli bir çerçeveyi haiz. Yani siz gönüllü kulis faaliyetleri ve elçilikleriniz vasıtasıyla sadece taşeronlukta merkezi bir rol üstlenmiş oluyorsunuz; yoksa merkezde rol alan siz değilsiniz. Merkezi rol İsrail’e ait ve AK Parti iktidarı belki TC tarihinde görülmemiş düzeyde bir normalleştirme harekatına girişmiş bulunuyor. Bunun bir zorunluluk ya da reel politik gereği alınması gereken bir mesafe olduğunu iddia etme hakkına da sahip değiller. Nitekim, konu diktatörlerin yönettiği Arap ülkelerindeki demokrasi, insan hakları, temsil özgürlüğü vb. olduğunda geri kalmışlara ders veren çağdaşlar misali BOP değirmenine su taşımanın meşrulaştırılması kolaylaşabilir ya da kafaları karıştırırken, BOP masasında üretilenlere her düzlemde ‘evet’ anlamına gelen bu işbirliği ve ortaklık süreci acaba kime hizmet ediyor? Mesela sırf reel politik açısından bile düşünsek Türkiye’nin çıkarlarına gerçekten hizmet etmekte mi? Mesela yarın Suriye ve İran’a yönelik askeri/siyasi manevralar baş gösterdiğinde elinizdeki kartlar “menfaatlerinizi korumaya” yetecek mi? İşgalci ve katliamcılarla oluşturulan bu işbirliğinden bir an önce geri dönülmelidir. Yoksa yalnızca yapıp ettikleri değil, varlıkları dahi gayr-ı meşru olanlarla oluşturulan bu işbirliği sadece tarihe düşülen kara bir leke olarak kalmaz tamiri ve telafisi güç bir sürecin mimarları olarak sorumlularını Allah katında veremeyecekleri hesapların içinde boğar. Haksöz-Haber

Filistin eski güvenlik şefi Musa Arafat öldürüldü
07 Eylül 2005 09:21

Filistin eski Güvenlik Şefi Tümgeneral Musa Arafat, silahlı bir grubun Gazze kentinde bulunan evine bugün düzenlediği baskınla öldürüldü.

Gazze (AA) - Filistin hareketinin efsanevi lideri Yaser Arafat'ın kuzeni olan Musa Arafat'ın evine baskın düzenleyenlerin sayısının onlarca olduğu bildirildi.

Arafat'ın evini önce dışarıdan roket ateşine tutan, sonra içeriye girip kendisini dışarıya çıkaran saldırganlar, daha sonra cadde üzerinde Arafat'ı öldürdü. Silahlı grup mensuplarının kimler olduğu henüz belirlenmedi. Grup, Musa Arafat'ın en büyük oğlu olan Nimhel'i de kaçırdı. Nimhel'in, önde gelen güvenlik yetkililerinden biri olduğu kaydedildi.

Musa Arafat, Filistin Lideri Mahmud Abbas tarafından Nisan ayında görevinden alınmıştı.

Fransa eski bir Türk imamı sınır dışı etti
 
LYON  07.09.2005 TSI 22:15
Fransa'nın, dün Villeurbanne kentinde yakalanan ve radikal dinci olmakla suçlanan eski bir Türk imamı sınır dışı ettiği bildirildi.
Rhone polisinin açıklamasında, 42 yaşındaki Abdullah Cam'ın yerel saatle 18.00'de İstanbul'a giden uçağa bindirildiği belirtildi. Açıklamada, 26 Ağustos'ta hakkında sınır dışı etme kararı alınan eski imamın, yaşadığı Lyon kenti yakınlarındaki Villeurbanne'de rutin bir kontrol sırasında yakalandığı ve gözaltına alındığı belirtildi.
Fransa İçişleri Bakanı Nicolas Sarkozy, vaazlarında şiddeti ve ayrılıkçılığı öven imamların sınır dışı edilmesi yönünde bir süreç başlatacağını açıklamıştı.

İtalya'da sınır dışı edilen Faslı imam, memleketinde serbest bırakıldı
 
FAS  07.09.2005 TSI 17:10
İtalya'dan terör şüphesi ile sınır dışı edilerek memleketi Fas'a gönderilen İmam Buriki Buşta, serbest bırakıldı.
AFP'nin edindiği bilgiye göre, İtalya İçişleri Bakanlığı'nın terörle mücadele amacıyla çıkarttığı son düzenlemeler doğrultusunda dün sabah sınır dışı edilen Buşta, Casablanca'da istihbarat yetkililerinin araştırmalarının ardından hiçbir suç işlemediğinin ve Fas'ta aranmadığının anlaşılması üzerine serbest bırakıldı.
Buşta'nın, serbest bırakılmasının ardından açıklama yapmadan, doğduğu Kurigba kentine gittiği kaydedildi.
İtalya'nın Torino kentinde imamlık yapan 40 yaşındaki Faslı göçmen Buriki Buşta'nın, bu kentte yasal oturma izniyle ikamet ettiği, bir kasap dükkanının sahibi olduğu, kasaplığın yanı sıra Torino'nun Porta Palazzo semtindeki mescitte de imamlık yaptığı belirtilmişti.

Alman parlamenter eşcinsel arkadaşı ile evlenecek

Avrupa Parlamentosu'nun Alman sosyalist üyesi Lissy Gröner, cumartesi günü Brüksel'de, eşcinsel arkadaşı ile nikah kıyacağını duyurdu.
Eşcinsel parlamenter, Belçika yasalarının aynı cinsten insanların evlenmesi halinde daha fazla olanak ve eşitlik tanıdığı gerekçesiyle bu kararı aldığını belirterek, "Başka eşcinsel parlamenterlere de yol açtığını" savundu. Belçika'da nikah kararının "özel" ama "aynı zamanda siyasi" olduğunu anlatan Gröner (51), "AB için olumlu bir sinyal" olarak nitelendirdiği Belçika yasalarından istifade edecek ilk Avrupa Parlamentosu üyesi olacak.
Nikahı kıyacak olan Brüksel Belediye Başkanı Freddy Thielemans, Gröner'in yakın arkadaşı olarak tanınıyor.
Belçika'da eşcinsellerin resmi nikah yapmasına olanak tanıyan yasa, 1 Haziran 2003 tarihinde yürürlüğe girmişti. Söz konusu yasa, geçen yıldan bu yana, yabancı eşcinsellerin resmi nikah yapmalarına da izin veriyor. Eşlerden birinin Belçikalı olması veya bu ülkede ikamet etmesi yeterli görülüyor.
Belçika yasaları, eşcinsel ve heteroseksüel çiftlere aynı hakları tanıyor.
Lissy Gröner'in ülkesi Almanya'da ise birlikte yaşayan eşcinseller, 2001 yılından bu yana, "Ortak Yaşam Kontratı" çerçevesinde çeşitli haklar elde ediyor, ancak bu haklar, özellikle maddi konularda ve vergilendirme alanında Belçika'daki boyutları bulmuyor.

Gül'den Avrupa Birliği'ne girmede 'son yüz metre' hassasiyeti

7 Eylül, 2005 21:24:00 (TSİ)

Gül, Türkiye'nin gerekli her şeyi yaptığını söyledi

Dışişleri Bakanı Abdullah Gül, 3 ekim sürecine yoğun şekilde hazırlandıklarını belirterek, önemli olanın hem Türkiye hem de AB'nin maratonun son yüz metresini dikkatli şekilde koşması olduğunu söyledi.

Dışişleri Bakanlığı'nda bakanlık mensuplarından Levent Bilman'ın fotoğraf sergisi ile Genç Yorum Seramik Sergisi'ni gezen Gül, gazetecilerin gündeme ilişkin sorularını yanıtladı.
 
Türkiye'nin AB sürecine ilişkin bir soru üzerine Gül, Ankara'nın 3 ekime yoğun şekilde hazırlandığını, diplomatik çalışmaların ise devam ettiğini belirtti.
 
Gerek Avrupa'da gerekse Ankara'da sürece ilişkin gerekli çalışmaların yapıldığını belirten Gül, ''önemli olan bu son süre içinde tabiri caizse maratonun son yüz metresini en dikkatli şekilde koşmak. Bu AB için de Türkiye için de geçerli'' dedi.
 
Gül, 3 ekimde müzakerelerin kararlaştırıldığı gibi başlamasını ümit ettiklerini belirterek, ''başlamaması için bir sebep görmüyorum, çünkü Türkiye'den talep edilen ve Türkiye'nin yapması gereken herşey yapıldı" diye konuştu.
 
"AB'nin bu kararı alan liderlerinin imzaları oradadır" diyen Dışişleri Bakanı Gül, soğukkanlı bir şekilde son dakikaları götürmeye çalıştıklarını söyledi. Gül, AB'nin de aynı dikkati gösterdiğinden emin olduğunu belirtti.
 
AB'nin Türk limanlarının Rum kesimine açılması yönündeki kararlığı karşısında Türkiye'nin tutumuna ilişkin bir soru üzerine Gül, ''Gümrük Birliği'nin işleyişiyle ilgili çeşitli problemler, iddialar söz konusu olursa, Gümrük Birliği içinde bunların konuşulacağı hukuki platformlar var. Türkiye'nin AB süreci böyle bir konuyla bağlantılı değildir'' dedi. 
 
Uzlaşma sağlanamıyor
 
AB Daimi Temsilciler Komitesi (COREPER), Türkiye'nin Kıbrıs konusundaki deklarasyonuna karşı yayımlanacak AB deklarasyonu taslak metni üzerinde uzlaşma sağlamakta zorlanıyor.

Bugün TSİ 11.00'de başlayan COREPER toplantısında Türkiye'ye karşı yayımlanacak deklarasyon üzerinde henüz uzlaşma sağlanamadı.
 
Anadolu Ajansı'nın haberine göre, deklarasyon konusunun önümüzdeki hafta 14 eylülde yapılacak toplantıya kaydırılması olasılığı var.

AB üyesi 25 ülkenin Brüksel'deki daimi temsilcilerinden oluşan COREPER, bugünkü toplantısında, İngiltere tarafından hazırlanan karşı deklarasyon taslak belgesini gündemine aldı. 
 
Belgede, Türkiye'nin, 29 temmuzda Ankara Antlaşması Ek Protokolü'nü imzalarken 'Kıbrıs Cumhuriyeti' ile ilgili bir deklarasyonda bulunma ihtiyacı hissetmesinin üzüntüyle karşılandığı ifade ediliyor ve Türk deklarasyonunun tek taraflı olduğu, protokolün bir parçasını oluşturmadığı, Türkiye'nin protokolden kaynaklanan yükümlülükleri üzerinde herhangi bir yasal etkisi bulunmadığı savunuluyor. 
 
Taslak belgede, AB'nin, Ek Protokol'ün Türkiye tarafından tam olarak, ayrım yapılmaksızın uygulanmasını ve malların serbest dolaşımı üzerindeki, ulaştırma araçlarıyla ilgili olanlar dahil tüm zorlukları ortadan kaldırmasını beklediği ifade ediliyor.
 
AB, protokolün pratik uygulamasını yakından izleyeceğini ve durumu değerlendireceğini belirtiyor.
 
Türkiye'nin yükümlülüklerini yerine getirmemesi halinde, 3 ekimde resmen başlaması öngörülen tam üyelik müzakerelerinde başlıkların açılmayacağı mesajı verilen taslak belgede, 1 mayıs 2004'ten itibaren AB üyesi olan Kıbrıs Cumhuriyeti'nin uluslararası hukuk çerçevesinde devlet olarak tanındığı kaydediliyor.
 
Belgede, Türkiye'den, tüm AB üyesi ülkelerle arasındaki ilişkileri en kısa sürede ve hukuki olarak normalleştirmesi beklentisine yer veriliyor.
 
Taslak belgede, Türkiye'nin, BM Genel Sekreteri'nin çabaları çerçevesinde Kıbrıs sorununun kapsamlı çözümü doğrultusundaki çabaları destekleme taahhüdünün devam ettiğine dikkat çekiliyor ve Ada'da kalıcı çözümün barış, istikrar ve uyumlu ilişkilere katkıda bulunacağı konusunda hem fikir olunduğu belirtiliyor. 
 
Kıbrıs Rum kesiminin, COREPER toplantısında, taslak metinin yeteri kadar net olmadığını ve sertleştirilmesi gerektiğini savunarak onaya karşı çıktığı, bu girişimine Fransa ve Yunanistan'dan da destek aldığı belirtiliyor. 
 
Türkiye Ek Protokolü imzaladı
 
AB üyesi ülkelerin devlet ve hükümet başkanlarından oluşan AB Konseyi, geçen 17 aralıktaki zirvede, Türkiye'nin belirli koşulları yerine getirmesi halinde müzakerelerin 3 ekimde başlamasını kararlaştırmıştı.
 
Koşulları yerine getiren Ankara, bu çerçevede, gümrük birliğinin AB'ye yeni katılan 10 üyeye de uyarlanması için Ankara Antlaşması'nın ek protokolünü imzalamıştı. Türkiye, ek bir deklarasyonla, Kıbrıs Rum kesimini tanımadığını belirtmişti. Cnntürk

Bursa'da, Hizbu Tahrir bildirisi dağıttığı iddia edilen bir kişi tutuklandı
 
BURSA (İHA) -  07.09.2005 TSI 17:25
Bursa'da terör örgütü(!) Hizbu Tahrir adına faaliyetlerde bulunarak bildiri dağıttığı iddia edilen bir kişi tutuklandı.
Emniyet Müdürlüğü'nden alınan bilgiye göre, terör örgütü(!) Hizbu Tahrir örgütü adına faaliyetlerde bulunduğu ve örgüt lehine bildiri dağıttığı öne sürülen Hayri T'nin yakalanması için çalışmalara hız verildi. Uzun süredir Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü (TEM) ekiplerinin takibinde olan Hayri T.'nin yakalanması için, Başaran Mahallesi'ne operasyon düzenlendi. Gözaltına alınan Hayri T, TEM ekipleri tarafından Adli Tıp Kurumu'nda sağlık kontrolünden geçirilip, ardından adli mercilere sevk edildi. Daha önce de, yine aynı örgüt adına faaliyetlerde bulunduğu için sabıkası olduğu belirtilen Hayri T, "yasadışı örgüt adına bildiri dağıtmak ve faaliyetlerde bulunmak" suçundan tutuklandı.

Hükümet'ten ilginç Hizb-ut Tahrir savunması...

ANKARA Milliyet

İstanbul'da Hizb-ut Tahrir taraftarlarının yaptığı eyleme polisin müdahele etmemesi tartışmalarına Hükümet Sözcüsü ve Adalet Bakanı Cemil Çiçek'ten ilginç bir savunma geldi. Çiçek, "Polis belki cuma saati olduğundan, bilemem, bir olay olmasın diye, belki de 'sonra yakalar adalete teslim ederiz' diye düşünmüş olabilir" dedi.
Çiçek, Bakanlar Kurulu toplantısı sonrasında gazetecilerin polisin Hizb-ut Tahrir örgütüne neden müdahale etmediği yönündeki sorularını yanıtladı. Çiçek, 2001 - 2002 yılları arasında 2 kişinin örgüt üyesinin olduğu iddiasıyla gözaltına alındığını, bunların 157'sinin tutuklandığını söyledi. 2005'e kadar Hizb-ut Tahrir örgütü üyesi olduğu iddiasıyla 407 kişinin gözaltına alındığını bunların 162'sinin tutuklandığını belirten Çiçek, "Hükümet bu konuda bu kadar hassas davranırken, 'seyirci kalındığı yorumları' doğru değil" dedi.
CHP'nin eleştirilerine de yanıt veren Çiçek, "Ana muhalefet partisinin bir kurultayında bağırarak çağırarak, bunu dile getirmesi hoş bir durum değildir. 162 kişiyi tutuklayan bu hükümettir. Böyle görüşler dile getirildiği sürece karanlıkta göz kırpmış oluruz" diye konuştu. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın olayda "polisin müdahale etmesi gerektiği" yönündeki görüşlerinin hatırlatılması üzerine Çiçek, şunları söyledi:
"Gözaltılar gerçekleşmiştir. Devlet kendi mekanizması içerisinde gerekeni yapacaktır"

İçişleri Bakanı Aksu: Tahriklere kapılmayalım

İçişleri Bakanı Abdülkadir Aksu, vatandaşları, son günlerde yaşanan menfur olaylar karşısında soğukkanlı olmaya çağırdı. Aksu, "Laik Cumhuriyetimize, Cumhuriyetimizin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’e ve ülkemizin bölünmez bütünlüğüne yönelik eylemlerin sonuca ulaşması mümkün değildir. Ve mümkün de olamayacaktır" dedi.
Aksu, yaptığı yazılı açıklamada, son günlerde bazı illerde meydana gelen olayların herkesi derinden üzdüğünü kaydederek, Türkiye’nin, hassas bir coğrafyada ve bu özelliği dolayısıyla da uluslararası ilişkilerin odaklandığı bir bölgede olduğuna dikkati çekti.
Tarih boyunca Türkiye üzerinde bazı ülkelerin çeşitli emelleri olduğunu ifade eden Aksu, "Kültürel zenginliklerimiz, temel farklılıklarmış gibi yansıtılmaya çalışılmıştır" dedi.
Türkiye’nin, uzun yıllar önce başlayan geniş çaplı terör eylemleri ile karşı karşıya kaldığına ve terörden çok zarar görmüş bir ülke olduğuna işaret eden Aksu, Türkiye’nin ilerlemesini istemeyen odakların, geçmişte de akıl almaz oyunlar sergilediklerini belirtti.
Aksu, şunları kaydetti:
"Ülkemiz, kardeşi kardeşe kırdıran, milli servetimizin büyük bir kısmının boş yere heba olmasına sebep olan terör illetinden çok çekmiş ve binlerce vatan evladımız, en verimli çağında bu terör belasının kurbanı olmuştur. Bu bakımdan ülkemiz kamuoyu, bu gibi olaylar konusunda çok hassastır.
Artık herkes anlamalıdır ki terörle bir yere varılamaz, terör, ancak kan, gözyaşı ve mağduriyet getirir. Teröre prim ve cesaret verecek her davranış, milli birlik ve beraberliğimize, ülkemizin kalkınmasına ve aydınlık geleceğimize vurulan en büyük darbedir.
Milletçe hepimizin duyarlı olduğu ve hassasiyetle üzerinde durduğumuz değerlere herkesin saygılı olması gerekir." Aksu, vatandaşların son zamanlarda bazı illerde birtakım karşılıklı sürtüşme ve kavgalara girdiklerinin görüldüğüne dikkati çekerek, "Bizim milletçe üzerinde hassasiyet gösterdiğimiz değerlere karşı, güvenlik güçlerimiz de aynı duyarlılığı göstermektedirler" dedi.

"TAHRİKLERE KAPILMAYALIM"
Hiçbir kişi veya sivil toplum örgütünün, kanunların kendisine vermediği bir yetkiyi üzerine atfederek kullanamayacağını vurgulayan Aksu, aksi davranış ve eylemlerin, toplumda kamu düzenini bozacağını, kargaşaya neden olacağını belirtti.
Aksu, şöyle devam etti:
"Geçmişte de gördük ki bu gibi yanlışlıklardan hep yüce milletimiz zarar görmüştür. Birlik ve beraberliğimizi bozmayalım.
Sağduyu içinde hareket edelim. Soğukkanlı olalım ve tahriklere kapılmayalım.
Türkiye Cumhuriyeti, demokratik bir hukuk devletidir. Hukuka aykırı bir durum veya eylem olduğunda, bunu takip edecek, soruşturacak, adli organlara teslim edecek ve yargılanmasını sağlayacak merciler bellidir.
Bazı olayları vesile ederek toplumu ve özellikle de gençlerimizi yanlış istikametlere yönlendirmeyelim. Toplumun tüm kesimleri, örnek davranış sergilemek ve serinkanlı hareket etmek zorundadır." İçişleri Bakanı Aksu, zaman zaman meydana gelen olaylar ve tahrikler konusunda itidalli olunması gerektiğini vurgulayarak, herkesin, meydana gelen bu olaylardan ders alması gerektiğini belirtti.
Aksu, şöyle dedi:
"Ülkemizin bütünlüğü, al bayrağımız altında yaşayan herkes için, her kurum için vazgeçilmezdir ve tartışılamaz. Bu vesile ile tüm vatandaşlarımızı bu menfur olaylar karşısında bir kez daha soğukkanlı olmaya davet ediyorum.
Şunu herkes bilmelidir ki; valilerimiz, sorumlulukları altındaki kolluk kuvvetleri ile her türlü kanunsuzluğa anında müdahale edebilecek güç ve kabiliyettedir. Bütün bu olaylara, güvenlik güçlerimiz zamanında ve yerinde müdahale etmekte, mücadelesini de sürdürmektedir.
Bir kez daha herkesin bilmesini istiyorum ki; kaynağı ne olursa olsun, vatandaşlarımızın huzurunu bozan her türlü olumsuzluğa, yasadışı davranışlara karşı tavizsiz bir mücadeleyi sürdürmekteyiz.
Bundan sonra da sürdüreceğimizden hiç kimsenin endişesi olmaması gerekir.
Laik Cumhuriyetimize, Cumhuriyetimizin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’e ve ülkemizin bölünmez bütünlüğüne yönelik eylemlerin sonuca ulaşması mümkün değildir. Ve mümkün de olamayacaktır."

MEHMET ALİ ŞAHİN: ORASI SİVİL POLİS KAYNIYORDU NEDEN GÖZALTI OLMADI

Bakandan polise Hizb-ut Tahrir tepkisi
Başbakan Yardımcısı Mehmet Ali Şahin, Fatih Camii’ndeki eylemde Atatürk’e hakaret eden Hizb-ut Tahrir örgütü lideri Yılmaz Çelik için, ‘Bu adamın bu işlerle alakası olamaz.

Para karşılığı bu işleri yapan biridir. Bunlar uluslararası bir örgüt’ dedi. Şahin, Yılmaz’ı yakalamayan İstanbul polisine de tepki gösterdi.

Başbakan Yardımcısı ve Devlet Bakanı Mehmet Ali Şahin, İstanbul Fatih Camii’ndeki Hizb-ut Tahrir eylemi nedeniyle İstanbul Emniyet’ini ağır bir dille eleştirdi. Şahin, cuma günü Fatih Camii avlusunda hilafet bildirisi okuyan örgüt lideri Yılmaz Çelik’in polis tarafından yakalanmış olması gerektiğini söyledi. Geçen yıl Fatih Camii’nde kendisine de bildiri veren Hizb-ut Tahrir üyelerini gözaltına aldırdığını ve İstanbul Emniyet Müdürü’ne bu örgütün bölgede evleri olduğunu söylediğini açıkladı. Şahin, şöyle konuştu:

BİLDİRİ ÇANTAMDA

Ramazan’da bayram namazı için Fatih Camii’ne gittim. Çıkışta, şadırvan tarafındaki kapıyı tercih ettim. Kapının iki yanında iki genç durmuş, çıkanlara kapalı birer zarf veriyordu. Aynı zarfı bana da uzattılar. Alıp açtım. Tahmin ettiğim gibi içinde bildiri vardı. Hizb-ut Tahrir imzasını gördüm. Bildiride tamamen cumhuriyete küfür ediyorlardı. Bildiriyi yanıma da aldım. Sanırım hálá da çantamdadır. (Şahin, bildiriyi çantasında arayıp bulduktan sonra bazı bölümlerini de yeniden okudu.)

GÖZCÜYLE TARTIŞTIM

Bunun üzerine orada bekleyen polisleri çağırdım. Adamların eylem ve bildirilerinin yasadışı olduğunu söyleyip gözaltına almalarını, haklarında işlem başlatmalarını tavsiye ettim. Bu sırada onların gözcüsü olduğunu tahmin ettiğim sakallı biri bana çıkıştı. ‘Amerikan uşaklığı yapıyorsunuz’ falan gibi laflar etti.

CUMHURİYET SAYESİNDE

Ben de ona, ‘Bunun Amerikan uşaklığı ile ne alakası var. Burada rahatlıkla ibadet edebiliyorsunuz, buralarda huzur içinde gezebiliyorsunuz. Bütün bunları Cumhuriyete borçlusunuz. Eğer yasal bir şey olsa niye zarf içine gizlesinler? Bu dağıtılan bildiri sadece Cumhuriyete küfür içeriyor’ dedim.

POLİS NE BEKLİYOR

Gözcüyle tartışıp otomobilime gittiğimde, o iki genci polislerin arasında, otomobilin yanında buldum. Hayret edip polislere ne beklediklerini sordum. ‘Efendim sizin için burada tutuyoruz’ dediler. Çıkıştım, ‘Kardeşim benimle ne alakası var, götürün karakola haklarında işlem yapın’ dedim. Daha sonra, savcılık olaya el koyana kadar da takip ettim. Sonrasını bilmiyorum. Ancak, ben işin şöyle de takipçisi oldum. Bunların Fatih’te evleri varmış, İstanbul Emniyet Müdürü Celalettin Cerrah’a bunları anlattım.

AMAÇ PROVOKASYON

Cuma günkü olaya gelince, bildiriyi okuyan adama (Yılmaz Çelik) iyi bakılsın. Bence bu adamın bu işlerle alakası olamaz. Para karşılığı bu işleri yapan biridir. Amaç polisi provoke etmekti. Bunlar uluslararası bir örgüt. Ertesi gün de Londra’da eylem yaptılar.

Polisler gözaltına almalıydı

Bunlar kim ki Müslümanlığı savunmak onlara kalsın. Akıllarına göre ayetlerden alıntılar yaparak, küfür ediyorlar. Polisin o bildiriyi okuyanı mutlaka yakalaması gerekirdi; eğer bunu o sırada provokasyon olmasın diye yapmadıysa takip edip sonradan yapmalıydı. Bunu da rahatlıkla yapabilirlerdi; çünkü bilirim, orası zaten sivil polis kaynıyor. HÜRRİYET

İrticai-Bölücü Eylemlerin Yankıları

Gül:OHAL'e dönüş sözkonusu değil. Aksu:Kimsenin yaptığı yanına kalmaz.
 
Son günlerde yaşanan irticai ve bölücü eylemlerin yankıları sürüyor.

Dışişleri Bakanı Başbakan Yardımcısı Abdullah Gül, 3 Ekim'e kadar dışarıda ve içeride birçok provokasyon olabileceğini ancak bu oyunlara gelinmemesi gerektiğini ifade etti.

Olağanüstü hale dönüşün söz konusu olmadığını belirten Gül, Türkiye'nin belli bir demokratik olgunluğa ulaştığını da kaydetti.

Gül şöyle konuştu: "Yasalar çalışıyor. Sanki kanun yokmuş, nizam yokmuş, sanki Türkiye'de terör örgütünü övmek, propagandasını yapmak serbestmiş gibi bir imaj çıkarmak çok yanlış olur, böyle bir şey söz konusu değil. Yasalar uygulanıyor ve devam edecek. Terörle mücadele için bazı düzenlemeler gerektiğini de görüyoruz. Bazı gözden geçirmeler de yapılıyor."

Aksu: İşlem Hemen Başlatıldı
 Abdülkadir Aksu da, Fatih Camii'nde Cuma namazı sonrası yapılan irticai gösteriyle ilgili eleştirilere karşılık,
"Bir eksikliktir biz de katılıyoruz ancak işlem hemen başlatıldı." dedi.

Aksu: "Gereken adli işlem başlatılmış oldu, sanıklardan 2'si daha salı akşamı yakalandı. Böylelikle 8'e çıktı. Hiç kimsenin yaptığı yanına bırakılmayacaktır. Bütün olayları ısrarla takip ediyoruz." diye konuştu. TRT

Türkiye, İsrail Meclis Başkanları Buluştu
New York - 07/09/2005

II. Dünya Parlamento Başkanları konferansına katılmak üzere New York'a gelen TBMM Başkanı Bülent Arınç görüşmelerine başladı. Arınç, ilk görüşmesini İsrail Parlamento Başkanı Reuven Rivlin'le yaptı.

İkili görüşmenin ardından Rivlin, "Türkiye'nin bölgede önemli bir rolü olduğuna inanıyoruz. Türkiye, Arap ülkelerini, Filistin'i, İsrail ve bölgeyi iyi bilen bir ülke olarak neredeyse 100 yıldır süren krizlerde önemli bir rol üsteniyor" dedi.

Türkiye'nin İsrail ve Filistin yönetimini buluşturmak niyetiyle iki tarafı İstanbul'a veya Ankara'ya davet etmesi durumunda bunu tereddütsüz kabul edeceklerini vurgulayan Rivlin, ancak önemli olanın görüşmelerin yerinin değil, görüşme kararının iki taraflı verilmesi olduğunu belirtti.

TBMM Başkanı Bülent Arınç ise ikili görüşmenin ardından basına yaptığı açıklamada toplantıyı "olumlu" diye niteledi. İkili görüşme talebinin İsrail Parlamento Başkanından geldiğini söyleyen Arınç, İsrail ile Türkiye'nin ilişkilerinin iyi olduğunu vurguladı.

İsrail'in kısmen Batı Şeria'dan ve Gazze'den çekilme kararının Türkiye tarfından barışa yönelik önemli bir adım olarak görüldüğünü vurgulayan Arınç, Türkiye'nin BM tarafından çizilen yol haritasını desteklediğini de belirtti.

İsrail Perlemento Başkanı Rivlin'le görüşmesinin ardından Arınç, 15 Ağustos'ta resmen göreve başlayan Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP) Başkanı Kemal Derviş'le buluştu. Arınç, daha sonra Derviş'in, BM binasında kendi onuruna verdiği öğle yemeğine katıldı.

150'den fazla parlamento başkanının katılacağı Dünya Parlamento Başkanları konferansı bugün başlayacak. Meclis Başkanı Bülent Arınç’ın da toplantıda 8 Eylül Perşembe günü bir konuşma yapması bekleniyor. VOA

ABD'den Çin'e: İran gibi ülkelerden uzak dur


ABD, "İran gibi iyi gözle bakılmayan" ülkelerle enerji işbirliğini derinleştirmemesi için Çin'i uyardı. ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Robert Zoellick, "Çin, İran gibi ülkelerle enerji anlaşmaları imzalamaya devam ederse, ABD ile artan biçimde anlaşmazlığa düşecektir ve aradığı enerji güvenliği hedefine de muhtemelen ulaşamayacaktır" dedi.

Çin'in enerji arayışlarının ne ölçüde hükümetin "stratejik planından" ne ölçüde yeni kurulan Çinli enerji şirketlerinin bireysel kar arayışından kaynaklandığını bilmediğini belirten Robert Zoellick, bununla birlikte, İran gibi Washington ve müttefiklerince "iyi gözle bakılmayan" ülkelerle anlaşmalar yapmanın Çin'in yararına olmayacağını iddia etti.

"Ya biz ya onlar"

Pekin'in ABD'nin "mesele çıkarabilecek, belalı" ülkeler olarak gördüğü İran, Burma ve Zimbabve ile ilişkilerinin "başka yerlerde ters tepebileceği" ifadesini kullanan ABDli yetkili, Çin'e "ya biz ya onlar" restini de çekti.

Zoellick, "Çin ya 'bu arada kendi enerji önceliklerini de korumaya devam ederek' bu ülkelerin yarattığı problemlerin giderilmesi için ABD ile birlikte çalışır ya da bize ve belki de bizimle birlikte uluslararası sistemde yer alan başka ülkelere karşı çıkmayı tercih eder" diye konuştu.

Dışişleri Bakan Yardımcısı Robert Zoellick, ABD'nin gelecekteki baş rakibi olarak gördüğü Çin ile ilişkilerinde benimsediği yeni "stratejik diyalog" politikasının sorumuluğunu üstlenmiş bulunuyor.

Çin, ABD'yi kaygılandırıyor...

Siyasi ve iktisadi gözlemciler, dünyanın en uzun süre en hızlı büyüyen ekonomisi olarak Çin'in enerji kaynaklarını güvenceye almak için giriştiği atağın ABD'de giderek artan bir kaygıyla karşılandığına dikkat çekiyorlar.

ABD'li bazı strateji uzmanları, Çin'in hayati önemdeki enerji kaynaklarının denetimini güvenceye almak için giriştiği büyük çaplı satın almaların nihayetinde dünya gücü olarak ABD'nin yerini almasına yol açacağı uyarısında bulunuyor. Y.Şafak

Erdoğan ''dönek'' davasını kaybetti

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, kendisine yönelik "dönek" benzetmesi nedeniyle SP Genel Sekreteri Suat Pamukçu ve Milli Gazete’ye karşı açtığı tazminat davasını kaybetti.

Mahkeme, "dönek" benzetmesini, "Geçmişle bugünkü farklılığın dile getirildiği ve siyasilere yönelik bu tür sözlerin eleştiri sınırları içinde olduğu" görüşüyle Erdoğan’ın 30 milyar liralık manevi tazminat talebini reddetti. Yargıtay da aynı doğrultuda "dönek" benzetmesini "Erdoğan’ın kişilik haklarına saldırı" saymayarak tazminat ısrarına son noktayı koydu.

Başbakan Erdoğan’ın eski camiası olan SP ve Milli Gazete’ye karşı açtığı ve kaybettiği 30 milyarlık "dönek" davasının yargıdaki seyri şöyle yaşandı:
      
MUHAFAZAKAR DEMOKRAT OLDUĞUNU SÖYLEYENLER DÖNEK OLDU

Erdoğan, partisinin kimliği olarak açıkladığı "muhafazakar demokrat" nitelemesini eleştirirken, "Muhafazar Demokrat olduğunu söyleyenler dönek oldu" şeklindeki açıklaması nedeniyle SP Genel Sekreteri Suat Pamukçu ve bu açıklamayı "Demokrat Değil Dönek" başlığıyla manşetine taşıyan Milli Gazete’ye karşı manevi tazminat davası açtı. Erdoğan "dönek" sözünün kişilik haklarına saldırı olduğu gerekçesiyle 2003 yılında açtığı davada Pamukçu ve Milli Gazete’den 30 milyar lira talep etti.
     
DÖNEK SÖZÜ GEÇMİŞLE BUGÜNÜN FARKINI ANLATIYOR

Erdoğan’ın açtığı davayı karara bağlayan 18’inci Asliye Hukuk Mahkemesi, "dönek" benzetmesini "kişisel haklara saldırı" saymayarak tazminat talebini reddetti. Mahkeme, kararının gerekçesinde, "dönek" benzetmesiyle ilgili değerlendirmelere girerken, Suat Pamukçu’nun "dönek" sözü ve bu sözün yer aldığı gazete haberi için, "Dönek kelimesi ile geçmiş ile bugünkü farkılık dile getirilmek istenmiş, siyasi kişilik taşıyan kişiler için bu nevi eleştirilerin kişisel haklara saldırı nitelik ve içerikte olmadığı kanı ve sonucuna varılarak davanın reddine karar vermek gerekmiş..." ifadelerine yer verdi.
     
BASIN KİŞİSEL HAKLARI HALELDAR DA EDEBİLİR

Mahkeme, gerekçesinde medya-siyasetçi ilişkisi açısından da anlamlı sayılabilecek yorumlar getirerek, "Kişinin ifade özgürlüğü ve basının haber verme özgürlüğü Anayasa ve yasalarla güvence altına alınmış olmasına karşın, kural olarak bir yayın verdiği haber yönünden doğru, ölçülü, dengeli, uygun bir amaç- araç ilişkisi içinde kalmalı, meşru bir amaca yönelik olduğu takdirde, bu yayından bazı kişilik hakları haleldar olsa dahi hukuka aykırılıktan söz edilemez." Dedi.
     
ERDOĞAN TEMYİZ ETTİ

Mahkemenin "dönek" benzetmesi için istediği tazminat talebini reddetmesine karşın Erdoğan, "dönek" benzetmesiyle "kişilik haklarına saldırı olduğu" görüşüyle tazminat ısrarını sürdürerek kararı temyiz etti.
     
YARGITAY SON NOKTAYI KOYDU

Yargıtay 4’üncü Hukuk Dairesi, Erdoğan’ın temyiz başvurusunu sonuçlandırırken mahkemenin "dönek" benzetmesini hakaret saymayan kararını onaylayarak yargılamaya son noktayı koydu. Yargıtay 4’üncü Dairesi, mahkemenin "dönek" sözüyle ilgili kararına katılarak Erdoğan’ın tazminat talebini reddetti.
Daire kararında, Erdoğan’ın temyiz talebinin "yerinde olmadığı" belirtilerek, "dönek" sözüne tazminat vermeyen mahkeme kararını onadı. Milliyet

Aynı taktik

Türkiye'yi karıştırmak isteyen PKK'lılar da "hilafet" çağrısı yapan dinciler de kalkan olarak kadın ve çocukları kullanıyor
 
07.09.2005
 
Türkiye son birkaç gündür hep aynı sahneyi izliyor. Gerek "Abdullah Öcalan'a özgürlük" adı altında gerçekleştirilen Gemlik Yürüyüşü'nde, gerekse hilafet isteyen Hizbul-Tahrir örgütünün gösterilerinde kadınlar ve çocuklar grupların hep önlerinde yer aldı. Amaç polisin elinin kolunun bağlamak... Fatih Cami Avlusu'nda geçen Cuma Hizbul-Tahrir örgütünün eylemlerinde polisin müdahale etmemesi tartışma yaratınca Emniyet Müdürlüğü'nden üst düzey bir yetkili, "En önlerde kadınlar ve çocuklar vardı. Savcıyı arayıp durumu anlattık. Savcı, 'Müdahale etmeyin, bekleyin. Müdahale ederseniz infial çıkabilir' dedi. Biz de bekledik" açıklamasında bulundu. Gemlik'te yapmak istedikleri Öcalan'a destek eylemi engellen gruplar dönüşe geçince bu kez Bozüyük'te linç edilmek istendi. Çünkü aynı gün İstanbul'da meydana gelen gösterilerde insanların kanını donduran sahneler yaşanmış, Apo posterleri açan çocuklar ve kadınlar slogan atarken, polis grubun yanında yürümüştü. Vatandaş ise tepkiliydi. Kimi penceresinden sarkmış Türk bayrağı sallıyor, kimi balkonlarından 'Kahrolsun PKK' diye bağırıyordu. Peki bu taktiğe karşı ne yapılabilir. Uzmanlara sorduk.

Kadın polis olmalı
* İstanbul eski Emniyet Müdürü Necdet Menzir: Toplumsal olaylarda kadın ve çocukların ön planda olması, erkek polislerin müdahalesini de güçleştiriyor. Bunun için kadın polis memurlarının sayısını artırmak ve toplumsal olaylarda görevlendirmek gerek. Önemli olan olayları önceden haber almak. Burada da istihbarat ön plana çıkıyor. Türkiye üzerine yine bir oyun oynanıyor. Biz bu filmleri çok izledik.

Filistin taktiği
* Olağanüstü Hal eski valisi Hayri Kozakçıoğlu: Kanunsuz gösteri ve yürüyüşlerde ön tarafa polisin müdahale etmekte çekineceği insanları koymak eski bir taktiktir ve tüm illigeal örgütler bu taktiğe başvurur. Biz Filistin taktiği deriz. Bu tip durumlarda polisin sayısal gücü fazla olmalı ve gösteri yapanları çevirmeli. Böylece hem dışa etki azalır hem olası saldırılar engellenir. Vatan

Provokasyonların hedefi

Bu kelimeyi kullanmak içimden gelmiyor. Son derece ucuz. Şaşırtıcı olan, sadece tek tek kişilerin değil, kalabalık grupların nasıl oluyor da bu kadar rahat provoke edildiği konusudur. Aslında işin sırrı da burada. Zira sanıldığının aksine tek tek insanları suiistimal etmek zor, kolay olan kitlesel manipülasyondur.

Modern toplum, insanı birey durumuna düşürdü, birey de sürünün bir parçası oldu. Merkezi bir planlama kitlenin sürü gibi determine edilmesini mümkün kılıyor. Eskiden müşevvikler ve muharrikler ayrı ayrı elemanlardı, şimdi iki uzmanlık alanı tek elde toplanmış. Bu açıdan da provokasyonlar kolay oluyor.

Geçen hafta yazdığım yazıda “küçük insan”ın dramından söz etmiştim. Şu fikri savunmuştum: İsmi, gerekçesi ve hedefi ne olursa olsun, teröre, suiistimale ve her türlü yıkıcı faaliyete karşı alınacak en önemli tedbirlerden biri “küçük insan”dan başlamak olmalı. Kitlesel suiistimale karşı tek tek insanlara ulaşmalı. Diğer tedbirlerin önemini inkar etmiyorum. Ama bu hepsinden önemli.

Küçük insan hem öznedir hem nesne. Sürü içinde nesnedir, ama kendi başına öznedir. Şahsiyet, diyalog, insani ilişki insanı özne kılar. İdeoloji, resmi görüş, dogma (nass değil), politik büyük söylemler, parti, örgüt, şef, ulu lider ve emredilmiş prensipler insanı nesne durumuna düşürür.

Gelelim hepimizin gözü önünde yürütülmekte olan provokasyonlara. Geçen hafta Fatih Camii’nin avlusunda Hizbu’t-Tahrir’in düzenlediği gösteri öylesine bar bar bağırıyordu ki, başka şey söylemeye hacet yok. Hakikaten bir müsamereydi.

Önce Trabzon, Maçka, ardından Beşiri, Batman, son günlerde de Van, Diyarbakır, Mersin ve Bozüyük’te düzenlenen olaylar sahnenin diğer oyunlarıdır.

Bundan nasıl bir sonuç çıkarmalı? Başbakan Erdoğan, “Kürt sorunu”nu telaffuz etti, devletin zaman zaman -geçmişe dönük- bazı hatalar yapabileceğini söyledi, hatta daha da ileri gidip, özel bir çağrışımı olan “demokratik cumhuriyet” tabirini de kullandı. Belki “cumhuriyetin demokratikleştirilmesi” tabiri daha yerinde ve şık olurdu. Bunun PKK ve DEHAP çevrelerinde olumlu bir yankı uyandırması beklenirken aksi oldu. Bir ihtimal, Formula 1’den önce atılan bu adım sevimsiz bazı olayların vukuunu önledi, ama birden bire sanki kitleler meydanlara, açık alanlara taşarak olay üstüne olay çıkarmaya başladı. Maçka’da eylem planlamak, ta Gemlik’e gidip Abdullah Öcalan’a özgürlük istemek, Bozüyük’te PKK bayrağı açmak, el kol hareketleriyle insanları galeyana getirmek, İstanbul sokaklarını Filistin’e çevirmek herhalde Kürt sorununun anlaşılması, tartışmaya açılması ve karşılıklı anlayış çerçevesinde bir çözüm, bir uzlaşma noktasının bulunması için düşünülmüş şeyler değildir.

Bu saatten sonra kim inanır DEHAP’a! Belli ki bu çevrelerin niyeti üzüm yemek değil, bağcıyı dövmek. Belli ki kimse kendi adına, özgür iradesiyle hareket etmiyor. Belli ki çok güçlü bir merkez bir anda her şeyi alt-üst edebiliyor. Belli ki Kürt meselesi içinde aktif olarak yer alanlar bu merkezden bağımsız değildirler. Akl-ı selimi elden bırakmamak lazım. Çok beylik bir laf, ama yine de tekrar etmekten başka çare yok: Tahriklere kapılmayalım.

Anlaşılan hükümet ciddi bir biçimde sıkıştırılıyor. Hükümetin icraatlarını eleştirmek başka, Türkiye’yi başka mecralara taşıyacak provokasyonlara arka çıkmak başka. Bu ülkede hepimiz biliyoruz: Birilerini harekete geçirmek istiyorsanız, “din-irtica” ve “Kürt-bölünme” korkusunu sonuna kadar aktif hale getirin. Hizbu’t-Tahrir’in cami avlusundaki ilköğretim öğrencileri müsameresi ve PKK’nın son günlerdeki eylemleri bu korkuyu üretmeye, büyütmeye ve bazı süreçleri olgunlaştırmaya matuf provokasyonlardır. Ali Bulaç / Zaman

İsrailli Osmanlı'yı Geri İstedi
07.09.2005 08:34
İsrailli entelektüel İsrael Shamir, "Osmanlı geri dön" isimli bir makale kaleme aldı. Shamir, kendi ülkesine ve batıya sert eleştiriler yöneltip Osmanlı'yı anlattı...
Dünya barışı için yeniden Osmanlıya ihtiyaç olduğunu ifade eden İsrailli entelektüel İsrael Shamir, imparatorluğun yıkılışından sonra sadece Ortadoğu'nun değil, tüm dünyanın da acı çektiğini söyledi. Shamir, Balkanlar, Filistin ve Irak'ta yaşananları örnek verdi.

İsrailli yahudi entelektüel İsrael A. Shamir "Türkiye ve Dünyada Yarın" dergisi için kaleme aldığı "Ey Osmanlı Geri Dön!" adlı makalesinde insanlığın dünya barışı için Osmanlı imparatorluğuna ihtiyacı olduğunu söyledi.

Makalenin giriş bölümünde 1. Dünya Savaşı sırasında İngiliz yanlısı bir Siyonist casus şebekesi olan "NILI" üyesi Osmanlı vatandaşı siyonist göçmenlerin Osmanlıya ihanetlerine değinen Shamir, "Onların ülkeleri Osmanlıya ihanet için iyi bir nedeni vardı; çünkü eğer imparatorluk yaşasaydı, ne Yahudi Devleti denen canavar, ne tecrit duvarı ardına sürülen milyonlarca toprağın yerlisi, ne aynı derecede ezilmiş ve gecekondulara doldurulmuş göçmen işçiler ve karşılarında malikaneler içinde birkaç zengin Yahudi olmayacaktı. Aynı şekilde çaresiz bir Irak'a ABD saldırısı ve sonuçta yüzbinlerce ölü ve acı hiç olmayacaktı, çünkü Irak o güçlü imparatorluğun parçası olacaktı.

İmparatorluğun yıkılışından sade Ortadoğu çekmedi. NATO uçakları asla Belgrad'ı da bombalayamazdı, eğer imparatorluk bizimle olaydı. Hatta ilk ayrılan eyalet Yunanistan'ın şimdi avro tarafından ekonomisi mahvedilmiş ve zengin Kuzeylilerin otelcisi haline getirilmezdi. Onun da, Rumların, İskenderiye'den İstanbul'a dek imparatorluğun kalburüstü ahalisi olduğu günleri özlemek için iyi bir nedeni var" dedi.

'Osmanlıyı ulusçuluk zehirledi'

İsrailli yazar Shamir, Osmanlı'nın, zehirli ulusçuluk meyvasını Batılı üstadlarından alan yerel elitler tarafından yıkıldığını vurguladı. Avrupa icadı olan ulusçuluğun Ortaçağ'ın kara veba salgınından daha fazla insan öldürdüğünü belirten Shamir, makalesinde şunlara yer verdi: "Dahası, o imparatorluğa makul bir seçenek de sunamadı. Oysa orada düzinelerle kavim, kabile barış içinde birlikte yaşıyordu. Kopan ülkelerin hiçbiri başarılı bir devlet kuramadı. Ve Batılı yırtıcılar, giderek daha ve daha da küçük gruplar arasına kavga ekmeye devam ettiler, şimdi Türkiye ve Irak'taki Kürt hadiselerinde görüldüğü gibi. Nasır ve Baas Pan-Arabizmi, Bin Ladin İslamcılığı, Ziya Gökalp ve Halide Edip Pantürkizminin hepsi de Batı'nın ilerleyişini durduracak güvenilir bir ideoloji oluşturmakta aynı başarısızlığa uğradılar."

Avrupa imparatorluğu yeniden kuruldu

Osmanlı'nın yeniden diriltilmesi ile ilgili olarak "Batılı kardeşlerin kitabından kendimize bir yaprak ödünç almalıyız" diyen İsrael Shamir, "AB ile Avrupa, bin yıl önce çökmüş Şarlman imparatorluğunu yeniden kurdu; bizim İmparatorluğumuz ise hala insanların zihninde, görkemli saraylarda, kalelerde, camilerde ve kiliselerde dipdiri. Tekrar kurulan imparatorluğumuz tüm Bizans sonrası kazanımları kucaklamalı: Türkiye'nin, Ortadoğu'nun, Balkanların, Rusya, Ukrayna ve Orta Asya Türki cumhuriyetlerinin birlikte parlak bir geleceği var. Bizans'ın iki parlak varisi Rusya ve Osmanlı İmparatorlukları, yüzlerce yıl birbiriyle savaştılar. Ama aynı şey, Batı Roma'nın varisleri Fransızlar ve Almanlar için de doğru. Eğer Batının ezeli düşmanları birleşiyorsa bu niye Doğu'da da olmasın?" dedi.

'Avrasya birleşmeli'

Bu yaz Rusya ve Ukrayna'yı gezdiğinde, Ruslar ve Türkler (ya da Rus tabiriyle Tatarlar) arasında çok benzerlik gördüğünü ifade eden Shamir, makalesinde şu vurucu açıklamalarda bulundu, "Avrasya'da hakimiyet kavgaları vermek yerine Türkler, Slavlar, Araplar (ve küçük komşuları) güçlerini birleştirebilir, Konstantiniye'yi (İstanbul bu ismin farklı okunuşudur) ortak başkent ve imparatorluk hükümeti payitahtı yapabilir. Konstantiniye bizim Brüksel, New York ve Pekin'e cevabımız olabilir. Yüzyıllar sürmüş hakimiyet kavgaları Avrasya'da nice savaşlar çıkarmış iken, birlik tüm istekleri tatmin edebilir: Ruslar da Türkleri oradan çıkarmadan İstanbul'u başkent edinebilirler; Türkler ise Kırım ya da Taşkent'le komşu olur, Yakutistan'ın uzak elmas madenleri ve Pravoslav Türklerinin diyarları, tek bir Rusla savaşmadan elde edilir. Ortadoğu birkez daha, hep ait olduğu Avrasya'ya dahil edilir; Washington'dan, Londra'dan, Brüksel'den gelecek emirlere boyun eğmez. Çok uzak bir yer olmaktan çıkan Türkiye Bağdat'la Kiev'den, Belgrat ve Kahire'den, Vladivostok ve Ankara'dan gelenlerin buluşma yeri olur."

Osmanlıyı geri getirmeyi düşünmeli

Geçmişte Avrupalıların Osmanlıya hayran duyduklarını belirten Shamir, "İmparatorluğun kurucu unsur olan Türklere, Avrupa hayrandı ve onlardan korkuyordu, oysa şimdi onlar da Frankfurt ve Londra'nın çöpçü-bulaşıkçıları için işlerinde istenmeyen rakipler. Şimdi kimi Türk liderler AB'ye girmek hülyalarıyla kendilerini avuturken, belki de artık imparatorluğu geri getirmeyi düşünmeye başlamamızın tam sırası. Aslında imparatorluk çok büyük ve etkisiz olduğundan yıkılmadı: En görkemli zamanlarında bile Brezilya ya da Rusya'dan küçüktü. O yıkıldı, çünkü toy yerel elitler zehirli ulusçuluk meyvasından yediler; bunu onlara Batılı lafazanlık üstadları sunmuştu" diye yazdı. Aktifhaber

Asıl mandacılar, laikler mi yoksa!

Türkiye'deki laik çevrelerin en büyük çelişkisi, bir yanda, yürekten bağımsız olduklarını haykırırlarken, öte yandan da, laikliğe ve laiklikten başka çıkar olmadığına inanmalarıdır. Türkiye'de laik olmak, laiklik her şeydir demek, iddia sahibi olamamak demektir. Çünkü laiklik bir iddiadır; batı sivilizasyonunun kurucu temel paradigmalarını oluşturan ama Batılılara ait bir iddiadır. Türkiye'deki birinin veya birilerinin laikliği temel bir iddia olarak benimsemesi, kendine özgü iddialara sahip olmadığını örtük bir şekilde ifşâ etmesi; kendi iddialarını değil Batılıların iddialarını dillendirmesi, kendinin hiçbir şey, Batı'nın ve Batılıların ise her şey olduğunu söyleme özgüvensizliğine, yenilgi psikolojisine sahip olması demektir.

Ancak kendilerine özgü iddia sahibi olanlar Özne (üreten, konuşan, asalet ve şahsiyet sahibi) olabilir. Kendilerine özgü iddia sahibi olamayanlar, başkalarının iddialarını kendi iddiaları katına yükseltenler ise aslâ Özne olamazlar; sadece Nesne (tüketen, başkalarının konuştuklarını konuşan ve asalak) olur ve tarihte dona ve yaya kalırlar ancak.

Tarihi, ancak özne olanlar yapabilir. Nesne olanlar ise, başkalarının yaptıkları tarihte oraya buraya sürüklenmekten, dolayısıyla tarihte tatile çıkmaktan başka bir şey yapamazlar.

Özetle, bu dünyaya esaslı şeyler söyleyebilmenin tek yolu vardır: Özne olabilmek. Özne olabilmenin yolu ise söz ve iddia sahibi olabilmektir.

Bu toplum, İslâm'a dayalı iddialara sahip olduğu içindir ki, dünya-tarihsel atılımlar gerçekleştirmiş, Selçuklu ve Osmanlı medeniyetlerini üretebilmiştir. Eğer biz İslâm'a dayalı iddialara sahip olmamış olsaydık, bizim tarihimizde gerçekleştirdiğimiz en büyük medeniyet tecrübesi olan ve Batılıların tüm dünyayı sömürgeleştirdikleri, bütün kültürleri tarumar ettikleri bir sırada, farklılıklara hayat hakkı tanıyan en büyük tecrübe olan ve çöküş asrında bile insanlığın son adası olarak nitelendirilen Osmanlı medeniyeti gibi bir dünya-tarihsel tecrübeyi üretmemiz mümkün olamazdı.

Türk entelijansiyası, laikliği her şey bellemekle, farkında olarak veya olmayarak, iddialarından vazgeçtiğini, yenilgi psikolojisiyle hareket ederek Batılıların gönüllü acentalığını yaptığını, tüm yapıp ettiklerinin Batılıların karikatürü olmaktan başka bir işe yaramadığını göremiyor. Göremiyor; çünkü ürkütücü bir yenilgi psikolojisi, bizden adam olmaz psikozu, İslâm gericiliktir safsatası her şeyine nüfûz etmiş; zihnini köleleştirmiş, aklını uyuşturmuş, ruhunu yoketmiştir.

Türkiye'deki laik çevreleri, Batı kültürünün yaklaşık 150 yıldır büyük bir felsefî kriz yaşadığı ve İslâmî iddialara yeniden ve yeni bir dille sahip çıktığımız zaman dünyaya çok esaslı şeyler söyleyebileceğimiz bir zaman diliminde, laiklik her şeydir diyerek İslâmî iddialarımızdan vazgeçmeye kalkışmamızın sonuçta hepimizi mandacı ve Batılıların kölesi yapacağını, bizi sonuçta Batılı sömürgenlere yem yapmaktan başka bir felâketle sonuçlanmayacağını görmeye davet ediyorum.

Cumhuriyet gazetesinde Blair hükümetinin eski bakanlarından Michael Portillo'nun yaptığı yazılı açıklamanın "Avrupa'dan laik Türkiye vurgusu" şeklinde bir başlıkla manşetten verilmesinin, mandacılığa karşı mücadele ettiğini söyleyen Cumhuriyet gazetesini ve benzeri laik çevreleri nasıl da Batılıların mandacıları yaptığını ne zaman görebileceğiz, merak ediyorum doğrusu.

Portillo'nun The Sunday Times gazetesinde yazdığı bir makaleden haberleştirilen beyanatı, Cumhuriyet'in manşetinin ilk spotunda tastamam mandacı bir kafayla aynen şöyle veriliyor:

"AB'ye İtalya'nın ardından İngiltere'den de Türkiye'nin reddedilerek köktendinciliğe kaptırılmasının stratejik açıdan 'ciddî bir darbe' olacağı yönünde bir uyarı geldi. Türkiye'de laikliğin güvenli görünmediğini söyleyen eski İngiliz bakan Michale Portillo, 'Türkiye, terörü besleyen ve ihraç eden bir ülke haline gelse, Rusya, ABD, Avrupa ve İsrail için felaket olur' dedi"

Sözde bağımsızlıkçı ve ulusalcıların aslında nasıl da mandacı olduklarını bu haberin veriliş biçimi ne kadar da çarpıcı bir şekilde ele veriyor değil mi?

"Türkiye'nin reddedilerek köktendinciliğe kaptırılması" ne demek? Elbette ki, İslâmî iddialara sahip olması demek. Oysa, Batılılar da çok iyi biliyor ki, Türkiye'nin İslâmî iddialara sahip olması, Türkiye'nin kaptırılması, elden kaçırılması; dolayısıyla sömürgeci ve emperyalist Batılıların dünya üzerindeki tahakkümlerinin sona ermesine yol açacak yepyeni bir dünyanın kurulmasının kapılarının sonuna kadar açılmış olması anlamına geliyor.

Portillo'yu ben İngiltere'den şahsen çok iyi tanırım. Tam bir İngilizdir o: Sinsi ve uzağı görebilen kurt bir politikacı. Türkiye'nin laiklikle kontrol altında tutulabileceğini, İslâmî iddialara sahip olmakla ise hem Türkiye'nin kontrolden çıkacağını, hem de haksız, barbar Batı hegemonyasının çatırdamasına yol açacak küresel bir sürecin ancak Türkiye'nin başını çekebileceği yepyeni bir medeniyet sıçramasıyla başlatılmış olacağını İngilizler bizimkilerden çok daha iyi kavramış durumdalar.

O yüzden Portillo, bu gerçeği kavrayan kurt bir politikacı olduğu için, Türkiye'nin İslâmî bir yörüngeye kaymasının, İslâmî iddialara yeniden sahip olmasının hem Rusya, hem ABD, hem Avrupa, hem de İsrail için felaket olacağını, bu nedenle de, Türkiye'nin laiklik çizgisinden sapmaması için azamî gayretin gösterilmesi, bunun için de mutlaka AB'ye alınması ve orada yutulması gerektiğini haykırıyor.

Zihinleri körelmiş, akılları durmuş, ruhları kararmış salaklar ve asalaklar, İngilizin nasıl büyük bir telaşla, büyük bir numara çevirdiğini elbette ki anlayamazlar! Hiç olmazsa şunu anlasalar bari: Türkiye, laiklikle durduruluyor ve kuşatılıyor. İslâmî iddialara yeniden sahiplenmesinin önü böylelikle kesilmeye çalışılıyor. Biz de bütün bu olup bitenleri, mandacılığımız her şeyimize sirayet ettiği için anlayamıyoruz ve İngiliz'in, Amerikalının, Fransız'ın, Alman'ın, İtalyan'ın "aman laik kalın, laiklikten aslâ geri kalmayın" diyerek nasıl bizim önümüzü kestiklerini göremiyoruz. Ne kadar traji-komik bir şey bu! YENİ ŞAFAK / YUSUF KAPLAN

< Önceki   Sonraki >
20 Kasım 2008 Perşembe
22 Zilkade 1429

Tarihin En Büyük Hilâfet Konferansı Gerçekleştirildi

.:: ALINTI ::.
 
Laik değerlerin kadınlara yeni eziyeti
Asma Saleem | 26.10
 
Kapitalizmin son aşaması: Birleşik devletçi devletler topluluğu
Kaan Benli | 24.10
 
İslam Medeniyeti ve Bilim
| 18.10
 
Halifeye ne kadar ödeme yapılır?
Abdul Kareem | 12.05
 
Filistin'in Tibet'ten eksiği ne?
| 23.04
 
FATİH SULTAN MEHMED'İN AYASOFYA VAKFİYESİ
| 15.04
| Anasayfa :: Yazarlar :: Beyan /Bildiri :: Basın Açıklamaları :: Siyâsi Tahlil :: Kitap :: Haber - Yorum :: Linkler :: İletişim |