Giriş: Azınlık mefhumu yabancı bir kavram olup ne İslam'da ne de Müslümanlarca hiçbir zaman benimsenmemiş ve tanınmamıştır. Yabancı dilden alındığı gibi yabancı güçler tarafından Müslümanları parçalamak ve sömürmek maksadıyla kullanılmaktadır.
Müslümanlar bu mefhum sebebiyle parçalanınca bela altında, zillet içerisinde yaşamaya ve sürünmeye mahkûm olmuşlardır. Hala bu mefhum kendilerini parçalıyor ve tefrike ediyor. Sömürgeci devletler diğer ümmet, halk ve devletlerin işlerine karışmak, onları bölmek ve sömürmek gayesiyle bu mefhumu çok aktif ve keskin bir silah olarak kullanıyorlar. Sömürgeci devletler bir asırdan fazla İslam ümmetine karşı bu silahı kullanmaktadır. Bunun sayesinde İslam beldeleri üzerinde sinsi amaçlarına ulaşmaktadır. Sömürgecilerin siyasetinin “böl, parçala, yut” olduğunu vasıflandırmak doğrudur. Evet, onların siyaseti böyledir ve bu siyasetin artık hiçbir kimseden saklanacak tarafı da kalmamıştır. Bilinen bir gerçek olarak meydanda durmaktadır. Buna rağmen, azınlık mefhumu birçok halk tarafından kabul görür. Sonra, halklar birbirinden ayrılmayı istemeye başlarlar ve “azınlıkların hakları” adı altında tek olan memleketi bölerler. Sömürgeciler hem bu fikri yayarlar hem de bu fikrin arkasında dururlar. Ta ki; azınlık adı taşıyan beşeri grup kendiliğinden ayrılmayı istesin. Akabinde sömürgeci güçler bu ayrılıkçı gruplara her tür yardımı takdim ederler. Silah, para, mal, uzman, bilgi, ajan, casus, ajan olarak yetiştirilmiş liderler ve benzerleri gibi. Aynı anda elde ettikleri sömürgeleri için propaganda ve reklâm yaparlar. Onlar için bölgesel ve devletlerarası konferanslar düzenler, BM’lerde, Güvenlik Konseyinde ve diğer devletlerarası kuruluşlarda kararlar çıkarttırırlar. Sömürge ülkeler üzerinde sömürgecilerin kontrolü süreklidir. Kendi anlayışlarına göre; azınlık grubu içeren memlekete baskı yapar, ambargo uygular, onunla ilişkilerin bazı şekillerini keser, ona müdahale etmek için tehdit eder, dış bankalardaki mal ve paralarına el koyar, yardım ve kredi verme işini durdurur, hava sahasını kapatır ve buna benzer her tür savaş vesile ve üslubu kullanırlar. Ayırmak istedikleri halklara milli ve milliyetçi parti ve örgütler kurar, istedikleri şahısları liderler yapmak için onları kamuoyunda meşhur eder, ölmüş dillerini canlandırır, harflerini çizer, gramer kuralarını geliştirir, adlandırdıkları kültür mirasını araştırır, folklor dansını oynatır ve halk müziğini çaldırırlar. Azınlık grup olarak tanıttıkları insanların adet, gelenek, anane ve diğer cahili hususiyetlerini güzel şeyler olarak gösterip övdürürler. Dinden yalnız şekil, kılıf ve merasimleri muhafaza etmeye teşvik ederler. Onlar için milli ve milliyetçi kahramanlıkla dolu bir tarih yazarlar! Tasarladıkları vatının sınırlarını çizer, bunun haritasını devletlerarası kuruluşlara ve enformasyon araçlarına dağıtır, değişik renklerle bir bayrak çizer, onlara da milli marş ve müzik çıkartıp çaldırırlar. Bundan sonra; bu halk apayrı bir halk olup bağımsızlığı ve milli kimliği kazanmayı istemeye başlar. Sömürgeci devletler ve BM’ler; “bu halkın kendi geleceğini ve kaderini tayın etmelidir” diye kararlar çıkarttırırlar ve bu kararları siyasi ve iktisadı baskıları ve gerekirse askeri güçleri kullanmaya hazır olurlar. İşte; bu mefhumun vakıası böyledir. ÖnsözBu girişi yaptıktan sonra, problemlerin meydana getirilmesiyle, saptırıcı mefhumların ortaya atılmasıyla, halkların bunlarla kolayca aldanması, süratle kaynaşması, hızlıca duygulanması ve coşmasıyla ilgili bir önsöz takdim etmek istiyorum: Sömürgeci devletler bu konuda büyük tecrübe ve geniş bilgi edindiler. Bu konuda kendilerine yardım eden faktör ise; diğer halkların ve özellikle kendilerinin ifade ettikleri gibi; “üçüncü dünya devletleri ve halklarının geri kalması, saf olması ve uyanıklarının az olması”dır. Ayrıca, sömürgeci devletler Mickavelli düşüncelerine inanıyor. Bu nedenle, diğer halkları aldatmak için en alçak üsluplar kullanmak, yalan söylemek, kandırmak, saptırmak, hile yapmak, tuzak kurmak, doğru olmayan şeylere yönlendirmek, kötü olan konuları cazibeli hale getirmek, sahte propaganda ve reklâm yapmak, yanıltmak, kalpazanlık yapmak, gerçekleri saptırmak veya yarım göstermek, gerçek olmayanları gerçek olarak göstermekten geri kalmaz ve çekinmezler. Sömürgeciler nasıl problem çıkartılır ve nasıl istismar edilir bunu çok iyi bilirler; kendileri problemi çıkartır, kurban olacak halka odun toplatır ve ateş yakarlar. Bu halkı ve diğer halkları bu ateşle yakarlar. Ondan sonra ateşi söndüreceğiz diye müdahale ederler. Kurtarıcı rolü oynarlar. Halkları da bu yakıcı güçlere başvurup yardım edip meselelerini çözmeleri için yönlendirirler. Böylece müdahale haklarını meşrulaştıran sömürgeciler ateşi alevlendirir, insanlık namıyla timsah yaşları dökerek ve pis nefesleriyle değişik aldatıcı sloganlar atarak çok sayıda insanı yakar ve arzı tahrip ederler. Saptırıcı Mefhumlarının SanayisiBatının düşünür ve siyasi kimseleri bir mefhum ortaya çıkartmak istedikleri zaman; bakış açıları olan dini hayattan ayırma ve menfaatçilik esasını izlerler. Bu açıdan bakarlar ve buna dayanırlar. Bunu hiç çaktırmadan, bu hususlara da doğrudan dikkati çekmeden, sanki objektif bakıyormuşçasına tarif ve mefhumları ortaya çıkartır veya çıkarttırırlar. Bu nedenle, tarif ve mefhumları vakıaya ve gerçeğe uygun düşmez. Diğerlerine ve özellikle Müslümanlara fikir ihracatı yaparken gerçekleri saptırırlar. Ayrıca Müslümanlara kendi mefhumlarını benimsettirmeye çalışırken İslam’la bağdaştırmaya çalışırlar. Bundan dolayı onların bu sinsi davranışlarını samimi ve uyanık kimseler dışında kimse idrak edemez. Âlim, hoca, şeyh, yazar, çizer, araştırmacı sıfatı taşıyan çok kimsenin onların tuzaklarına düştüklerini görüyoruz. Aynı anda, bu tür kimseler bu mefhum ve tarifleri sanki pek parlak ilmi icatlar olarak telakki ediyor ve öyle anlıyorlar. Azınlık Mefhumunun Tarifi1991’de BM’lerin azınlık mefhumunu tarif etmek için görevlendirdiği Francesco Capotorti 1930 senesinden beri bu mefhumun gelişmesini incelemiştir. BM’ler bu incelemeyi bir raporunda yayınlamıştır. Görevlendirilen bu şahıs Devletlerarası Adalet Mahkemesine istişare şeklinde kendi görüşünü sunmuştur. Sunduğu raporda şu sözler geçmiştir: “Bir grup (azınlık) bir ülkede veya bir bölgede yaşayan bir takım fertlerden oluşup bir ırka mensup olur veya bir dile veya bir takım özel adetlere sahip olurlar. Bir veya bir kaç özellik kendilerini birleştirip kendilerine bir kimlik kazandırır. Birbirleriyle dayanışma yaparak kendi geleneklerini korumaya, ibadetlerinin şekline bağlanmaya ve geleneklerinin ruhuna uygun şekilde çocuklarını yetiştirmeye çalışırlar. Aynı anda birbirlerine yardım ederler.” (Francesco Capotorti; Study on the Rights of persons beluging to Ethnic, Religious and Linguistic Minorities United Nations New York 1191) 1950’de BM’lere bağlı olan Azınlıkları Koruma ve Ayrımcılığı Önleme Yan Teşkilatı azınlık teriminin manasını sınırlandıran, temel unsurları münakaşa etmek için bir kaç toplantı yaparak şu görüşleri ortaya attılar: “Azınlık olarak tanınmış gruplar diğer nüfustan ayrı bir ırka mensup olabilir, ayrı dini geleneklere veya ayrı dile veyahut ayrı özelliklere sahip olabilirler. Böyle gruplar hem milli sahada hem de devletlerarası sahada bir takım icraatlar yapılarak korunmalıdır. Böylece bu gruplar kendi gelenekleri ve özelliklerini koruma ve yerleştirme imkânına sahibi olurlar.” (Athanasia Spilionpoulou Akermak, justifications of Minority Protection in İnternational Law ( London/The Haguc/Boston: Kluner Law İnternational, 1997) Başka bir incelemede BM’ler görevlisi olan Francesco Capotoriti bir kaç devletin görüş ve fikirlerini aldıktan sonra, bu incelemenin sonucunda şöyle açıklamıştır: “Azınlık tarifine şu unsuru eklemek üzere durmak gerekir: Bir azınlık kendi gelenek ve hususiyetleriyle ilgili kendilerine ait itibarı korumada istekleri göz önünde tutulmalıdır.” Bu nedenle şu ifade eklenmiştir: “Azınlığı teşkil eden grup sosyal ve kültürel şahsiyete sahip olur.” Ayrıca da şu ifade eklenmiştir: “Azınlık gruplar himaye ihtiyacı vaziyetlerinin zaaflığından, hatta demokratik devletin çerçevesinde konumlarının zayıf olmasından ileri gelir." (Athanasia Spilionpoulou Akermak, justifications of Minority Protection in İnternational Law ( London/The Haguc/Boston: Kluner Law İnternational, 1997) Azınlık manasını sınırlandıran bu unsurlarla beraber yeni şeyler geliştirilmiştir; Bunlar de devletlerarası anlaşmalar ve vesikalarına yansımıştır. Misal olarak; 1993’te Avrupa devletlerinde olan ırkı azınlıkları himaye etmek için’’Viyana İlanı“ çıkartılmıştır. Bu ilanda şunlar geçmiştir: “Irkı azınlıklar bir devletin sınırları dâhilinde kendi iradesine karşı tarihi hadiseler vuku bulunan gruplardır. Buna benzer azınlıklar ile bu devlet ve bunun vatandaşları arasındaki alakalar daimidir.’’ (Tanislav Chernichenko, Definition of Minorities) Başka misal: 18.11.1994’te Torino’da Avrupa Merkezi Projesinden Azınlıkların Hukuklarını Koruma Kanunu sadır olmuştur. Bunun birinci maddesi şöyledir: “Irkı veya milliyetçi azınlık ıstılahı; bir devletin diğer nüfuslarından daha az sayıya sahip demektir. Aynı anda bu azınlık grup o devletin vatandaşlarından bir parça teşkil ederler, etnik veya dini veyahut lügavi hususiyetlere sahiptirler. Bu hususiyetler o devletin diğer vatandaşlarınkinden farklı olur. Ayrıca, kültürel ve dini gelenekleri korumaya çalışırlar.’’ (Tanislav Chernichenko, Definition of Minorities) Parçalanıp yok olan Sovyetler Birliğinden ayrılan ülkelerin kurdukları Bağımsız Devletler Teşkilatının 21.10.94’te Moskova’da yaptıkları toplantıda yukarıda Avrupalıların çıkarttıkları tarife benzer bir tarif çıkartmışlardır. Bunun metni şöyledir: “Azınlığa mensup olan kişiler sözleşmeye imza atan devletlerin herhangisinde ve herhangi bölgesinde daimi şekilde ikamet ediyorlarsa bu devletlerin vatandaşları sayılırlar. Ancak bu kişiler ırkı veya lugavi veyahut kültürel veyahut dini hususiyetlere sahiptirler. İşte; bunlar bu şekilde devletin diğer nüfusundan ayrı özelliklere malik olurlar.’’ (Tanislav Chernichenko, Definition of Minorities) Bu tarife ek olarak şu ifade getirilmiştir: “Bir kimsenin daimi ikametinden veya vatandaşlığından mahrum etmeye yönelik herhangi bir icraat yapmaya müsaade edecek veya teşvik edecek azınlık için herhangi bir tefsir getirmek caiz değildir.’’ (Bishop Gregorious) BM’lerin özel araştırmacısı Capotoriti kendi araştırmasına şöyle ifade eklemiştir: “Azınlıkların sivil durumlarıyla ilgili şikâyetlerine icabet etmemek bunların sivil ve siyasi haklarını çiğnemek demektir.’’ (Athanasia Spilionpoulou Akermak, justifications of Minority Protection in İnternational Law London/The Haguc/Boston: Kluner Law İnternational, 1997) Bu tariflerde şunlar bariz bir şekilde görülür: Batılılar, her memleketin ahalisinin ırkı veya milliyeti veya lügavi veya dini veyahut adet ve geleneklerine veyahut kültürle ilgili tariflerine göre ahalisinin kültürlerine göre bölerler. Halkın değişik gruplarının bir potada ermesini kabul etmezler. Hatta bunların bir devlette kaynaşmalarını veya bir kültürde entegre olmalarını reddederler. Azınlık mefhumunun tariflerine son verirken şu noktaya dikkati çekmek istiyoruz: Batı devletleri toprakları üzerinde yaşayan Müslümanların kimliklerini ve kültürlerini reddediyor, dinlerini tanımıyor, kendi potalarında erimelerini, kendi toplumlarında ve kültürlerinde entegre/uyum sağlamaları için zorluyor ve bu yönde çalışıyorlar. Diğer taraftan da İslam beldelerindeki halkları bölmeye, bunun yanında on üç asırdır kendileriyle kaynaşan ve uyum sağlayan gayrı Müslimleri ayrılmak için kışkırtmaya gayret sarf ediyorlar. Bu tezat ve çelişki değil midir? Tamamen çifte standart ve taraflı bir uygulamadır. Gerçek odur ki; kâfirler insaflı ve adaletli olamazlar. Toplumlardaki Farkları Ortaya Çıkartmanın SebebiBatının fikir ve siyaset babaları toplumları bölmek üzere ayrımcı özellikleri keşif edip ön plana çıkartmaya çalışıyorlar. Bunun sebebini incelersek şunları görürüz: 1. Kapitalist ideolojidir: Batılılar bu ideolojiyi benimsediler. Aynı anda azınlıkların haklarını savunma sancağını taşıdılar. Zira kapitalist ideoloji değişik halkları bir potada eritme konusunda büyük başarısızlık gösterdi. Bu ideoloji akla ve fıtrata aykırı olduğu için batıl olup böyle başarısızlık göstermesi doğaldır. Nitekim onun temel fikri laikliktir (dini hayattan ayırmaktır). Bütün insanlara yönelik olup evreseldir. Dine hayat sahasında itibar vermiyorlar. Din sırf vicdani bir husus olup ferdi bir olaydır ve toplumların hayatlarında hiç bir rol oynamaz. O halde burada sormak gerekir; dini farklara binaen nasıl halkları birbirinden bağımsız olmalarına çağırıyor ayırmaya çalışıyorlar?! Aslında; bütün insanlara yönelik ideoloji, milli, milliyetçi, ırkçı, lügavi veya renkle ilgili veyahut herhangi bir hususiyet nedeniyle insanlar arasında fark kılmaz. Çünkü ideoloji insanları kendi fikrine göre birleştirmeyi ve kendi potasında eritmeyi hedef edinir. Ayrıca kapitalizm itikadı, şahsi ve fikri hürriyetlere çağırır. Bunun manası; bu ideoloji çelişkilidir. Bu nedenle, bu ideoloji batıldır ve insanlığa çok zararlı ve tehlikelidir. Çünkü insanları böler, aralarında düşmanlığı meydana getirir. Gerçek bunun vakıası ve tarihi böyledir. Bu ideoloji sahipleri olan Batılılar sömürgecilik ve birbirine karşı egemen olma uğrunda insanlar arasında farklar meydana getirdiklerinden dolayı haksızca küçük-büyük, iç ve dış savaşları çıkartmışlar, kargaşa yaratmış, kan döktürmüş, ekin ve nesli helak etmişlerdir. Kısaca; Bu ideoloji insanları bedbaht etmiştir. Ayrıca; bu ideoloji demokrasiyi benimseyip bunun boyasıyla boyanmıştır. “O halde bir memlekette yaşayan bütün insanlar aralarında herhangi bir fark gözetmeden yasama ve yürütme organlarına katılma hakkına sahiptirler” derler. Öyleyse; Batılılar azınlıkların haklarını savunmak adı altında neden bu veya şu memleketin ahalisini bölüyorlar?! Onlar bu tavırları yalancı ve sahtekar olduklarının delili değil midir?! 2. Kapitalist ideolojideki amellerin ölçüsü menfaatçiliktir: Bunun fikri tarafı maddecilik ve menfaatçiliğe de dayanmaktadır. Bu ideoloji sahipleri olan Batılılar kendi çıkarlarını gerçekleştirmek için bu tarafı korumaya çalışırlar. Bu nedenle, bütün Batı devletleri sömürgeciliği benimseyip hedef edindiler. Menfaat ve çıkar üzerine hem aralarında çatışır hem de diğerleriyle çatışırlar. Müstemlekeler üzerine de birbirleriyle çatışır ve bunlara kurtların avına saldırdığı gibi saldırırlar. Bu nedenle dünyanın her tarafında küçük, büyük, iç ve dış savaşlar çıkartmış ve çıkartmaktadırlar. Tek bildikleri ve inandıkları şey madde ve menfaattir. İslam’daki kardeşlik, diğerlerini kendine tercih etmek, diğerleriyle ilgilenmek ve yardımlaşmak gibi mefhumlar Batılılar tarafından bilinmez ve tanınmaz hatta alay edilir, basitlik ve saflık sayılır. Onlardaki mefhumlar; bencilik, kendini herkese tercih etmek, diğerleriyle ilgilenmemek ve yalnız kendini düşünmektir. Onlardaki çatışmanın temeli; ekmeği ya ben yerim ya sen yersin. Buna dayalı olarak; herkes yalnız ben yiyeceğim ve diğerlerini mahrum edeceğim deyip mücadele eder. Bu nedenle servetin ekseriyeti az sayıda milyarder ve milyoner ellerinde toplanıp birikmiş ve halkın çoğu mahrum ve aç bırakılmıştır. İslam’daki ise; herkes diğerine sen ekmeği ye der ve diğerini kendine tercih eder. Böylece insanlar birbirlerini sever, birbirlerine yardım eder, birbirlerinin can, mal ve ırzlarına hiç göz dikmez. Daha doğrusu birbirlerini korur ve savunur. Bir kimseyi mahrum veya aç bırakmaz ve elindeki servetin aralarında dağılmasını sağlarlar. Kapitalist ideolojisinin sahipleri insan haklarını savunma sancağını taşırken bu hakları ilk çiğneyen kendileri olurlar. Geçmişte Vietnam’da, bu gün Afganistan ve Irak’ta görüldüğü gibi. Bunlar herhangi bir yere girer veya müdahale eder veyahut yaklaşırlarsa muhakkak fitne, fesat, kargaşa, zulüm ve sömürünün başladığı görülür. Bu kötü işleri yapabilmek için o yerlerde ajan ve diktatör olacak kimseleri ayarlar ve iktidara onları getirir veya iktidardaki diktatörleri satın alırlar. Bu nedenle petrolü son damlasına kadar çekebilmek için körfez memleketlerindeki var olan diktatör rejimleri destekler ve muhafaza ederler. 3. Batı dünyası Müslümanların kendisini tehdit eden potansiyel bir tehlikeye sahip olduklarını görmektedir: Bu görüş, geçmişte Müslümanların devleti olan Osmanlı devletinin İslam devleti sıfatına sahip olması ve kendileriyle savaşması nedeniyle ileri gelmektedir. Oysa bu devletin müttefiki batılı olan Almanya'ya ve Almanlara karşı aynı muameleyi göstermediler ve bunların memleketini parçalamadılar, daha doğrusu onu halkı üzerinde bıraktılar ve tekrar güçlü bir devletin geri dönmesine fırsat tanıdılar. Osmanlı devletini ise en kötü şekilde parçaladılar, Hilafet düzenini yıktılar, yerine birçok devletçikler kurdular, kendilerine bağlı birçok rejim ve ajan yerleştirdiler. Müslümanların hak ve doğru devlet ve hayat sistemlerini ortadan kaldırıp yerine kendilerine ait batıl ve bozuk olan demokrasi ve temel hürriyetler sistemlerini yerleştirip bunu şeklen de uyguladılar. Kurdurdukları diktatör rejimlere Müslüman halklarına karşı dursun diye yardım ettiler. Böylece ajanlarının ellerini bu halkları ezmek için serbest bıraktılar ki Müslüman halklar kendilerine teslim olsun ve boyun eğsin. Bu hareketleriyle Batılılar Müslümanlardan intikam aldıklarını ve İslam’a ve Müslümanlara ne kadar kin beslediklerini gösterdiler. Bu şekilde İslam memleketlerini sömürmek için fırsat buldular. Osmanlı Devletinin Yıkılışından Önce Azınlık SorunuOsmanlı devleti yıkılmadan önce Batı devletleri azınlıkların konusunu çıkartıp bu kartı kullanmaya ve bu gruplara yardım etmeye başlamış, bunların haklarını savunma sancağını taşımış ve İslam devletinden bağımsızlıklarını gerçekleştirmek için her tür vesileye başvurmuştu. Misal olarak; sömürgeci Batılılar, Balkan memleketlerinde kargaşa çıkartarak oraların halklarını kışkırtıp İslam devletine başkaldırtmışlardı. Oysa bu halklar İslam yönetimi gölgesinde istikrar ve emniyet içerisinde yaşıyorlardı. Müslim ve gayrı Müslim yüzlerce sene uyum içerisinde beraberce sorunsuz bir şekilde geçiniyordu. Fakat sömürgeciler sinsi planlarıyla bu halkların İslam devletinden ayrılmasını başarmışlardır. Yine; Lübnan'da 1860'ta etnik gruplar arasında kanlı fitne çıkartıp bunu bahane göstererek müdahale etmişlerdir. 1. Cihan savaşında Osmanlı devleti yenildikten sonra 24 Temmuz 1924'te Lozan Anlaşması gereğince Müslümanları vatancı, milliyetçi ve mezhepçi temellere dayalı olarak bu devleti parçalamışlardı. Böylece bu sömürgeci devletler İslam toprakları üzerinde egemenlik ve nüfuz sağlamış, kolayca ve bir engel olmadan Müslümanların servetlerini çalmaya başlamış ve aynı anda ümmeti paramparça edip tekrar onun kalkınmasını önlemişlerdir. Şu var ki; 1535'te Fransa kralı 1. Fransou ile Osmanlı Sultanı Kanuni Süleyman Osmanlı devletinin toprakları üzerinde ikamet eden Fransızlar bir azınlık grup olarak kabul edilip Fransız konsolosluklarında bunları yargılama hakkı veren bir anlaşmaya varılmıştır. Bundan sonra İngiltere, Avusturya ve diğer devletler buna benzer anlaşmalar yapmak için Osmanlı devletinden bu doğruda talepte bulundular. Osmanlı devleti bunlara icabet ederek konsolosluklarına aynı hakkı vermiştir. Zımmi olup gayrı Müslim tebaalarına batı devletlerin isteğine binaen imtiyazlar de vermiştir. Oysa Osmanlı devleti o tarihte büyüklük ve güçlülük konusunda zirvedeydi. Ancak halifenin yanlış kavrayış ve yanlış hesapları nedeniyle, kendisini uyaracak siyasi düşünür ve âlimlerin bulunmamasından dolayı bu tür şer'i muhalefetler veya hatalar yapmıştır. Ondan sonra gelen halifeler bu yanlış siyaseti devam ettirmişler. Bu siyaset İslam devletinin başına bir bela olup sömürgeci devletlerin tebaaların meselelerine karışmasına yol açmıştır. Özellikle Hıristiyanların meselelerine karışmaya başlamışlar, memnuniyetsizliklerini göstertmeye ve isyan etmeye teşvik etmişlerdir. Bu gelişmeden sonra da sayısı az olan Müslüman halklar da isyan etmeye başlamışlardır. Böylece azınlıkların meselesini meydana çıkartmakta başarılı olmuşlar, bunların milliyetçiliklerini tahrik ederek İslam devletini parçalanmak ve yıkmak için bir araç olarak kullanmışlardır. İslam Devletinin Yıkılışından Sonraki Durum1924'te İslam devleti yıkılıp milli, milliyetçi ve başka etnik temellere dayalı olarak birçok zayıf karton devletçiklere taksim edilip bu taksim yerleştikten, sunni durum halklar tarafından kabul görüp benimsenmesinden, halkların bu duruma alışmasından sonra 1950'lerden itibaren sömürgeci devletler, birer vatan olarak adlandırdıkları devletçiklerin birbiriyle kaynaşmış halklarını birbirine karşı kışkırtmaya başlamışlar. Oysa pis elleriyle bu devletçikleri kurup içindeki halkların değişik etnik gruplarla adlandırdıkları vatanlarda yerleştirmişlerdi. Fakat geç de olsa bu vatani oluşum patlak verecek ve parçalanacak şekilde kurulmuştur. Nitekim vatan bağı en zayıf bir bağ olup halkları kalkındırmadığı gibi daima birleştirmez. Ancak dışarıdan bir saldırı gelirse o vakit tezahür/ortaya çıkar. İdeolojik bağ olmayınca halkı bölmek çok kolay olur. İşte, sömürge devletler ikinci bölme hareketini başlatmıştır. 1955'te Güney Sudan'daki gayri Müslim halkı bir azınlık sayıp başkaldırttılar ve bu gün Güney Sudan özerk oldu. Geleceklerini tayin etme hakkına elde etti. Bu doğrultuda birkaç yıl sonra ayrılmak için karar alabilir. Buna yönelik Sudan'daki fasit rejim birkaç anlaşma imzalamıştı. Bu anlaşmalar imzalandıktan sonra, sömürgeciler Darfur sorunu çıkartıp Sudan'dan onu ayırmaya çalışacaklar. Nitekim sömürgecilerin Sudan'ı beş devlete bölme planları vardır. 1958'de Kuzey Irak’ta ve 1984’te Türkiye’nin Güney doğusunda Kürt sorunu meydana getirmişlerdir. İran ve Suriye'de bu sorunu sürekli kışkırtıyorlar. Irak'ı üç devletçiğe bölmek üzere Güney Irak'ta Şiiler sorunu çıkartmışlardır. Fas'ta Sahra sorunu çıkartmışlar ve hala bu sorun bitmiş değildir. Cezayir’de Berberlerin ve Mısır'da Kıptilerin sorunlarını kışkırtıyorlar. Endonezya'dan Doğu Timur’u ayırdıktan sonra başka adaları ayırmaya çalışıyorlar. 1971'de Doğu Pakistan’ı Pakistan'dan ayırıp Bangladeş adı verdiler. Böylece azınlıkların hakları adı altında ve başka bahaneler ekleyerek Müslümanları bölmeye çalışıyorlar. Azınlıkların Özel Farklarını Keşif Edip Tahrik EtmekAzınlıkların mefhumuyla ilgili tarifler, insan toplulukları arasındaki farklı hususiyetleri ortaya çıkartmak üzerinde yoğunlaşıyor. Oysa bu topluklar farklı hususiyetlere rağmen tek bir devlette ve tek bir toplumda yaşayıp uyum sağladıkları gözlenir. Halkların sayısı az veya çok olsun, dedikleri gibi azınlık veya çoğunluk oluştursun hiç bir zaman bir sorun teşkil etmiyordu. Bütün halklar İslam potasında erimiş ve İslam toplumunda entegre/bütünleşmiştiler. İslam devleti yıkılıp yerine karton devletçikler kurulduktan sonra da değişik fark ve hususiyetlere sahip olan topluluklar uyum içerisinde yaşamışlar. Bunun nedeni İslam’dan kalan izler onları ve hayatlarını etkilemiş olmasından kaynaklanıyordu. Misal olarak; 1980'lere kadar Türkiye'de Kürt sorunu diye bir şey yoktu. Kürtler kendilerini ayrı halk saymıyorlardı. Daha doğrusu kardeşleri olan Türklerle beraber ve tam uyum içerisinde yaşıyorlardı. Türkler bozuk ve kokuşmuş küfür olan laik rejiminden ne kadar zulüm ve eziyet çekmişlerse Kürtler o kadar çekmişler. İki halk kendi dinleri olan İslam’a ters düşen dinsiz rejimden sıkıntı duyup akidelerinden fışkırmayan sistemi reddedip ona karşı başkaldırmıştılar. 1926'de Hilafet için şeyh Said'in başkaldırışı buna bir örnektir. O hiçbir zaman Kürt isyanı değildi ve İslam’i bir hareket idi. Fakat 1984'te sömürgeci güçler ajanları vasıtasıyla PKK'yı kurdular. Bu parti Kürtler arasında milliyetçiliği yaymaya ve cahili naraları kışkırtmaya başlamıştır. Bu gün ise; bu sorun büyüyüp hemen hemen Kürt halkının tümünü kapsamaya başlamıştır. Bu durum ise Türk devletine dert ve büyük sorun teşkil ediyor. Bütün sömürgeci güçler olaya karışıyor ve Türkiye'ye karşı bir koz olarak kullanıyorlar. Bölgenin ayrılışını gerçekleştirmek için değişik adımlar atıyor ve bunu merhale merhale uyguluyorlar. Türkiye'yi, laik rejimi kurdukları gibi Kürdistan ve orada laik rejimi kuruncaya kadar durmayacaklardır. Bu durum, Türkiye adı taşıyan memlekette var olan laik rejimi yıkmak için mücadele eden samimi Müslümanların çalışmasını zorlaşacaktır. Çünkü bu memleket bölününce, iki devlet olunca mücadele aralarında sınırlar çizilmiş ve dikenli tellerle çevrilmiş iki ayrı devlette olacak, iki laik rejimi kaldırmak ve iki memleketi birleştirmek için olacaktır. Irak, İran, Suriye, Sudan, Cezayir, Fas, Endonezya, Pakistan ve diğer memleketlerdeki azınlık adı taşıyan problemler aynı doğrultudadır. Naraları Kışkırtan İç FaktörlerBu problemi kışkırtmada rol oynayan bir faktör daha vardır. Bu da; sömürgeci güçlerin siyasetinden kaynaklanmaktadır. Şöyle ki; sömürgeciler İslam dünyasında birçok devletçikler kurdururken milliyetçi, mezhepçi ve başka taassubi temellere dayandırmışlardır. Hangi grubun sayısı daha çoksa onun taassubi esasına göre o devletçik kurulur. Diğer gruplar bunun ismi taşımaya mecbur bırakılır, dilleri yasaklanır ve yalnız ekseriyeti oluşturan grubun dilini konuşmaya ve milli kimliğini taşımaya zorlanır. Ondan sonra; sömürgeci güçler sayısı az olan ve azınlık adı verdiği grupları o kukla devletçiklere karşı kışkırtmaya başlar. Azınlıkların hakları adı altında bunların davalarını benimser ve o devletçiklere baskı yapmaya yönelir. Bu durumda da bu devletçiğin rejimi kışkırtılan grubu ezmeye başlar. Bu şekilde bu sorun büyür ve yabancı güçlerin müdahalesine sebep olur. İki halk birbirinden nefret etmeye ve birbirine karşı düşmanlık göstermeye başlar. Hatta birbirlerini öldürme noktasına gelirler. Böylece; ikisinin düşmanı olan sömürgeci güçlerin tuzağına düşmüş olurlar. Misal olarak; Türkiye'deki rejim Türk milliyetçiliğine dayalı olarak sömürgeci İngiltere tarafından tesis ettirilmiştir. Laik ve milliyetçi rejim kendi zulmü altında inleyen herkese Türk vatandaşı kimliği vermiştir. Lozan anlaşmasında varılan antlaşmaya göre; sömürgeciler tarafından sınırları çizilmiş topraklar üzerinde başka bir halkın varlılığın tanımaz ve başka bir dille konuşulmasına müsaade edilmez. Eğer; “biz Türk değiliz ve öz dilimizle konuşmak istiyoruz” derlerse ve devlet tarafından cezalandırılırlarsa o zaman ne olacak? Tabi ki isyan edecekler. Arap devletçiklerinde de durum aynıdır. Oysa bunların hepsi İslam devletinin tabiiyetini taşıyor, milliyetleri tanınıyor ve istedikleri dille konuşabiliyorlardı. Herkes bu durumdan memnun idi. Başka bir misal; İran’ın kendisinin Şii devleti olarak ilan etmesidir. Genel mürşid veya rehber'in, Cumhurbaşkanın Şii olması şartı koşması ve bunu anayasasında kaydetmesi taassubi bir husus olup diğer Müslümanların hoşnutsuzluğunu meydana getirir. Bu devletin kendilerine ait olmadığına dair hisleri uyandırır ve ondan ayrılma düşüncelerini tahrik edebilir veya isyana sevk edebilir. Sömürgeci güçlerinin bu durumu istismar etmelerine ve Şii olmayanları birer azınlık grubu olarak adlandırarak kışkırtmalarına yol açar. Azınlık Kavramı Bu Sorunu Tedavi EtmezBatının ortaya çıkartıp İslam dünyasına ihraç ettiği “azınlık mefhumu” azınlık grupların sorunlarını tedavi edemez ve asla ve asla çözmez. Tersine; sorunlarını kompleksleştirir, düğümlendirir, bir memleketin, halkın birliğini ve beraberliğini bozar, bölünmelerine ve birbirleriyle çatışmaya götürür. Oysa doğru olan çözüm insanlar arasında uyum ve kaynaşmayı sağlayan, hepsini tek vücut yapan, bir potada eriten, aralarındaki bütün farkları kaldırıp eşit muamele temin eden, kendilerine bütün hakları veren fikrin uygulamasıdır. Şu var ki; insanların değişik dil, renk, ırk, din, adet ve geleneklere sahip olmaları doğaldır. Allah’ın insanları yarattığı günden beri vardır. İnsanları bu farklara dayalı olarak bölmeye kalkışırsan ufak aşiretler bile kalmayacaktır. Çünkü insanlar arasında bu konularda farklılık olabilir. Misal olarak; bir aşiretin bir kısmı başka mezhebe veya dine mensup olursa batılılara göre bunlar bir azınlık olur ve bağımsız olmalıdır. Aşiretin bir kısmı başka yere göç eder, zamanla o yerin şartlarına göre yeni adet ve geleneğe sahip olur, hatta dilinde değişiklik hâsıl olur. Bunlar Batılılarca bir azınlık sayılır ve ayrı devlete sahip olmaları müdafaa edilir. Böylece insan grupları ufalıp ta küçücük devletçikler oluncaya kadar bu bölünme devam eder. Azınlık mefhumu sömürgeciler tarafından suni olarak çıkartılmıştır. Özellikle BM'ler ve infaz edici gücü olan Güvenlik Konseyi gibi kurdukları evrensel kuruluşları vasıtasıyla ortaya atılmıştır. Güvenlik Konseyi bu konu hakkında karar alınca diğer devletleri bağlar. Bu şekilde bu güçler diğer devletlere müdahale etmek, ambargo koymak, baskı yapmak ve hatta onları işgal etmek için bahane bulur. Emniyet içerisinde beraberce yaşayan ve kendi sorunlarını kendi iradeleriyle çözebilen halklar hakkında büyük cinayetler işlerler. Oysa sömürgeci devletlerin halkları safahat içerisinde yaşıyor, bununla da yetinmiyorlar, diğer halkların mal ve servetlerine göz dikiyor, oburlukları sınırsız dereceye ulaşıyor. Kanlarını bile içmek isterler, etlerini yedikten sonra kemiklerini kırıp parçalarlar. Ondan sonra insan haklarının şarkısını söylerler. Buna dayalı demokratik hükümetler kurarlar ve diğer halkların hürriyetini savunduklarını iddia ederler. Hâlbuki onlar diğer halkları köleleştirir, ezer ve süründürürler. İşkence çekerken onlarla alay ederler. Son misal; Irak'a karşı yaptıklarıdır ve özellikle Amerikanın işgalidir. Budan dolayı; azınlıkların hakları olarak adlandırılan meselenin herhangi bir insani tarafı veya boyutu yoktur. Ancak; o, sömürgeci bir plan ve projedir, vahşi eylemler meydana getirir, kan döktürür, fitne, iç savaş, ölüm ve ızdıraplara sebep olur. Azınlıkların Adı Altında Bulunan Sorunun ÇözümüDeğişik farklara sahip olup aralarında müşkül ve fitne çıkabilecek insan gruplarının sorunlarının tedavisi her grubu diğerinden ayırıp bağımsız yapmak değildir. Bunun misali, vücudun bir organı rahatsız olunca bunu kökten vücuttan koparmaktır, virüsü etkisiz kılmak ve yok etmektir. Böylece hiç bir virüs vücutta kalmayacak ve zararaveremeyecektir. Ancak birer birer kopartılır problem etrafında dönüp durulursa azâlar kalabilir fakat güçsüz ve etkisiz hale gelirler. İnsanlar arasında sorunların ortaya çıkması doğal bir şeydir dedik. Şu halde bunların sebebi bilindikten sonra çözmeye çalışılır. Eğer zulüm ve bozgunculuk varsa bunu kaldırmak için gayret sarf edilir. Misal olarak Sudan'daki Darfur sorunu; otlak yerleri üzerine kabileler arasında ihtilaflardan dolayı meydana gelmiştir. Ancak sömürgeci Fransa devleti bu durumu istismar edip Çad yoluyla Arap olmayan kabileleri silahlandırıp kardeşleri olan Arap kabilelere karşı saldırtmıştır. Oysa bu iki farklı kabile Müslüman olup bin dört yüz senedir beraber yaşamaktadır. O dönem aralarında ihtilaf çıkınca kolayca çözülüyordu. Şu an ise Sudan'daki rejim fasit ve bozuk olduğundan dolayı hiç bir sorunu çözemedi ve çözemez de. Daha doğrusu bunları barıştırmak ve ihtiyaçlarını temin etmek yerine oyuna gelip Arap olan kabileleri silahlandırmaya yönelmiştir. Böylece bu sorun büyüdü ve sömürgeci devletlerin işine yaradı. Sudan'daki devlet adamı sıfatı taşımayan, aptal olan bu yöneticiler Güney Sudan'da Amerika'ya ve ayrılıkçı ajanlarına büyük tavizler verildiği takdirde Sudan'ın bütün sorunlarının çözüleceği, sömürgeci güçlerin kendileri için bir sorun çıkartmayacaklarını, Darfur sorununa karışmayacaklarını ve kendilerine yardım edeceklerini zannettiler. Bundan dolayı önce sorunun temelini ve zulmün sebebini araştırmak gerekir. Eğer bunun temel sebebi bozuk, zalim, batıl akideye dayalı olan rejimler ise bu rejimi kökten değiştirmek gerekir. Bunun misali; Türkiye ve diğer İslam toprakları üzerinde kurulu olan rejimleridir. Türkiye'deki “Kürtler bizim dilimiz yasaktır” derlerse, Türklerin asıl dili olan Osmanlıca ve onun Arapça harflerinin yasaklanmıştır. Türklerin soyadları Osmanlı veya Arapça soyadlarını takmaları ve Türk kadınlarının Şer'i elbise, cilbab ve başörtüleri giymeleri yasaklanmıştır. Okullar, üniversite ve dairelere açık gitmeye mecbur edildiler. Kültürleri olan İslam kültürü kaldırıldı. Bundan daha kötüsü dinleri devletten ve toplumdan uzaklaştırıldı ve yalnız camilerde ve bir takım ibadetlere mahsur bırakılmıştır. Bu doğrultuda baktığımızda Kürtler de Müslüman kardeşleri olan Türkler gibi aynı sorunları paylaşmaktadırlar. Öyleyse, çözüm memleketi bölmek değil, kokuşmuş milliyetçi, batıl ve fasit laik rejimi ortadan kaldırmaktır. Bu da Türkiye adı taşıyan memlekette yaşayan Türk, Kürt, Arap olsun bütün Müslümanların beraberce bu rejime karşı mücadele etmeleri ile gerçekleşir. Bu mücadele milli, milliyetçi, mezhepçi veya başka ayırımcı ve bölücü bir unsur içermemelidir. Yalnız ve yalnız saf ve bütün yabancı fikirlerden arındırılmış İslami fikirler ihtiva etmelidir. Tam Resulullah (s.a.s) ve onun teşkilatı olan sahabelerin mücadelesi gibi olmalıdır. Başka türlü hiç olamaz ve hiç caiz değildir. Eğer Irak’taki Kürtler; “Petrolden mahrumuz” derlerse, Irak’taki bütün Müslümanlar bundan mahrumdur. Çünkü Saddam veya Baas rejimi Irak’taki bütün Müslümanları eziyordu. Çözüm bu nedenlerden dolayı ihanet edip Amerika’yla işbirliği yapmak, ona Irak’ı işgal ettirmek değildir. Tağut olan Saddam’ı kaldırıp yerine Allavi, Barazani veyahut Talabani ve benzer tağutlar getirmek de değildir. Yine çözüm Irak’ı bölüp Kürtlere ve Şiilere ayrı ayrı devletçikler kurmak da değildir. Amerika ve müttefiklerinin işgalinden önce yapılması gereken ve tek çözüm Saddam ve onun Baas rejimini kaldırmak ve onun yerine İslam sistemi olan Hilafeti kurmak için bütün Müslümanların mücadele etmesi idi. Tamamen Hilafet’e çağıranların çalıştıkları gibi. Eski tağut (Saddam) bu çağrıyı yapanlardan bir kısmını idam etmiş ve bir kısmını hapsetmişti. Buna rağmen bu daveti yüklenenler sabretmiş, hiç bir yabancı, sömürgeci güçten yardım istememiş ve Irak’ı işgal ettirmeye çağırmamışlardır. Böylelikle vahşi olan Amerika’nın Irak’ta yaptığı yıkım, katliam, tahribat, işkence ve bu tür çirkin eylemlerine sebep veya araç olmamışlardır. Bu işgalden sonra çözüm ise; bu sömürgeci güçlerin işgaline son vermek ve Hilafeti tesis etmek için canla-başla çalışmaktır. Aynı anda bütün Müslümanları ve her kesimi birleştirmek gayesiyle bütün çabalarını sarfetmeleri gerekir. Eğer sistem İslam akidesine dayalı İslami olup ta yöneticiler tarafından kötü şekilde uygulanıyorsa, zulüm veyahut haksızlık yapıyorlarsa ıslaha gidilir. Bu yöneticileri düzeltmek veya değiştirmek için çalışılır. Tabii mezalim mahkemesi bunu araştırır ve karar alır. Zira bu sistemin temeli doğrudur ancak yöneticiler yanlış siyaset uygulayıp kötü uygulamalar yapmaktadır. Osmanlı devletine karşı yıkılmadan önce bu şekilde davranmalıydı. Çünkü temeli doğru idi, fakat yöneticilerden bir kısmı icraatları ve uygulamaları yanlış veya kötü tatbik ediyordu. Bu yöneticileri ve icraatları düzeltmek, gerekirse onları değiştirmek için çalışılmalıydı. Ne yazık ki şeytan olan sömürgeci güçler Arap, Türk, Kürt, Bulgar, Arnavut ve başka ırklardan ve etnik gruplardan adam satın alıp, yetiştirip İslam devletine karşı kışkırtarak başkaldırabilmişti. Ve yine onu yıkmaya ve parçalamaya onları sevk etmişlerdir. Bütün bu hareketlerin akıbeti kötü olmuştur. Biz Müslümanların bu gün içerisinde bulunduğumuz zillet, hezimet, alçaklık, fakirlik ve gerilmenin sebebi o ihanet hareketlerinin ürünüdür. Osmanlı devleti; “bize zulmetti, hakkımızı çiğnedi, sorunlarımızı çözmedi ve bize karşı kusur gösterdi” diye bahane göstererek o ihanetleri yapmak büyük gaflet ve büyük hainlik idi. “Geleceğimiz hakkında biz karar alırız” diyerek bu hale gelinildi. Kimisinin babası, annesi, kardeşleri ve bütün akrabaları öldürülüyor, onlardan ayrılıyor. Müslümanlar bu duruma seyirci kalmışlardır. Gerekçe ise; kendisine zulmedilmiş olmasıdır. Böylece bu düşünce sahibi olanlar yalnızlığa, zayıflığa ve pasif yaşamakla karşı karşıya kalmış olur. Herkes onları horlar, alay eder ve alçaltılır. Maalesef Günümüzde Müslümanların konumu bu vaziyettedir. Demokrasi Nedeniyle Çelişkiye DüşmekBatılıların inandıkları çoğunluğun hâkimiyeti ve otoritesi manasında olan demokrasiden söz ettikleri zaman kendi kendileriyle çelişirler. Şöyle ki; demokrasi gereğince çoğunluk azınlığı yönetir, azınlık için de kanunlar çıkartılır. Zira kanunlar ancak çoğunluğun onaylamasıyla kabul edilir ve icraat haline dönüştürülür. Böylece azınlık çoğunluğa mahkûm olur ve onun tasallutu altında kalır. Bu ise zulümdür ve batıldır. Nitekim bu şekilde azınlıkların bağımsız olmalarını savunuyorlar. Batıda ise bu söylemi hiç kullanmıyorlar. Batı dünyası dışındaki halklar ve özellikle Müslümanlar için kullanıyorlar. Bize şu cevap verebilirler: “Azınlık mefhumu demokrasideki azınlık vakıasına uymaz, çünkü azınlık mefhumu altına giren azınlığın nüfusu diğerinden daha az olmalı, dil, din, adet ve gelenek açısından farklı olmalıdır.” Onlara şu cevabı verebiliriz: Azınlığı bu farklara sahip olan beşeri grupla sınırlandırmak yanlıştır. Çünkü sorun çoğunluğun azınlığa tahakküm etmesidir. Birçok memlekette adlandırdıkları azınlıklar oradaki çoğunluğu teşkil eden insanlarla tam uyum ve istikrar içerisinde yaşamaktadırlar. Birbirlerinden kız alıyor ve veriyorlar, beraberce değişik şirket ve ortaklık kuruyorlar, aynı parti tesis ediyor veya ona mensup oluyorlar ve sair ilişkileri yürütüyorlar. Hatta demokratik memleketlerdeki çoğunluk ile azınlıklar arasındaki ilişkiden daha güzel ilişki yürütmektedirler. İslam devleti gölgesinde değişik farklara sahip olan ve sayısı daha az olan gruplar sayısı daha çok olan gruplarla tam uyum ve istikrar içerisinde yaşıyorlardı. Daha doğrusu aralarında hiç bir fark ve ayrım bulunmaksızın, eşit haklara sahip olarak ve gerçek adalet karşısında bulunarak yaşayıp İslam potasında erimişlerdi. İslam devleti yok olduktan sonra da İslam izleri üzerinde kalındıkça bu kardeşlik ve uyum devam etmiştir. Hiç bir zaman sayısı az veya bir takım farklara sahip olan gruplar başkaldırmamıştır. Ancak dışardan sömürgeci güçleri ve satılık ajanlarıyla kışkırtma oluyordu ve hala devam etmektedir. Nitekim bu manada azınlık kavramını çıkartan BM'ler ve sömürgeci güçlerdir. Böylece bu güçler bu meseleyi istismar edip diğer memleketlere karışabilsin, bölebilsin ve sömürebilsinler. Öte yandan en büyük zulümlerden biri çoğunluk adıyla sayısı çok olan grubun kendi heva ve hevesine, çıkarına göre kanunlar çıkartıp sayısı az olan grup dâhil olmak üzere yönetmesidir. Bu kanunlar sayısı az olan grubun çıkarına ters gelse ve haklarını çiğnese dahi. Aksi takdirde demokrasiye aykırı hareket etmiş sayılır, cezalandırılır ve zorla boyun eğdirilir. Batıda böyledir. Fakat İslam dünyasındaki sayısı az olan gruplar başkaldırırsa yasal sayılır ve demokratik Batı devletleri(!) bu gruplara sahip çıkar, silah ve mal verir, daha doğrusu ayrılmak için her tür yardımı yaparlar. Buna göre sorun, insanlar arasında farkların bulunması, sayılarının az veya çok olması değildir. Böyle hususların bulunması doğaldır. Doğal olmayan bu hususlardan dolayı bölünmeleridir. Ancak adaleti gerçekleştirmek, onlara eşit bakışla bakmak, herkese hakkını vermek, hiç onlara zulüm etmemek ve sayısı çok olan grubun sayısı az olan gruba tahakküm etmemesidir. Zira çoğunluk adı altında veya herhangi bir ad altında kanun çıkartarak insanların ve sayısı az olan grupların rabbi olmak en tehlikeli ve en zararlı şeydir! Ve de büyük zulüm budur! Bu nedenle İslam, insanlar arasında din, dil, ırk, renk, mezhep, adet, gelenek ve benzeri farklar sebebiyle aralarında hiçbir ayrım yapmaz. Bütün insanlar hak ve hukuk konusunda yargı karşısında, devlet önünde ve toplum içerisinde eşittirler. Çoğunluk veya azınlık diye bir şey yoktur. Çoğunluk adıyla kanun çıkartılarak rab olmak iddiası yoktur. Çoğunluğun azınlığa tahakküm etmesi yoktur. İslam’da çoğunluk hükmü diye bir şey yoktur. Azınlık mefhumu da yoktur. Zira hâkimiyet ve egemenlik yalnız âlemlerin Rabbi olan Allah’ındır. Yüce Allah şöyle buyurmuştur: “Şüphesiz ki hüküm yalnız Allah’ındır." (Yusuf 40) Allah’ın hâkimiyeti ve egemenliği Allah’ın şeriatıyla tecelli olup herkesin üzerindedir. Allah subhanehu şöyle buyurmuştur: “Hayır, Rabbine andolsun ki aralarında çıkan anlaşmazlık hususunda seni hakem kılıp sonra da verdiğin hükümden içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın (onu) tam manasıyla kabullenmedikçe iman etmiş olmazlar.” (Nisa 65) Otorite ise ümmetindir. Kendisi kendi halifesini seçip kendisi üzerine Allah’ın şeriatını uygulamak üzere ona biat verir. Aynı anda onu hesaba çeker ve düzeltir. Rasulullah (sav) şöyle buyurdu: “İsrail oğulları nebiler tarafından siyaset ediliyordu. Bir nebi ölünce yerine başka bir nebi gelirdi, fakat benden sonra nebi yoktur. Benden sonra Halifeler olacak ve çok olacaklar.” Dediler ki, bize ne emir verirsin ya Rasulallah? Dedi ki; “İlk biat edilene vefakarlık gösterin. Şüphesiz ki Allah kıyamet gününde onları güttüklerinden hesaba çekecektir.” (Sahihi Müslim) Halife çoğunluk adı taşıyan grup veya azınlık adı taşıyan gruptan değildir. Ancak o şer’i şartlara sahip olup ümmetin razı olduğu kişidir. Irkına, rengine, kavmine ve mezhebine bakılmaz. Herhangi bir tabiiyet mensubuna bir zulüm yaparsa, tabiiyetler arasında bozgunculuk yaparsa veya herhangi bir kusur gösterirse hesaba çekilir ve gereken ukubat o Halife üzerine uygulanır. Azınlık mefhumu hakkındaki İslâmi bakışAzınlık mefhumu ki; din, dil, ırk, kavim, adet ve gelenek farklılıklarına sahip olup sayısı az olan beşeri grup manasında olan mefhumu İslam kesin şekilde reddediyor. İslam bütün dilleri serbest bırakıyor, hiçbir dili yasaklamıyor. Her dilin sahibi dilleriyle konuşabilir, yazabilir, okuyabilir ve yazdıklarını yayabilirler. Fakat bütün bunları milliyetçi duyguları kışkırtmadan yapabilirler. Nitekim Allah Subhânehu şöyle buyurmuştur: “Göklerin ve yer yüzünün yaratılması, dillerinizin ve renklerinizin farklı olması Allah’ın ayetlerindendir.” (Rum 22) Rasul (sav) ve ondan sonraki Râşid Halifeler İslam devletinde hiç bir dili yasaklamadılar. Fakat devletin resmi dili Arapça idi. Zira bu dil Kuran’ın ve Sünnetin dilidir. İslam insanların renkleri, ırkları, kavimleri ve kabileleri arasında hiçbir fark koymadı. Allah Subhânehu şöyle buyurdu: “Ey insanlar, biz sizi erkek ve dişiden yarattık, birer halk ve birer kabile haline getirdik ki birbirinizi tanıyasınız. Şüphesiz ki Allah indinde en değerli olanınız en takvalı olanınızdır.” (Hucurat 13) Adet ve gelenekler eğer İslam şeriatına aykırı değil ise serbesttir. Eğer şeriata aykırı ise yasaklanır. Bir halkın adet ve geleneği olduğu için değil şeriata aykırı olduğu için yasaklanır. Rasul (sav) şöyle buyurdu: “Kim emrimize (dinimize) aykırı bir amel yaparsa reddedilir.” (Buhari, Müslim, Ebu Davud) Adet ve gelenek birer ameldir. Bu ameller veya davranışlar şeriatın mubah kıldığı daire içerisinde ise mubahtır, şeriat bunları yasak kıldıysa bütün halk için haramdır. Bir toplumda diğerlerine nazaran bir halkın sayısının az olması toplumda veya devlet teşkilatlarında herhangi bir rol oynamaz. Hiçbir insan kavmi veya ırkı az olduğu için zaafa uğratılmaz, horlanmaz ve hakları çiğnenmez. Bu meselenin İslam’da hiç yeri yoktur. Bu mesele cahili rejimlerde vardır. Bu cahili rejimlerde ve toplumlarda her türlü ayrımcılık yapılıyor, renk, ırk, kabile, aşiret, dil, adet ve gelenek farklılıkları gözetiliyor. Bu rejimleri bu sorunu çözemediği için vücuttan koparma prensibini benimsiyorlar. Her azınlığı toplumdan ve devletten ayırıp bağımsız hale getiriyorlar. Nebi (sav)’den sonra ilk Raşidi Halife olan Ebu Bekir (ra) şöyle demiştir: “Sizin aranızda kuvvetli kimse benim yanımda zayıftır. Ta ki ondan hakkı alıncaya kadar. Yine sizin aranızda zayıf olan kimse benim yanımda kuvvetlidir ta ki kendisine ait hakkı elde edinceye kadar.” Diğer dinlere mensup olan kimselerin meselelerine gelinceBunlar Müslümanlarla haklarda eşittirler. Onlara eziyet etmek caiz değildir. Kim onlara eziyet ederse cezalandırılır, onlardan biri öldürürse öldürülür. Mallarından kim bir şey çalarsa eli kesilir, onların kadınları ile zina eden kimse bekar ise kırbaçlanır evli ise ölünceye kadar taşlanır. Onlarda aynı şeyleri yaparlarsa aynı cezalara maruz kalırlar. Bütün cezalar kendilerine ve Müslümanlar üzerine eşitçe uygulanır. Onlar devletin tebaasıdırlar. Zımmi veya ahitli (sözleşmeli) olarak adlandırılırlar. Çünkü onlar bizim zimmetimizde ve ahdimizdedirler, bizim emniyetimiz altındadırlar. Onların mallarını ve ırzlarını koruruz ve savunuruz, dinlerini terk etmeye zorlamayız, inançları, ibadetleri, evlilikleri, boşanmaları, yiyecekleri ve genel nizama göre giyeceklerinde dinlerine göre müsamahakar oluruz. Muamelat ve ukubat hususunda ise Müslümanlara nasıl uygulanıyor ise onlar üzerine de uygulanır. Müslümanlar gibi İslam devletinin taabiyetini taşırlar. Onlara asla dini bir azınlık adı verilmez. Onlar Müslümanlarla beraber tek bir toplum oluştururlar. Onlara zımmi adı vermek onları horlamak manasında değildir. Daha doğrusu bu ad kendileri için övünülecek şeydir. Çünkü Müslümanların zimmetinde olup himaye edilir ve korunurlar.Rasul (sav) şöyle buyurmuştur: “Kim bir zımmi kimseye eziyet ederse Allah’ın zimmetini (ahdini) bozmuş olur ki cennetin kokusunu dahi alamaz.” (Tırmizi) Kültürel farkBundan maksatları din, dil, adet, gelenek ve örfler için fark olarak kastediyorlar. Yukarıda bunlardan bahsetmiştik. Batılılar kültürü farklı farklı tarif ediyorlar. Bu tariflerden birini ele alalım “Kültür; insanın bir toplumda kazandığı bilgi, inanç, sanat, edebiyat, kanun, örf, beceri ve diğer adetlere şamil olan külli oluşumdur” (Edward Taylor’ın 1881’de yazdığı İlker kültür adlı kitap) Fakat Müslümanlarca kültür için daha doğru daha ince tarif vardır. Kültür ile ilim ve İslam kültürü ile diğer kültürler arasında fark kılınmıştır. Bu tarif şöyledir: Haber alma, telakki ve istinbat yolu ile elde edilen bilgidir (Takiyyuddin En-Nebhani- İslam Şahsiyeti 1. Cilt, Ümmet yayınları Beyrut) 1. Her ümmet için özel kültür vardır. İslam ümmetine de has bir kültür vardır. İslam kültürünün tarifi şöyledir: İslam akidesinin araştırılması nedeni ile meydana gelen bilgidir. İster tevhid ilmi gibi İslam akidesinin içerdiği ve bahsettiği bilgi olsun, ister fıkıh, tefsir ve hadis gibi İslam akidesine dayalı bilgi olsun, isterse de Arapça ilmi, hadis ve usul-i fıkıh ilimleri gibi İslam da içtihadın gerektirdiği bilgi olsun. Bu da İslam akidesinden fışkıran hükümlerin kavrayışının gerektirdiği ilimlerdir (Takiyyuddin En-Nebhani- İslam Şahsiyeti 1. cilt, Ümmet yayınları Beyrut) SonuçMüslümanların kültürü bir olup yalnız İslam ümmetine ait olan bilgidir. Araplara veya Türklere veyahut diğer Müslüman halklara nispet edilemez. Daha doğrusu hepsine yani İslam ümmetine nispet edilir. Rasul (sav)’in dediği gibi; “Müslümanlar diğer insanlar dışında tek bir ümmettir. Aralarında hiçbir fark yoktur hepsi kardeştir.” Gayri Müslim olan zımmiler devletin tebaası olup Müslümanların sahip oldukları haklara sahip olurlar. İslam devletini himayesi ve mesuliyeti altındadırlar. Yabancı devletler onların işlerine herhangi bir şekilde karışamazlar. Bundan dolayı azınlıklar konusu veya mefhumu Müslümanlar indinde varid olmaz. Söz konusu dahi değil ve vakıası hiç bulunmaz. İslam devletinde keza aynı şeydir. Müslümanların dinlerinde veya hilafet devletlerinde bunun hiç vakıası yoktur. Bu mefhum batı fikrinin ve onun sömürgeci devletlerinin ürünüdür. Bundan gaye ise İslam ümmeti ve memleketlerini bölmek, onları sömürmek ve kalkınmasını engellemektir. |