Anasayfa arrow Yazarlar arrow Ercan TEKİN arrow Avrupa Anayasası Öldü Mü?
 [Detaylı_Ara]
Anasayfa
HİLÂFET ÖZEL
Beyanname
Siyâsi Tahlil
Kitaplar
Haber - Yorum
İktibas
Dünyada Dava
Multimedya
Fikir - İnceleme
Kavram
Sohbet
Soru-Cevap
Sizden Gelenler
Linkler
İletişim
Detaylı Arama

 Yazarlar

Editör
Esad Mansur
Esma Sıddık
Fuad Hamidoğlu
Mahmud Gıtal
Mehmed Aydın
Saliha Aydın
Sümeyye AVCI
Tahir Şanlı
Zeynep Afra
Bir Ayet

4/155 Sözleşmelerini bozmaları, Allah'ın ayetlerini inkar etmeleri, peygamberleri haksız yere öldürmeleri, "Kalplerimiz perdelidir" demelerinden ötürü Allah, evet, inkarlarına karşılık onların kalplerini mühürledi, onun için bunların ancak pek azı inanır.
Kur'an'da Ara
Aranacak kelimeyi giriniz
  
Al-islam.com'a teşekkür ederiz.
Bir Hadis

"Hiç biriniz elinin emeğinden daha hayırlı bir şey yememiştir." (Buhari)
Kitap

Siyasi Meseleler [İşgâl Edilmiş Müslüman Beldeler]

Avrupa Anayasası Öldü Mü? Yazdır E-Posta
Ercan TEKİN
15 Haziran 2005 Çarşamba

Image29 Ekim 2004’te kabul edilen ve iki yıl içerisinde referandum ya da parlamento kararıyla onaylanması öngörülen Avrupa Anayasası hakkında 29 Mayıs’ta Fransa’da sonra da 31 Mayıs’ta Hollanda’da yapılan referandumlarda peşpeşe “Hayır” çıkmasının ardından Avrupa Anayasası’nın öldüğü yorumları yapıldı.

Avrupa Anayasasının öne çıkan özelliklerinden biri, Avrupa Birliği’nin siyâsî omurgasını teşkil eden bir yapıda olması ve Soğuk Savaş sonrası sosyal devlet yapısını liberalleştirmesidir. Siyâsî omurgasını oluşturması, Avrupa’nın siyâsî mekanizmasını şekillendirmek bakımından kaçınılmazdır. Liberalist yaklaşımı ise, neo-liberalizm veya sosyal liberalizmden klasik liberalizme dönüşüm sağlamasıdır. Kapitalist sosyal liberal yaklaşım, Sovyetler Birliği’nin dağılmasından önce Batı Bloku’nun Komünist dalganın önüne geçebilmek için ortaya attığı sosyal adâlet düşüncesini esas alıyordu. 1980’lerin başından itibaren Reagan döneminde Amerika’da terk edilmeye başlanan bu yaklaşım, Komünizm öncesi liberal fikir adamlarının ilk düşüncelerinden oluşan klasik liberalizme dönüştüğü halde, politik ve ekonomik açıdan yeterince güçlü olmayan Avrupa devletleri sosyal-liberal yaklaşımı sürdürmeyi tercih ettiler. Söz konusu Avrupa Anayasası, işte bu liberal dönüşümü sağlamaktaydı. Buna göre sosyal devlet düzenlemeleri hafifletilmekteydi. Ekonomik olarak da anglo-sakson tarzı bir serbest piyasa ekonomisi getirerek sosyal haklar ve kamusal hizmetlerde azalma ve iç politikalara müdâhalede de esneklik öngörmekteydi.

Diğer taraftan yine bu anayasa çok sayıda maddeden oluşmasından ötürü hantal bir yapıdadır. Değişik politik görüşlere ve güdümlere sahip Avrupa ülkelerinin hepsini memnun etmemekte ve üye devletlerin özgün yapılarından kopardığı payları merkeziyetçi, otoriter ve bürokratik bir yönetime devretmeyi öngörmektedir.

Açık bir vakıadır ki bir anayasa metnini referanduma götürmek, bile bile onun reddedilme ihtimalini kabul etmek demektir. Nitekim Fransa ve dolayısıyla Chirac, referandum öncesinde bunun reddedileceğini elbette biliyordu. Buna rağmen Fransa’nın referandum kararı almış olması Avrupa’nın liderliğine oynayan Fransa’nın hassas bir oyuna giriştiğini göstermektedir.

Referandum kararının mâkul gerekçesi, anayasayı halka mâl ettirmek idi. Oysa Fransa’nın yaptığı referandum, anayasayı reddettirmek içindir. Fransa’nın anayasayı reddetmesi “teorik olarak” Avrupa Anayasası’nın sona ermesi demektir. Çünkü Avrupalı liderlerin aldığı karar, anayasanın tüm Avrupa tarafından kabul edilmesini öngörmektedir. Oysa Avrupa Birliği’nin siyâsî mekânizmasını güçlendirmek, otoriter güçleri elinde toplamak, ihtilafları tek elden çözmek, hareket ve karar alma yeteneğini artırmak, Avrupalı liderlerin en çok muhtaç oldukları şeydir. Amerika ile küresel rekâbet ve nüfuz paylaşımı konusunda somut adımlar atılabilmesi ancak Avrupa’nın siyâsî irâdesi ile mümkün olabilir. Bu da tüm Avrupa devletleri için tek bir anayasa olması ve yetkilerin tek elde toplanmasıyla gerçekleşebilecektir. Bu bakımdan Fransa referandumunun negatif sonucu, kısa vâdede Avrupa’nın bütünleşme sürecini zaafiyete uğratsa da uzun vâdede anayasasının ölmesi anlamına gelmemektedir.

Ortada sinsi bir oyun söz konusudur. Çünkü Fransa’da anayasanın reddedilmesi, Fransızların sosyal devletçi, milliyetçi ve anti-liberal vasıflarına dayandırılmaktadır. Oysa bu anayasanın kabulü, Avrupa’nın özellikle Amerika karşısında ideolojik bir bütünlük sağlamasının, dolayısıyla Fransız sosyalistleri açısından tek kutuplu dünyadan çok kutuplu dünyaya geçişin sağlanmasının önünü açmalıdır ki bu durumda reddetmek yerine kabul etmeleri gerekirdi. Burada anayasanın reddi, liberal kapitalist Amerika’nın işine gelmeli, kabulü de onları öfkelendirmeliydi. Ama görünen tablo, bunun tam tersini resmetmektedir. Bir başka ifadeyle sanki Fransız sosyalistlerinin, Amerikan liberalleriyle aynı safta yer aldığı şeklinde bir izlenim oluşmuştur.

Üstelik Fransa’daki ret kararı, sanılanın aksine Avrupa içinde, özellikle Fransız iç politikasında ciddi bir krize neden olmamıştır. Avrupa içerisindeki karamsarlık havası Fransa’nın hedeflediği maksatlar açısından yeni tartışmalar açan uygun bir atmosferdir. Fransız iç politikasında ise Chirac referandumdan sonra televizyondan yaptığı halka hitap konuşmasında, halkın kararını tasvip etmiş ve hükümette değişiklik yapacağının sinyalini vermiştir. Böylece faturayı Başbakan Raffarin’e kesmiştir. Zaten Raffarin, sağcı kimliği ile Chirac’ın memnun olmadığı ve kovmak için fırsat kolladığı bir isimdi. Onun yerine getirilen Dominique De Villepin ise Chirac’ın partisinden olan bir solcudur. Nitekim Villepin Başbakan olduktan sonra yaptığı ilk açıklamada, sosyal devlet politikalarının sürdürülmesi ve Avrupa halklarının maslahatlarının gözetilmesi gerektiğini ifade etmiştir.

Avrupa Anayasası’nın bir diğer önemli yanı, genişleme stratejisini entegrasyon stratejisine dönüştürmesidir. Soğuk Savaş sonrasında Amerika’nın Doğu Bloku’ndan kalan Doğu Avrupa ülkelerini hedef alması, Avrupa’nın yumuşak karnı sayılan bu ülkelerin AB bünyesine dahil edilmesini kaçınılmaz kılmakla beraber Avrupa’nın entegrasyon ve bütünleşmesinin de önüne bir zorluk olarak çıkmıştır. Zîra bu ülkelerin tamamına yakını, Avrupa Birliği’ne katılmadan önce Amerikan nüfuzunun istilasına mâruz kalmışlardır.

Avrupa Anayasası’nın gerekliliği bu bakımdan da önem arzetmekle birlikte Amerikan nüfuzunu zayıflatacak bir yapıda olmasını gerektirmektedir. İşte Fransa’nın en büyük korkularından biri budur. Yani müstakbel Avrupa Anayasası, özellikle bu yeni AB üyesi ülkeler üzerinden Amerika’nın Avrupa’nın yönetimsel mekânizmasını felce uğratacak bir etkide bulunmasına engel olacak bir yapıda olmalıdır. Bu da genişleme stratejisinin entegrasyon stratejisine dönüştürülmesini, dolayısıyla yeni üyelerin kabulü yerine, mevcut üyelerin Avrupa liderliğine boyun bükecek şekilde ıslah edilmesi gerektirmektedir. Daha da ötesi genişleme stratejisinin; Kafkas ülkeleri, Arap ülkeleri ve diğer Avrupa’dan sayılmayan ülkelerin de Avrupa’nın “üye olmayan ortakları” haline getirileceği biçimde yenilenmesini kaçınılmaz kılmaktadır. Avrupa Anayasası, mevcut haliyle bu düzenlemeden uzaktır. Fransa’nın referandumda anayasayı reddetmesi, bu yönde baskı yapabilmesinin ve kendi liderliğini kabul ettirebilmesinin temel bir gerekçesini oluşturacaktır. Son dönemde özellikle Türkiye ile Ukrayna’nın Avrupa Birliği’ne üyeliği hakkında “özel statü” yada “imtiyazlı ortaklık” önerilerinin gündeme getirilmesi, mevcut genişleme stratejisini durdurmaya yönelik adımlardandır. Ayrıca yeni Fransız Başbakanı Villepin Parlamentoda yaptığı konuşmada şöyle dedi: “Referandumda alınan ‘hayır’ sonucu, bundan sonraki genişlemelerin gidişatı hakkında, birliği kendi içinde yeni fikir alışverişine sevk etmelidir.” Ve şöyle ekledi: “Tüm kriterlere dikkat etmeleri koşuluyla, Bulgaristan ve Romanya konusunda Avrupa Birliği aldığı yükümlülükleri yerine getirecektir. Ancak bu iki ülkenin ötesi için ortaklarımızla yeni görüş alışverişine girmeliyiz.” Ayrıca Avrupa Birliği dönem başkanı Lüksemburg, aday ülkelerin 16-17 Haziran’daki AB Zirvesi’ne katılamayacaklarını da ilan etti.

Reformlar açısından ise; dünya çapında “demokratikleşme” ve “özgürlükler” diyerek klasik-liberal kapitalist reformların bayraktarlığını yapan Amerika’dır. Genişletilmiş Ortadoğu ve Kuzey Afrika Projesi kapsamında İslâmî topraklarda yerleştirilmek istenen bu reformlar, yeni siyâsî yönüyle Avrupa’ya da yansıtılmak istenmektedir. Bunu isteyen de Amerika’dır ve Amerika, liderliğini Polonya’nın yaptığı Doğu Avrupa ülkeleri ile liderliğini İtalya’nın yaptığı Amerikan yanlısı Eski Avrupa ülkelerindeki nüfuzunu kullanarak gerçekleştirmeye çalışmaktadır. Dolayısıyla mevcut Avrupa Anayasası, bu yönüyle reform politikalarının ve liberal yaklaşımların etkisine mâruz kalmıştır. Bu da Avrupalı liderlerin hoşnut olmadığı bir şeydir. Çünkü Amerika’daki Yeni Muhafazakâr tâifenin hegemonik bakımdan ısrarcı davrandığı reform ve klasik liberalizm, Avrupa’nın Amerika karşısındaki etkinliğini zaafa uğratacak düzenlemeler içermektedir. Yakın bir gelecekte yeniden yapılandırılması tahmin edilebilen yeni Avrupa Anayasası, “Avrupa halkları reddediyor” bahanesiyle bu reformsal ve liberal etkilerden temizlenmeye çalışılacak ve yönetimsel kontrolü daraltılmaya uğraşılacaktır. Bir başka ifadeyle Avrupalı liderlere hasredilmiş daha merkezi bir otorite oluşturulacaktır.

Ekonomik açıdan ise; Avrupa’nın son dönemlerde ciddi bir ekonomik kriz içerisinde olup ciddi enflasyon ve işsizlik oranlarıyla karşı karşıya kalması, dünya piyasalarındaki rekâbet gücünü azaltmaktadır. Bundaki en önemli iki faktör petrol ve Avro’dur.

Amerika’nın Irak’ı işgâl ederek Ortadoğu petrollerinin musluğunu elinde tutmaya çalışması, aynı şekilde Orta Asya ve Hazar petrollerini de Afganistan saldırısı, Gürcistan devrimi ve Bakü-Tiflis-Ceyhan boru hattıyla Türkiye üzerinden taşıması yoluyla Avrupa’nın boğazını sıkmaya çalıştığı mâlumdur. Avrupa ekonomisinin yaklaşık %90 oranında petrole bağımlı olduğu dikkate alındığında, Amerika’nın askerî güç üzerinden enerji kaynaklarını kontrol altına almaya uğraşması Avrupa açısından tehlike sinyalleri oluşturmaktadır. Özellikle Irak işgâlinden sonra petrol akışında yaşanan aksaklıklar ve petrol fiyatlarındaki iniş-çıkışlar Avrupa ekonomisi üzerinde depremlere neden olmaktadır. Çünkü petrol, üretim süreci ve mâliyet hesaplarının en önemli ve aynı anda en oynak parametresidir. Bu parametrede yaşanan ufak sarsıntılar dahi, ekonomik gelişmelerde çarpan etkisiyle katlanmaktadır.

Avro’ya gelince; Amerika 1980’lerin başında Reagan döneminde Sovyetler Birliği’ni ekonomik yönden çökertmek üzere uyguladığı kuvvetli dolar politikasını, şu sıralar Avrupa Birliği’ne karşı kullanmaktadır. Bu politika, Dolar’ın değerinin düşük tutulmasını sağlamaktır. Böylece Amerikan mallarının üretimi hızlanmakta, işçi ücretleri düşmekte, dolayısıyla mâliyet azalmaktadır. Mâliyetin azalması satış fiyatını da düşürmektedir. Buna mukâbil Avro’nun değerinin yüksek olması üretim mâliyetini -Avrupa mallarının Amerikan mallarıyla rekâbet edemeyeceği derecede- yükseltmektedir. Bu durum Amerikan mallarının Avrupa piyasasını istila etmesine ve Avrupa mallarının pazarlanamamasına yol açmaktadır. Stok fazlasıyla karşı karşıya kalan Avrupalı üreticiler, giderlerini azaltmak ve zararlarını en az indirebilmek için üretimi durdurma ve işçi çıkarma üslubuna başvurmaya mecbur kalmaktadırlar. Bu da üretim azalmasına, yavaşlamasına veya durmasına neden olmaktadır. Avrupa’nın ekonomik sıkıntılarını körükleyen faktörlerden biri Avro’nun dolar karşısındaki yüksek değeridir. Bununla birlikte bu politikayı sürdürebilmek yani Dolar’ın değerini düşük tutabilmek için Amerika, piyasaya fazladan Dolar sürmekte, bu da enflasyon ve faiz artışına yol açmaktadır. Amerika’nın bu politikayı uzun vâdede sürdürebilmesi ise yeni bir mâlî akışın sağlanmasına bağlıdır ki Irak’ta istikrarın sağlanmasıyla birlikte söz konusu olabilecek petrol akışı bu açıdan Amerika için hayâti önem arzetmektedir. Avrupa’nın böyle bir alternatif beklentisi olmadığı için Avro’nun değerini düşürebilecek imkânlardan da uzaktır. Ancak siyâsî dalgalanmalar bunun dışındadır. Çünkü Avrupa’daki siyâsî gelişmelerdeki olumsuz seyirler, şu durumda Avro’nun değerini düşürecek en önemli etkenlerden biridir. Fransa referandumundan “Hayır” çıkmasıyla oluşan atmosferde Avro’nun değer kaybetmiş olması bununla alâkalıdır.

Diğer taraftan Avrupalı şirketler, global rekâbet sahasında güçlenebilmek için devlet desteğine şiddetle muhtaçtırlar. Avrupa Anayasası ise bünyesindeki liberal ekonomik düzenlemeler ile bu devlet desteğine ket vurmaktadır. Bu da doğal olarak Avrupalı şirketlerin tepkisine neden olmaktadır. Son dönemlerde Amerikan Boeing firması ile Fransız Airbus firması arasında yaşanan gerilim bunun en açık kanıtıdır. Nitekim Amerika, Fransa Hükümeti’ni Airbus firmasına “haksız rekâbete yol açacak derecede” devlet desteği sağladığı için Dünya Ticâret Örgütü’ne şikâyet etmiştir. Bunun üzerine Airbus firması da Boeing’e karşı dâvâlar açmaya hazırlanmaktadır. Gerçek şu ki Avrupalı şirketlerin üretim parametrelerindeki zaafiyetler, Avro’nun yüksek değeri ve üretim mâliyetinin fazlalığı sebebiyle yitirdikleri güç kaybını telâfi ederek global rekâbete imkân kazanmaları devlet desteği olmaksızın mümkün olmamaktadır. Bundan ötürü Fransa’nın Avrupalı şirketleri Amerikan şirketleri karşısında hezîmete götürebilecek şekilde devlet desteğini azaltan veya ortadan kaldıran Avrupa Anayasası’nı kabul etmesi beklenen bir şey olamazdı.

Dolayısıyla Fransa, Avrupa Anayasası’nı reddedileceğini bile bile referanduma götürerek oynadığı bu sinsi oyun ile hem Avrupa Anayasası’nı yeniden düzenlemek istemekte, hem Avrupa’nın liderliğini ele geçirmeye çalışmakta hem de genişleme stratejisini yavaşlatmaya uğraşmaktadır. Nitekim 13.06.2005 tarihinde yapılan AB Dışişleri Bakanları toplantısında Türkiye’nin üyelik müzâkerelerinin başlatılacağı 3 Ekim tarihine yönelik hiçbir atıfta bulunulmamış ve sadece 17 Aralık kararlarının sürdürüleceğinin belirtilmesiyle yetinilmiştir. Fransa’nın bu plânını fark eden İngiltere, Fransız referandumundan bir hafta sonra aldığı erteleme kararı ile Fransa’nın plânını engellemeye yönelik bir adım attı. Avam Kamarası’na konuşan Dışişleri Bakanı Straw “İngiltere Hükümeti’nin artık referandumları yapmaya gerek görmediğini” söyledi. Zira Fransa, referandumların devam etmesi gerektiği düşüncesini savunurken son sözü kendisine tutmayı hedefliyordu. Bir başka ifadeyle Avrupa Anayasası’nın iki yıllık onaylama süreci tamamlandıktan sonra tüm gözler Fransa’ya çevrilecek ve Avrupa Anayasası’nın âkıbeti Fransa’nın yeniden yapacağı referandumlara bağlanacaktı. İngiltere’nin bir yıl öncesinden ani bir tavır alarak son sözü Fransa’ya bırakmayacağını göstermesi, Fransa’yı öfkelendirdi ve bu defa İngiltere’yi Avrupa’dan dışlamaya yönelik bir tavır takınmaya başladı.

Bunun için de 16-17 Haziran tarihlerinde Brüksel’de yapılacak Avrupa Zirvesi’nin esasi konusu olan 2007-2013 yılları arası Avrupa Bütçesi meselesini kullandı. Zirvede nihâî karara bağlanması gereken Avrupa Bütçesi hakkında Fransa, İngiltere’nin 21 yıldır AB’den aldığı geri ödemelerden vazgeçerek Avrupa ekonomisine toplamda yaklaşık 25-30 milyar Avro’luk bir katkıda bulunması gerektiğini söyledi. 1984 yılından bu yana İngiltere’ye, yaptığı katkılara karşılık ve tarım ülkesi olmadığı için Fransa’nın yılda 12.5 milyar dolar aldığı teşviklerden faydalanamaması nedeniyle bu geri ödemeler yapılmaktadır. Bu konuda açıklama yapan Chirac, İngiltere’nin bu hakkından bir “dayanışma jesti” olarak vazgeçmesi gerektiğini söylüyordu. Avrupa Komisyonu Başkanı Jose Manuel Barroso ise BBC'ye verdiği mülâkatta şöyle diyordu: “20 yıl önce olduğumuz noktada değiliz. İngiltere çok daha zengin, ve aramızda çok daha yoksul olan 10 yeni ülke var. Onların İngiltere'den daha ağır bir yük altına girmesi adil olmaz.” İngiltere bu düşünceye şiddetle karşı çıktı ve geri ödemelerden ferâgat etmeyeceğini ilan etti. Ayrıca İngiliz Dışişleri Bakanı Straw, Avrupa Birliği bütçesini savurgan buldu, bütçenin birlik içindeki daha fakir ülkeler için adil olmadığını belirtti ve bütçenin yaklaşık yarısının tarım teşviklerine gitmesinin, fakir ülkelere bölgesel yardımları olumsuz etkilediğini vurguladı.

Fransa, İngiltere’nin yıllık 4.5 milyar Avro’luk bu geri ödemelerden (rebates) kesinlikle vazgeçmeyeceğini biliyordu. Buna rağmen, böyle bir öneriyi ortaya atmakla Avrupa halkları nezdinde İngiltere’nin itibarını sarsmaya ve onu Avrupa’dan dışlamaya çalıştı. Yine Avrupa Konseyi, İngiltere’yi azınlıklara karşı ayrımcılık yapmakla suçlayarak kınadı. Üstelik 1 Temmuzda Avrupa Birliği dönem başkanlığını devralacak olan İngiltere, Fransa’nın plânı üzerinde en önemli engel olarak durmaktadır.

Bunu da fark eden İngiltere, Blair’in Afrika Plânı ile karşılık verdi. Hemen Amerika’ya giden Blair, fakir Afrika halklarına yardım edilmesi, yoksullukla mücâdele edilmesi, çatışmaların ve hastalıkların önlenmesi ve borçlarının silinmesi gerektiğini; iklim değişikliği, sera etkisi yapan gazların salınımının sınırlandırılması ve temiz enerji kaynaklarının bulunması gibi çevresel konularda önlem alınması ve çabaların artırılması gerektiğini söyledi. Oysa Blair, Amerika’nın mevcut durum itibariyle Afrika’ya önerdiği şekilde yardım etmeyeceğini biliyordu. Blair’in buradaki maksadı hem Fransa’nın Avrupa halkları nezdinde sarsmaya çalıştığı itibarını düzeltmek hem de Amerika’nın Afrika projesine dahil olmaktı. Çünkü Afrika halklarına yardım etmek ve çevre kirliliği ile mücâdele Avrupa halklarının değer verdiği işlerdendir. Aynı şekilde İngiltere, Bush’un ikinci iktidar dönemi için hedef seçtiği Afrika’ya yönelik projesine katılmaya çalışmaktadır. Nitekim yeni muhafazakarların ileri gelenlerinden eski Savunma Bakan yardımcısı Paul Wolfowitz’in Dünya Bankası başkanlığına gelir gelmez Afrika’nın öncelikli hedefleri arasında olacağını belirtmesi ve ilk ziyâretini Afrika’ya düzenlemesi, İngiltere’nin bu yönde bir plân hazırlamasını gerektiriyordu.

Bir başka ifadeyle Blair’in Afrika Plânı, temelde Amerika’nın Afrika projesine katılmaya yönelik olduğu kadar Fransa’nın saldırısına da bir mukâbele teşkil etmektedir. Yoksa sömürgecilerin mazlum halkların geleceğini düşünmeleri, onlara yardım etmeleri ve ihtiyaçlarını giderecek şekilde insancıl dürtülere sahip olmaları söz konusu olmamıştır ve olamaz da!.. Çevresel konular ise yeryüzünü ve sâfiyeti hızla ifsad eden politikalarının doğal neticesidir. Blair, bu çift yönlü plânına destek bulmak için Amerika’dan sonra Rusya’ya giderek Putin’in desteğini aldı. Böylece Blair, İngiltere’nin dönem başkanlığını yaptığı G8’in gelecek ayki İskoçya zirvesinde Afrika Plânı’nı gündem yapmaya çalışmaktadır. Sonra Almanya, Lüksemburg ve Fransa’yı ziyaret etmesi de Avrupa liderliğinin bir parçası olduğunu ve Avrupa halkları ile birlikte bulunduğunu göstermeye çalışarak uzlaşma zemini aramaktadır. Daha da ötesi, İngiltere, ne Fransa’nın ne de Almanya’nın Afrika’ya yardım edecek durumda olmadıklarını bildiği halde Fransa ve Almanya’dan Afrika’ya yönelik yardım yapmalarını isteyerek onları zora düşürmeye çalışmaktadır. Nitekim Blair, 14.06.2005’te Chirac ile yaptığı görüşmeden sonra, “Fransa ile Almanya'nın her zaman için AB bünyesinde önemli bir rol oynamaya devam edeceğini, ancak artık Avrupa'nın eskiden olduğu gibi yönetilebilmesinin mümkün olmadığını, bu konuyu müzakere etmeye ihtiyaçları bulunduğunu” söyledi. AB bütçesi konusunda da Chirac'la aralarında “derin anlaşmazlıklar” bulunduğunu belirten Blair, “bu görüş ayrılıklarının giderilmesinin zor olduğunu düşündüğünü” ifade etti. Buna karşılık Fransa Cumhurbaşkanlığı sözcüsü Chirac’ın, “Avrupa'nın içinde bulunduğu siyasi kriz ortamına mali zorlukların da eklenmemesinin” önemine değinerek, “Avrupalıların, Brüksel'deki zirvede Konsey'in birlik ve bütünlük düşüncesiyle daha da ileriye gidebileceği kapasiteye sahip olduğunu göstermesini istediğini” belirtti.

Diğer taraftan Fransa ve Hollanda’da Anayasa referandumundan ret kararının çıkması Amerikan yönetimini de ikiye böldü. Dick Cheney, Donald Rumsfeld ve Savunma Bakanlığı’ndaki tâifenin temsil ettiği yeni muhâfazakârlar, kısa vâdeli dar bakışlarıyla hemen sevinirlerken; Condolezza Rice ve beraberindeki Dışişleri Bakanlığı’ndaki klasik realist tâife kuşkuyla yaklaştı. Yeni muhafazakâr taifenin acele sevincini gören Polonya, başlangıçta referandumları erteleme eğilimi göstererek basiretsiz davrandığı halde, Amerikan Dışişleri Bakanlığı’nı işgâl etmiş klasik realist taifenin temkinli yaklaşımından sonra tavrını değiştirmiş ve liderlik ettiği diğer dört Doğu Avrupa ülkesiyle beraber referandumlara devam kararı almıştır.

Bununla birlikte referandumlara devam kararı, Fransa, İngiltere ve Amerika nezdinde farklı algılanmaktadır. Nitekim hem Fransa hem de Amerika referandumların sürdürülmesi gerektiğini ifade ederken, İngiltere erteleme kararıyla şeytâni bekleme politikasını işletmektedir. Fransa ile Amerika’nın referandumların sürdürülmesini desteklemesi aynı yörüngede oldukları anlamına gelmemektedir. Çünkü Fransa’nın onay sürecinin devamını istemesi, Avrupa liderliğinin zemini hazırlamak, İngiltere’yi Avrupa Birliği’nden dışlamak ve arzuladığı değişiklikleri tamamlamak içindir ve “değiştirilecek yeni Avrupa Anayasası” hakkındadır. Oysa Amerika’nın onay sürecini sürdürmek istemesi, Fransa’nın plânını bozmak, yapmak istediği değişikliklere engel olmak ve genişleme stratejisinin sabit kalmasını sağlamak içindir ve “Mevcut Avrupa Anayasası” hakkındadır.

Amerika’nın Irak ve Afganistan’da düştüğü bataklıktan istifade eden Avrupa devletleri ile azgın sömürgeci ihtiraslarını kuvvet küstahlığı ile sürdürmenin acısını çektiği için burnu sürtülen Amerika arasında özellikle Sudan, Lübnan, Kıbrıs, Kuzey Afrika ve diğer bölgelerde meydana gelmekte olan çatışmanın düzeyi şiddetle artarken, öte yandan Avrupa ülkeleri arasında özellikle Fransa ile İngiltere arasında, Avrupa’nın ortak anayasa, genişleme stratejisi, bütçe tartışmaları ve nüfuz paylaşımı alanlarındaki çatışmanın düzeyi de şiddetlenmektedir. Umulur ki Hicret’e yakın dönemlerde Fars ve Roma İmparatorluklarının dâhili ve hârici politikalarında düştükleri krizin şiddetle yükseldiği bir sırada Medîne’de doğan İslam Güneşi, bu sömürgeci kâfir devletlerin birbirlerine düştükleri krizin şiddetlendiği bu sıralarda İslâmî topraklar üzerinde yeniden doğar da Fars ve Roma imparatorlukları zillet ve hezîmeti nasıl acı bir şekilde tatmışlarsa Amerika ve Avrupa devletleri gibi acımasız sömürgeci devletler de Râşidî Hilâfet Devleti’nin muhteşem ordularının kılıçlarıyla aynı zillet ve hezîmeti tadacaklardır, bi-İznillah...

Şüphesiz ki Allah, emrine yerine getirendir. Allah her şey için bir ölçü koymuştur. [et-Talak 3]

< Önceki   Sonraki >
05 Aralık 2008 Cuma

Tarihin En Büyük Hilâfet Konferansı Gerçekleştirildi

.:: ALINTI ::.
 
Laik değerlerin kadınlara yeni eziyeti
Asma Saleem | 26.10
 
Kapitalizmin son aşaması: Birleşik devletçi devletler topluluğu
Kaan Benli | 24.10
 
İslam Medeniyeti ve Bilim
| 18.10
 
Halifeye ne kadar ödeme yapılır?
Abdul Kareem | 12.05
 
Filistin'in Tibet'ten eksiği ne?
| 23.04
 
FATİH SULTAN MEHMED'İN AYASOFYA VAKFİYESİ
| 15.04
| Anasayfa :: Yazarlar :: Beyan /Bildiri :: Basın Açıklamaları :: Siyâsi Tahlil :: Kitap :: Haber - Yorum :: Linkler :: İletişim |