|
Suna Durmaz Müslüman kıyımı yapmaya and içmiş olan binlerce Avrupalının oluşturduğu Haçlı ordusu, 4 bin kilometre yol katettikten sonra 13 Haziran 1099 tarihinde Kudüs surlarına dayandılar. Şehri abluka altına alıp nihayet 13 Temmuz’da saldırıya geçtiler.. Kudüslüler saldırıya mancınıklarla attıkları kızgın taşlarla cevap veriyor; göğüslerini haçlı ateşine siper ederek mübarek beldeyi savunma yolunda şehid olma arzusuyla kahramanlık destanı yazıyorlardı.
Ancak adet ve edavat üstünlüğünü elinde tutan haçlı ordusu karşısında dayanmak çok zordu. Her taraf toz duman olmuştu. Havada gezinen kara bulutlar, semaya dikilen gözlere büyük felâketin iyice yaklaştığını haber veriyor, “karagün kapıda!” diyordu.
Şiddetli saldırılar karşısında inançtan örülen duvarın çökmesinin kaçınılmaz olduğu acı bir gerçekti. Nihayet mûsibet günü gelip çatmış, Tevhid dininin merkezi ve barış şehri olan Kudüs, kırk günlük direnme sonucunda haçlılara yenik düşmüştü. Şehrin düşmesiyle insanlık tarihinin en kanlı sayfası da açılmış oldu. Surlardan içeri giren canavarlar öldürdükleri Müslümanların cesetlerine basa basa Mescid-i Aksaya kadar geldiler. Kutsal mekânlara saldırılmaz ümidiyle Aksa Harem-i Şerifine sığınan binlerce Müslüman kana susamış olan haçlıların elinden kurtulamamıştı. Bunların akıbeti de diğerleri gibi kılıçtan geçirilmek olmuştu…
FULCHER, KATLİÂMI TASVİR EDİYOR
Kalemim bu hunhar katliâmı dile getirmekten aciz kaldığı için “Şehide şahidün min ehliha-ehlinden biri şahitlik etti” âyetinin sırrınca, olaylara şahit olan Rahip Fulcher’ın sözlerini buraya aktarmak istiyorum. “Süleyman mabedine (Mescid-i Aksa) sığınan onbinlerce kişinin başı koparılmıştı. Şayet orda olsaydın ayakların dizlerine kadar kana bulaşırdı! Daha ne söyleyeyim ki; kadın ve çocuklar dahil kimseye yaşama izni vermeyip öldürdüler. Kâfirlerin ne kadar zeki oldukları keşfedildiği için karınlarını yarıp bağırsaklarında para arıyorlardı! Birkaç gün sonra bütün cesetleri toplayıp büyükçe bir yığın yaparak ateşe verdiler. Böylece küllerin arasında para bulmak daha kolay olacaktı. Bu katliâmdan sonra adamlarımız evlere saldırdılar. Olay sistematik bir şekilde yürütülüyordu. Şöyleki: Bir eve kim önce girerse o ev veya köşk içindekilerle beraber onun olurdu. Böylece birçok fakir zengin olmuştu…” (The First Crusade s. 91-92)
İşi gücü batıl mezheplerini yayma politikası olan Mısırdaki Fatımi Devleti, Haçlıların Anadolu ve Suriye topraklarında ilerlemesine göz yummasının faturasını, ‘İftiharüddevle’ idaresi altına verdiği Kudüs’ün düşmesiyle acı bir şekilde ödemişti.
Enfal Sûresi 46. Âyetinde geçen “İhtilâfa düşmeyin; sonra cesaretiniz kırılıp kuvvetiniz elden gider” uyarısına geç de olsa kulak veren Fatımiler, fitne ve bozgunculukla uğraşanların sonunun felâket olmasının kaçınılmaz olduğunu anladıklarından, Vezir Efdal emrindeki yirmi bin askerden oluşan bir orduyu hemen Haçlıların üzerine gönderdiler. Ancak bu hareket “Ba’de harab’ul Basra” yani “Basra harap olduktan sonra” misalindeki gibi geç kalmış bir hareket olduğu için Kudüs’ü kurtaramadığı gibi el-Mecdel Ovasında yapılan meydan muharebesinde yirmi bin kişilik ordu da tarumar olmuştu. Üstelik Akka, Taberiyye, Kayseriyye ve el-Celil gibi önemli şehirler de Haçlılara kaptırılmıştı. (el- Kudsü Tarih ve Hadara s. 137)
Haçlı katliâmından kurtulabilen bir grup Müslüman Şam’a gelip İslâm’ın ilk kıblesi Mescid-i Aksa ve Kudüs’te olup bitenleri anlattığında, ahali bu acı olay karşısında yanıp tutuştu. Bunun üzerine Şam kadısı Ebu Saad el Herevi, yanına aldığı bir heyetle Abbasi Halifesi Mustazhirbiemrillah’ı durumdan haberdar etmek için Bağdat’a gitti. Mescid-i Aksa ve Kubbetüs-Sahra’nın kiliseye çevrildiğini öğrenen Halife, Ebu’l Vefa İbn Akil el-Hanbeli gibi devrin büyük âlimlerinden cami minberlerinden halkı cihada çağırmalarını istedi. (el-Unsü’l Celil fi Tarihi’l Kudsi ve’l Halil s. 307)
Cihad çağrısı üzerine ağlayarak camilere koşan Müslümanlar başlarına gelen bu mûsibetten kurtulmak için Allah’a yakarıyorlardı. Yanık yanık duâ etmelerine rağmen henüz ruhları cihad için hazır değildi maalesef.
Nasıl cihad edeceklerdi ki? Kardeş kavgaları başını almış yürümüş; herkes kendi başına buyruk olmak istiyordu. Oysa Mescid-i Aksa’yı kurtarmak için şahsî mevki ve şereflerin din uğruna feda edilmesi Kürt, Türk ve Arabın cahiliyet hamiyetperverliğini bırakıp tek yürek olarak ümmetin yüce dâvâsı için seferber olması gerekiyordu. Bu da şu an için mümkün değildi.
Halkın bu ümitsiz hâline rağmen, ulema yüce dâvâdan vazgeçmedi. Cami ve medrese minberlerinden irşad hareketi başlattılar. Yeise kapılmadan ümmetin kaybetmiş olduğu değerleri geri getirmek için olağanüstü çaba sarfettiler. İzzet ve şerefin ırk, kan, mal ve mülkte değil, İslâm ve onun mukeddesatını korumakta olduğunu vurgulayan vaazlar verdiler. Netice için hiç de acele etmiyorlardı. Zira nefislerin terbiye olunması uzun tutacağa benziyordu. Nitekim öyle de olmuştu…
Kudüs’ün tekrar fethedileceğine yürekten inanan Musul atabeyi İmadeddin Zengi ulemanın fetih için başlatmış olduğu irşad hareketine candan destek veriyordu. İslâm’ın ilk kıblesini Allah’ın düşmanının kirli ellerinden kurtarmak için Rabbine söz vermişti. Ancak ömrü bu sözünü yerine getirmeye yetmemiş, şanlı fethi görmeden 1146 yılında vefat etmişti.
“Mü’minler içinde Allah’a verdikleri sözde duran nice erler var. İşte onlardan kimi sözünü yerine getirip o yolda canını vermiştir; kimi de (şehitliği) beklemektedir. Onlar hiçbir şekilde (sözlerini) değiştirmemişlerdir. (Ahzab Sûresi 23. âyet)”
Fetih hayâliyle büyüyen ve ata mirası olarak zafer sancağını devralan Nureddin Zengi, babasının başlatmış olduğu Suriye Beyliklerini bir sancak altında toplama politikasını başarıyla yürüterek bölgenin tek hakimi oldu. Zengi’nin ihlâslı bir kumandan olduğunu gören Şam halkı, Emir Muiniddin Üner’in vefat etmesiyle şehrin anahtarlarını kendi rızalarıyla Nureddin Zengi’ye teslim ettiler. 1154’de Şam’a giren Zengi, fetih yolunda çok büyük adım atmış oluyordu. Akıllıca güttüğü birlik siyaseti neticesinde, kısa zamanda Zengi devletinin sınırlarını Fırat’tan Ürdün’e kadar uzattı.
Bu arada, Mısır’daki Fatımî Devleti de iyice zayıflamıştı. Koltuk çekişmesi yüzünden komplolar peşpeşe geliyordu. Bu durumda devletin Haçlılara yem olması işten bile değildi. Fatımî Devleti’nin böyle korkunç bir akıbete düşmesini istemeyen Halife, isyanları durdurabilmesi için Nureddin Zengi’den kendisine yardım etmesini istedi. Bu talebi geri çevirmeyen Zengi, Şirkuh ve Selâheddin Eyyubî komutasındaki birliği Mısır’a gönderdi. İç kargaşalığa son veren Şirkuh, Fatımî Halifesi Adud tarafından vezir olarak tayin edildi. Şirkuh’un 1169 da vefat etmesiyle görevi Selâhaddin Eyyubî aldı. Ve isyanları bastırarak kısa zamanda Mısır hakimi olmayı başardı. Halife Adud vefât edince de Fatımî Devleti tamamen son bulmuş oldu.
Bu gelişmeler üzerine şanlı fetihe doğru adım adım yaklaştığını anlayan Nureddin Zengi, Mescid-i Aksa’ya koymak için dillere destan, muhteşem bir minber yapılmasını emretti. Halep de bulunan kündekâri ustaları gece gündüz demeden çalışarak fethin sembolünü yapmaya koyuldular. İbadet şevkiyle değerli abanoz ağaçlarını ince ince oyarken, gözlerinde fetih manzaraları canlanıyordu. Çivi ve yapıştırıcı kullanmadan binlerce minik ahşap parçasını birbirine geçirerek meydana getirdikleri şaheser minberi hem yapıyor, hem de dillerinden Allah zikrini düşürmüyorlardı. Ve, “Allahım şanlı fethi görebilmemiz için ömrümüzü uzun eyle” diye duâ ediyorlardı.
Çok heyecanlıydılar. Zira hazırladıkları bu minber; Peygamberlerin, Hz. Muhammed’in (asm) arkasında namaz kıldıkları camiye, ‘Mescid-i Aksa’ya’ konulacaktı. Ve yine bu minberden insanlık hidayete çağrılarak, “Ey insanoğlu, nefislerinizin tuğyanından ve zulmünden kaçıp Allah’a hicret edin. Sizi karanlıklara saptıran kötülük emredici nefislerinizi kendinize ilâh olarak alırsanız hüsrana düşersiniz. Sizin ilâhınız kâinatın ve içindekilerin tek sahibi ezel ve ebed Sultanı olan yüce Allah’tır. Ona yönelin ve sadece ona ibadet edin ki, kurtuluşa eresiniz” denilecekti.
Nureddin Zengi çok istemesine rağmen ne yazık ki; minberin bittiğini göremeden 1174 yılında hayata gözlerini yumdu. Yerine oğlu Salih İsmail geçti. Ancak Salih İsmail’in yaşı çok küçüktü ve devleti idare etmesi mümkün değildi. Bu yüzden, Nureddin Zengi’nin dirayetine çok güvendiği Mısır valisi Selâhaddin Eyyubî, Turan Şah’ı, Salih İsmail adına devleti idare etmesi için Şam’da bıraktı. Turan Şah, Zengi’nin ölümüyle ortaya çıkan huzursuzlukların önüne geçemeyince, Selâhaddin Eyyubî, Abbasi halifesinin de onayını alarak, kendini hem Şam, hem de Mısır hükümdarı olarak ilân etmek zorunda kaldı. Akıllı ve hikmetli olan Selâhaddin Eyyubî de Zengilerden farklı değildi. Hayatının her saniyesini Kudüs’ü kurtarmak gayesiyle yaşıyordu. Büyüklerinin yürütmüş oldukları birlik politikasını titizlikle uygularken, gerek bölgedeki Rumlarla, gerekse Haçlılarla savaşmamaya özen gösteriyordu. Zira, Kudüs’ün fethine gerekecek olan kuvveti sağa sola harcamak istemiyordu. Her şeyin zamanı vardı. Vakti ve yeri geldiğinde Haçlıları ortadan kaldıracak olan öldürücü darbe elbette vurulacaktı.
MİNBERİN, AKSA’YA YERLEŞTİRİLMESİ
Selâhaddin Eyyubî izlemiş olduğu akıllı siyasetle dirayetli bir devlet adamı olduğunu ispatlamıştı. Ümmeti tek söz altında toplamayı başardığından cihad çağrısı yaptığında insanlar bölük bölük sancak altına girmek için koştular. Cami ve medrese minberlerinden cihad terbiyesini alan mü’minler, Kur’ân-ı Kerim’in “…..Bir toplum kendilerindeki özellikleri (kötü yönde) değiştirinceye kadar Allah, onlarda bulunanları değiştirmez. Allah bir topluma kötülük diledi mi, artık onun için geri çevrilme diye bir şey yoktur. Onların Allah’tan başka yardımcıları da yoktur” (Ra’d Sûresi 11. âyet), “İşte bu, ellerinizle yaptığınız yüzündendir; yoksa Allah kullara zulmedici değildir” (Enfal Sûresi 51. âyet) ikazlarına uymuşlar ve Resulullah’ın buyurduğu büyük cihadı yapmışlardı. Böylece nefislerini kin, nefret, yalan, şirk, kibir, yeis, vefâsızlık, tembellik gibi daha nice hastalıklardan temizleyerek yüreklerini meydan muharebesine hazırlamışlardı.
Cihad çağrısını duyup Irak, Suriye ve Mısır’dan yola çıkan 12 bin süvari ve bir okadar da gönüllü 1187 yılı Nisan ayında Şam yakınlarındaki Havran mıntıkasında bulunan Ra’sul Ma (Subaşı) denilen mevkide toplandılar. Büyük meydan savaşına girmeden önce düşmanın kuvvetini ölçmek isteyen Selâhaddin Eyyubi, Harran Emiri Muzafferüddin, Şam askerî komutanı Sarumuddin ve Halep askerî komutanı Bedreddin’in emrine bir öncü birlik verip Akka’ya doğru yola çıkardı. Haberi alan Kudüs Tapınak Şövalyeleri lideri Gerard of Rideford da beşyüz askerden oluşan bir birliğin başına geçerek karşı taraftan yola koyuldu. İki birlik Safuriyye mevkiinde karşılaştılar. Düşmana karşı girişilen çetin bir çarpışma sonucunda Müslümanlar Kudüs fethini aralayacak olan çok önemli bir zafer elde etmişlerdi. (Salaheddin el-Faris el-Mücahid ve’l Melik ez-Zahid sh: 261)
Bu başarının ardından öldürücü darbe hazırlığına giren Selâhaddin Eyyubî, askerleriyle beraber Mayıs ayında Taberiyye’nin güneyine düşen el-Ukhuvana mevkiine vardı. Haçlı ordusunu kendisine doğru çekerek hezimete uğratmak istediğinden Taberiyye’ye saldırdı. Ve fazla zorluk çekmeden de şehri ele geçirdi. İslâm ordusunun yavaş yavaş Kudüs’e doğru ilerlediğini gören Kudüs Latin Krallığı yirmibin askerden oluşturduğu Haçlı ordusunu Müslümanların üzerine doğru çıkarttı. Selâhaddin’in çizdiği plan iyi gidiyordu. Haçlılar kendi ayaklarıyla hezimete doğru ilerliyorlardı. Taberiyye yolunu yarılayan Haçlı ordusu Lubia mevkiine varınca, birden ok yağmuruna tutuldu. Müslüman okçuların hedefi, haçlı ordusunun arka kuvvetini oluşturan şövalyelerdi. Zırhlar içindeki şövalyelere isabet ettirmek zor olduğundan, oklarını atlara doğru atıyorlardı. Şiddetli ok yağmurundan şaşkına dönen Haçlılar yönlerini ‘Hıttin’e çevirdiler. Amaç, suyu bol olan Hıttin’de dinlenip daha sonra Taberiyye’ye saldırmaktı. Ancak bu kararı almakla savaş stratejisi olarak son derece büyük bir hata yapmış oluyorlardı.
Çünkü İslâm ordusu kendilerinden önce Hıttin’e gelerek su başlarını tutmuştu. Yazın şiddetli sıcağında susuz kalan Haçlı ordusu bitap düştüğünden Arap bedevilerinin ve Türkmenlerin vur-kaç taktiğini uyguladıkları saldırıları karşısında bozguna uğruyordu. Düşmanın arka tarafından esen sıcak rüzgâr da, sanki fetihte payının olmasını istiyormuş gibi Müslüman askerlerin kulaklarına “otları yakın, otları!” diye fısıldıyordu!!
Rüzgârın sesine kulak veren Müslümanlar, etrafta bulunan kuru otları ateşe verdiler. Otların yanmasıyla kendilerini birden cehennem ateşinin içinde bulan Haçlılar, ‘Hıttin Boynuzu’ denilen boğaza doğru kaçtılar. Bir de ne görsünler! Pusuya yatan Müslüman süvariler kendilerini beklemesinler mi!
Şu bir gerçekti ki: İlâhî kader, Haçlıların hezimetini yazmıştı bir kere. Bu apaçık görünüyordu ama, Haçlılar yine de çarpışmayı elden bırakmıyorlardı. Yazın kızgın sıcağında yapılan muharebe sonucunda haçlılar darmadağın olmuş, Müslümanların yıllardır hayâlleriyle yaşadıkları zafer gerçekleşmişti. Şüphesiz ki, bu zafer ancak ve ancak Allah’ın yardımı sonucunda kazanılmıştı. Çünkü, Kudüs ellerinden çıktığında, Müslümanlardan herbir fert kendi kalp minberinden Allah’a yönelerek “Ben yenik düştüm, bana yardım et!” diyerek yalvarmıştı. (Kamer Sûresi 10. Âyet)
Allah’dan yardım talep eden Müslümanlar, zaferin ancak Allah’a dönmek, yani onun emirlerine itaat etmekle elde edilebileceğini idrak ediyorlardı. Biliyorlardı ki, nefislerini terbiye ettikleri takdirde, zafer kendilerinin olacaktı. Bu, Allah’ın salih kullarına vermiş olduğu vaadiydi. “Ey iman edenler! Eğer siz Allah’a (Allah’ın dinine) yardım ederseniz, O da size yardım eder; ayaklarınızı kaydırmaz” (Muhammed Sûresi 7. Âyet)
“Allah sizden iman edip iyi davranışlarda bulunanlara, kendilerinden öncekileri sahip ve hakim kıldığı gibi onları da yeryüzüne sahip ve hakim kılacağını onlar için beğenip seçtiği dini (İslâm’ı) onların lehine yerleştirip koruyacağını ve geçirdikleri korku döneminden sonra, kendilerine güven sağlayacağını vaad etti” (Nur Sûresi 55. Âyet)
İslâm ordusunun elde ettiği Hıttin zaferiyle Haçlıların bel kemiği kırılmıştı. Kazanılan bu zaferde alınlarını secdelerden kaldırmadan gece gündüz Allah’a yalvaran kadın, yaşlı, çoluk-çocuk bütün Müslümanların da payı vardı. Onlar da canlarını ve mallarını mübarek Mescid-i Aksa’yı kurtarma yolunda feda etmeye hazırlardı. Ancak, çok istemelerine rağmen, şartlar kılıç kuşanıp meydan muharebesine katılmalarına engel olmuştu. Maddî kılıca sarılamamışlardı; ama, mü’minlerin manevî kılıncı olan ‘duâya’ yapışmışlardı.
Zaferin yankıları Şam’a ulaştığında, ahali sevinç ve mutlulukla sokaklara döküldü. Tekbir sesleri semayı çınlatıyordu!! Hıttin zaferiyle Kudüs’ün fethi kesinleşmişti. Ancak, büyük kumandan Selâhaddin acele etmek istemiyordu. Fetih hareketine Kayseriyye, Sur, Hayfa, Safuriyye, es-Sakif, Nasıra, Beytlehem, el-Celil gibi şehirleri ele geçirerek başladı.
Kudüs’ü ise 20 Eylül 1187’de kuşatma altına aldı. Beş gün boyunca surların en zayıf noktasını bulmak için araştırma yaptıktan sonra, Babu’l Amud cihetinden saldırıya geçti. Şiddetli saldırı karşısında mukavemet güçleri azalan Haçlılar, kendilerine can güvenliği verilmesi mukabilinde şehri teslim edeceklerini bildirdiler. Bu teklifi önce reddeden Selâhaddin Eyyubi, daha sonra fidye karşılığında Arap Hıristiyanlar ve Yahudiler hariç, bütün Frenklerin (Haçlılar) şehri terk etmelerine izin verdi. (el-Kudsü Tarih ve Hadara sh: 18-19)
İsra ve Mi’rac’ın yıl dönümüne rastlayan 2 Ekim 1187’de şehri teslim alan Selâhaddin Eyyubi, Peygamberler mabedi olan Mescid-i Aksa’yı Hıristiyan figürlerinden temizletti. Temizlik işi bittikten sonra tam yirmi sene öncesinden hazırlatılmış olan muhteşem minberi, Aksa’ya yerleştirdi. Akabinde ise, Kubbetü’s Sahra’nın üzerindeki haçı yıktırıp, buradaki şirk eserlerini de ortadan kaldırttı. Kur’ân-ı Kerim’in İsra Sûresi 81. Âyetinde buyrulduğu gibi: Artık Hak gelip bâtıl yıkılmıştı. Ve bâtıl, her zaman için yıkılmaya mahkûmdu…
Fethin ilk Cuma günü geldiğinde Müslümanlar Mescid-i Aksa’ya akın ettiler. Fetih sonrası ilk Cuma hutbesini okuma şerefi Kadı Muhyiddin Ali el-Kurayşi’nin olmuştu. Kadı Muhyiddin, göğe yükselen tekbirler, tehliller ve salâvatlar eşliğinde minberin basamaklarını çıkarken, minber de kendi lisan-ı hâliyle “Ey Rabbim! Bana bu günü gösterdiğin için sana hamd olsun. Bu nimetini benim üzerimde ilelebed daim kıl ki; kulların buradan Hakka doğru irşad edilsinler” diyordu. “O’nu övgüyle tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur. Ne var ki siz onların tesbihini anlamazsınız…” (İsra Sûresi 44. Âyet)
Yavaş yavaş yaklaşık altı metre yüksekliğindeki minbere çıkışını tamamlayan Kadı Muhyiddin, hamd ve salâvatlardan sonra Fatiha Sûresinin tamamını, İsra, Kehf, Sebe ve Fatır Sûrelerinden ise tevhid akidesini ele alan âyetleri okudu. Daha sonra ise şöyle bir hutbe irad etti: “Ey insanlar! En yüksek gaye ve en ulvî derece olan Cennet size müjde olsun ki, Allah sizlerin eliyle yüzyıla yakın bir zaman müşriklerin elinde aşağılık bir duruma düşen ve şirkin revaklarına kadar vardığı ümmetin kayıp malını, tekrar İslâm’daki yerine kavuşturdu. Ve içinde isminin (Allah’ın) anılmasına izin verdiği, direkleri tevhid üzerine kurulu olan bu evi (Mescid-i Aksa) tathir etti…
O ev ki, babanız İbrahim’in (as) vatanı, Peygamberiniz Aleyhissalatu Vesselâm’ın Mi’rac’ı, sizin ise İslâm’ın ilk yıllarında kendisine doğru namaz kıldığınız kıblenizdir. Aynı zamanda da Peygamberlerin merkezi, evliyaların maksadı, vahyin indiği yerdir…
Kadisiyye günlerini, Yermuk vakıasını, Hayberi, Halid’in hücumlarını tekrarladınız…
Size hibe edilen bu nimeti takva ile muhafaza ediniz. Kim ona (takvaya) tutunursa selâmete kavuşur. Nefsinize uymaktan kaçının. Sakın ola ki, şeytan size bu zaferi kılıç ve atlarınızla kazandığınız fikrini vermesin. Çünkü zafer, ancak Aziz ve hakim olan Allah katındandır..
Ey Allah’ın kulları bu şanlı zaferle şereflendikten sonra, büyük çaba sarfederek örgüsünü ören sonrada söken gibi olup masiyete düşmeyin. Cihad, sonra yine cihad…. O cihad ki; Allah katındaki en makbul ibadetiniz ve en güzel adetinizdir. Allah’a yardım ediniz ki; Allah da size yardım etsin…..” (el-Ünsü’l Celil bit Tarihi’l Kudsi vel Halil sh: 334)
Kudüs’te 88 yıl kaldıktan sonra zillet içinde geldikleri yere dönen Haçlılar, yenilginin acısını yıllarca unutamamışlardı. Ellerine geçen her fırsatı değerlendirerek tekrar Kudüs’e dönmenin yollarını aramışlar ve bu gaye ile tam yedi Haçlı seferi daha yapmışlardı. Ancak hiçbirinde emellerine ulaşamamışlardı. Çünkü tek sancak altında toplanan Müslümanlar vahdetlerini korumaktaydılar. Ve Kudüs, bu vahdetin kalbi hükmünde olmaya devam ediyordu. Bu durum yüzyıllarca aynı minvalde devam etti. Taki 19. yüzyıla kadar… 19. yüzyıla gelindiğinde, yüzyıllar boyunca Kürt, Türk, Arap demeden ‘Osmanlı’ denen vahdet zırhı içinde kardeşçe yaşayan Müslümanlar, şeytanın desiselerine uyarak cahiliyye hamiyetperverliği hastalığına düşmüşlerdi. İmanları zayıfladığından, Allah’ın safları kuvvetlendiren Müslümanları aziz kılacağını ve hiçbir zaman zillete düşürmeyeceğini unutmuşlardı. Şeytanın oyununa gelerek Osmanlı zırhını çıkarıp atan Müslümanlar; artık havl ve kuvveti olmayan, yutulması kolay lokmacıklar olmuş, zillete düşmüşlerdi.
Bu durumu değerlendiren Haçlı torunu Emperyalist Batı, atalarının kollayıp da ele geçiremedikleri tarihî fırsatı kaçırmak istemiyordu. Bu öyle bir fırsattı ki, bir hamlede hem dinî, hem de dünyevî iki maksada birden ulaşılacaktı. Bu iki maksada ermek için ise, Yahudiler alet olarak kullanılacaktı.
(...) yeniasya |