|
Ergenekon deyince akla gelen eski Türk destanı, yürütülen "Ergenekon" davasının bile gölgesinde kalmış ve Türkiye Cumhuriyeti bu dava ile birlikte bir kez daha geçmişi ile yüzleşmek zorunda bırakılmıştır. Bu işin ucunun nereye varacağı, bir numaranın kim olduğu soruları zihinleri meşgul etmiş ama savcılar net bir neticeye ulaşamamışlar ya da ulaşmak istememişlerdir. Çünkü bu dava son yılların değil, kurulduğu günden beri sinsi entrikalarla ve her türlü çirkin üsluplarla hayat bulan seksen yıllık bir devrimin davasıdır. O yüzden Müslüman halka zorla dikte edilen, bu istenmeyen ve tamamen batıdan ithal rejimden ve bu rejimin gayri İslamî ve insanî uygulamalarından menfi olarak etkilenen herkes Ergenekon soruşturmasına, dolaylı veya dolaysız destek vermiştir. Bu minvalde Müslüman halk kendisine devamlı suretle tepeden bakmış, ekâbirliğin zirvesinde dolaşan, küstah, kendini beğenmiş insanların yaptıklarının hesabını vermesini istemiş veya en azından yargılanmalarını bile adalet olarak görmüştür. Ve davanın bu boyuta ulaşmasını sağlayan, kendilerince Ergenekon'un üzerine giden emniyet, savcılık, mahkeme ve medya oluşumu da kendini âdil ve hakkaniyetli bulmuştur. Fakat adalet asla beşeri sistemlerle değil ancak ve ancak İslam ile mümkün olabilir. Soruşturmayı yürüten emniyet ile savcılık ve yargılamayı yapan mahkeme ancak İslam ve onun adil hükümleriyle hareket ederse adalet olacaktır. Yoksa "kaş yapalım derken gözün çıkartıldığını" ve söylevden öteye gitmeyen adaletin topuzunun kaçtığını görüyoruz. Bu konuda bakın Rabbimiz tüm Müslümanlara nasıl bir hitap da bulunuyor. "İyi anlayan bir kavim için, Allah'tan daha güzel hüküm veren kim vardır?" (Maide 50) Bu yazımızda Ergenekon terör örgütüne, onun Müslüman halkımıza yaptığı her türlü katliama ve zulme değinmeyeceğiz. Zaten bu zalim güruh hakkında daha önce yazılar yayınlamıştık. Bu yazımızda Ergenekon davasının 2. İddianamesinde bahsi geçen ve ondan sonra medya organları tarafından yargısız infaza tabi tutulan, Ergenekon ile İslamî bir kitle olan Hizb-ut Tahrir'in ilişkilendirilmesine değineceğiz. Maalesef bin dokuz yüz sayfalık bir iddianamenin sadece 3-4 paragrafında yer alan ve doğruluğu henüz mahkemece de kabul edilmemiş ve sadece iddiadan ibaret olan bilgilerden yola çıkarak haberler yapıldığını görüyoruz. Bu şekilde zanlardan yola çıkanların yargılamayı medya organlarında kendilerince yaptıklarına, cezayı kestiklerine, temyizi bozduklarına ve infazı da uyguladıklarına şahit olmaktayız. Hâlbuki Müslümanlar bugüne kadar kartel medyasının İslam'a karşı açıktan savaş açmasından, Müslümanlarla alakalı araştırmadan, dinlemeden tamamen taraflı haber yapmalarından, cevap hakkı vermeden yargısız infaz etmelerinden muzdarip olmuş ve bunlara karşı duracak alternatif olması amacıyla bu medya organlarının kurulmasına destek vermişlerdi. Fakat bulunduğumuz şu noktada yapılan uygulamaların hedeflenen amaçla birleşemediğini de görüyoruz. Hayatta yaptığı her amelin hesabını Rablerine verecek olan Müslümanlar, bir amel işlemeden önce o konuda Rabbinin hükmüne göre hareket etmek zorundadır. Bu ister uzvî bir ihtiyacını karşılamak olsun, ister bir insanı sevmek olsun, isterse de bir Müslüman'a kızmak şeklinde olsun fark etmez. Yapılan her amelin Allah Subhânehu ve Teâlâ'nın istediği şekilde yapılması gerekir. Yoksa insanlar günah işlemiş olurlar ve bundan dolayı da ahirette cezalandırılırlar. Hiçbir Müslüman kendisi gibi düşünmüyor diye kardeşlerine ağır ithamlarda bulunamaz. Çünkü Müslümanlar Allah için sever ve Allah için buğzederler. Bu akidesinin bir gereğidir. Bakın bu konuda Rasûlullah SallAllahu ‘Aleyhi ve Sellem ne buyurmuştur. "Her kim Allah için verirse ve Allah için men ederse, Allah için severse ve Allah için buğz ederse ve Allah için nikâhlarsa, imanını ikmal etmiş olur." (Buhârî ile Muslim) İşte bizde Ergenekon ile Hizb-ut Tahrir arasında var olduğu söylenen ilişkinin ve ortaya atılan iddiaların evhamdan ibaret olduğunu ve aslında aklen ne kadar tutarsız olduğunu izah etmeye çalışacağız. Fakat bunu yaparken böyle bir mesele karşısında Müslümanların bu haberleri nasıl algılaması gerektiğini ve bu haberleri yapanlarında şer'an nelere dikkat etmesi gerektiğini de açıklayacağız. Ve tüm bunların arkasındaki şerir planı da ifşa etmeye çalışacağız inşaAllah. 1- Öncelikli olarak Müslümanların bu haberleri nasıl algılaması gerektiğini ve bu haberleri yapanlarında, şer'an nelere dikkat etmesi gerektiği hususuna gelince; Müslümanların şunu bilmesi gerekmektedir; İslam da beraat-i zimmet vardır. Yani bir kişi suçlu olduğu ispatlanana kadar suçsuzdur. Onun bu konudaki onuru ve şerefi göz önünde bulundurulmalı ve katî delillere ulaşılana kadar bu konuda suçlu görülmemeli ve bu durum kamuoyuna ilan edilmemelidir. Böyle yapmak ise zemmetmek olarak isimlendirilir. Zemmetmek ise; "İsnad edilen fiil suç sayılsa da sayılmasa da, kişinin onurunu, saygınlığını etkileyecek, şüphe veya istifham yoluyla da olsa, insanlar tarafından küçümsenmesine yol açacak muayyen bir işin bir şahsa nispet edilmesi, ilişkilendirilmesidir". Örneğin bir şahsa "sen yalancısın", "sen hırsızsın", "sen ergenekoncusun" denilerek onu yalan söylemekle veya hırsızlıkla ilişkilendirilmesi gibi ifadeleri kullanmak, zemmetmek kavramının içeriğine girmektedir. Müslüman kardeşimiz hakkında hüsnü zanla düşünmeli ve getirilen haber âdil şahitlerle ya da güvenilir delillerle ispat edilinceye kadar, o habere kesin bilgi gözüyle bakmamalıyız ki zaten bu caiz de değildir. Müslüman hakkında herhangi bir şüpheye, zanna mahal verme hakkını Allah Subhânehu ve Teâlâ, hiç kimseye vermemiştir. Bu konuda hepimizin bildiği ayeti kerimede Allah'u Teâlâ mealen şöyle buyurmaktadır: "Ey iman edenler! Eğer bir fâsık size bir haber getirirse onu araştırın. Yoksa bilmeden bir kavme dokunursunuz da yaptığınıza pişman olursunuz." (Hucurat 6) O yüzden iddia makamlarının iddialarını doğrulayacak kanıtlar ortaya koyması ve zandan uzak durması gerekir. Nebi SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmaktadır: "Beyyine davacıya aittir, yemin ise davalıya aittir." (el-Beyhakî) Böyle önemli konularda açıklama yapmadan veya yapılan bu tür açıklamaları dikkate alırken gözetmemiz gereken hususlar işte bunlar olmalıdır. Zira söylenen sözler veya atılan iftiralar, tek bir kişiye ait değildir. Yaklaşık yarım asırdır, İslam için çalışan ve bu meyanda birçok bedeller ödeyen bir kitleye atfedilmektedir. Emin olmadan ve delile dayanmadan yapılan bu açıklamalar gerçekten çok ciddi bir vebal doğurmaktadır. Bu meselenin ne kadar hassas bir mesele olduğunu şu hadislerden de çıkarmaktayız. İbni Mace de şöyle geçmektedir "Fitneden sakının! Fitnedeki dil, kılıcın kesmesi gibidir". Yine Muslim den rivayetle "Her duyduğunu söylemesi kişiye yalan olarak yeter". Bu işin, Rabbimiz katında ne kadar büyük bir günah olduğunu da yine Buhârî de geçen İbni Amr hadisinden anlıyoruz:"Bir Bedevî Nebi SallAllahu Aleyhi ve Sellem'e gelerek şöyle dedi: "Ey Allah Rasûlu! Büyük günahlar nelerdir?" Dedi ki: "Allah'a ortak koşmak, haksız yere bir insanı öldürmek, mümine iftira atmak, savaş meydanından kaçmak ve yemini ğamustur." Yine Rabbimiz bu konuda Kuran-ı Kerim de şöyle buyurmaktadır:
"Zira siz onu dillerinizle aktarıyor, hakkında bir bilgi sahibi olmadığınız şeyi ağızlarınızda söylüyordunuz. Onun önemsiz olduğunu sanıyorsunuz. Hâlbuki o, Allah katında çok büyüktür". (Nur 15) 2- Ortaya atılan iddiaların tamamen evhamdan ibaret olması ve aklen ne kadar tutarsız olduğu hususuna gelince; Ergenekon operasyonu sonucunda gözaltına alınan ve halen tutuklu bulunan Süleyman Solmaz ile gene tutuklu bulunan Teğmen M. Ali Çelebi'nin ifadelerine bakmak bile sağlıklı bir aklın doğru sonucu görmesine yetecektir. Her aklıselim sahibi şu hususları düşünürse, meseleyi de bir nevi çözmüş olacaktır. - İfade tutanaklarına göre Teğmen Çelebi kendisini muhasebeci olarak tanıtmış ve kimliğini gizlemiştir. O zaman Süleyman Solmaz'ın Ergenekon ile direk bir ilişkisi hiçbir zaman mevcut olmamıştır. - İfade tutanaklarına göre Solmaz ve Çelebi 2-3 görüşme yapmışlardır. Her iki yapılanmanın en alt kesiminde yer alan iki kişinin ikişer kez görüşmeleri sonucunda Ergenekon Hizb-ut Tahrir'i nasıl yönlendirebilir? Bunun aklen izahı mümkün müdür? - İfade tutanaklarına göre Solmaz'ın Hizb-ut Tahrir bağlantısı Mahmut Oğuz'dur. Yani Teğmen Çelebi sızma girişiminde eğer olumlu sonuçlar alsa idi ilk ulaşacağı ve bağlantı kuracağı kişi Mahmut Oğuz olurdu. Fakat her ikisi birbirlerini tanımamaktadırlar. O zaman bu nasıl bir sızma girişimidir ve bunu amaçlayan Ergenekon amacına ulaşabilmiş midir? - Hizb-ut Tahrir acaba Ergenekon'un istediği şekilde bir hareket de bulunmuş mudur? Medya organlarında geçtiğinin aksine hangi faaliyetleri kesişmiştir? Fikir, metot ve üslup olarak birbirlerinden bu kadar uzak olan iki yapılanmanın bir araya gelmesi mümkün müdür? - Yarım asırdır dünyada kırka yakın ülkede faaliyet gösteren Hizb-ut Tahrir'in sadece Türkiye'de ayağı bulunan Ergenekon tarafından yönlendirilmesi iddiası çok ahmakça değil midir? - İstanbul Fatih Camiinde 2 Eylül 2005 tarihinde yapılan basın açıklamasının da Ergenekon'un talimatı ile yapılması tamamen akıl dışıdır. Zira Hizb-ut Tahrir, o basın açıklamasını dünyada aynı gün ve saatlerde onlarca ülkede yaptığını görüntüler ışığında zaten ispatlıyor. Ayrıca hem 2008 de sızmaya çalışıldı diyeceksiniz ve iddianameye koyacaksınız hem de 2005 de talimatla basın açıklaması yaptırıldı diyeceksiniz. Peki, bu çelişkiyi nasıl izah edeceksiniz? - Eğer birileri, birileri ile görüşünce irtibat sağlanıyor ise ki biz bu konuya yukarıda açıklık getirdik o zaman Ergenekon davasının firari sanığı eski AKP milletvekili ve Başbakan Erdoğan'ın arkadaşı olan Turan Çömez de AKP içerisine girmiş, Ergenekoncularla işbirliği yapmış ve buda delillendirilmiştir. O zaman AKP'nin de Ergenekon ile ilişkisi vardır, irtibatlıdır ve yönlendiriliyor diyebilir miyiz? - Ve yine Ergenekon davasının meşhur sanığı Tuncay Güney'in tüm Türkiye'nin izlediği görüntülü sorgusunda söylediklerinden yola çıkarsak; STV içerisinde çalıştığını ve cemaat faaliyetlerinde bulunduğunu söylemesi üzerine malum cemaat ve kişilerin Ergenekon ile ilişkisi ve irtibatı vardır diyebilir miyiz? Hatta Tuncay Güney'in ifadesinde şunlar geçmesine rağmen; " Veli Küçük beni susurluktan altı ay sonra Fikri Sağlar'ın açıklamaları üzerine Hüseyin Gülerce'ye gönderdi. Gülerce o sırada Zaman Gazetesinin Genel Müdürü ve Samanyolu TV'nin yorumcusuydu. Ben Samanyolu TV'den de onu tanırım... Zaman Gazetesine Yenibosna'ya gittim. Dedim ki Veli Paşam der ki Zaman Gazetesinde hakkımda böyle şeyler çıkıyor. Hüseyin Gülerce'ye selam söyle, oda yukarılara iletsin şey yapalım. İttifak müttefik hareketlerimiz olsun. Aslında cemaatteki insanlar beni tanırlar dedi... Gülerce Albayı hatırladığını, çok görüştüğünü falan söyledi. Birlik Komitesinden çok iyi dedik... Benim yanımdayken toplantıya gireceklermiş zaten. Gazetenin birinci sayfalarını yapan adamları çağırtıp geldiler. Dedi ki şimdi toplantıya gireceğiz. Şimdi size söylüyorum susurluk yaygaraları varsa Aksiyon Dergisinde, Zaman'da bundan sonra yayımlarımızda Veli Küçük'e karşı bir şey istemiyoruz. Yukarıdan böyle emir geldi dedi. Bunun üzerine hay hay dediler... O günden bu güne kadar Zaman'da ve Aksiyon'da Susurluk aleyhine yazıldı ama Veli Küçük ismi es geçildi..." (Medya) 3- Ve tüm bunların arkasındaki şerir planın ifşasına gelince; özellikle insanları yaftalamamayı erdem görüp bunun reklamını yapanların, araştırmadan, cevap hakkı vermeden ve yeterli bilgiye sahip olmadan nasıl haksız yargılama yaptıklarını görüyoruz. Ve tamamen iddiadan ibaret olan bir takım hususları medyanın kesin bir karara dönüştürmesini de müşahede ediyoruz. Müslümanların aynı havayı solumasını istemeyen ve onların bir araya gelmesi ile oluşan devasa güçten korkan kâfirler "ılımlı İslam" ve "radikal İslam" diye kavramlar oluşturmuşlar ve bu kavramların etrafında konuşlandırma yapmaya çalışmaktadırlar. O yüzden tüm Müslümanların bu konuda uyanık ve bir o kadar da dikkatli olması gerekmektedir. Çünkü bu sinsi ve aynı zamanda tehlikeli bir plandır. Fakat maalesef bu planı keşfedemeyen veya keşfedip de gereğini yapmaktan geri duran bazı Müslümanların birbirlerine çok ciddi ithamlarda bulunduklarını görmekteyiz. Tüm Müslümanların bu tür meseleleri nefsi ve şahsî meselelere dönüştürmemesini ve Allah için sevip, Allah için buğz etmeleri gerektiğini hatırlatmamız gerekir. Güzide ashabımızdan Ali RadiyAllahu Anh "Bir harp esnasında tam bir Yahudi'yi katledecekken Yahudi'nin yüzüne tükürmesi üzerine onu öldürmekten vazgeçmesi ve ona seni Allah için öldürecektim ama şimdi kızdım ve nefsim devreye girdi o yüzden öldürmekten vazgeçtim" demiş ve bu tür durumlarda nefsanî hareket etmememiz gerektiğini biz tüm Müslümanlara göstermiştir. Bir Yahudi'ye karşı böyle tutum sergilememiz gerekirken, sırf bizim gibi düşünmüyor diye bir Müslüman'a ya da İslamî bir kitleye karşı nasıl nefsi davranabilinir? Müslümanların güçlerini ve mücadelelerini kâfirlere karşı yapması gerekmez mi? Kâfirlere karşı nasıl, Müslüman kardeşlerimize karşı nasıl hareket etmemiz gerektiğini bize her şeyi gösteren Allah ve Rasûl'ü bildirmiştir. Rabbimiz kâfirlere karşı şu şekilde hareket etmemizi ve onları asla dost, müttefik olarak görmememizi istemiş ve onlarla diyaloglarımızda bu değişmeyen şer'i esaslara bağlı kalmamızı emretmiştir: "Ey Nebi! Kâfirlere ve münafıklara karşı cihad et, onlara karşı sert davran. Onların varacakları yer cehennemdir. O ne kötü bir varış yeridir!"(Tevbe 73) Kâfirlere karşı böyle iken, Müslümanlara karşıda Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem'in şöyle olmamızı emretmiştir. "Her kim gıyabında kardeşinin ırzından geri durursa, onu ateşten korumak da Allah üzerinde bir hak olur." (İshâk İbn-u Rahâveyh) Ayrıca kâfirlerin Müslümanlarla mücadele stratejilerinden biride onların aralarında güvensizlik oluşturmaktır. Bu güvensizlikle Müslümanların doğru kitleleşmeler oluşturmasını ve vahdetlerini engellemeye çalışmaktadırlar. Müslümanların kendilerine farz olduğu halde sırf "güvenmiyorum bu kim", "acaba neden benle konuşuyor" vb. gibi sorularla emr-i bi'l maruf ve nehy-i ani'l münker yapmalarını engellemeye çalışıyorlar. Çünkü ortada bu kadar münker var iken Müslümanların bu münkerleri nehyetmesi onların planlarını bozacaktır. Bu mesele çok hassas farzlardan bir tanesidir. Bakın bu konuda Allah'u Teâlâ ne buyurmuştur:
"Siz, insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz; marûfu emreder, münkerden nehyeder ve Allah'a iman edersiniz". (Âli İmrân 110) Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem ise şöyle buyurdu:
"İnsanlar münkeri görüp de onu değiştirmediklerinde, Allah'ın ikabının (ceza) onlara genellemesi çok yakındır." (Ahmed) Büyük İslam âlimlerinden İmam eş- Şevkânî ise bu konuda şöyle der; "Emr-i Bi'l-Marûf, Nehy-i Ani'l-Münker, İslâmî kaidelerin en önemlisi, şer'î farzların en yücesidir. Bu nedenle onu terk eden, masiyeti işleyene ortaktır, Allah'ın gazabına ve intikamına da müstahaktır." Peki, tüm bunlara rağmen Ergenekon ile Hizb-ut Tahrir arasındaki ilişki nasıl irtibatlı gösterilebilinir? Hangi sağlam ve objektif düşünen akıl sahibi insan bu yalana ve iftiralara kanabilir? İşte son olarak şu iki güzel hadisle yazımızı sonlandırıyoruz: "Ben Rasûlullah'a vardım ve şöyle dedim: "Ya Rasûlullah! Biz bedevi ehlinden bir kavimiz. Bize, Allah'ın bizi kendisiyle faydalandıracağı bir şey öğret." Dedi ki: "Bir adam, senin hakkında bildiği bir şey ile sana söverse, sen de onun hakkında bildiğin şey ile ona sövme! Muhakkak ki sövmenin ecri senin lehine, vebâli de söyleyenin aleyhinedir." Ve yine ez-Zubeyr RadiyAllahu ‘Anh'dan Rasûlullah SallAllahu ‘Aleyhi ve Sellem'in şöyle buyurdukları rivayet olunmuştur: "Size, sizden önceki ümmetlerin hastalığı sirayet etti: hased ve buğzdur. Buğz, kazıyıcıdır. Saçı kazır demiyorum. Lakin o, dini kazıyıcıdır." (el-Beyhâkî, el-Bezzâr, el-Heysemî, el-Munzirî) KöklüDeğişim/Hakkı Eren |