|
Mümin'i güçlü kılan ve imanının bir tezahürü olan, belalara karşı sabır, nimetlere karşı ise çokça şükretmesidir. Enes b. Mâlik (r.a.)'ın rivayet ettiği bir hadis-i şerifte Allah Rasûlü (aleyhissalatü vesselam) şöyle buyurmuştur: "İman iki kısımdan müteşekkil bir bütündür; onun bir yarısını sabır, diğer yarısını da şükür oluşturur." (Şuabü'l-İman, 123/7; Feyzu'l-Kadîr, 188/3) İmanla alakalı olan sabır ve şükür olgusu, mezkur hadis-i şerifte de anlaşıldığı üzere, mü'minin mümin oluşunu sağlayan ve çok daha önemlisi onu kafirlere karşı adeta bir yıkılmaz kale haline getiren, can alıcı ve elzem olan birer mefhumlardır. İşte bir dava taşıyıcısının en öncelikli uğraşısı olması gereken imani konulardan olan rızk ve ecel veya tevekkül, kaza ve kader gibi, sabır ve şükür konusu da olması gerekmektedir. Yani şu gerçeği artık anlamak zorundayız, mü'minin kurtuluşu sadece iman ettim demekle mümkün değildir. Bilakis o imanın gereği kişinin yapması gereken tüm İslami eylemler inşaAllah kurtuluşumuza sebep olacaktır. Öyleyse günümüzün Müslümanları neden ve niçin, Müslüman olmalarının gereği şekilde hareket etmemektedir? İşte özellikle T.C.'nin İslam'ın emri ve mü'minin namusu olan tesettüre karşı takındığı dinsizliğe, verilmesi gereken cevap konusunda dahi sessiz kalınıyorsa ve üstüne üstelik, bana dokunmasınlar diye taviz üzerine taviz veriliyorsa, ölüm döşeğine düşmüş bir hastanın ölümcül olan o hastalığına bir çare bulunmadığı takdirde ölmesi bir an meselesi olduğu gibi ondan artık bir eylem ve çaba beklemekte farazi ve hayalidir. Evet, insanın eyleme geçmesi için onu eyleme geçirecek iman meyvelerinin, yani kelime-i tevhid'den sonra kaza, kader, rızk, ecel, tevekkül, sabır ve şükür gibi temel konuların bir binanın ana sütunları gibi çok sağlam ve dirençli olması gerekmektedir. Aksi takdirde nasıl temelsiz bir bina olmayacağı gibi, çürük veya eksik sütunlarla oluşturulmuş bir binanın küçük bir sarsıntı karşısında yıkılmaya mahkum olması da çok doğaldır. Bu sebepten ötürü bu iki kavram üzerinde kısa ama özüne inmek suretiyle, ele alınması gerekmektedir. Böylelikle bu iman şuuru biz Müslümanları güçlü ve inşaAllah yıkılmaz kılacağı gibi, düşmanlarımızı da tir tir titretecek ve korkmalarını sağlayacak birer imani silahımız olacak inşaAllah. Sabır ve şükür kavramlarını çokça kullanıldığına şahit olmaktayız. Hatta o derece ki kimi zaman kişinin yapmış olduğu iş, İslam'la kesinkes hiçbir alakası olmadığı halde, çokça şükredip yapmış olduğu işi sanki tasdikler mahiyettedir. Örneğin içkili ve dansözlü bir düğünde bir kişinin yemiş olduğu yiyeceklerin ve içmiş olduğu içeceklerin ardından "çok şükür" diyebilmektedir. Veya kişinin çok sıcak bir mevsimde ulu orta kadın erkek karışık ve adeta çıplak bir şekilde olan, bir plajda denize girip şükretmesinde olduğu gibi. Sabır olgusu da şükür kavramından çok farklı bir şekilde ele alınmamaktadır. Örneğin; kişi caiz olmayan bir zina ve dost hayatı sürdürmek adına, kızların ardından çok sabırlı bir şekilde günlerce, hatta haftalarca dolaşabilmektedir. Kendince bu işin ardından sabırlı bir şekilde üstesinden gelebileceğini zannetmektedir. Zahiren bakıldığında (sözlük anlamı itibarı ile) belki de bu sabır olarak telakki edilebilir. Lakin öncelikli bilinmesi gereken husus şudur ki, haramda sabretmek şer'i sabır değildir. Bu husus hakkında daha etraflıca malumat ileride verilecektir. Bir başka örnekte ise, dükkânını adeta içki hanesine cevirmiş olan bir dükkân sahibinin, para kazanabilmek için sabırlı bir şekilde müşteriyi beklemesidir denilmektedir. Sabır ve şükür konusunu ele almadan önce Allah c.c.'nun İbrahim suresinde bahsetmiş olduğu şu gerçeği de hatırlatmak istiyorum: "Andolsun ki Musa'yı da: Kavmini karanlıklardan aydınlığa çıkar ve onlara Allah'ın (geçmiş kavimlerin başına getirdiği felâket) günlerini hatırlat, diye mucizelerimizle gönderdik. Şüphesiz ki bunda çok sabırlı, çok şükreden herkes için ibretler vardır." (İbrahim: 5 ) SABIR Sabır kelimesini şu şekilde özetleyebiliriz: Acıya katlanma, sıkıntı ve meşakkatlere karşı soğukkanlılıkla mukavemet etme, aklın ve dinin gösterdiği yolda sebat etme. -Neden akıl ile din kelimesinin ayrı zikredildiğini şu şekilde ele alabiliriz. Dinin kişiyi muhayyer bırakmış olduğu konularda, kişi kendine çeşitli hedefler çizebilmektedir. Örneğin; mecbur olmadığı halde, yeterince o bilim dalında eleman olduğu halde, kişi makine mühendisliğini okuyor olabilir. Ve doğal olarak bunun bir kaç yıl olduğunu düşünecek olursak işin içine sabır etme hususu girmektedir. Veya kişinin nafakasını temin etme konusunda günde altı saat çalışması yeterli olduğu halde ve bu şekilde üzerine farz olan nafakayı temin etmiş olduğundan, bir takım lüks eşyaları temin edebilmek adına, İslam'ın emir ve yasaklarını aksatmamak şartı ile, daha uzun -örneğin on saat- çalıştığında yine sabır söz konusu olmaktadır. -Dinin gösterdiği yolda sebat veya sabır etme konusuna gelecek olursak, şu örnekleri verebiliriz. Bir mümin'in buluğa erdikten sonra, ölüm hadisesinin tahakkuk edeceği ana kadar, namazını günde beş kere her halükarda kılması konusunda, imanın bir gereği olarak hiç dünyalık bir karşılığı olmayan bu büyük ibadeti sabır ile ifa etmekte olduğu gibi. Veya birçok fedakârlığı beraberinde getiren ve bununla birlikte çok tehlikeli olabilen ve aynı zamanda iman şuurunun zirve noktasını teşkil eden, zalim bir idareciye karşı hakkı söyleme konusunda, başa gelebilecek her türlü cefa ve ezaya katlanma konusunda yine çok önemli olan sabır olgusu gündeme gelmektedir. Sabır ruhun bir melekesidir, güzel bir huydur. Tahammülü zor ve nefse ağır gelen şeylere katlanmak ancak sabır ile olur. Bir hakkı müdafaa ve muhafaza etmek için gösterilen sebat, sabretmekle mümkündür. Allah'ın emirlerini yerine getirmek, aklın ve dinin hoş görmediği ve nefsin meşru olmayan istek ve arzularına mukavemet edebilmek, hayatta elde olmadan başa gelen ve insana büyük elem ve keder veren bela ve musibetlere karşı koyabilmek ve bunların üstesinden gelebilmek için sabırlı olmak ve sabretmeye alışmak lazımdır. Bütün faziletlerin anası, hayatta muvaffak olmanın ve kemale ermenin sırrı bu güzel özelliktir. Her türlü rezaletin sebebi sabırsızlık veya gerektiği kadar sabır gösterememektir. Sabır her faziletin üstünde bir değer taşır. 'Şüphesiz Allah Teâlâ sabredenlerle beraberdir' (el-Bakara, 2/153, 155). Muhammed (s.a.s); 'Sabır, acı bir olayın yaptığı sarsıntıya karşı ilk anda gösterilen tahammüldür' (Buhârî, Cenâiz, 32) Enes b. Malik'in(r.a.) naklettiğine göre: Allah Resulü (a.s.): 'Gerçek sabır musibetle ilk karşılaşıldığında tahammül edebilmektir.' (Sahih-i Müslim 1534) Sözleri ile bir felaketle ilk karşılaştığı zamandaki sabrın önemini vurgulamıştır. Sabretmek, mahkumiyete, meskenete ve zillete razı olmak, haksız tecavüzlere, insan haysiyetine gölge düşürecek saldırılara katlanmak ve bunlara ses çıkarmamak anlamına gelmez.Çünkü meşru olmayan şeylere karşı sabretmek caiz değildir. Bunlara karşı içten elem duymak ve bunlarla mücadele etmek gerekir. İnsan kendi gücü ve iradesiyle üstesinden gelebileceği kötülüklere katlanması ya da karşılayabileceği ihtiyaçları karşısında gevşemesi sabır değil, acizlik ve tembelliktir. Rasulullah (s.a.s); "Ya Rabbi! Acizlikten ve tembellikten sana sığınırım." (Buhari, Cihad, 25) diye dua etmiştir. Gevşeme, yani acizlik ve tembellik olarak ele alınan her türlü konunun, sabır olgusu olarak ele alınmayışı konusuna biraz değinilmesi gerekmektedir. Daha doğrusu arasındaki ince perdeyi keşfetmek zorundayız. Aksi takdirde Allah muhafaza sabır diye ecir beklediğimiz bir konuda gevşeklik ve tembellik göstererek harama düşmüş oluruz. Öncelikli olarak bahsetmiş olduğumuz konu sadece üzerimize farz olan konuları teşkil etmektedir. Dolayısıyla mubah olan bir konuda kişi, ne kadarda hoş görünmese de, tembel ve gevşek davranabilir. Lakin dinin bize farz diye emretmiş olduğu hususlarda, sudan bahanelerle, yani şer'i hiçbir mesnedi olmaksızın, hiçbir zaman tembellik ve gevşeklik gösterilmesi caiz değildir. Örneğin; Yusuf a.s. gibi, sadece İslam dininin buyruklarını, kanının son damlasına kadar savunduğun için, zindanlara atıldığında, senden muhbirlik ve ajanlık istenildiğinde, şeriatın izin vermediği nedenler haricinde, sudan bahanelerle gevşeyip, bülbül gibi konuşmaya başlayıp da sabretmezsen, vay senin haline demekten başka bir şey kalmıyor. Bir başka örnekte ise sabah namazı konusundaki tembellik hadisesi: Kişi zili duyduğu halde tembellik yaparak biraz daha kestireyim deyip beklemeye geçerse ve bundan dolayı uyuya kalırsa, kesinkes hesaba çekilecektir. Bazı sıkıntılar vardır ki, kulun irade ve gücünü aşar. Böyle felaketler başa geldiği zaman heyecana kapılmadan ve şikâyet etmeden takdir-i ilâhiye razı olup sabretmek müminlerin özelliklerindendir. Nitekim Cenab-ı Allah Kuran-ı Kerimde; "sabr-ı cemili" (güzel sabrı) emretmektedir. (Yusuf, 12/18). Resulullah (s.a.s); Sabr-ı cemil şikâyet edilmeyen sabırdır" buyurmuştur. Aslında elden bir şey geldiği zamanlarda sabırlı olmak ve gelmediği zamanlarda sabırsızlık göstermenin bir faydası yoktur ve lüzumsuz bir harekettir. Yani elinde imkan olduğu halde sana birçok kez iş imkanı sunulduğu, teklif edildiği halde ben halime sabrediyorum deyip, araba veya bir lüks eşyayı sahiplenememe şikayetinde olduğu gibi. Kişinin imkanı ve durumu buna müsait olduğu halde burada ben sabrediyorum demenin bir anlamı yok. Lakin kişi nafaka temin etme farzı ile karşı karşıya kaldığı zaman ve bu tür imkanları, biz halimize şükrediyoruz deyip, geri çevirir ise, haram bir iş yapmış bulunmaktadır. Yine aynı şekilde, tam tersinden olaya bakacak olursak şu örnekleri verebiliriz. Bir kişi oruç tutma anında, akşam ezanına daha üç beş saat öncesinden sabırsızlık göstermesinin hiçbir anlamı yoktur. Çünkü bu şekilde davranmak ile kişi akşam ezanını öne almış olmuyor ki, niye sabırsızlık göstermiş olsun. Aksine sabır ile beklemesi gerekmektedir. Kur'ân-ı Kerim'in yetmişten fazla ayetinde zikredilen sabır, insan tabiatına aykırı olan zorunlu hallere uymak ve güçlüklere karşı koymak demektir. Sabrın gâyesi, beklenmedik olaylar, içine düşülen güçlükler karşısında tedirgin olmamak, paniğe kapılmamak ve tahammül göstermektir. Allah Teâlâ sabredenlere mükâfatını hesapsızca vereceğini müjdelemiş ve onları övmüştür. Mü'minler, çoğu zaman sırf inandıkları için Allah düşmanlarının zulüm ve kötülüklerine hedef olurlar; çeşitli işkencelere uğrar, onlarla savaşmak zorunda kalırlar. İşte bu durumda sabır, mü'minin güç kaynağı, imanının koruyucusudur. Musâ'ya (a.s.) inananlara Firavun eziyet etmek isteyince onlar:'Ey Rabbimiz, üzerimize sabır yağdır ve bizi müslüman olarak öldür.'(el-Araf 7/126) diye dua etmişlerdi. Resulullah (s.a.v.) ve ilk Müslümanlara, yapılan işkence ve eziyetlere nasıl sabır ve tahammül gösterdikleri bilinen bir husustur. Abdullah b. Ebu Evfa'nın (r.a.) rivayet ettiğine göre: Eslem kabilesinden Muhammed (s.a.v.)'min ashabından Abdullah b. Ebu Evfa isimli birinin mektubuna istinaden Ebu Nadr şöyle anlatıyor: Abdullah b. Ebu Evfa Harura haricileri üzerine gitmekte olan kumandan Ömerb. Ubeydullah'a bir mektup yazarak O'na şunları bildirmiştir: Muhammed(s.a.v.) bir savaş esnasında düşmanla karşılaştığında güneşin tepe noktasından batıya meyletmesini bekledi. Sonra ayağa kalkıp askere şöyle bir konuşma yaptı:'Ey insanlar! (Kendi gücünüze güvencinizden dolayı) Düşmanla karşılaşmayı temenni etmeyiniz, Allah'tan afiyet isteyiniz. Fakat düşmanla karşılaşınca da (harbin bütün şiddetlerine karşı) sabrediniz. Ve iyi biliniz ki cennet kılıçların gölgesi altındadır.' Sonra Muhammed (s.a.v.) tekrar kalktı ve şöyle dua etti: 'Kitab'ı indiren, bulutları akıtıp yürüten, düşman birliğini hezimete uğratan Allah'ım! Sen onların birliklerini dağıt ve onlara karşı bize yardım et!' (Sahih-i Müslim 3276) Birde Bakara suresinde Allah c.c. şunları bizlere bildirmektedir: 'Muhakkak sizi biraz korku, biraz açlık ve mallardan, canlardan, ürünlerden biraz eksiltmekle deneriz; sabredenleri müjdele.' (el-Bakara, 2/ 155). ŞÜKÜR Şükür kavramını ise şu şekilde nitelendirebiliriz: Verilen herhangi bir nimetten dolayı, bu nimeti verene karşı söz, fiil veya kalp ile gösterilen saygı ve karşılık, iyiliğin kıymetini bilme ve iyilik yapana bu hissi gösterme, nimet ve iyiliği anıp sahibini övme. Arapça bir kelime olan şükür, 'şekere' kökünden gelmektedir. Bu kökten gelen şükür, isim ve fiil olarak Kur'an-ı Kerim'de yetmişe yakın yerde geçmektedir. Türkçede kullanılan teşekkür ve şükran kelimeleri de aynı köktendir. Hamd ve medh kelimeleri de mana itibarıyla şükür kelimesine yakındır. Bazı alimler, bilhassa hamd ile şükrün aynı anlamda olduğunu söylemişlerdir. Farklı görüş belirterek bunların ayrı seyler olduğunu söyleyen alimler de olmuştur. Fatiha sûresinin tefsirinde, Muhammed (s.a.s); 'Elhamdu lillahi Rabbilâlemin' dediğin zaman, muhakkak ki Allah'a şükretmiş olursun' diyerek hamd ile şükrün birbirine olan yakınlığını ifâde etmiştir. Söz ile hamdedildiğinde bu aynı zamanda şükrün başı sayılır. Nitekim Muhammed (s.a.s); 'Hamd, şükrün başıdır. Allah'a hamdetmeyen, O'na şükretmemiş sayılır' demek suretiyle, bu hususa açıklık getirmiştir. Hamd ile şükrün ikisinde de kastedilen kişi, nimeti verendir. (İbn Kesır, Tefsiru'l-Kur'ani'l-Âzim, Beyrut 1969, I, 22 vd.; ElmalılıHamdi Yazır, Hak Dini Kur'an Dili, İstanbul 1971, I, 57 vd.). Şükür üç şekilde eda edilir: 1- Dil ile: Nimet vereni anmak, onu övmek ve bu hususta dil ile yapılabilecek şeyi yapmakla olur. Yüce Allah Muhammed (s.a.s)'e onun vasıtasıyla bütün insanlara bu hususta şöyle seslenmiştir: 'Rabbinin nimetine (ihsanına) gelince, onu minnet ve şükranla an.' (ed-Duha, 93/11). 2- Kalp ile: Kalp ile nimeti vereni tanımak ve onu tasdik etmektir. Yani şükredilmesi gereken cenabı Allah'ın varlığını zandan arındırılmış bir şekilde iman etmektir. 3- Fiil ile: Bu da, vücudun bütün organlarıyla olur. Her çeşit nimeti veren Allah'ın emir ve yasakları, vücudun hangi organını ilgilendiriyorsa, o organın, Allah'ın emir ve yasaklarına uygun hareket etmesini sağlamak gerekir. Yoksa Allah c.c.'nun haram kılmış olduğu bir fiili yapmak suretiyle ve farz kılmış olduğu fiili ise yapmamak suretiyle, şükrettiğini iddia etmek kesinkes şükür olarak telakki edilemez. Kur'an-ı Kerim'de bu konuda şöyle buyurulmaktadır: 'Gerçekten İbrãhim, Hakk'a yönelen, Allah'a itaat eden bir önderi idi. Allah'a ortak koşanlardan değildi. Allah'ın nimetlerine şükrediciydi. Çünkü Allah, onu seçmiş ve doğru yola iletmişti.' (en-Nahl, 16/120, 121). 'Onlar Süleyman'a kalelerden, heykellerden, havuzlar kadar (geniş)leğenlerden, sabit kazanlardan ne dilerse yaparlardı. Ey Dâvud ailesi, şükredin! Kullarımdan şükreden azdır!' (Sebe', 34/13). Allah Teâlâ'nın Dâvud ailesine şükredin şeklindeki hitâbı, 'Allah'a ibâdet edin, fiil ve hareketlerinizle şükrü yerine getirin' demektir. (ez-Zemahşerî, el-Keşşâf, Mısır 1977, V, 62; Muhammed Ali es-Sabûnî, Safvetu't-Tefâsîr, İstanbul 1987, II 548). Imam Kurtubi Sebe suresinin13 ayeti hakkında, El-Camiu li-Ahkami'l Kuran, adlı tefsirinde şunları söylemektedir: Şükrün hakikati, nimet ihsan edenin nimetini itiraf etmek ve o nimeti O'na itaat yolunda kullanmaktır. Küfran (nankörlük) ise o nimetleri masiyet yolunda kullanmaktır. Şükrü gereği gibi yerine getiren ise pek azdır. Çünkü -bu konudaki ezeli takdir gereğince- hayır serden, itaat, masiyetten daha azdır. Mücahid dedi ki: Yüce Allah: 'Ey Dâvûd hanedanı, siz de şükrederek çalışın' diye buyurunca, Dâvûd Süleyman'a şöyle dedi: Yüce Allah şükrü söz konusu etti. Sen benim yerime gündüzün namaz kıl, ben de gece namazını kılayım. Süleyman: Buna gücüm yetemez, deyince, bu sefer Dâvûd; -el-Fariyabî dedi ki: Zannederim öğlen namazına kadar- namazı sen kıl, dedi. O da: Olur dedi, Dâvûd da diğer vakitlerin namazını kıldı. ez-Zührîdedi ki:" Ey Dâvûd hanedanı, siz de şükrederek çalışın' buyruğu" elhamdülillah deyin demektir. "Şükrederek" ifadesi mef'ul olarak nasbedilmiştir. Şükür olan bir amel işleyin, demektir. Sanki namaz, oruç ve bütün ibadetle bizatihi şükür gibidir. Zira bu ibadetler şükrün yerini tutar. Buna yüce Allah'ın şu buyruğu açıklık getirmektedir: 'İman edip salih amel işleyenler müstesna. Böyle-leri ise ne de azdır!' (Sad, 38/24) İşte yüce Allah'ın: 'Kullarımdan şükreden ise azdır' buyruğu ile kastedilen de budur. Süfyan b. Uyeyne de yüce Allah'ın: 'Bana... şükret.' (Lokman, 31/14) buyruğunda geçen şükürden kasıt beş vakit namazdır, demiştir. Müslim'in,Sahih'inde belirtildiğine göre Âişe (r.anha)'dan gelen rivayete göre Rasûlullah (sav) geceleyin ayakları şişene kadar namaz kılardı. Âişe (r.anha)ona: Geçmiş ve gelecek günahlarını Allah sana bağışlamış olduğu halde, niye böyle yapıyorsun? diye sorunca Peygamber: 'Şükreden bir kul olmayayım mı?' diye buyurdu. Bu hadisi tek başına Müslim rivayet etmiştir.( Müslim, IV, 217, 2171) Kur'ân ve sünnetin zahiri şunu göstermektedir ki, şükür sadece dil ile yapılan amelle olmaz, aynı zamanda bedenî amellerle de yapılmalıdır. Yani fiillerle yapılan şükür azaların amelidir, söz ile yapılan şükür de dilin amelidir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır. 'Kullarımdan şükreden ise azdır' buyruğunun Dâvud hanedanına bir hitab olma ihtimali olduğu gibi, Muhammed (sav)'a bir hitab olma ihtimali de vardır. İbn Atiyye dedi ki: Durum ne olursa olsun, bu buyrukta uyarı ve teşvik söz konusudur. Ömer b. el-Hattab (r.a) bir adamı: Allah'ım, sen beni azlardan kıl dediğini işitmiş. Ömer ona: Bu dua da ne oluyor? diye sormuş. Adam: Ben yüce Allah'ın: 'Kullarımdan şükreden ise azdır' buyruğunu kastettim, deyince, Ömer (r.a) şöyle demiş: Herkes senden daha bilgilidir ya Ömer! Rivayete göre; Süleyman (a.s) kendisi arpa ekmeği yer, buna karşılık aile halkına kaba undan yapılmış ekmek yedirir, yoksullara ise has undan ekmek yedirirdi. Yine denildiğine göre o, kül yer ve yastık diye kül üzerinde yatardı. Ancak birincisi daha sahihtir, çünkü külün gıda olacak bir tarafı yoktur. Yine rivayete göre asla karnını doyurmuş değildir. Ona bu husus hatırlatılınca şöyle demiş: Karnımı doyurursam, açları unutmaktan korkarım. İşte bu da şükrün bir parçasıdır ve az yapılan işlerdendir. Bunu iyice düşünmek gerekir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.( İmam Kurtubi, el-Camiuli-Ahkami'l-Kur'an, Buruç Yayınları: 14/234-238) Yüce Allah Kur'an'da insanı yoktan var ettiğini ve ona çeşitli nimetler verdiğini, dolayısıyla insanın da buna karşı Allah'a şükretmesinin gerektiğini bildirmiştir: 'Siz hiç bir şey bilmezken Allah, sizi analarınızın karnından çıkardı; şükredesiniz diye size kulaklar, gözler ve kalpler verdi.' (en-Nahl, 16/78). Evet, tüm bu hakikatleri zikrettik den sonra, şu hatırlatmayı yapıp konuma son vermek istiyorum. Elbette Allah (c.c.)'nün vadi gerçekleşecektir. Ve değil sadece Müslümanlar tüm insanlık, mevcut küfür rejimlerinden ve köhnemiş yöneticilerinden, ikinci Raşid-i Hilafet Devleti kurulduğunda kurtulmuş olacak. Lakin bu işi başarabilmek için çok şükür eden ve sabrı bir an olsun hayatımızdan eksiltmeden, bu çok ulvi hedefe doğru yürümemiz gerekmektedir. Allah (c.c.) davamızı mübarek kılsın ve bu yolda ayaklarımızı kaydırmasın. (ÂMİN). |