Anasayfa arrow İktibas arrow Abdulhamid'in hatıraları
 [Detaylı_Ara]
Anasayfa
Haber - Yorum
HİLÂFET ÖZEL
Siyâsi Tahlil
Kitaplar
İktibas
Dünyada Dava
Multimedya
Fikir - İnceleme
Kavram
Sohbet
Soru-Cevap
Sizden Gelenler
Linkler
İletişim
Detaylı Arama

 Yazarlar

Editör
Esad Mansur
Esma Sıddık
Fuad Hamidoğlu
Hakan Bolat
Mahmud Gıtal
Mehmed Aydın
Necati Erdem
Salih Çelik
Saliha Aydın
Sümeyye AVCI
Tahir Şanlı
Yasin İbn-u Ali
Zeynep Afra
Bir Ayet

24/62 Doğrusu Allah'a ve Peygamberine inanan müminler, Peygamberle beraber bir ise karar vermek için toplandıklarında, ondan izin almaksızın gitmezler. Senden izin isteyenler, işte onlar, Allah'a ve peygamberine inananlardır. Bazı işleri için senden izin isterlerse, içlerinden dilediğine izin ver, Allah'tan, onların bağışlanmalarını dile. Allah şüphesiz bağışlar, merhamet eder.
Bir Hadis

"Nebi (sav) hırsızlık yapan bir kadının elini kesti. Aişe der ki: Daha sonra bu kadın, Rasulullah (sav)'e gelerek ihtiyacını söyledi, tevbe etti ve tevbesini en güzel bir şekilde yaptı." (Buhari, K Hudud, 6302)
Kitap

Siyasi Meseleler [İşgâl Edilmiş Müslüman Beldeler]

Abdulhamid'in hatıraları Yazdır E-Posta
İslamdevleti.org
20 Aralık 2008 Cumartesi

DIŞ BORÇLAR MEVZUSU; Şöyle böyle on yıl oldu, yani sürdüğüm padişahlığın üçte biri. Eserlerimin üç de değil onda birini vücuda getirdiler mi? Hükümdarlık makamına geldiğim zaman, üç yüz milyon liraya yaklaşan dış borçlarımızı iki büyük harbin ve birçok ayaklanmaların gerektirdiği masrafları karşıladıktan sonra otuz milyona indirmeyi başardım, yani onda birine! Nazım beyle arkadaşları ise, benim bıraktığım otuz milyon borcu, bu güne kadar dört yüz milyona çıkardılar… Yani on katına. Demek benden sonrakiler, (saltanat makamının güç ve kuvvetini yürüten yalnız biraderim olmadığı için benden sonrakiler diyorum) yalnız dış borçlarımızı artırmak konusunda büyük bir marifet ve muvaffakiyet göstermişlerdir.(1)

HÜSEYİN AVNİ VE MİTHAT PAŞA HAKKINDAKİ DÜŞÜNCELERİ; Sultan Abdülaziz’i tahttan indirmek fikri, ilk önce Hüseyin Avni paşadan doğdu, sebebi de padişahın daha önce kendisini Isparta’ya sürmesiydi. Amcam merhum, ağır başlı ve herkesi kendisi gibi eli ve yüreği açık zannedecek kadar insanlara güvenliydi. Hüseyin Avni paşa gibi k inci bir adamı hem bağışladı, hem de Seraskerliğe getirdi, işte amcam, bu hatasına kurban gitmiştir.(2) Mithat paşaya gelince, şunu temin ederim ki Mithat paşa idareli ve tedbirli bir sadrazam olsaydı hiç olmazsa Rus muharebesinin sonuna kadar sadarette kalırdı. Hâlbuki ilk günden başlayarak bana bir amir, bir vasi kesildi. Üstelik tutumu da meşrutiyetten çok, despotluğa yakındı.(3) Mithat paşanın ikinci sadaretinde Kanun-i Esasi hakkında Hatt-ı Hümayun benim tarafımdan çıkarıldı. Bilindiği gibi bu hattım okunduktan sonra, akşam olunca Mithat paşanın konağında toplanırlar. O zamanın hürriyet sever şairleri, edebiyatçıları hep beraber, o gece devlet işleri konuşulacak yerde, işret işleri konuşulur. Mithat paşa, taa gençliğinden beri sarhoşluğu ile ünlü idi. Kanun-i Esasi ilanının verdiği zevke, içkinin verdiği sarhoşlukta eklenince yerinden kalktığı zaman, düşmemesi için koluna girerler. Elini yıkarken dili dolaşa dolaşa eniştesi Tosun Paşaya: E, Paşa! Ben bu sefer kaç yıl sadarette kalacağım? Demiş. Tosun Paşa da: Bu gidişle bir hafta bile kalamazsın diyerek ve adeta sürükleyerek harem dairesine götürmüş. Ben bu olayı o gece haber almıştım.(4) Mithat paşanın ölümünden aşağı yukarı on yıl sonra, Avrupa da basılmış Türkçe bir kitapta nasıl öldürüldüğü konusunda ayrıntılı bir bilgi var ve bazı isimler açıklanıyor. Bu kitabın yazdıkları doğru ise, suçu işleyenler arasında bana nispeti olan kişilerin bulunmaması da gösterir ki, o meselede benim ilgim yoktur. Bu bir gerçektir ki, Mithat Paşa’dan her zaman çekindim. Fakat o kadar ünlü bir insanı hatta mahkemeden idamına hüküm olunduğu bir zamanda bile mahkeme kararını icra ettirmeyecek kadar korumaya layık görmüşken, sonra niçin ve ne menfaat umarak öldürteyim? Düşmanımı şehitler sırasına çıkarmak benim menfaatime elbette aykırı olurdu. Haydi, beni karalayan bu iftirayı olmuş sayarak olduğu gibi ve tamamen kabul edelim. Size kaç halife göstereyim ki, çekindiği veya çekiştiği kimseleri bir anda yok etmişlerdir. İslam halifelerinin en büyüklerinden biri olan halife Abbas, Mansur a, Devaniki hanedanının velinimeti olan Ebu Müslim Horasani yi idam ettirmedi mi? Harun Reşit, o kadar sevdiği Cafer-i Bermekiyi idam etmekle kalmayıp akrabasına ettiği zulüm, benim Mithat Paşa ya davranışlarımdan daha mı hafiftir? Özellikle ben, Mithat Paşanın umulabilecek saldırısına yalnız ihtiyat tedbiri almakla yetindim. Adamlarına hiç dokunmadım ve ailesine müstafi maaşlar verdirdim. Yetiştirdiği vezirlerden Abdurrahman ve Halil Rıfat Paşalar gibi işe yarayanları, taa sadaret makamına kadar çıkardım.(5) Mithat Paşa temelde Al-i Osman’ a karşı, Kemal Bey (Namık Kemal) Al-i Osman’ dan yana idi. Hanedan’a büyük saygısı vardı. Bütün ıslahat düşüncelerini bu hanedanın iradesi içinde gerçekleştirmek istiyordu. Buna karşılık Mithat Paşa, bir fırsatını bulup Hanedan’ı devirmek ve yerine kendisi geçmek fikrindeydi. Tuhaftır, Mithat hat Paşa’nın bir akşam “Al-i Osman’ın yerine Al-i Mithat gelse ne lazım gelir?” dediğini ertesi günü gelip bana haber veren Kemal Bey’ dır.(6) Mithat Paşa’nın amcam sultan Abdülaziz’ in ölümünde suç ortağı olmasını bağışlarım da, bir Osmanlı veziri ve sadrazam olarak yabancı bir devletin hizmetinde bulunmasını asla bağışlayamam! Çünkü tutuklanacağı sıradaki tutumu ve İngiliz Konsolosluğu’na sığınmak istemesi, kime güvendiği ve kimin hizmetinde olduğunu açıkça ortaya koymuştur! Böyleyken, valilikleri sırasında, devlete ettiği hizmetleri hatırlayarak idam cezasını hapse çevirdim. Onun ölümünden beni sorumlu tutmak istiyorlar, tutsunlar. Yarın huzuru Rabbi-ül Alümin’e vardığımızda yüzüm ak, alnım açıktır. Olsa olsa Tanrım, devletine ihanet eden bir sadrazamı bağışladığım için bana hesap sorabilir. Ben, Rabbim’ in bu yoldaki cezasına razıyım.(7)

OSMANLI’ YI ÜLEŞMEKTE ANLAŞAN BATI; Söyledim yine söyleyeceğim, anlattım, yine anlatacağım, düşünmüyorlar mıydı ki Osmanlı ülkesi birçok milletlerin bir araya meydana gelmesinden meydana gelmiştir. Böyle bir ülkede Meşrutiyet, ülkenin unsuru aslisi için ölümdür, İngiliz parlamentosunda bir Hintli, Afrikalı, Mısırlı, Fransız parlamentosunda bir Cezayirli mebus var mıydı ki, Osmanlı Parlamentosu’nda Rum, Ermeni, Bulgar, Sırp, Arap mebusu bulunmasını istemeye kalkıyorlar! Hayır, bunca okumuş, düşünmüş, kendisini davasına vermiş vatan evladının cibilliyetsiz çıkacağını kabul edemem! Sadece aldanırlar, derim. Aldanırlar ama cezalarını kendilerinden çok, aldanmayan milyonlarca masum vatan evladı çekti; hem öldüler, hem vatandan oldular!(8)

EN BÜYÜK İSTEĞİM; Kırk yıldır büyük devletlerin birbirleri ile kapışmasını bekledim. Bütün ümidim oydu ve Osmanlı’nın bahtını buna bağlı gördüm. O beklediğim gün geldi. Heyhat ki ben tahttan uzaklaştırılmış, ülkemi idare edenler de akıldan ve basiretten uzaklaşmışlardı. Kırk yıl beklediğim büyük fırsat, bir daha ele geçmemek üzere Osmanlı’nın elinden çıktı gitti. Otuz bu kadar yıl tahttan uzaklaşmamak için çalışmışsam, bunun içindi! Saltanatım günlerinde bazı büyük devletlere tavizler vermişsem, bunun içindi. Donanmayı Halice kapamış, talime dahi çıkarmamış isem bunun içindi. Girit’i İngilizlere kaptırmamak için Yunan muharebesini göze almışsam bunun içindi. Velhasıl otuz bu kadar yıl ne yapmışsam, ne etmişsem, doğrusu ya da yanlışı da yalnız bunun içindi. Bu sırrı kırk yıl içimde sakladım. Gelecek kuşaklara beni tanımaları için anlatacağım. En güvendiğim sadrazamlarıma bile açmadım, çünkü sınayarak öğrendim ki, iki kişinin bildiği bir şey sır olmaktan çıkıyor. Oysa bunun yabancı devletlerce bilinmemesi, duyulmaması gerekliydi. Osmanlılar, ancak böyle bir fırsatı zamanında ve basiretle kullandıkları takdirde kurtulacaklar, yeniden büyük devlet olacaklardı.(9) Apaçık görüyordum ki, Avrupa’nın büyük devletleri kendi aralarında dünyayı bölüşmeye çıkmışlardı. Bölüşülecek ülkeler arasında Osmanlı mülkü de vardı. Ben bu kuvvetlerin önünde tek başıma duramazdım. Gücümüz yetmezdi. Yapabileceğim tek şey, aralarındaki rekabetten yararlanıp, her birine daha büyük lokma ümidi dağıtarak birini ötekine düşürmekten ibaretti.(10)

ŞAHSIMA BAĞLI MÜSTAKİL BİR İSTİHBARAT TEŞKİLATI KURDUM; Ceddi Azizim Selim Han, yabancıların elleri ciğerlerimin üzerinde geziniyor, aman biz de yabancı devletlere elçi gönderelim ve onarın ne yapmakta olduklarını bir an önce öğrenmeye çalışalım diye feryat etmişti. Ben bu yabancı elleri ciğerlerimin içinde duyuyordum. Sadrazamlarımı, vezirlerimi satın alıyorlar ve mülküme karşı kullanıyorlardı! Ben, nasıl olur da devlet hazinesinden beslediğim bu insanların ne yaptıklarını, neye hazırlandıklarını öğrenmeyebilirdim. Evet, jurnal sistemini ben kurdum, ben idare ettim; fakat vatandaşı değil, hazineden maaş aldıkları, Osmanlı nimeti ile gırtlaklarına kadar dolu oldukları halde, devletime ihanet edenleri tanımak, takip etmek için! Kendi devletini yıkmak, kendi padişahının canına kast etmek karşılığı, yabancı devletten para alan sadrazamları gördükten sonra.(11)

HEP AKILLI BİR İNSAN ARADIM; Hiç akla ve bilgiye düşman olsaydım, Daru’l fünunlar açar, mülkiye-i şahane gibi devlete ve millete bilgili insan yetiştiren mektepler kurar mı idim? Hiç akla ve bilgiye düşman olsam, horozdan kaçan genç kızlarımızın okuması için Dar-ül Muallimatlar kurar mı idim? Hiç akla ve bilgiye düşman olsam, Galatasaray Sultani’sini Avrupa’nın üniversiteleri ayarına çıkarıp, orada talebelere hukuk dersleri okutur muydum? Fakat ne kadar gariptir ki, bugün bana düşmanlık edenlerin hemen hepsi, benim açtırdığım mekteplerde okumuş oldukları halde, bana akla ve bilgiye düşmandı demekten maalesef utanmıyorlar.(12)

ERMENİ KUNDAKÇILARINI ALKIŞLAYAN MÜNEVVERLERİMİZ; Bir Osmanlı Padişahı ve Halifesine bomba ile kast eden Ermeni kundakçılarını alkışlamayı vatanperverlik sayan münevverleri görünce, kim olduklarını tanısınlar diye… Hiçbir namuslu Ermeni, padişahına kast eden eli bombalı ırkdaşına “şanlı avcı” diyecek kadar hayâsız olmamıştır. (burada Tevfik Fikret kast edilmektedir)(13)

GAFLET İÇİNDEKİ MÜNEVVER; Bir küçücük kasabamızda yüzde ellinin üzerinde gayr-i Müslim varsa orada kaymakamın ve memurların gayr-i Müslimlerden seçilmesini adaletin icabı görüyorlardı da, koskoca 250 milyonluk Hindistan’ın İngiltere Parlamentosu’nda bir tek temsilcisi olmadığını düşünmeyi akıllarından bile geçirmiyorlardı. İngiltere’de meşrutiyeti görmüşler ve hayran olmuşlardı. Ama İngiltere de meşrutiyeti kimin kullandığına bakmamışlardı bile. Bu cahilane fikirlerini gazetelerde yazmak, memleketi böylece alt üst etmek istiyorlardı; bırakmıyordum. O zaman “ZALİM” diye bana hücum ediyorlardı. Avrupa’ya giden bazı gençler, orada laboratuarda ne olup bittiğine başlarını bile çevirmeden, kadınların erkeklerle dans ettiklerini görüyorlar, içki içtiklerine hayran kalıyorlar ve memlekete gelince, Avrupa medeniyetinin üstünlüğü diye bunu öğütlemeye çalışıyorlardı; yanlıştır diyordum. O zaman beni örümcek kafalı olmakla suçluyorlardı.(14)

KAÇMAYA TENEZZÜL ETMEDİM; 10 Temmuz’dan 31 Mart’a kadar oluşan olaylar, milletin kabiliyet ve istidadını, ne derece olgunlaşıp, ne derece adaletten yana olduğunu göstermişti. Ben isteseydim, hal’ kararı verilmeden, o kararın çıkmasını imkânsız kılacak bir durum yaratabilirdim. Buna tenezzül etmedim. Canımı korumak kaygısı ile kararsız ve perişan olduğum sanılırken, ben, sağlam ve yürekli bir şekilde Allah’ıma sığınmış, olup bitenlerin bana ne getireceğini bekliyordum. Son saate kadar kaçabilirdim de… Ben bir süre Avrupa’ya çekilseydim, aradan çok geçmez, yine dönerdim. Bunu bildiğim halde kaçmaya tenezzül etmedim. Hâlbuki 31 Mart günlerinde düşmanlarım, saklanacak, kaçacak şehirler ve evler aradılar. Demek ki, o böbürlendikleri yiğitlik de yalanmış.(15)

ESAT PAŞA’NIN KÜSTAHLIĞI; Beni hal’ den çok, hal’in bana ulaştırılma biçimi üzdü. Ayandan, mebuslardan bir heyet seçmişler. Paldır küldür odama kadar geldiler. Bunların içinde bulunan Tiranlı Esat Paşa, gayet kaba, küstah bir tavırla yüzüme karşı: SENİ MİLLET AZL ETTİ dedi. “hal” kelimesini bile bana karşı “AZL” şekline koyarak aşağıladılar. Zavallı Millet! Kendisini bekleyen acı sonu bilseydi!(16)

SELANİK’TE İLK SÜRGÜN GÜNLERİ; Selanik’te Alatini Köşkü, deniz görür, hoşça bir yerde kurulmuştur, içine girdiğim mihnet ve mahpusluk günlerini bir kenara koyabilirsem, pek sevimli bir köşk diyeceğim. Bize ilk gece yemek olarak –Allah eksikliğini göstermesin- bir kuru pilavla biraz yoğurt çıkardılar. Selanik valisi şahsım için bir tabla yemek göndermişti, geri çevirdim. Çatal kaşık, bardak olmadığı için çocuklar ve büyükler elleri ile yiyebildiklerini yediler ve yattılar. Ben, eski püskü iki koltuğu birbirine yaklaştırarak uykuya çekildim. Kapılar üstümüzden kilitlendi. Yalnız benim odamda küçük bir mum yanıyordu. Ben tahttan indiren askerlerde benim kanımı taşıyorlardı. Hiç vakitleri olsa, akılları başlarında olsa, padişahlarına acımasalar bile, masum çoluk çocuğa böyle davranırlar mıydı?(17) Perde yoktu ama pencereler, panjurlar sımsıkı kapalıydı. Çocukların hava ve güneş görebilmeleri için panjurların aralanmasına ancak aylar sonra izin alabildik. Oğlum Abdurrahim Efendi, Kumandan Fethi Bey’in müsaadesi ile ara sıra bahçeye çıkar, bu subaylarla ahbaplık ederdi. İçlerinde çok iyileri olduğu gibi, bize düşman olanlarda bulunduğu için, oğlumun ara sıra ağlayarak köşke döndüğünü gördüm. Tahkik ederek öğrendim ki, ekmeğimle büyümüş, açtığım mekteplerde okumuş, memleketi batırmak isteyenlerin tesirinde kalarak bana düşman olmuş bu subaylar, bana sövüp sayabiliyorlardı. Ellerine fırsat geçse, vazifeleri bizi korumak olan bu subayların hepimizi öldürebileceklerini anladım.(18)

GECE, HIZLI HIZLI KAPIM VURULDU; Gecelerden biri uyuyordum. Hızlı hızlı kapım vuruldu. Uyandım. Kapının arkasından ikinci haznedar kalfanın sesi geliyordu. Muhafız Kumandanı Rasim Bey hemen beni görmek istiyormuş. Fesuphanallah. Gecenin bu saatinde Rasim Bey’in bana söyleyecek nesi olabilirdi? Hemen kalkıp giyindim, bitişik odaya geçip Rasim Bey’i kabul ettim. Mahzun ve perişan bir hali vardı. Hayırdır inşallah Rasim Bey, ne var? Dedim. Üzüntü içinde konuştu: Zat-ı Hümayununuzu rahatsız ettim, beni mazur görünüz, dört düvele harp halinde olduğumuzu söylemem gerekiyor. Dört düvelle mi? Kim bunlar Rasim Bey, hemen Allah orduyu hümayuna nusret, kuvvet versin, inşallah zafer bizimdir! Rasim Bey başını yere eğmiş, ağlayacak gibi konuşuyordu: Yunanistan, Bulgaristan, Karadağ ve Sırbistan’la, Hakanım ve maalesef yenilmek üzereyiz! Kahrolmaktan daha yaman bir söz bulmam gerekli, mahvoldum! Dört düvel birleşirde haberimiz olmaz mı Rasim Bey, dedim, bu nasıl gaflettir. Bu devletler birleşmezlerdi, aralarında kilise kavgaları var. Yıllar süren Makedonya boğuşmasını hatırlamıyor musun? Kiliseler kanunu çıkararak Meclisi Mebussan ve Ayan bu ihtilafı hal etti. Başımıza bu işlerin açılacağını kim bilebilirdi ki? Ben diye bağırmak geçti içimden. Acı bir lokma gibi sözümü yuttum. Zihnim durmuş, içime baygınlık çökmüştü. Sabaha kadar Rasim Bey söyledi, ben dinledim; ben söyledim Rasim Bey dinledi. Sonunda: Selanik bugün yarın düşmek üzere, sizi İstanbul’a götürecekler. Bunu hemen size haber vermek için emir aldım dedi. Bu söz üzerine hayatımın hiç bir devresinde tanımadığım bir öfke içinde ayağa fırlamışım, bağırmaya başlamışım: Rasim Bey, Rasim Bey! Selanik demek, İstanbul’ un anahtarı demektir! Ordumuz nerede, askerimiz nerede? Nasıl bırakılıp ta gidilir? Bırakıp gidersek, tarih ve ecdat bizim yüzümüze tükürmez mi? Biraderim Hazretleri buranın tahliyesine razı mı oldu? Hayır, ben razı değilim! Yetmiş yaşımda olduğuma bakmayınız. Bana bir tüfek verin, asker evlatlarımla beraber Selanik’i ben son nefesime kadar koruyacağım! Fena olmuştum. Rasim Bey orada, masa üstünde duran gülabdanlıktan yüzüme gül suları serpeledi, ellerimi ovdu, kendime geldim. Rasim Bey’e, gidin kumandanınıza söyleyin, buradan ben değil, benim cenazem gider! Rasim Bey çıktı gitti.(19)

DİPNOT:

(1) Bozdağ, İsmet, Sultan Abdülhamit’in Hatıra Defteri, Pınar Yayınları, İstanbul, 2005, (s), 16
(2) Bozdağ, İsmet, Sultan Abdülhamit’in Hatıra Defteri, Pınar Yayınları, İstanbul,2005, (s), 20
(3) Bozdağ, İsmet, Sultan Abdülhamit’in Hatıra Defteri, Pınar Yayınları, İstanbul, 2005, (s), 20
(4) Bozdağ, İsmet, Sultan Abdülhamit’in Hatıra Defteri, Pınar Yayınları, İstanbul, 2005, (s), 21–22
(5) Bozdağ, İsmet, Sultan Abdülhamit’in Hatıra Defteri, Pınar Yayınları, İstanbul, 2005, (s), 22–23
(6) Bozdağ, İsmet, Sultan Abdülhamit’in Hatıra Defteri, Pınar Yayınları, İstanbul, 2005, (s), 47–48
(7) Bozdağ, İsmet, Sultan Abdülhamit’in Hatıra Defteri, Pınar Yayınları, İstanbul, 2005, (s), 46
(8) Bozdağ, İsmet, Sultan Abdülhamit’in Hatıra Defteri, Pınar Yayınları, İstanbul, 2005, (s), 61
(9) Bozdağ, İsmet, Sultan Abdülhamit’in Hatıra Defteri, Pınar Yayınları, İstanbul, 2005, (S), 65–66
(10) Bozdağ, İsmet, Sultan Abdülhamit’in Hatıra Defteri, Pınar Yayınları, İstanbul, 2005, (s), 70
(11) Bozdağ, İsmet, Sultan Abdülhamit’in Hatıra Defteri, Pınar Yayınları, İstanbul, 2005, (s), 82–83
(12) Bozdağ, İsmet, Sultan Abdülhamit’in Hatıra Defteri, Pınar Yayınları, İstanbul, 2005, (s), 84–85
(13) Bozdağ, İsmet, Sultan Abdülhamit’in Hatıra Defteri, Pınar Yayınları, İstanbul, 2005, (s), 87
(14) Bozdağ, İsmet, Sultan Abdülhamit’in Hatıra Defteri, Pınar Yayınları, İstanbul, 2005, (s), 101
(15) Bozdağ, İsmet, Sultan Abdülhamit’in Hatıra Defteri, Pınar Yayınları, İstanbul, 2005, (s), 115–116
(16) Bozdağ, İsmet, Sultan Abdülhamit’in Hatıra Defteri, Pınar Yayınları, İstanbul, 2005, (s), 116
(17) Bozdağ, İsmet, Sultan Abdülhamit’in Hatıra Defteri, Pınar Yayınları, İstanbul, 2005, (s), 121-122
(18) Bozdağ, İsmet, Sultan Abdülhamit’in Hatıra Defteri, Pınar Yayınları, İstanbul, 2005, (s), 122-123
(19) Bozdağ, İsmet, Sultan Abdülhamit’in Hatıra Defteri, Pınar Yayınları, İstanbul, 2005, (s), 149-150-151

< Önceki   Sonraki >
Paylaş Paylaş
04 Şubat 2012 Cumartesi
11 Rabi-ul Evvel 1433
.:: son 30 günün ::.
en çok okunan alintilari...
Teğet geçme meselesi
Hilafete ne oldu?
| Anasayfa :: Yazarlar :: Beyan /Bildiri :: Basın Açıklamaları :: Siyâsi Tahlil :: Kitap :: Haber - Yorum :: Linkler :: İletişim |