Anasayfa arrow İktibas arrow "Öldürmeyeceksin"de... Ama silahlanmaya devam et
 [Detaylı_Ara]
Anasayfa
HİLÂFET ÖZEL
Siyâsi Tahlil
Kitaplar
Haber - Yorum
İktibas
Dünyada Dava
Multimedya
Fikir - İnceleme
Kavram
Sohbet
Soru-Cevap
Sizden Gelenler
Linkler
İletişim
Detaylı Arama

 Yazarlar

Editör
Esad Mansur
Esma Sıddık
Fatih Babayiğit
Fuad Hamidoğlu
Hakan Fikret
Mahmud Gıtal
Mehmed Aydın
Minhac
Necati Erdem
Salih Çelik
Saliha Aydın
Sümeyye AVCI
Tahir Şanlı
Zeynep Afra
Bir Ayet

7/68-69 Size Rabbimin sözlerini bildiriyorum. Ben sizin için güvenilir bir öğütçüyüm; sizi uyarmak üzere, aranızdan bir adam vasıtasıyla Rabbinizden size bir haber gelmesine mi şaşıyorsunuz? Allah'ın sizi Nuh'un milleti yerine getirdiğini ve vücutça da onlardan üstün kıldığını hatırlayın, başarıya erişebilmeniz için Allah'ın nimetlerini anın" dedi.
Kur'an'da Ara
Aranacak kelimeyi giriniz
  
Al-islam.com'a teşekkür ederiz.
Bir Hadis

"Nebi (sav) hırsızlık yapan bir kadının elini kesti. Aişe der ki: Daha sonra bu kadın, Rasulullah (sav)'e gelerek ihtiyacını söyledi, tevbe etti ve tevbesini en güzel bir şekilde yaptı." (Buhari, K Hudud, 6302)
Kitap

Siyasi Meseleler [İşgâl Edilmiş Müslüman Beldeler]

"Öldürmeyeceksin"de... Ama silahlanmaya devam et Yazdır E-Posta
Ayşe Hür
02 Şubat 2009 Pazartesi

SICAK RETORİK . Başbakan Erdoğan’ın Davos’ta İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Peres’in ağzının payını vermesi hakikaten tarihi bir andı. Erdoğan’ın tavrı Türkiye’de ve Ortadoğu kamuoyunda büyük heyecanla karşılandı. Pek çok kişi Başbakanın diplomatik teamüllere aykırı tarzından şikâyet etti ama ben tarzdan ziyade, Başbakanın Gazze konusunda gösterdiği duyarlılığı, bir milyondan fazla kişinin öldüğü Irak’taki iç savaş veya 1,5 milyondan fazla kişinin öldüğü Darfur konusunda göstermemesine takıldım. Öte yandan, İsrail Kassam füzelerini bahane ederek Gazze’ye bomba yağdırırken, Türkiye de Kuzey Irak’tan yapılan PKK saldırılarını bahane ederek Kandil Dağı’nı bombalıyordu. Sonuçta, her iki ulus-devletin, varlığını tehdit ettiğini düşündüğü güçlere yönelik şiddet kullanımı söz konusuydu. Neyse ki Peres Güneydoğu’daki 17 bin faili meçhul (!) cinayeti duyup “Siz de öldürmeyi gayet iyi biliyorsunuz” demedi.

SOĞUK REALİTE . Bu atışmadan sonra İsrail’le Türkiye arasındaki ilişkilerin bozulacağını umanlar, önce sivil makamların sonra da Genelkurmay Başkanlığı’nın “Türkiye’nin yürüttüğü ikili askerî ilişkilerde milli menfaatler doğrultusunda hareket etmek esastır” açıklamasıyla ilk hayal kırıklığını yaşadılar. Yani Türkiye’nin Başbakanı kameralar önünde İsrail’in Cumhurbaşkanına Tevrat’ın ‘öldürmeyeceksin” şeklindeki emrini hatırlatırken, arka planda iki devlet arasında, yaklaşık 50 yıldır olduğu gibi, esas işlevi ‘öldürme’ olan bir malın, silah ve askerî teçhizatın alışverişi tüm hızıyla devam edecek. Bu yaman çelişkiyi bahane ederek, bu haftayı uzun süredir yazmayı düşündüğüm bir konuya, bugünümüzü ve geleceğimizi hem ekonomik hem de siyasi açıdan olumsuz biçimde etkileyen, ağır silahlanma harcamaları ve Türk Silahlı Kuvvetleri’nin ‘devlet içinde devlet’ konumuna ayırmaya karar verdim.

* * *

SIPRI (Stockholm International Peace Research Institute) adlı kuruluşun raporlarına göre 2007 yılında tüm dünyada askeri harcamalar için 1.339 milyar dolar harcandı. Bu rakam 2006 yılına göre yüzde 6’lık bir artışa işaret ediyor. 1998-2007 yılı rakamlarına bakılırsa, bu on yıl içinde askeri harcamalar yüzde 45 artmıştır. Bu on yıl içinde en büyük harcamayı ABD, Britanya, Çin, Fransa ve Japonya yapmış. En büyük artış ise yüzde 202 ile Çin’de, yüzde 162 ile Doğu Avrupa ülkelerinde, yüzde 153 ile Malezya’da olmuş. 2007’de Türkiye, satın alma paritesine göre yapılan sıralamada silahlanma harcamalarında16,5 milyar dünyanın 14. ülkesi. İsrail ise 2007’de askeri harcamalar için 56 milyar şekel yani 13,5 milyar dolar ayırdı ki, bu rakam 2009 bütçesine çok yakın. İsrail’in kuruluşundan beri istihbarat ve silahlanma alanlarında yoğun bir işbirliği olduğunu biliyoruz. Türkiye ile İsrail arasındaki askeri alışverişin boyutlarını ise bilmiyoruz. Ama asıl, Türkiye’nin silahlanmaya ayrılan bütçe nedir, Türkiye’de silah sektörü kimlerin elindedir, Türkiye’nin hangi tür silahlara ihtiyacı olduğuna kimler ve nasıl karar verirler, kimler nereden ne tür alımlar yaparlar, aracılık yapan kurumlar hangileridir, nasıl lobi yaparlar, kaç lira komisyon alırlar gibi konuları bilmiyoruz. Çünkü bu konular bir çeşit devlet sırrıdır ve üzerinde konuşmak büyük bir tabudur. Üstelik konuyu tabu haline getirenler sadece askerler değil siviller de.

Asker-sivil maaşları farklı

Bildiğimiz bazı şeyler elbette var. Örneğin 2009 yılı Milli Savunma Bakanlığı (MSB) bütçesinin 2008’e göre yüzde 9,1’lik artış göstererek yaklaşık 14,532 milyar TL’ye bağlandı. Savunma Bakanlığı bütçesi görüşülürken Savunma Bakanı Vecdi Gönül, kameraların salondan çıktığını sanmış ve müşteşarı Korgeneral Ahmet Turmuş’un kulağına eğilerek “… Güneydoğu’da bir operasyon göstersek bütçeyi çoktan kurtarırız” demişti. CHP Muğla Milletvekili Ali Aslan da gayet yerinde bir şekilde “Bütçeyi şişirmek için kaç hayali operasyon yaptınız? Gönül’ün bu sözleri, bölücü terör örgütünün neden bir türlü bitirilemediğinin kanıtı mıdır?” diye sormuştu. Elbette bakan sözlerini inkâr etmiş, savunma bakanlığı bütçesi kabul edilmiş, konu da kapanıp gitmişti.

Bu bütçenin 6 milyar 175 milyon TL’si personel gideri. Ancak Adalet veya Sağlık Bakanlığı’nın personel harcamalarının çok üstünde olan bu harcamaların nasıl dağıldığını bilmiyoruz çünkü 28 Şubat 1997 müdahalesinden beri valilerin, müsteşarların, genel müdürlerin, profesörlerin maaşları kamuoyuna açıklanırken subayların maaşları, ek ödemeleri ve tazminatları karşılaştırmalı tablolarda yer almıyor. MSB bütçesinin 7 milyar 324 milyon TL’si ise ‘mal ve hizmet alımları’ gideri. Ancak miktarını hiçbir zaman öğrenemediğimiz bütçe dışı kaynaklarla birlikte ‘mal ve hizmet alımı’ diye tabir edilen silah, teçhizat ve askerî teknoloji alımları için ne kadar harcandığını bilmiyoruz.

Bütçe dışı fonlar

Bütçe dışı kaynaklardan en önemlisi 1989’da oluşturulan Savunma Sanayii Destekleme Fonu (SSDF). Fonun gelirleri, gelir ve kurumlar vergisi, at yarışları, hafif ateşli silahlar, akaryakıt, alkol ve tütün mamulleri ile tüm şans oyunlarından elde edilen gelirlerin bir kısmından kesilen paralardan oluşuyor. Öte yandan, yine miktarını tam olarak bilemediğimiz NATO fonları var.

Türkiye’nin silahlanma harcamalarını 1985′te kurulmuş bir devlet tekeli olan Savunma Sanayii Müsteşarlığı (SSM) tarafından yapılıyor. Neyin tedarik edileceğine karar veren ise Savunma Sanayii İcra Komitesi. Komite, Başbakan’ın başkanlığında, Genelkurmay Başkanı ve Milli Savunma Bakanı’nın iştirakiyle oluşuyor. Görevi kuvvet komutanlıklarınca tespit edilen, Genelkurmay Başkanlığı tarafından uygun bulunan ‘Stratejik Hedef Planı’ doğrultusunda temin edilecek silah, araç ve gereçlerin tedarikine ilişkin kararları almak. Stratejik Hedef Planı en son 2002 yılında açıklanmıştı. SSM’nin arama motorundaki detaylı harcama bilgileri de 2002 senesinde durmakta.

TSK ‘devlet içinde devlet’ mi?

Peki, konu kamuoyu tartışmıyor da Meclis tartışabiliyor mu dersiniz? Hayır, bu konuda Meclis’te de hiçbir tartışma olmaz. Peki, tartışılmıyor da denetleniyor mu derseniz, cevabımız yine ‘maalesef hayır’ olacak. Çünkü 12 Mart 1971 askerî müdahalesi sonrasında Sayıştay Kanunu’nda yapılan değişikliklerle ordunun elindeki mallar ve bundan doğan tasarruflar, Sayıştay denetiminden çıkarılmış, ordunun iç denetimine bırakıldı. 1985’te bir adım daha atıldı, askerî alımlar ve bunların sözleşmeleri de denetim dışına çıkarıldı. Ardından bir adım daha atıldı ve askerî kadrolar üzerindeki Sayıştay denetimi adeta sona erdirildi. Yani 40 yıldır, Silahlı Kuvvetlerin her türlü malı, harcamaları, tasarrufları sivil, hukuki ve siyasi denetimin dışında. Buna bir de Genelkurmay Başkanlığı’nın Milli Savunma Bakanlığı’na bağlı olmamasını eklersek tablo tamamlanıyor: Bugün TSK tamamen özerk bir yapıda. Yani ülkede resmen iki başlı bir idare var.

AB’yi sevmek kolay mı?

Bu statüyü değiştiren az sayıda ve sınırlı çapta adım, Avrupa Birliği sayesinde atılabildi ancak uygulama şansı bulamadı. Örneğin Sayıştay Kanunu’na 2003 yılında eklenen 12. madde ile TBMM Başkanlığı’nın talebi üzerine Sayıştay denetçilerinin, askerî karargâhlarda, o da belirli bir konu ile sınırlı olmak üzere denetim yapmalarının önünü açılmıştı. Ama aynı yasanın 38. maddesine dayanılarak 1969’da TSK İç Yönetmeliği’ne konulan bir madde yüzünden bu değişiklik uygulanamadı. AB’nin ihalelerde şart koştuğu kurallara TSK uymak zorunda değil. Son olarak, AB’ye sunulan Üçüncü Ulusal Program’daki taahhütler yüzünden, 27 Temmuz 2008 tarihinde Sayıştay Genel Kurulu’nda alınan kararla Meclis’in talimat vermesi halinde bugüne kadar olan harcamaları da Savunma Sanayi Fonu’ndan yapılmış olmasına rağmen bütçeden yapılmış harcamalar gibi denetlenebileceği söylendi ancak Meclis’in talimat vermesi gibi bir mucize gerçekleşse bile bu denetimde ‘örtülü ödenek’ hariç tutulacaktı. Vecdi Gönül bu ‘örtülü ödenek’ meselesini “Başbakanlıkla Genelkurmay arasında bir mesele” olarak tarif etmişti. Dolayısıyla biz sıradan halka veya onun temsilcilerine söz düşmezdi. Bu tür sorunları ortadan kaldırmak için, mevcut Sayıştay Kanunu’nun yerine hazırlanan yeni kanun taslağı, iktidar ve muhalefet arasındaki çatışmalar yüzünden 2005 yılından beri komisyonlarda bekletiliyor, daha da bekleyeceğe benziyor.

* * *

Apoletli sermayenin OYAK mucizesi

Nikaragua, Şili, Guatemala, El Salvador, Honduras, Ekvator, Kolombiya, Bolivya, Çin, Endonezya, Tayland, Mısır, Suriye, Pakistan ve Türkiye. Bu ülkelerin ortak bir çok noktası var: Otoriter siyasal rejimleri, insan hakları ihlalleri, gelir dağılımındaki adaletsizlikler, vs. Ama yazıda, başka bir ortak noktaya değineceğim: Bu ülkelerin hepsinde, ordu sanayi, ticaret ve finans alanındaki yatırımlarıyla ülkelerinin en büyük sermaye grupları arasında yer alıyor.

Türkiye’de bu sermaye grubunun adı OYAK adını taşıyor. OYAK’ın nasıl kurulduğu ve nasıl geliştiğini pek çok kişi bilmiyor çünkü, OYAK üzerine konuşmak tabu konulardan biri. Kuruluşunu 27 Mayıs 1960 darbesine borçlu olan OYAK’ın tarihçesine kısaca göz atalım.

Bilindiği gibi, 1954’e kadarki dönemde, İkinci Dünya Savaşı ve Kore Savaşı’nın yarattığı uygun dünya konjonktürü sayesinde, Demokrat Parti’nin (DP) izlediği tarım temelli stratejiler başarılı olmuştu. Bu stratejilerin temelini Truman Doktrini sayesinde alınan 600 milyon doları aşkın kaynağın önemli bir bölümünün tarımda mekanizasyona, ekilebilir toprakların artırılmasına ve ulaşım alanındaki altyapı faaliyetlerine ayrılmasına dayanıyordu. Öyle ki Türkiye 1953’te dünyanın en önemli buğday ihracatçısı olmuş ve Gayrisafi Milli Hasıla 1947’den 1953’e kadar ortalama yılda yüzde 8.7 artmıştı. Bu olumlu atmosferin sonucu olarak Max Thornburg başkanlığındaki bir Dünya Bankası heyeti, Türkiye ile altı uzun vadeli borçlanma anlaşması yapmıştı. Bu anlaşmalarla sağlanacak fonların esas olarak demir-çelik alanında, özel sektörün yatırımlara özendirilmesinde, daha liberal bir değişim ve ticaret sisteminin oluşturulmasında harcanması öngörülüyordu ancak özel sektör bu gelişmelerle pek ilgili değildi. Kore Savaşı’nın yarattığı pazar genişlemesi de sona erince, bu liberal politikalar gündemden düştü. Ardından kötü bir hasat mevsimi yaşandı ve zaten zayıf olan tarım sektörü eski semptomları göstermeye başladı.

1954’e gelindiğinde DP iktidarı yüksek enflasyon ve bütçe açıklarıyla tanıştı. DP’nin buna tepkisi ticaret sermayesinin sanayi sermayesine dönüşme yollarını açmak, bir yandan da tarım eksenli kalkınma stratejisinde ısrar etmek oldu. Menderes Hükümeti’nin ekonomik yardım için ABD’ye başvurması hem CHP tarafından hem de ABD tarafından eleştirildi. CHP bu başvuruyu ‘kapitülasyonları canlandırmak’ olarak adlandırırken, ABD Türkiye’den yatırımları yavaşlatmasını ve TL’yi devalüe etmesini istiyordu. Ancak Menderes 1958’de ABD’ye boyun eğerek IMF’nin aracılığını kabul ettikten sonradır ki, 359 milyon dolarlık ek yardımı alması mümkün olacaktı. Bu arada sivil ve askerî bürokrasinin ücretleri ciddi biçimde erimişti. İstanbul merkezli büyük sanayi burjuvazisi de tarımın desteklenmesinden hoşnut değildi. Bu tepkisini de Hürriyet Partisi’nde ve bu partiyi desteklediğini ilan eden Forum Dergisi aracılığıyla kamuoyuna iletiyordu. Ancak halkın büyük çoğunluğu geçimini tarımdan sağladığı için, DP’yi seçim yoluyla düşürmesi zor olduğu için sanayi burjuvazisi iktidarı seçim yoluyla değiştirecek toplumsal desteğe sahip değildi. DP’nin eleştirilere cevabı basına sansür koymak ve muhaliflere baskıyı arttırmak oldu. Bu da aydınların DP’ye düşmanlığını arttırdı. Sonuçta DP politikalarından hoşnutsuz kesimlerin oluşturduğu büyük koalisyonun imdadına TSK yetişti ve 27 Mayıs 1960’da düğümü çözdü.

Darbeyi yapanların oluşturduğu Milli Birlik Komitesi (MBK) tarafından 3 Ocak 1961 tarihinde çıkarılan 205 Sayılı Kanun ile kurulan Ordu Yardımlaşma Kurumu’nun (OYAK) gerekçesi şöyle idi: “…Filhakika, uzun hizmet yılları sonunda T.C. Emekli Sandığı’ndan alınan maaş ve ikramiye ile ancak mütevazı geçim şartları sağlanmakta, küçük bir ev sahibi olmak hususunda müşküllerle karşılaşılmaktadır (…) İktisadi hayatın gün geçtikçe inkişaf ettiği memleketimizde ordu mensupları herhangi bir sebep tahtında vazifeden ayrıldıkları takdirde, bugünkü mevzuat muvacehesinde kendilerine sağlanan yardımlarla kendi içtimai seviyelerine uygun bir hayat seviyesi temin edememektedirler (…) ordu mensuplarının kendi içlerinde ve kendi mali imkânlarıyla bir dayanışma suretiyle istikbal endişesinden kurtularak maddi ve manevi huzura kavuşmalarını temin maksadıyla Ordu Yardımlaşma Kurumu Kanun Tasarısı hazırlanmış bulunmaktadır…”

OYAK’ın kuruluşu sırasında Milli Savunma Bakanı’nın atadığı kişiler arasında Koç Holding’in kurucusu Vehbi Koç ile Yapı Kredi Bankası’nın kurucusu Kazım Taşkent’in olması, daha sonraki yıllarda yönetimde İstanbul Sanayi Odası (İSO) başkanı Nüzhet Tekül’ün, DP’den ayrılanların kurduğu Hürriyet Partisi’nin önde gelen isimlerinden Prof. Dr. Feridun Ergin’in, liberal eğilimli Forum Dergisi’nin sahibi DPT müsteşarı Prof. Dr. Osman Okyar’ın görev alması büyük sermayedarların siyasal alandaki varlığına karşı çıkamayacakları bir güç olan orduyu belli sınırlar dahilinde kendi egemenlik alanlarının, yani ekonominin içine dahil ederek uzun vadeli bir kutsal ittifak oluşturmak olduğunu düşündürüyordu.

Dönemin büyük sermayesinin kafasında OYAK içinde toplanacak büyük fonları kendi yatırımlarında finansman kaynağı olarak kullanma düşüncesi hâkimdir. Ancak dönemin güç dengeleri içinde askerlerin ağırlığı daha büyüktür ve OYAK sermayenin değil ordunun kendisinin öngördüğü şekilde, yani kontrol iplerini kendi tutacak şekilde dev bir holding olma yolunda ilerleyecektir. Sonuçta, TSK mensupları OYAK sayesinde, bu topraklar üzerinde yaşayan hiçbir gruba ve sınıfa nasip olmayan şekilde “ayrıcalıklı bir zümre” haline geleceklerdir.

OYAK-TSK ilişkisi

OYAK’ın Temsilciler Kurulu, Milli Savunma Bakanlığı’nın kararı uyarınca duruma göre 50 ila 100 askerden oluşurken, 40 kişilik Genel Kurul’da sadece 9 sivil üye bulunuyor. 205 Sayılı Kanun’da, 7 kişilik yönetim kuruluna 3 asker üye öngörülmüşken, 1976’dan itibaren özel komitenin seçtiği kişinin de asker olmasıyla askerler 4 kişi ile çoğunluğu ele geçirdiler. Hatta 2000 yılında 3 muvazzaf, 4 emekli asker ile bu sayı 7’ye çıktı. 2007’de ise 3 muvazzaf, 2 emekli asker yönetimdeydi. Diğer iki yönetici de emekli vali ve emekli rektördü.

Şu anda yönetim kurulu 8 kişiden oluşuyor. Bunların 5’i general, 3’ü sivil. Sivillerden biri genel müdür Çoşkun Ulusoy, diğerleri bir emekli rektör ve bir emekli vali. Yani, yetkili ağızlardan sürekli “askerî bir kuruluş olmadığı, yönetiminde sivillerin de yer aldığı” tekrarlansa da, OYAK, TSK mensupları tarafından yönetilen ve kontrol edilen bir kuruluş.

Krizle büyüdü

OYAK, kuruluş yasasının sağladığı ayrıcalıklar yüzünden Sermaye Piyasası Kurulu dahil hiçbir kuruma faaliyetleri hakkında bilgi vermekle yükümlü olmadığından mali yapısı gizli kalmıştı. İlk kez Avrupa Birliği’nin (AB) rekabet ve şeffaflık ilkeleri uyarınca 2000 Yılı Faaliyet Raporu kamuoyuna açıklandığında ortaya çıkan büyüklük öyle şaşırtıcıydı ki, gazeteler “krizle büyüdü!”,“Savaş taktiği mucize yarattı”, “Türkiye OYAK’a dar geliyor” gibi başlıklarla donanmıştı. O tarihten beri “mucize” katlanarak devam ediyor. 2007 Faaliyet Raporu’na göre OYAK Holding’in fonlar dahil toplam varlıkları 10.980.996.000 YTL; iştiraklerinin net dönem kârı 2.651.721.636,61. Bu rakamlara bakılırsa OYAK ülkemizin üçüncü büyük holdingi!

Zorunlu kesintiler

Bir gazete manşetinde dendiği gibi “Dünyanın bu en ilginç holdingi” bu mucizeyi nasıl gerçekleştirdi? OYAK Genel Müdürü Coşkun Ulusoy’un iddia ettiği gibi OYAK’ın “kanla test edilmiş askerî prensipler” ile ilerlemesinin payı var mı bilinmez ancak 205 Sayılı Kanun’un sağladığı muhteşem ayrıcalıkların rolü olduğu açık. Örneğin OYAK’ın 235.818 olan toplam üye sayısının 84,6’sını oluşturan ‘daimi üyeler’ muvazzaf subay, askerî memur ve astsubaylar ile Milli Savunma Bakanlığı ve Jandarma Genel Komutanlığı teşkilatında çalışan maaşlı/ücretli sivil memur ve müstahdemlerden her ay yüzde 10, 1996’da oluşturulan ‘geçici üyelik’ statüsü ile yedek subayların maaşından ise yüzde 5 zorunlu kesinti otomatik olarak OYAK’a aktarılıyor.

Savunma sanayii neden yok?

Bu kesintiler demir-çelik, çimento, otomotiv, finansal hizmetler, enerji, bireysel emeklilik, lojistik, gıda, inşaat ve teknoloji gibi çeşitli alanlarda faaliyet gösteren 30’u aşkın şirket tarafından değerlendiriliyor. (İlginçtir, OYAK’ın ‘savunma’ sanayii ve teknolojisi alanında yatırımı yok. Halbuki bu konudaki dışa bağımlılığın ulusal çıkarlara ne kadar aykırı olduğu ortada.) Bu değerlendirme sonunda elde edilen kar paylarının uygun görülen bölümü, rütbe ve maaşlarına göre, sadece daimi üyelere dağıtılıyor. Geçici üyeler ne görev süresince bir hizmet alıyorlar, ne de emekliliklerinden sonra ödedikleri payları geri alabiliyorlar. Tek aldıkları küçük bir ölüm yardımı.

Vergi muafiyetleri

OYAK’a Emekli Sandığı, SSK, Bağ-Kur gibi diğer sosyal güvenlik kuruluşlarına konan sınırların hiçbiri konmamış. Örneğin Emekli Sandığı, serbest fonlarının en fazla yüzde 40’a kadar olan miktarı, o da ancak iktisadi devlet teşekküllerinin veya KİT’lerin kurduğu şirketlere yatırabilmekte iken, ya da malvarlığının ancak yüzde 40’ını aşmamak üzere gayrimenkul edinebilmekte iken, üstelik bunlar da Maliye Bakanlığı’nın iznine tabi iken, OYAK’a hiçbir sınırlama yok. Ayrıca OYAK Holding, diğer şirketlerden farklı olarak, kurumlar vergisi, fon gelirleri için gider vergisi, üye aidatlarından gelirler vergisi, veraset ve intikal vergisi damga vergisi gibi vergileri ödemek zorunda değil.

Uyumlu holding

OYAK, bu ayrıcalıklı konumundan dolayı, her ulusal krizi ya en az zararla ya da en büyük kârla atlatmasıyla meşhur. 1980 sonrasında, dönemin Türk-İslam sentezi anlayışıyla uyumlu olarak Arap dünyasına ve sermayesine yöneldi. Krize giren otomotiv sektöründeki TOE ve MAT adlı iki şirketini, 1984’te Ziraat Bankası’na devrederek, inşaat sektöründeki OYAK-Kutlutaş’a bağlı dört sorunlu şirketini ise 1985’te Emlak Kredi Bankası ile ortaklık kurarak kurtarmıştı.

1995’te SSK, OYAK İnşaat’a yüzde 25 hisse ile ortak olmakla kalmadı, 1999’da günün fiyatlarıyla 17 trilyon tutan 9 SSK inşaatını yüzde 1 ve yüzde 6.5 tenzilatlara bu şirkete vererek bir de ‘kıyak çekti.’ OYAK, 2001 Şubat krizinde, OYAK Portföy Yönetimi Şirketi Müdürü Fatma Can’ın deyimiyle ‘müthiş bir operasyon’ yaptı ve krizden bir hafta önce “devalüasyon yapılacağını hissederek” dövize geçti, 23 Şubat günü alınan dolarları 1 milyon liranın üzerinde bedelle nakde çevirdi ve tüm Türkiye servetinin üçte birini kaybederken, OYAK zenginliğine zenginlik kattı. Kimse de o hissin nereden geldiğini sorgulamadı.

Krizler fırsattır!

OYAK’ın iştiraklerinden Oyak Bank’ın 2001 yılında TMSF’den Sümerbank’ı satın alarak sektörde en büyükler arasına girmesi de bir başka müthiş vurgundu çünkü dönemin Yönetim Kurulu Başkanı Selçuk Saka’nın ifadesiyle “açıklanması uygun olmayan pek çok değere sahip olan Sümerbank, bütün tahminlerin aksine [o günün parasıyla] sadece 50 milyar TL gibi sembolik bir para ile” satın alınmıştı! Daha sonra bu vurgunlar Genel Müdür Çoşkun Ulusoy tarafından “krizler fırsattır” sözüyle rasyonalize edildi.

Ulusalcı heyecanlar

OYAK, 1990’lardan itibaren neo liberal özelleştirme politikalarına ve küreselleşmeye ‘ulusalcılar’ gibi soğuk bakmadı. Ama Renault-Mais, France SARL, Good Year, Anker Bank GmbH, European Finance Plc., Sollac ve AXA gibi uluslararası devlerle ortaklıklar kurmaktan geri durmadı. OYAK’ın 2006 yılında ERDEMİR özelleştirmesinde takındığı agresif tutumun ‘ulusalcı’ kesimleri ne kadar heyecanlandırdığını hatırlayalım. O zamana kadar en fazla 3 milyar dolar eden şirkete tam 6 milyar dolar değer biçilen OYAK’ın, satış işlemleri sırasında tartışmalı bir muhasebe işlemi ile devleti 75 milyon YTL zarara uğratmasına ise kimse bir şey dememişti. Ancak heyecan boşunaydı çünkü OYAK sadece emanetçi idi. Nitekim kısa sürede ERDEMİR’in yüzde 20,5’ini Fransız çelik tekeli Arcelor’a sattı. Arcelor da çelik devi Hindistan kökenli Mittal ile birleşti. Ancak, ‘ulusalcı’ kesimlerden bu operasyonlara gık çıkmadı.

Ermenilere tazminat

OYAK Holding’in, sigortacılık sektöründe 1999 yılından bu yana ortağı olan AXA’nın, ABD’nin Kaliforniya Eyaleti’ndeki yargı süreci sonunda, 1915 Tehciri’nde hayatını kaybeden poliçe sahibi Ermenilerin yakınlarına 17 milyon dolarlık ödeme yapmayı kabul ettiğinde yaşananlar da pek manalıydı. İçeride ‘Ermenilerle geçmişimizi konuşalım’ diyenleri bile ‘vatan haini’ ilan ederken, ‘soykırım vardır’ diyen bir şirketle ortaklığı bozmayı düşünmediler. Bu konudaki karar ancak 2008’de alınabildi ama hala tamamen hayata geçmedi.

Abdullah Öcalan meselesi yüzünden İtalya’ya kök söktürenler, Fransa Parlamentosu’nda ‘Ermeni Soykırımını İnkâr Yasası’nın kabul edilmesini OYAK’ın iştirakleri yüzünden sessizce geçiştirivermişlerdi. Dahası, Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt, Barzani ve Talabani için “PKK’ya destek veriyorlar, ben görüşmem, kim görüşürse görüşsün” diye rest çekerken, OYAK Şirketler Grubu, paravan şirketler aracılığı ile Kürt Federe Devleti’ne yılda 14 milyon dolarlık çimento ve kâğıt satışı yaptığı haberlerini holding hiçbir zaman yalanlamamıştı.

OYAKBANK’ın Hollanda merkezli ING Bank’a satılması da çok ilginç bir olaydı çünkü, daha önce OYAK Yönetim Kurulu Başkanı emekli Korgeneral Yıldırım Türker, “iyi teklif gelmesi halinde bile” OYAKBANK’ı Yunanlılara satmayacaklarını söylemişti. Çünkü Türker’e göre “milliyetçilik kaybedilmemesi gereken bir duygu” idi! Bankanın Yunanlılara değil de Hollandalılara satılmasının ‘milliyetçilik duygusu’na zarar getirmedi. AKP’yi ‘özelleştirme yoluyla ülkeyi satmakla’ suçlarken, bu satışı savunmak için de kılıf bulundu.

Zahiren AB yanlısı

Sonuç olarak gerek TSK’nin OYAK’la organik ilişkisi, gerekse 205 Sayılı Kanun’un sağladığı ayrıcalıklar sayesinde OYAK’ın rekabet ve şeffaflık ilkelerine aykırı biçimde ölçüsüzce büyüyen dev bir kapitalist işletme olduğu, bu büyüklükteki her kapitalist işletme gibi ideolojik ve siyasi bir ajandası olduğu ortada iken, bazılarının nasıl olup da TSK’yi ideolojiler ve siyasetler üstü bir kurum olarak gördüğünü anlamak mümkün değil.

Ancak AB’nin bizim kadar saf olmadığı açık. 2004 Yılı Türkiye Raporu’nda “Avrupa Parlamentosu, ordunun resmi veya gayri resmî etkin ağlarından endişe duyuyor” denmiş, buna örnek olarak da “düşünce grupları (Batı Çalışma Grubu ?), OYAK gibi kurumlar ve fonlar” gösterilmişti. İlerde AB’nin şeffaflık ve rekabet ilkeleri uyarınca, eleştirilerin dozunun artacağı, sonuçta AB üyeliğinin, TSK’nin ve OYAK’ın pek çok açıdan ayrıcalıklı statüsünü sarsacağı açık. Bu değerlendirmeyi herhalde TSK da yapıyor. Fakat, Kemalist ideolojinin tanımı icabı ‘Batı yanlısı’ görünmek zorunda olduğu için AB’ye karşı açıkça muhalefet edemiyor. Öte yandan, 2006’dan beri Kıbrıs ve terör meselesi üzerinden TSK’nın yürüttüğü örtülü AB ve Batı karşıtı kampanya, bir zamanlar yüzde 75 olan AB desteğinin yüzde 30’lara kadar düşmesinde büyük rol oynadı. Bakalım gelecekte TSK-AB ilişkileri ne yönde gelişecek…

Kaynakça: İsmet Akça, “Militarism, Capitalism and the State:Putting the Military in its Place in Turkey”, 2006 yılında Boğaziçi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde verilmiş doktora tezi; http://www.sipri.org/contents/milap/milex/publications/publications.html#sipri_yb_chapters

taraf

< Önceki   Sonraki >
Paylaş Paylaş
04 Eylül 2010 Cumartesi
24 Ramazân 1431
.:: son 30 günün ::.
| Anasayfa :: Yazarlar :: Beyan /Bildiri :: Basın Açıklamaları :: Siyâsi Tahlil :: Kitap :: Haber - Yorum :: Linkler :: İletişim |