|
Dış siyaset; bir devletin diğer devletlerle alakasıdır. Bu devlet ideolojik ise kendi ideolojisine ve ideolojik olması çıkarına dış alakayı düzenler.
Devletlerin vakıa durumlarını incelediğimizde orada devletlerarası ilişkilerde etkili ve aktif büyük devletlerin var olduğunu görürüz. Bunlar devletlerarası durum denilen hususu oluştururlar. Bu ise büyük devletlerarasındaki ilişkilerin iskeletidir. Bunlar devletlerarası badire ve fikirleri ortaya atar, devletlerarası kararları çıkarttırır, devletlerarası konferansları yapar, devletlerarası örgütleri ve kitleleşmeleri tesis eder ve diğer evrensel hususları meydana getirir. İşte, evrensel sahada tesirli olan bu devletlerdir. Nitekim dünyadaki diğer devletler bu büyük devletlerden korkup sözlerini dinlerler. Bundan dolayı büyük devletler diğer devletlerle ilgili ilişkilerinin mahiyetini tespit eder. Hatta bu küçük olan yani tesirli olmayan devletlerarasındaki ilişkileri büyük devletler belirlerler. Özellikle dünyadaki en büyük devlet bu işi yapar. Zira diğer büyük devletlerden daha etkilidir. Bu diğer büyük devletler en büyük devletlerle rekabet yapmaya ve makamından kaydırmaya çalışır. İkinci sınıf devletler; büyük devletlerin dışındaki bağımsız devletlerdir. Bu tür devletler dış siyasetleri kendi ideoloji ve çıkarlarına göre bağımsızca çizmeye çalışır. Buna misal; Çin'dir. Şu var ki; bu tür bağımsız devletlerden bir kısmı kendi dış siyasetini çizerken kendi çıkarını büyük devletin çıkarına bağlar. Başka bir ifade ile kendi çıkarını gerçekleştirmek uğrunda büyük devletin çıkarını gerçekleştirir. Bunun örneği; İtalya'nın Amerika ile olan alakasıdır. Bu tip siyaset tehlikeli olup kaderiyle bir kumar oyunu oynaması demektir. Bu tür devletler kendi çıkarlarını gerçekleştirmek uğrunda birçok şey kaybedebilir veya hiçbir şey elde edemeyebilir. Bunun yanında büyük devletin çıkarını temin ederken pek az kazanç elde edebilir. Üçüncü sınıf devletler; peyk, uydu veya büyük devletlerin yörüngesinde dönen devletlerdir. Bunun misali; Türkiye Devletidir (konumuz da bunun üzerine olacaktır). Dördüncü sınıf devletler; ajan devletlerdir. Arap devletleri ve Pakistan gibi. Bu tür devletler bağlı oldukları devletlerin emirlerine tamamen boyun eğerler. Bu devletlerin başında bulunanlar ajan olup sadece liderliklerini ve şahsi servetlerini düşünürler. Memleketlerinin çıkarları tali olur. Bu tür devletlerin dış siyasetleri ajan olan yöneticilerinin değişmesiyle değişir. Misal olarak; 1971'de Suriye yöneticisi olan Hafız Esad'ın İngiliz ajanlığından Amerikan ajanlığına döndüğü gibi. Amerika o tarihte Ortadoğu'daki komisyoncusu olan Mısır yöneticisi olan Enver Sedat vasıtasıyla Hafız Esad'ı satın alabildi. Çünkü Hafız Esad Suriye başkanı olabilmek için dış yardım ve desteğe muhtaç idi. Burada ele alacağımız, konumuz olan Türkiye'nin dış siyaseti ve içindeki zıtlaşma üzerine duralım. Türkiye siyasetinin iki eksene bölündüğünü görüyoruz; 1- Erdoğan hükümetinin siyaseti ki; Amerikan'ın ekseninde veya yörüngesinde dönmesi, 2- Ordunun siyaseti ki; İngiltere'nin ekseninde veya yörüngesinde yürümesi. 2002'de Erdoğan Hükümeti oluşur oluşmaz Türkiye'nin çıkarlarını gerçekleştirmek için Amerikan siyasetine uyarak faaliyete başladı. Başka bir ifadeyle; çıkarlarını gerçekleştirmek uğrunda Amerikan siyasetine mutabık şekilde çalışmaya koyuldu. Burada Amerikan siyasetine göre hem daimi yürüyüş hem de bağlılık vardır. Eğer bir sefer ona göre yürür, diğer sefer ona göre yürümezse karar alma hususunda bağımsız demektir. Zira iradesine göre ve düşündüğü şekilde karar alırsa bu devlet bağımsız devlet olmuş demektir. Öyle olduğu takdirde bazen İngiltere bazen Fransa gibi hareket ediyor demektir. Tony Blair (eski Başbakan) İngiltere'si Amerikan siyasetiyle beraber yürürken kendi iradesiyle ve kararıyla yürüdüğünü gördük. İstediği zaman ondan ayrılabilmektedir. Şu anki İngiltere Başbakanı Gordon Brown iktidarına gelince; İngiltere siyasetini Amerikan siyasetinden ayırdı. Belki Brown İngiltere'nin maslahatı için uygun gördüğü bir anda tekrar Amerikan siyasetiyle beraber yürümek için hareket edebilir. Erdoğan hükümeti gibi peyk veya uydu devletin hükümeti ise çıkar sağlamak için daimi bağlılık siyaseti güderler. Büyük devletle irtibatı sürekli olur. 2003'te Amerika'nın Irak'ı işgal etmesini desteklediği gibi; -İşgali destekleme karşılığında Amerika'nın 10 milyar dolar kredi vereceğini vaat etmesi, -Devletlerarası Para Fonu (İMF'nin) desteğinin sağlanması, -İMF'nin geçmiş dönemde başbakanlık yapmış Ecevit hükümetine karşı hareket ettiği gibi kendisine karşı hareket etmeyeceğine dair söz ve vaatlerine mukabil Erdoğan hükümeti Amerika'yı Irak'ı işgal ederken destekledi. Erdoğan hükümeti (o dönem)Türk ordunun Kuzey Irak'a kapsamlı saldırı yapmasına karşı çıktı. Çünkü böylesi bir saldırı Amerikan siyasetiyle çelişir durumda idi. Türk ordusunun Kuzey Irak'a girmesine ancak daha sonraları müsaade edildi. Bu da Amerikanın isteği doğrultusunda gerçekleşti. Bunu da Erdoğan hükümeti onayladı. Oysa Amerika bu müsaadenin arkasında tuzak kurmuştu. Böylece Türk ordusu Şubat 2008'de Kuzey Irak'a bir operasyon düzenlemek için girdi. Amerikanın hazırladığı oyuna gelen Türk ordusu yenilgi içerisinde, büyük darbe alarak, kısa bir süre sonra Kuzey Irak'tan çekilmek zorunda kaldı. Oysa Türk ordusu geçen sene (Mart 2007)'den beri Kuzey Irak'a saldırmak için Erdoğan hükümetine durmadan baskı yapıyordu. Bu saldırıdan ordunun maksadı (içe dönük olarak); Erdoğan hükümetini düşürmek, hükümete karşı krizler ve sorunlar çıkartmak, Abdullah Gül'ün cumhurbaşkanı seçilmesini engellemek, ordunun yetkilerini kısıtlamak için hazırlanan anayasal reformların/değişikliklerin önünü kesmek, (dışa dönük olar akta) uzak hedef gördüğü Kuzey Irak'ta Kürdistan'ın bağımsızlığının önüne geçmek, Musul ve Kerkük'ün Kürdistan yönetimine bırakılmasını, bağlanmasını engellemekti. Şu var ki; 22 Temmuz 2007'de yapılan genel seçimi Erdoğan'ın partisinin (AKP) kazanması orduyu şaşırttı. Sanki bu seçim orduya karşı Erdoğan hükümetine destem mahiyetli bir anket gibiydi. Buna rağmen ordu Kuzey Irak'a saldırı düzenleme konusunda ısrarcı oldu. 5 Ekim 2007'de Washington'da, Erdoğan'ın ABD Başkanı Bush'la görüşmesinde, Amerika'nın bilgisiyle ve talimatıyla, Türk ordusuna sınırları açmadan top ve hava saldırısı yapmasına müsaade edildi. Tabii ki bu saldırılar Amerika'nın verdiği bilgiye göre ve onun kontrolü altında gerçekleştirilecekti. Bu anlaşma azda olsa ordunun mağrur olan Türk ordusunu memnun etti. Zira hükümetin kendisine müsaade etmemesi ordunun gururuna dokunmuştu. Çünkü ilk defa hükümet karşısında böyle bir pozisyona düşmüştü. Kendisini yenilmiş olarak algılamaya başlamıştı. Oysa Türkiye'de ordu sürekli kendisinin devlet yerine koyuyor ve hükümete ve hükümetlere pek güvenmiyordu. Cumhuriyeti ve laikliği koruyan sadece ve sadece kendisi idi. Hiçbir kimse ordunun emrine isyan edemez, ancak verdiği emirlere itaat edilirdi. Fiili otorite sadece kendisi idi. Ordu Özal döneminde olup-bitenlerin bir tekrarını yeniden yaşamak istemiyordu. Böylesi bir durumla karşı karşıya gelmeyi de asla arzulamıyordu. Hatırlanacağı üzere, o dönem Genelkurmay Başkanı Org. Necip Toruntay istifa etmeye mecbur edildi. Dolayısıyla Kuzey Irak'a saldırı ancak hükümet onayladıktan sonra gerçekleştirilebildi. Nitekim Irak şu an Amerikanın işgali altındadır. Amerika onaylamadan da böylesi bir iş gerçekleşmez. Aksi halde bu saldırı Amerika'ya yapılmış sayılır. Türk hükümeti ABD'nin çıkarlarını gerçekleştirmek üzere harekete geçip, Amerikanın desteğini aldığı için Amerika da hükümete destek amaçlı müsaade verdi. Şu var ki Erdoğan hükümeti Türkiye'nin maslahatında Türkiye'nin Kuzey Irak'a karışması gerekliliğini görüyor. Bu maslahatlardan bazıları Amerikan maslahatıyla bağdaşır vaziyettedir. -Amerika PKK potansiyelini artık Kuzey Irak'ta değil Türkiye'de olması gerektiğini görüyor ve PKK meselesinin sadece Türkiye sınırları içerisinde tutulması gereken bir mesele olarak algılıyor. -Dil, kimlik, güzel bir yaşam, ekonomik durum, eğitim, sosyal meselelerin çözülmesi ve bugünkü düşük seviden kurtarılıp yüksek seviyeye getirilmesi konularının öncelikli olması gerektiğine inanıyor ve çözüm olarak görüyor. Türk ordu ise çözümü askeri olarak görmektedir. Askeri çözüm ise İngilizlerin çıkarları ile bağdaşır. Zira İngilizler Kürt meselesini emniyet meselesi olarak görmektedir. Bu nedenle askeri çözümü teşvik ederler. Bunun sebebi ise; Kuzey Irak'ta Amerika'nın rahatını bozup Irak'taki rahatını bozup Irak'taki planlarını suya düşürmek ve Lozan antlaşmasından beri Kürt sorununu çözümsüz bırakmaktır. Daha doğrusu, 1920'de Sevr antlaşmasından beri bu sorunu bu şekilde bırakmak istedi. Bundan amacı ise; kendi elleriyle bölgede kurdukları devletlere karşı Kürtleri kullanıp bu devletlerin gırtlaklarında batan bir tiken (sorun) olsunlar. Başka bir misal; Kıbrıs konusudur. Hükümet ordunun Kuzey Kıbrıs'tan geri çekilmesi, Güney Kıbrıs'la bir federasyon veya konfederasyon kurulmasını istemektedir. Hükümetin bu isteği Amerikanın isteği ile bağdaşır. Çünkü Amerika İngilizlerin askeri varlığı başta olmak üzere adadaki tüm askeri varlığa son verilmesini istemektedir. Böylece orada kendisinin rahatça yerleşeceğine inanıyor ve bunun üzerine planlar yapıyor. Türk ordusu ise; adada milliyetçiliği canlı tutmak, Yunanlıların saldırılarından Türkleri korumak, Türkiye için stratejik mevziiyi korumak amaçlı olarak Kıbrıs'ta kalmak istemektedir. Bu hedef İngilizlerin siyaseti ve çıkarları ile bağdaşır. İngilizler adadaki kendilerine ait iki büyük askeri üssün varlığını korumak ve devam ettirmek istiyorlar. Türk ordusu orada kaldığı müddetçe hiçbir kimse İngilizlerin üslerinden söz etmez. Böylece Yunanlıların tek başlarına karar almalarını da önlemiş olurlar. Ayrıca İngilizler bu üsleri vasıtası ile Ortadoğu'daki çıkarlarını korumaya çalışıyorlar. Adadaki Türkler adadaki İngilizlerin varlığından rahatsız değiller. Hatta adadan İngilizlerin çıkartılmasına dair hiçbir çağrıda bulunmuyorlar. Bu vaziyette de öylesi bir çağrıda da bulunmazlar. Dahası İngilizlerin varlığından memnun gözüküyorlar diyebiliriz. Yunanlılar ise adada İngiliz varlığından ve üslerinden rahatsızdırlar. Çünkü İngilizlerin üslerinin varlığı yunanlıları bütün adaya egemen olmaktan alıkoymakta, engellemektedir. Bu nedenle 1955'ten beri Amerika'nın kışkırtmasıyla ve yaptıkları devrimlerle bu üsleri oradan çıkartmaya çalıştılar. 1974'te Rum örgütü EOKA Amerika'nın kışkırtması ile adada bir darbe yaptı ve Patrik Makarios'u görevden aldı. Makarios İngiltere'nin adamıdır. Bu nedenle Ecevit İngilizlerle anlaşarak Kıbrıs'a çıkarma yaptı. İlginç olan şudur ki; Ecevit Londra'dan Ankara'ya dönüp, askerlerle çıkartma hususunu görüşmek için toplantı düzenlemeyi dahi gerek görmeden, İngilizlerin Kıbrıs'a müdahale edilmesi hakkında onayını askerleri arayarak telefonla bildirdi ve müdahale edilmesini emretti. Erdoğan hükümetinden önce Ecevit hükümeti ile ordu arasında uyum vardı. Aynen 1974'te olduğu gibi. Nitekim Ecevit İngilizlerin yetiştirdiği önde gelen siyasetçilerinden biri idi. Kendisi ve ordu Irak'taki Amerikan siyasetine muhalefet etti. Kıbrıs, PKK ve Suriye'ye karşı siyasette ortak hareket ettiler. 1998'de Türkiye, Yahudi varlığı ve Ürdün ile birlikte Suriye'ye saldırmak için bir plan çizilmişti. Nitekim 23 Şubat 1996'da Yahudi varlığı ile Türkiye devleti arasında stratejik antlaşma yapılmıştır. Ürdün bunu destekledi. Gizli olarak bu anlaşmada yer almışta olabilir. 1998'de iktidarda İngiliz yanlısı Mesut Yılmaz bulunuyordu. Yılmaz ordunun üzerinde yürüdüğü yörüngede hareket ediyordu. Mısır'da Amerikan komisyoncusu olan Hüsnü Mübarek olaya müdahale edip Türkiye ile Suriye arsındaki gerginliği giderdi. O dönemde Amerikan Savunma Bakanı şöyle bir açıklamada bulundu: "ABD tam bir samimiyetle Türkiye ile Suriye arasındaki gerginliğin artmasına ve birbirleri ile çarpışmasına karşıdır. Bu krizi çözmek için Hüsnü Mübarek'in arabuluculuğunu destekliyoruz." İran'da kendi müttefiki olan Suriye'yi desteklemek için müdahale etmiştir. Bundan sonra iki taraf arasında temaslar başlayıp 22 Ekim 1998'de Adana antlaşması gerçekleşti. Bu antlaşmaya binaen; PKK'nın lideri Abdullah Öcalan Suriye'den çıkartılması, PKK'nın bazı liderlerinin Türkiye'ye iadesi, Suriye'deki kamplar ve Lübnan'daki Beka kampının kapatılması, nihai olarak PKK'ya verilen desteğin durdurulması ve militanlarının bu ülkelere girmesinin yasaklanması ve faaliyetlerinin durdurulması kararı alındı. Bundan sonra 1999'da Amerika kendi ajanı olan Öcalan'ı Türkiye'ye teslim etti. Zira kendisine bağlı olan Suriye rejimini korumakla alakalı çıkarı ajanı olan Öcalan'ı korumaktan daha önemlidir. Nitekim Amerika çıkarlarını ölçüp hesabını ona göre yaparak önemli olanı tercih etmiştir. Ancak, 1996-97 yıllarında ordu ile Erbakan-Çiller hükümeti arasında zıtlaşma meydana gelmiştir. Zira Çiller Amerika yörüngesinde yürüyüp orduya meydan okuyordu. Hatta devleti asker ve jandarma devleti olarak tanımlayarak bunu değiştireceğini söylüyordu. Onun ortağı olan Erbakan ise orduyla uzlaşmaya çalışıyordu. Daha doğrusu, orduya boyun eğiyordu. Onun ortağı olan Çiller onu korkak ve orduya boyun eğen kimse olarak niteliyordu. Nitekim Erbakan İslami görünüşlerle ilgili zilletli 28 Şubat 1997'nin kararlarını imzaladığı gibi Yahudilerin devletleriyle bütün hususları kapsayan 11 anlaşmayı da imzalamıştı. Ayrıca ordunun yetkilerini artırmıştı. 28.06.1997'de Erbakan'ın başbakanlık dönemi sona erince ordu beyaz darbe yapmıştı, zira koalisyonun anlaşmasına göre Erbakan bir sene başbakan olduktan sonra başbakanlık sırası Çiller'e geliyordu. Ordu Çillerin başbakan olmasını engellemek için bu darbeyi yapmıştır. Türkiye siyasetine egemen olan bu anormal hal; iç ve dış alakalarla ilgili devletin seyrinde zıtlaşmaya götürür. Daha doğrusu çatışmanın varlığını gösterir, iki taraf da ateşten kıvılcımlar üzerinde geziniyor, her an alev çıkabiliyor, bir taraf karşı tarafa galip gelmedikçe bu çatışma devam eder. Tıpkı bu dönem gibidir. Bunun sebebi orduya geniş yetkilerin verilmesidir. Bu yetkilerle ordu hükümet üzerinde daha etkili olur. Ayrıca yabancı güçlere bağlılık nedeniyle bu zıtlaşma olur. Bu yabancı güçlerin müdahalesiyle ve her tarafın bir yabancı gücün desteğini almasıyla zıtlaşma meydana gelir. Üstelik TC ideolojik bir devlet değildir ki kendi ideolojisine göre yürüsün. Bu nedenle çıkarlarını gerçekleştirmek için en kuvvetli gücün peşinden koşmaktalar. TC'nin eski cumhurbaşkanı ve bir çok hükümetin başbakanlığını yapan Süleyman Demirel şu veya bu minvalde sözler sarf etti; ‘Dünyanın dönmesiyle beraber dönüyoruz.' Bu sözlerden O'nun maksadı; Dünyaya tahakküm eden devletin seyriyle beraber yürüyoruz ve ona tabi oluyoruzdur. Hâlbuki TC'nin kurucusu olan Mustafa Kemal İngiltere en büyük devlet iken onun yörüngesinde TC'nin dış siyasetini yürütmüştür. TC'nin siyasetini Büyük Britanya'ya bağlamıştı. Lozan anlaşmasını temsilcilerine imzalattı ve bunun gereğince İngiltere'ye ve müttefiklerine İslam Devletinin topraklarını hibe etti. Ayrıca Hilafet'i yıktı, Dini devletten uzaklaştırdı ve Arapçayla alakayı kesti. Mustafa Kemal İslam'ın baş düşmanı olan İngiltere'nin şartlarının kabul edince İngilizler Türkiye'den çekildiler ve Yunanistan'a karşı ona yardım ettiler. Ayrıca onun cumhurbaşkanı olmasına da yardım ettiler. Bu şekilde Mustafa Kemal İngilizlere bağlandı ve TC'nin dış siyasetini İngiltere'nin yörüngesinde döndürmeye başladı. Bu nedenle İngilizler kurdukları saadabat paktına TC'yi de kattı. Mustafa Kemal bu pakt hakkında şöyle demişti; ‘Bizimle beraber (bu pakta) katılmak isteyen bütün devletler için hayırlı badiredir.' İslam camiasının birliğini reddettiği gibi Turancılığı da reddetmiştir ‘Ne İslam camiası nede Turancılık bizim siyasetimiz için bir yol olur.' Nitekim Hilafet yerine İslam'a aykırı olan Turancılık bir alternatifti ve İngiltere tarafından ortaya atılmıştı. Hilafete yıkılınca ve TC kurulunca bu düşüncelere gerek kalmadı. Nitekim Mustafa Kemal bunu reddetti zira İngiltere bu düşüncelerden vaz geçti çünkü Hilafet'i yıkabildi ve yerine laik(dinsiz) bir devlet tesis ettirdi. Bundan sonra İngiltere İslam toprakları üzerinde kurdurduğu devletleri kendi liderliğinde saadabat adlı bir askeri pakt ta topladı. Mustafa Kemal hem buna katıldı hem de diğer devletlerin buna katılmasını teşvik etti. Bu nedenle İran, Pakistan ve Afganistan gibi devletleri de buna dahil etti. Mustafa Kemal Lozan anlaşmasında TC'nin sınırları çizildiği şekilde Milli Misak adlı bir şey çıkartıp buna göre dış siyasetini çizmiştir. TC bu sınırlar dışına hiç çıkmayacaktır. Başka memleketleri fethetme siyasetinden tamamen vaz geçti. Musul ve Kerkük meselesini ise; Lozan anlaşmasına göre bu mesele cemiyet-i akvam (eski birleşmiş milletler örgütü) yoluyla Türkiye ve İngiltere arasında çözülecekti. Nitekim 1926 da Ankara anlaşmasında Mustafa Kemal İngiltere lehine Musul ve Kerkük'ten vaz geçti İngiltere'nin bu bölgenin petrolünü çalmasına müsaade etti. Buna mukabil İngilizlerin kendisine yaptığı bir takım yardımlarla yetindi. Oysa birinci dünya savaşının alevlenmesinin en önemli sebebi; İngiltere'nin Musul ve Kerkük petrolünü Almanya'nın almasına karşı çıkmasıdır. Böylece Mustafa Kemal İngiltere'nin büyük rüyasını gerçekleştirdi. Bu nedenle TC İngilizler için çok önemlidir. Amerikanın Irak'ı işgal etmesinden ve Irak'ın petrolünün Amerikanın ellerine düşmesinden sonra İngiltere tekrar Irak'a dönmek ve petrolü almak için Türkiye'ye dayanıyor. 1938 de Mustafa Kemal helak olduktan sonra İngilizlerin isteğine binaen İsmet İnönü devletin işlerinin idaresini üstlendi. İnönü aynı siyaset üzerinden yürüdü. 15,02,1968'de Mısır'ın Ahram gazetesi İngiliz Sunday Times gazetesinden şunu nakletmiştir; ‘‘Mustafa Kemal'in ölümünün üzerinden otuz sene geçtikten sonra şu belgeyi açıklıyoruz. Mustafa Kemal Kasım 1938 de ölüm yatağındayken Türkiye'deki İngiliz büyükelçisi Peresi Louran'ı İstanbul'daki (dolma bahçe) başkanlık sarayına çağırdı. Ondan, kendisinden sonra TC'nin cumhurbaşkanı olmasını istedi. İngiliz büyük elçisi bunu reddetti, Mustafa Kemalden özür diledi ve kendisine gurur verdiği için teşekkür etti. Büyükelçi şöyle dedi; Mustafa Kemal benim TC'nin cumhurbaşkanı olmamı önleyen sebepleri anlayışla karşıladı. İkisi birbirleriyle konuştuktan sonra İsmet İnönü'nün TC'nin cumhurbaşkanı olmasına karar aldılar. Bu büyükelçi şunları ekledi, Mustafa Kemal kendisine o kadar danışıyordu ki, sanki kendisi TC bakanlar kurulunda bir bakandı! Mustafa Kemal hem kendisini (büyükelçiyi) hem de İngiliz krallığının diş siyasetini çokça övüyordu. İngiliz Türk dostluğu ve bağlarını pekiştirmek için kendisinin göstermiş olduğu faaliyetlerden dolayı teşekkür etti.'' İsmet İnönü cumhur başkanı olduktan sonra TC'nin dış siyasetinin Türk-İngiliz dostluk anlaşmasına dayalı olduğunu açıklamıştı. Şu var ki o zamanki TC dış işleri bakanı Saraçoğlu İngiltere dış işleri bakanı Eden'le 1939 yılında ortak vizyon anlaşmasını imzalamıştı. 2006 yılında eski dış işleri bakanı Abdullah Gül ABD dış işleri bakanı Rice'la ortak vizyon anlaşmasını imzaladı. İsim benzerliğine bakın, TC başka büyük bir devletle aynı ismi taşıyan anlaşmayı imzaladı. 1939 yılında en büyük devlet İngiltere idi, 2006 yılına gelindiğinde en büyük devlet ABD oldu. Sanki 1939 yılında İngiliz taraftarı olan Kemalistlerin İngiltere'yle yaptıkları sözleşmeyi, ABD taraftarları ABD ile yaptıkları benzer anlaşmayla kaldırıyorlar. İkinci dünya savaşında Türkiye Almanya paktına girmeyi reddetmişti. Oysa Almanya Türkiye'ye çok cazip tekliflerde bulunmuştu; Bulgaristan'da ki çoğunluğu Türk olan bölgeyi, eskiden Yunanistan'ın Türkiye'den aldığı adaları, Kerkük ve Musul'u ve Suriye'nin bir kısmını Türkiye'ye vermektir. İsmet İnönü bu önemli vaatleri reddetmiştir çünkü İngiltere'ye çok bağlıdır. İngilizleri çok sevdiğine dair şu olayı örnek olarak verebiliriz. İnönü kendisi için yapılmış özel seyretme tribününden at yarışını seyrederken kendi yanına o dönemdeki İngiliz büyük elçisi olan Sır Hug'u yanına çağırmıştır. Oysa; Alman büyük elçisi dahil olmak üzere bütün yabancı diplomatlar kendileri için tahsis edilen yerlerden seyrediyorlardı. İnönü bu olayla diğer devletlerin diplomatlarına özellikle Almanlara İngilizleri ne kadar sevdiğini ve onlara ne kadar bağlandığını göstermek istemiştir. Ancak Almanlar 1941'de Türkiye ile ‘Güven' verme adlı antlaşmayı imzalayabildiler. Fakat İngiliz büyük elçiliği bu antlaşmanın bütün bentlerini resmen duyurulmadan ve daha imzalanırken açığa çıkarttı. Bu; Türkiye yöneticilerinin o gün ne kadar İngilizlere bağlı olduğunu gösteriyor. Almanlarla yaptıkları antlaşmanın bütün bentlerini hemen İngiliz büyük elçiliğine aktarıyorlar.! Hala Kemalistler İngilizlere bu bağlılığı gösteriyor hemen her konuyu İngilizlerin büyük elçilerine ulaştırıyor ve oradan talimat alıyorlar. Bunun delili 22 şubat 2008'de Türk ordusu Kuzey Irak'a saldırmak istediğinde İngiltere hükümetin sözcüsü bu saldırıyla alakalı daha önce haber aldıklarını duyurdu. Şu var ki; İsmet İnönü'nün Almanlarla İngilizlerin bilgisi dahilinde yukarıda zikredilen antlaşmayı imzalamaktan maksadı Almanya'nın baskısından kurtulmaktır. -Zira İngilizler Almanların Türkiye'ye arz ettiği yağlı ve cazibeli tekliflerden dolayı ve Almanya büyük elçisi Van Papen'in dehasını gösterip yaptığı hareketlerden dolayı Türkiye'yi kazanacaklarından endişe ediyorlardı. Oysa Van Papen TC yöneticilerinin İngilizlere ne kadar bağlı olduklarını ve onları kazanmanın çok zor olduğunu bildiği için İngilizler Türkiye'nin tarafsız kalmasını kabul etsinler diye hedef edinerek sanki Türkiye'yi Almanya'nın yanına çekmeye çalıştığını gösteriyordu. Bu şekilde, Van Papen Türkiye'nin savaştan uzaklaşmasını son günlerine kadar başardı. 23 Şubat 1945'te savaş bitmek üzereyken müttefiklerin Türkiye'ye yaptıkları baskılar nedeniyle ve Almanya'nın artık yenildiği belli olduktan sonra Türkiye Almanya'ya karşı müttefiklerin paktına girdiğini ilan etmiştir. Oysa Hilafeti yıktıktan sonra Türk siyasetçilerinin zihniyetleri hiç dış savaşlara katılmamak üzerine mebni olmuştur. Mustafa Kemal dış siyasetini dünyada barışı gerçekleştirmek üzere çizmiştir. Zira cihad ve fetih siyasetine dayalı Hilafet devletini yıktıktan sonra Müslüman Türk halkının vücutlarında yerleşen İslam'ın emrettiği cihad ruhunu yok etmeyi istedi. Bin yıldan fazla İslam'ın yüceliği için savaşan Müslüman Türk halkını barışçı bir halk haline çevirmeyi hedef edinmiştir. Bu ise İngilizlerin en büyük hedefiydi. Zira İslam'ın bütün fikirlerini Türk halkından uzaklaştırmaya çalışıyordu. İslam'ı Hıristiyanlık gibi bir din haline çevirip yalnız ruhani kehanetçi bir din haline getirmeye çalışıyordu. Zira bu Laikliğin gereğidir. Kemalistler iktidardan düştükten sonra Türkiye ilk defa 1953'te Kore savaşına katılmıştır. Bu Amerikanın isteği ile olmuştur. Hem de İngiliz uşağı olan Kemalistlerin iktidardan düşmesinden sonra gerçekleşmiştir. Yine 1993'te Özal döneminde Amerikanın isteği ile Somali'ye Türk ordusunu gönderdi. NATO gölgesinde Bosna'ya ve şimdi Afganistan'a Türk ordusu gönderildi. Fakat TC'nin buradaki rolü savaş dışında lojistik destek sağlamaktır. 1950'lerde Adnan Menderes ABD'ye yakınlık gösterdi. Hâlbuki "Atatürk'ü sevmek ibadettir" diyen Atatürk kulu olan Celal Bayar Cumhurbaşkanıydı. İngilizlere bağlılığını gösteren bir Kemalist'tir. 1954'te İngiltere'nin kurduğu Bağdat paktını Orta Doğuda pazarlayan kişidir. İngiltere için komisyoncu olarak çalışıyordu. Bu nedenle bazı Orta Doğu ülkelerini dolaşmıştı. Kral Hüseyin liderliğinde Ürdün ve Kamil Şamon'un liderliğinde Lübnan bu pakta katılmak üzerelerdi. 1958'te Irak'ta Abdülkerim Kasım darbe yapıp İngilizleri kovup ajanlarını tasfiye ettikten sonra Bağdat paktının ismi Cento adına çevrilmiştir. Bunun komuta merkezi İngiltere liderliğinde Ankara'ya nakledildi. İngiltere ile beraber Türkiye dışında Şahlık İran ve Pakistan'dır. Oysa Bağdat paktı Atatürk'ün katıldığı ve İngilizlerin kurdukları Saadabat paktının bir uzantısıydı. 1979'da İran'da şah düştükten sonra İran bu pakttan çıktı ve Amerika yörüngesinde yürüyen Ziya-ul Hak Pakistan'ı da bu pakttan çıktı. Bu şekilde İngilizlerin nüfusu büyük darbe aldı ve bu pakt ortadan kalktı. Şu var ki, Türkiye 1954'te kurulan Bağdat paktına katılırken 1952'de de NATO'ya katılmıştı. Aynı anda iki pakttaydı. Amerikanın liderliğindeki NATO'ya ve İngilizlerinin liderliğindeki Bağdat paktına mensup idi. Nitekim Türkiye NATO paktına katıldıktan ve Amerika için kendi topraklarında önemli askeri üslerin kurulmasını kabul ettikten sonra Türkiye'ye Amerikan nüfuzu sızmaya başlamıştı. Özellikle 1948'te Sovyetler ve Komünist tehlikesi karşısında durabilmek için İngilizlerin ABD'ye tavsiyesine binaen Türkiye ve Yunanistan'a yardım sunmak üzere Truman doktrini ortaya çıktıktan sonra ABD'nin Türkiye üzerinde nüfuzu başlamış sayılır. Zira ABD'nin ortaya attığı dış yardım siyaseti eski askeri sömürgecilik üslubu yerine ortaya atılmış yeni bir üsluptur. Bu nedenle bu yardımlar İngiliz nüfuzu aleyhine dönmüştür. 27 Mayıs 1960'ta Kemalistler askeri darbe ile Menderes'i devirip idam ettiler. 1961'in başlangıcında İsmet İnönü bir başbakan olarak 1965'e kadar iktidarda kaldı. Bu senede seçim olunca ABD'nin yörüngesinde yürüyen Süleyman Demirel seçimi kazanıp iktidara geçti. 1969'da seçim olunca tekrar Demirel kazandı. Bu sefer İngilizci Kemalistler dayanamadı. Zira Demirel iki defa yüceltip adlandırdıkları milli şefe karşı kazanmıştı. Bunun manası Kemalistlerin tabanının kaybolması demekti. Demirel Menderes gibi Müslümanların duygularını okşadığı için en kıdemli ve güçlü adama karşı seçimi kazanabiliyordu. Bu nedenle Kemalistler askeri darbe yapma düzenlerine başladılar. Çünkü Müslüman Türk halkına karşı tek çareleri budur. Bu Müslüman halka kafir olan Kemalizm'i hiçbir şekilde kabul ettiremezler. Onların önderi olan Mustafa Kemal darbe ile iktidara geldi ve darbeci tek parti sistemi ile iktidarlarını devam ettirdiler. 12 Mart 1971'de askeri darbe yaptılar. Bu sefer İslam'a karşı açık düşmanlıklarını hafifletme ve Müslümanları istismar etmeyi düşündüler. Demirel'in partisinden ayrılan Erbakan'a İslâmî duygulara sahip olan bir parti kurdurdular. Bu şekilde Demirel'in partisi olan Adalet partisini böldüler. 1974 seçiminde Erbakan'ın partisi önemli oy toplayarak 48 sandalye ile meclise girdi. Ecevit liderliğinde Atatürk ve İnönü'nün partisi olan CHP ile 26.01.1974 tarihinde koalisyon yaparak bu partiyi tekrar iktidara getirdi. İslamî duyguları istismar eden Erbakan partisi ile işbirliği yapmasaydı ve İslam'a karşı eski düşmanlığını hafifletmeseydi asla seçimle CHP iktidara gelemezdi. Nitekim bu hükümet 10.5 ay devam etmişti. Ondan sonra tekrar Demirel iktidara geldi. Yine İngilizler Alparslan Türkeş liderliğinde İslami duyguları istismar eden bir parti kurdular. Bu şekilde Adalet partisinin tabanı bölünmeye başlamıştı. 1978'te Ecevit ancak azınlık hükümeti kurabildi. Tekrar Demirel iktidara geldi ve 1980'te tekrar askeri darbe yaptılar. İşte 1950'lerden itibaren bugüne kadar Türkiye'de siyasi nüfuz üzerine İngiliz-ABD çekişmesini gözetliyoruz. Aynı dönemde Orta Doğuda da başladığını görürüz. Türkiye de İngiltere yörüngesinde dönen Kemalistlerin seçimlerde kazanç oranlarının düşük olduğunu görürüz. Bir sefer dahi olsa hiçbir zaman çoğunluğu elde ettiklerini göremeyiz. Onların iktidarları ya askeri ya da kısa bir müddet için azınlıktır. Çoğunluğu elde edenlerin ve tek başlarına iktidara gelebilenlerin ABD yörüngesinde dönenlerin olduklarını görürüz. Bunlar Menderes, Demirel ve Özal gibi liberal laik kimselerden olabilir veya Erdoğan ve Abdullah Gül gibi muhafazakâr laik kimselerden de olabilir. Nitekim bu iki kısım Müslümanların duygularını istismar ettiklerini ve dine saygı gösterdiklerini görürüz. Bu durum kötü olmasına rağmen Türkiye'de ki halkında İslam'a bağlı olduğunu da gösterir. Ancak Laik Kemalistler dini reddeder ve ona saygı göstermeyi de reddederler. Zira Laikliğe samimi olduklarını göstermek isterler ve Müslümanların duygularını istismar etmeyi dini istismar olarak sayarlar. Dine düşmanlıkları eskiden beri ayan beyandır. Orada, MHP gibi dini Türklerin bir vasfı olarak ittihaz eden milliyetçi laikler vardı. Senelerce Türkeş onlara liderlik etti. Bu kişi İngilizlerin yörüngesinde dönüyordu. 1997'de bu adam helak olduktan sonra Amerika yörüngesinde dönen Devlet Bahçeli bu partinin liderliğini eline geçirebildi. Yine, Erbakan gibi milliyetçi sayılan ve laik düşünceye bağlı olanların bir kısmı, dini Türk halkının bir kimliği olarak ittihaz ettikleri gibi bir dindarlık olarak ittihaz ederler. Erbakan İngilizlere bağlı olanlar tarafından hem getirildi hem de senelerce çalıştırıldı ve nihayet harcandı. Türkiye'nin siyasi ortamında siyasi İslamî zihniyete sahip olan İslamî şahsiyetli kimseler bulunmamaktadır. Siyasi ortamda siyasi faaliyet yapan kimselerin tümü var olan siyasi ortama, bunun şartlarına ve gerektirdiği hususlara uymaktadır. Topluma ve siyaset meydanına İslam fikriyle girmeye çalışanlar bulunmaktadır. Ancak bundan yıllardır İslami metotla siyaset güden Hizb-ut Tahrir'in çalışmaları müstesnadır. Bu parti dışında bu tür hareket eden kişi veya parti yoktur. Maalesef hemen hemen herkes mevcut siyaset oyunlarına ve bunun getirdiği hususlara razıdır. Müslümanlarda ki fikri gerileme İslam zaviyesi açısından siyasi uyanıklılığın yoksunluğu ve siyasi iradenin zaaflığından dolayı siyasi cesaretin yoksunluğu sebebiyle, zihinlerine vakıacılık (gerçekçilik veya şartlara uyma) hakim olduğu içinde bunlar hiçbir zaman büyük teşebbüslerde bulunamazlar. Bu nedenle siyasi çalışmaya girişenleri laikliğe dayanarak, anayasayı benimseyerek, cumhuriyeti ve Kemalizm'in himayesini taahhüt ederek veya hedef edinerek demokratik metodu seçerek milli, milliyetçilik ve maslahat açısından hareket ettiklerini görmekteyiz. Ancak, 1996-97 yıllarında ordu ile Erbakan-Çiller hükümeti arasında zıtlaşma meydana gelmiştir. Zira Çiller Amerika yörüngesinde yürüyüp orduya meydan okuyordu. Hatta devleti "asker ve jandarma devleti" olarak tanımlayarak bunu değiştireceğini söylüyordu. Onun ortağı olan Erbakan ise orduyla uzlaşmaya çalışıyordu. Daha doğrusu orduya boyun eğiyordu. Onun ortağı olan Çiller onu korkak ve orduya boyun eğen kimse olarak niteliyordu. Nitekim Erbakan İslam'a ve Müslümanlara karşı hazırlanmış olan zilletli 28 Şubat kararlarını imzaladığı gibi Yahudi varlığı ile varılan ve birçok hususu kapsayan bütün 11 anlaşmayı da imzalamıştı. Ayrıca ordunun yetkilerini artırmıştı. 28.06.1997'de Erbakan'ın başbakanlık dönemi sona erdiğinde ordu post modern/sivil darbe yapmıştı. Zira koalisyonun anlaşmasına göre Erbakan bir sene başbakan olarak kaldıktan sonra başbakanlık sırası Çiller'e geçecekti. Ordu ise Çillerin başbakan olmasını engellemek için bu darbeyi yapmıştır. Türkiye siyasetine egemen olan bu anormal hal; iç ve dış alakalarla ilgili devletin seyrinde zıtlaşmaya götürür. Daha doğrusu çatışmanın varlığını gösterir. Böylesi bir durumda her iki tarafta ateşten kıvılcımlar üzerinde geziniyor demektir ve her an alev çıkabilir. Dolayısıyla bir taraf diğer karşı tarafa galip gelmedikçe bu çatışma devam eder. Bunun sebebi ise orduya geniş yetkilerin verilmesidir. Verilen bu yetkilerle ordu hükümet üzerinde daha etkili olur. Ayrıca yabancı güçlere bağlılık nedeniyle bu zıtlaşma kaçınılmaz hale gelir. Bu süreçte yabancı güçlerin müdahalesi ve iki tarafın bir yabancı gücün desteğini almasıyla zıtlaşma meydana gelir ve çatışma derinleşir. T.C. ideolojik bir devlet olmadığı için bu çatışmadan kendini kurtarıp ideolojisine göre yürüme imkânına da sahip değildir. Bu nedenle T.C. çıkarlarını gerçekleştirmek için en kuvvetli gücün peşinden koşmaktadır. TC'nin eski cumhurbaşkanı ve birçok defalar hükümet başbakanlığı yapan Süleyman Demirel bu minvalde şu sözler sarfetti: "Dünyadaki gelişmeler ışığında bizde dünya ile birlikte beraber dönüyoruz." Bu sözden kastı; ‘dünyaya tahakküm eden devletin yörüngesinde beraber yürüyor ve ona tabi oluyoruz' demektir. Bir dönem TC'nin kurucusu olan Mustafa Kemal İngiltere büyük devlet iken onun yörüngesinde TC'nin dış siyasetini yürütmüş ve TC'nin siyasetini Büyük Britanya'ya bağlamıştı. Hezimet dolu Lozan anlaşmasını temsilcilerine imzalattı ve anlaşma gereğince İngiltere ve müttefiklerine İslam Devletinin topraklarını hibe etti. Ayrıca Hilafet'i yıktı, Dini devletten, hayattan uzaklaştırdı ve Arapçayla alakayı kesti. Ne zamanki Mustafa Kemal İslam'ın baş düşmanı olan İngiltere'nin şartlarının kabul etti ondan sonra İngilizler Türkiye'den çekildiler ve Yunanistan'a karşı Türkiye'ye yardım ettiler. Ayrıca Mustafa Kemal'in cumhurbaşkanı olmasına da yardım ettiler. Bu şekilde Mustafa Kemal İngilizlere bağlandı ve TC'nin dış siyasetini İngiltere'nin yörüngesinde döndürmeye başladı. Bu nedenle İngilizler kurdukları Saadabat Paktına Türkiye'yi de kattı. Mustafa Kemal bu pakt hakkında şöyle demişti: "Bizimle beraber (bu pakta) katılmak isteyen bütün devletler için hayırlı badiredir." Mustafa Kemal İslam camiasının birliğini reddettiği gibi Turancılığı da reddetmiştir. ‘Ne İslam camiası nede Turancılık bizim siyasetimiz için bir yol olur.' demiştir. Oysaki o dönem Hilafet yerine -İslam'a aykırı olan- Turancılık bir alternatif olarak İngiltere tarafından ortaya atılmıştı. Hilafet yıkılıp TC kurulunca bu düşüncelere gerek kalmadı. Nitekim Mustafa Kemal bunu reddetti. Nedeni ise; İngiltere bu düşüncelerden vazgeçmişti. Çünkü İngiltere ısrarla üzerinde durduğu Hilafet'i yıkabilmiş ve yerine laik (dinsiz) bir devlet tesis ettirmişti. Hilafetin yıkılmasından sonra, İngiltere İslam toprakları üzerinde kurdurduğu karton devletleri kendi liderliğindeki Saaddabat adlı bir askeri paktta topladı. Mustafa Kemal'de hem buna katıldı hem de diğer devletlerin buna katılmasını teşvik etti. İran, Pakistan ve Afganistan gibi devletler bunlardan birkaçıdır. Mustafa Kemal Lozan Anlaşmasında -TC'nin sınırlarının çizildiği şekliyle- "Milli Misak" adlı bir düşünce ortaya çıkartıp buna göre dış siyasetini çizmiştir. Bu düşünceye göre TC bu sınırlar dışına hiçbir zaman çıkmayacaktır. Böylece başka memleketleri fethetme siyasetinden tamamen vazgeçti. Musul ve Kerkük meselesi ise; -Lozan Anlaşmasına göre- bu mesele cemiyet-i akvam (eski birleşmiş milletler örgütü) yoluyla Türkiye ve İngiltere arasında çözülecekti. Nitekim 1926 da Ankara Anlaşmasında Mustafa Kemal İngiltere lehine Musul ve Kerkük'ten vazgeçti. Ayrıca İngiltere'nin bu bölgenin petrolünü çalmasına/sömürmesine müsaade etti. Buna mukabil İngilizlerin kendisine yaptığı bir takım yardımlarla yetindi. Oysa 1. Dünya savaşının alevlenmesinin en önemli sebeplerinden biri İngiltere'nin Musul ve Kerkük petrolünü Almanya'nın almasına karşı çıkmasıdır. Böylece Mustafa Kemal İngiltere'nin büyük rüyasını gerçekleştirdi. Bu nedenle T.C. İngilizler için çok önemlidir. Amerika'nın Irak'ı işgal etmesinden ve Irak'ın petrolünün Amerikanın ellerine düşmesinden sonra da İngiltere tekrar Irak'a geri dönmek ve petrolü almak için Türkiye'ye dayanıyor. 1938'de Mustafa Kemal helak olduktan/öldükten sonra İngilizlerin isteğine binaen İsmet İnönü devletin işlerinin idaresini üstlendi. İnönü aynı siyaset üzerinden yürüdü. 15.02.1968'de Mısır'ın Ahram Gazetesi İngiliz Sundy Times Gazetesinden şunu nakletmiştir: ‘‘Mustafa Kemal'in ölümünün üzerinden 30 sene geçtikten sonra şu belgeyi açıklıyoruz: Mustafa Kemal Kasım 1938'de ölüm yatağındayken Türkiye'deki İngiliz Büyükelçisi Peresi Louran'ı İstanbul'daki (Dolmabahçe) Başkanlık Sarayına çağırdı. Ondan; kendisinden sonra TC'nin cumhurbaşkanı olmasını istedi. İngiliz büyükelçisi bunu reddetti, Mustafa Kemal'den özür diledi ve kendisine gurur verdiği için teşekkür etti. Büyükelçi şöyle dedi: Mustafa Kemal benim TC'nin cumhurbaşkanı olmamı önleyen sebepleri anlayışla karşıladı. İkisi birbirleriyle konuştuktan sonra İsmet İnönü'nün TC'nin cumhurbaşkanı olmasına karar aldılar. Bu büyükelçi şunları ekledi: Mustafa Kemal kendisine o kadar danışıyordu ki, sanki kendisi T.C. bakanlar kurulunda bir bakandı! Mustafa Kemal hem kendisini (büyükelçiyi) hem de İngiliz Krallığının diş siyasetini çokça övüyordu. İngiliz-Türk dostluğu ve bağlarını pekiştirmek için kendisinin göstermiş olduğu faaliyetlerden dolayı teşekkür etti.'' İsmet İnönü cumhurbaşkanı olduktan sonra TC'nin dış siyasetinin Türk-İngiliz dostluk anlaşmasına dayalı olduğunu açıklamıştı. Şu var ki o zamanki T.C. Dışişleri Bakanı Saraçoğlu İngiltere Dışişleri Bakanı Eden'le 1939 yılında ortak vizyon anlaşmasını imzalamıştı. 2006 yılında eski Dışişleri Bakanı -şu anki cumhurbaşkanı/2008- Abdullah Gül ABD Dışişleri Bakanı Rice ile ortak vizyon anlaşmasını imzaladı. İsim benzerliğine bakın! T.C. başka büyük bir devletle aynı ismi taşıyan anlaşmayı imzaladı. 1939 yılında en büyük devlet İngiltere idi, 2006 yılına gelindiğinde en büyük devlet ABD oldu. Sanki 1939 yılında İngiliz taraftarı olan Kemalistlerin İngiltere'yle yaptıkları sözleşmeyi, ABD taraftarları olanlar ABD ile yaptıkları benzer bir anlaşmayla kaldırıyorlar. İkinci Dünya savaşında Türkiye Almanya paktına girmeyi reddetmişti. Oysa Almanya Türkiye'ye çok cazip tekliflerde bulunmuştu. Bu teklifler; Bulgaristan'daki çoğunluğu Türk olan bölgeyi, eskiden Yunanistan'ın Türkiye'den aldığı adaları, Kerkük ve Musul'u ve Suriye'nin bir kısmını Türkiye'ye vermekti. İsmet İnönü bu önemli vaatleri reddetmiştir. Çünkü İngiltere'ye çok bağımlı idi. İngilizleri çok sevdiğine dair şu olayı örnek olarak verebiliriz: İnönü kendisi için yapılmış özel seyretme tribününden at yarışını seyrederken yanına o dönemin İngiliz Büyükelçisi olan Sır Hug'u çağırmıştır. Oysa Alman büyükelçisi dahil olmak üzere bütün yabancı diplomatlar kendileri için tahsis edilen yerlerden seyrediyorlardı. İnönü bu olayla diğer devletlerin diplomatlarına özellikle de Almanlara İngilizleri ne kadar sevdiğini ve onlara ne kadar bağlı olduğunu göstermek istemiştir. Ancak Almanlar 1941'de Türkiye ile ‘Güven verme' adlı antlaşmayı imzalayabildiler. Fakat İngiliz Büyükelçiliği bu antlaşmanın bütün bentlerini resmen duyurulmadan ve daha imzalanırken açığa çıkarttı. Bu; Türkiye yöneticilerinin o gün ne kadar İngilizlere bağlı olduğunu gösteriyor. Almanlarla yaptıkları antlaşmanın bütün bentlerini hemen İngiliz büyük elçiliğine aktarıyorlardı. Hala Kemalistler İngilizlere olan bağlılıklarını sürdürüyorlar ve hemen hemen her konuyu İngiliz Büyükelçilere ulaştırıp oradan talimat alıyorlar. Bunun delili; 22 Şubat 2008'de Türk ordusu Kuzey Irak'a saldırmak istediğinde İngiltere hükümetin sözcüsü; ‘bu saldırıyla alakalı daha önce haber aldıklarını' duyurdu. Şu var ki; İsmet İnönü'nün Almanlarla -İngilizlerin bilgisi dâhilinde- yukarıda zikredilen antlaşmayı imzalamaktan maksadı Almanya'nın baskısından kurtulmaktır. Zira İngilizler Almanların Türkiye'ye sunduğu yağlı ve cazibeli tekliflerden dolayı, Almanya Büyükelçisi Van Papen'in dehasını gösterip yaptığı hareketlerden dolayı Türkiye'yi kazanacaklarından endişe ediyorlardı. Oysa Van Papen, T.C. yöneticilerinin İngilizlere ne kadar bağlı olduklarını ve onları kazanmanın çok zor olduğunu bildiği için, İngilizler Türkiye'nin tarafsız kalmasını kabul etsinler diye hedef edinerek -sanki Türkiye'yi Almanya'nın- yanına çekmeye çalıştığını gösteriyordu. Bu şekilde, Van Papen Türkiye'nin savaştan uzak kalmasını son günlerine kadar başardı. 23 Şubat 1945'te savaş bitmek üzereyken, müttefiklerin Türkiye'ye yaptıkları baskılar nedeniyle ve Almanya'nın artık yenildiği belli olduktan sonra Türkiye Almanya'ya karşı müttefiklerin paktına girdiğini ilan etmiştir. Oysa Hilafeti yıktıktan sonra Türk siyasetçilerinin zihniyetleri dış savaşlara katılmamak üzerine mebni olmuştur. Mustafa Kemal dış siyasetini dünyada barışı gerçekleştirmek üzere çizmiştir. Zira cihad ve fetih siyasetine dayalı Hilafet devletini yıktıktan sonra Müslüman Türk halkının vücutlarında yerleşen İslam'ın emrettiği cihad ruhunu yok etmek istedi. Bin yıldan fazla İslam'ın yüceliği için savaşan Müslüman Türk halkını barışçı (!) bir halk haline çevirmeyi hedef edinmiştir. Bu ise İngilizlerin en büyük hedefiydi. Zira İslam'ın bütün fikirlerini Türk halkından uzaklaştırmaya çalışıyordu. İslam'ı Hıristiyanlık gibi bir din haline çevirip yalnız ruhani, kehanetçi bir din haline getirmeyi hedefliyordu. Zira bu laikliğin de gereğidir. Kemalistler iktidardan düştükten sonra Türkiye ilk defa 1953'te Kore savaşına katılmıştır. Bu Amerika'nın isteği ile olmuştur. Hem de İngiliz uşağı olan Kemalistlerin iktidardan düşmesinden sonra gerçekleşmiştir. Yine 1993'te Özal döneminde Amerika'nın isteği ile Somali'ye Türk ordusunu gönderdi. NATO gölgesinde Bosna'ya ve Afganistan'a Türk ordusu gönderildi. Fakat TC'nin buradaki rolü savaş dışında lojistik (!) destek sağlamaktır. 1950'lerde Adnan Menderes ABD'ye yakınlık gösterdi. Hâlbuki; "Atatürk'ü sevmek ibadettir" diyen, Atatürk'ün kulu olan Celal Bayar Cumhurbaşkanıydı. O İngilizlere bağlılığını gösteren bir Kemalist'tir. 1954'te İngiltere'nin kurduğu Bağdat paktını Orta Doğuda pazarlayan kişidir. İngiltere için komisyoncu olarak çalışıyordu. Bu nedenle bazı Orta Doğu ülkelerini dolaşmıştı. Kral Hüseyin liderliğinde Ürdün ve Kamil Şamon'un liderliğinde Lübnan bu pakta katılmak üzerelerdi. 1958'te Irak'ta AbdulKerim Kasım darbe yapıp, İngilizleri kovup, ajanlarını tasfiye ettikten sonra Bağdat paktının ismi Cento adına çevrilmiştir. Bunun komuta merkezi İngiltere liderliğinde Ankara'ya nakledildi. İngiltere ile beraber Türkiye dışında Şahlık İran ve Pakistan'dır. Oysa Bağdat paktı Atatürk'ün katıldığı ve İngilizlerin kurdukları Saadabad paktının bir uzantısıydı. 1979'da İran'da Şah düştükten sonra İran bu pakttan çıktı. Amerika yörüngesinde yürüyen Ziya-ul Hak Pakistan'ı da bu pakttan çıktı. Bu şekilde İngilizlerin nüfusu büyük darbe aldı ve bu pakt ortadan kalktı. Şu var ki, Türkiye 1954'te kurulan Bağdat paktına katılırken 1952'de de NATO'ya katılmıştı. Aynı anda iki pakttaydı. Amerika'nın liderliğindeki NATO'ya ve İngilizlerinin liderliğindeki Bağdat paktına mensup idi. Nitekim Türkiye NATO paktına katıldıktan ve Amerika için kendi topraklarında önemli askeri üslerin kurulmasını kabul ettikten sonra Türkiye'ye Amerikan nüfusu sızmaya başlamıştı. Özellikle 1948'te Sovyetler ve Komünist tehlikesi karşısında durabilmek için, İngilizlerin ABD'ye tavsiyesine binaen Türkiye ve Yunanistan'a yardım sunmak üzere, Truman doktrini ortaya çıktıktan sonra ABD'nin Türkiye üzerinde nüfuzu başlamış sayılır. Zira ABD'nin ortaya attığı dış yardım siyaseti eski askeri sömürgecilik üslubu yerine ortaya atılmış yeni bir üsluptur. Bu nedenle bu yardımlar İngiliz nüfuzu aleyhine dönmüştür. 27 Mayıs 1960'ta Kemalistler askeri darbe yaparak Menderes'i devirip idam ettiler. İsmet İnönü 1961'in başlangıcından 1965'e kadar tek başbakan olarak iktidarda kaldı. 1965'teki seçimde ABD'nin yörüngesinde yürüyen Süleyman Demirel seçimi kazanıp iktidara geçti. 1969'da yapılan seçimi tekrar Demirel kazandı. Bu sefer İngilizci Kemalistler dayanamadı. Zira Demirel iki defa "milli şef" diye adlandırılan İnönü'ye karşı kazanmıştı. Bunun manası Kemalistlerin tabanının kaybolması demekti. Demirel Menderes gibi Müslümanların duygularını okşadığı için en kıdemli ve güçlü adama karşı seçimi kazanabiliyordu. Bu nedenle Kemalistler askeri darbe yapma düzenlerine başladılar. Çünkü Müslüman Türk halkına karşı tek çareleri budur. Bu Müslüman halka kafir olan Kemalizm'i hiçbir şekilde kabul ettiremezler. Onların önderi olan Mustafa Kemal darbe ile iktidara geldi ve darbeci tek parti sistemi ile iktidarlarını devam ettirdiler. 12 Mart 1971'de askeri darbe yaptılar. Bu sefer İslam'a karşı açık düşmanlıklarını hafifletme ve Müslümanları istismar etmeyi düşündüler. Demirel'in partisinden ayrılan Erbakan'a İslam'i duygulara sahip olan bir parti kurdurdular. Bu şekilde Demirel'in partisi olan Adalet partisini böldüler. 1974 seçiminde Erbakan'ın partisi önemli oy toplayarak 48 sandalye ile meclise girdi. Ecevit liderliğinde Atatürk ve İnönü'nün partisi olan CHP ile 26.01.1974 tarihinde koalisyon yaparak bu partiyi tekrar iktidara getirdi. İslam'i duyguları istismar eden Erbakan'ın partisi ile işbirliği yapmasaydı ve İslam'a karşı eski düşmanlığını hafifletmeseydi asla seçimle CHP iktidara gelemezdi. Nitekim bu hükümet 10.5 ay devam etmişti. Ondan sonra tekrar Demirel iktidara geldi. Yine İngilizler Alparslan Türkeş liderliğinde İslam'i duyguları istismar eden bir parti kurdular. Bu şekilde Adalet Partisi'nin tabanı bölünmeye başlamıştı. Ancak 1978'te Ecevit azınlık hükümeti kurabildi. Tekrar Demirel iktidara geldi ve 1980'te tekrar askeri darbe yaptılar. İşte 1950'lerden itibaren bugüne kadar Türkiye'de siyasi nüfuz üzerine İngiliz-ABD çekişmesini gözetliyoruz. Aynı dönemde Orta Doğuda da bu çekişmenin bir benzeri yaşanmaktadır. Türkiye'de İngiltere yörüngesinde dönen Kemalistlerin seçimlerde kazanç oranlarının düşük olduğunu görüyoruz. Bir sefer dahi olsa, hiçbir zaman çoğunluğu elde ettiklerini göremeyiz. Onların iktidarları ya askeri ya da kısa bir müddet için azınlıktır. Çoğunluğu elde edenlerin ve tek başlarına iktidara gelebilenlerin ABD yörüngesinde dönenlerdir. Bunlar Menderes, Demirel ve Özal gibi liberal laik kimselerden olabildiği gibi Erdoğan ve Abdullah Gül gibi muhafazakâr laik kimselerden de olabilir. Nitekim bu iki kesimin Müslümanların duygularını istismar ettiklerini ve dine saygı gösterdiklerini görürüz. Bu durum kötü olduğu gibi onaylanacak bir durumda değildir. Ancak bu durum bir şey ortaya koyuyor ki oda; Türkiye'deki halkın İslam'a bağlı olduğunu gösteriyor. Laik Kemalistler dini reddettikleri gibi ona saygı göstermeyi de reddederler. Zira Laikliğe samimi olduklarını göstermek isterler ve Müslümanların duygularını istismar etmeyi dini istismar olarak sayarlar. Bundan dolayı Dine düşmanlıkları eskiden beri ayan beyandır. O kesimde MHP gibi dini Türklerin bir vasfı olarak ittihaz eden milliyetçi laikler vardı. Senelerce Türkeş onlara liderlik etti. Bu kişi İngilizlerin yörüngesinde dönüyordu. 1997'de Türkeş helak olduktan sonra Amerika yörüngesinde dönen Devlet Bahçeli bu partinin liderliğini eline geçirebildi. Yine, Erbakan gibi milliyetçi sayılan ve laik düşünceye bağlı olanların bir kısmı, dini Türk halkının bir kimliği olarak ittihaz ettikleri gibi bir dindarlık olarak da ittihaz ederler. Erbakan İngilizlere bağlı olanlar tarafından hem getirildi, hem senelerce çalıştırıldı ve nihayet harcandı. Türkiye'nin siyasi ortamında siyasi İslam'i zihniyete sahip olan, İslam'i şahsiyetli kimseler bulunmamaktadır. Siyasi ortamda siyasi faaliyet yapan kimselerin tümü var olan siyasi ortama, bunun şartlarına ve gerektirdiği hususlara uymaktadır. Topluma ve siyaset meydanına İslam fikriyle girmeye çalışanlar bulunmaktadır. Fakat metotları bulanıktır. Ancak bundan yıllardır İslami metodla siyaset güden Hizb-ut Tahrir'in çalışmaları müstesnadır. Bu parti dışında İslam İdeolojisine ve metoduna göre hareket eden kişi veya parti yoktur. Maalesef hemen hemen herkes mevcut siyaset oyunlarına ve bunun getirdiği hususlara razıdır. Müslümanlardaki fikri gerileme, İslam zaviyesi açısından siyasi uyanıklılığın yoksunluğu, siyasi iradenin zaaflığından dolayı siyasi cesaretin yoksunluğu ve zihinlerine vakıacılık (gerçekçilik veya şartlara uyma) hakim olduğu içinde bunlar hiçbir zaman büyük teşebbüslerde bulunamazlar. Bu nedenle siyasi çalışmaya girişenleri laikliğe dayanarak, anayasayı benimseyerek, cumhuriyeti ve Kemalizm'in himayesini taahhüt ederek veya hedef edinerek demokratik metodu seçerek milli, milliyetçilik ve maslahat açısından hareket ettiklerini görmekteyiz. Bundan dolayı sömürgeci devletlerin Türkiye'de ajan, dost veya taraftar bulması veyahut adam satın alması zor değildir. Çünkü demokratik sistemin tabiatı buna müsaade eder. Zira bu sisteme göre herkes dış güçlerle temas kurabilir, yabancı büyük elçilik ve konsoloslukları ziyaret edebilir. Nitekim bu yabancı büyük elçilik ve konsolosluklar adam kazanma konusunda aktif olarak faaliyet yürütmektedir. Örneğin; İstanbul'daki ABD Başkonsolosluğunun yıkıcı faaliyetinin meyvesi İstanbul Büyük şehir belediyesi başkanlığından daha sonra başbakanlığa yükselen Tayyib Erdoğan'dır. Böylece hükümeti ABD'nin tarafına çekilebildi. Yine aynı şekilde sömürgeci devletlerin istihbarat servisleri rahatça çalışmalarını sürdürmekteler. Hatta bu devletlerle direkt temas etmek mümkündür. Ayrıca Eisenhower Bursu gibi bilimsel bursları kullanırlar. Bu bursun başkanı Türk öğrencileri yüksek tahsillerini bitirmek ve ABD yönetim, hayat nizamı ve değerlerini görmek ve eğitimini almak üzere gönderildiği bilinmektedir. İlk gönderilen öğrencinin 1955'te Süleyman Demirel olduğu açıkladı. Ayrıca Turgut Özal ve birçok bakan ve milletvekilinin gönderildiği de açıklanmıştır. Diğer yandan T.C. kendisini batılı bir devlet sayıp batı fikir, sistem ve değerlerini benimsediğini gösterir. Bu nedenle herhangi bir vatandaşın veya herhangi bir partinin bu tür fikir, nizam ve değerleri benimsemesini engellemez. Daha doğrusu herkese Batı ölçülerini benimsetmeye çalışır. Bu nedenle herhangi bir kişi veya partinin ABD veya İngiltere'nin siyasetini benimsemesi, savunması veya onunla işbirliği yapılması engellenmez, serbest olur. Kilise cemiyetleri, Sivil toplum kuruluşları, İnsan hakları dernekleri, Masonluk cemiyetleri ve daha başka teşkilat adı altında serbestçe çalışırlar. Büyük devlet veya sömürgeci devletler bu yolları takip ederler. Kazandıkları kişileri karar alma, güç sahibi olma mevkiine ulaştırır ki TC'de, T.C. yoluyla komşu devletlerde ve diğer devletlerde çıkarlarını gerçekleştirsinler. Bundan dolayı, TC'nin ABD ve İngiltere yörüngesinde yürümesi kolay olur. Karar alma mevkiine ulaşanlar İngiltere veya ABD'nin yörüngesinde yürüdükleri zaman iyi iş yaptıklarını zannederler. Zira TC'nin çıkarları ancak bir büyük devletin yörüngesinde dönüldüğü zaman gerçekleşir. Bundan başka bir yolu zihinlerinde tasavvur edemezler. Buna göre, siyaset ve özellikle dış siyaset hakkında doğru mefhumları yaymak ve İslam'daki siyasetle ilgili fikirleri insanlara benimsettirmek için çalışmak gerekir ki İslam'a dayalı dış siyasetin çizilmesi ve İslam'a göre dış ilişkilerin yürütülmesinin mümkün olduğu tasavvur edilsin. Özellikle ABD ve Batı egemenliğinin gölgesinden kurtulmak için bu husus iyice idrak edilmelidir. Türkiye'de faaliyet gösteren siyasi şahsiyetler; başta İngiltere olmak üzere Avrupa ve ABD'nin birer sömürgeci devletler olduklarını ve bunların sadece kendi çıkarlarını düşündüklerini göremiyorlar ve bunların vasıtasıyla Türkiye'nin çıkarlarını gerçekleştirilemeyeceğini idrak edemiyorlar. Hatta kültürlü, tahsilli, düşünür ve halkın geneli bu büyük devletlerden bağımsız şekilde Türkiye'nin çıkarlarını gerçekleştirebilmesini imkansız görüyorlar. Aksi halde içe kapanık ve dünyadan izole edilmiş olacaklarını sanıyorlar. Oysa bu devletler sömürgeci kafir devletlerin sıfatlarıyla sıfatlanıp İslam'ın ve Müslümanların düşmanı olmaktalar. Nitekim Allahu Teala bunlar hakkında bize şöyle bildirmekte; "Onlar eğer güçleri yeterse, sizi dininizden döndürünceye kadar size karşı savaşmaya devam ederler." (Bakara 217) Türkiye'deki insanlara Türkiye'nin maslahatlarının İslam'ı benimsemek ve dünyaya bir risalet olarak taşımakla gerçekleşeceğini kabul ettirmek üzere ciddi bir şekilde çalışmak gerekir. Yine devletin dış siyaseti İslam üzere mebni kılınmalıdır. Tıpkı 13 asır boyunca uygulandığı gibi olmalıdır. Resulullah Sallallahu Aleyhi Ve Sellem'in Medine'de İslam Devletini kurduğu günden Osmanlı Devletinin son zamanlarına kadar dış siyaset İslam'a göre yürütülmüştür. Üzücü olan yanı Osmanlı 1856 yılında İslam'ın dış siyasetini durdurmuştur. Aynı yıl Avrupa devletleri ailesine katılmıştır. Zira Osmanlıların sonlarında yöneticilerin zihniyetleri değişip batı kültüründen etkilendikleri ve batıya hayran kaldıkları açığa çıktı. Oysa Allahu Teala Müslümanlara İslam'ı bütün dünyaya bir risalet olarak taşımalarını emretti ve şöyle buyurdu: "Müşrikler istemeseler de dinini bütün dinlere üstün kılmak için Peygamberini hidayet ve hak ile gönderen O'dur." (Saf 9) Malum olan odur ki, İslam'daki dış siyaset İslam akidesine dayalı olup bunun maksadı bütün insanlara ve bütün dünyaya İslamiyeti götürmektir. Büyük devletler başta olmak üzere bütün küfür devletleri İslam'ın düşmanı olduğu, İslam'a ve Müslümanlara karşı entrika çevirdikleri, hatta İslam'ı ortadan yok etmeye çalıştıkları, eskiden beri bu siyaseti yürüttükleri, bu nedenle Hilafeti yıkabildikleri, İslam ümmetini parçalayabildikleri, onların bu geçmişlerinin Müslümanlar tarafından bilinmemesi için tarihi bile örtüp kendilerini kurtarıcı olduklarını takdim etmeleri idrak edilmelidir. Bu nedenle hiçbir zaman bunlar dost olamazlar, İngilizlerin hiçbir zaman dost olamayacakları, Mustafa Kemal'in Avrupa'nın çağdaş olup ona yetişmenin gerekli olduğunu söylemesinin yanlış olduğunu idrak etmek gerekir. Aynı şekilde ABD'yi de dost ve müttefik olarak kabul etmek çok yanlış olur. Ermeni, Kürt, Kıbrıs ve Avrupa Birliğine katılım meseleleri hakkında Avrupalıların açık davranışları ve tutumları olmasaydı Türkler bunların samimi ve sadık olmadıklarını idrak edemeyeceklerdi. Yine bu konularda veya çoğunda ABD'nin tutumunu görmeselerdi ABD'nin düşman olduğunu da idrak edemeyeceklerdi. 1970'lere kadar ABD'nin ve Avrupa'nın dost ve müttefik olduklarını düşünüyorlardı. Hatta diğer Müslüman kardeşlerinin bu güçten çekindiklerini düşünmeden bu iki gücü destekliyorlardı. Bu nedenle T.C. Filistin'i gasbeden yahudilerin varlığını ilk tanıyanlardan biriydi. Cezayir'i sömüren ve Müslüman halkından 1,5 milyon Müslüman'ı öldüren Fransa'yı destekledi. ABD ve Avrupa'yı desteklemek için Kore savaşına katılıp Komünistlere karşıymış bahanesi gösterilerek Müslüman Türk insanını öldürttü. 1956'da Mısır'a karşı 3'lü saldırı (İngiltere-Fransa-İsrail)'yı destekledi. İslam toprağı olan Anadolu'da sömürgecilerden kurtulmak isteyen herhangi bir Müslüman memleketi vurmak için ABD'nin askeri üslerine ve casusluk için radarlarının kurulmasına müsaade etti. Sovyetler Birliğine karşı kafir olan ABD ve Avrupa'yı savunmak üzere NATO'ya (Kuzey-Atlantik bölgesinin savunma antlaşmasına) katıldı. Şuana kadar bu antlaşmaya bağlılığını devam ettiriyor. Oysa Sovyetler Birliği yıkıldı ve komünistlik ortadan kalktı. Buna rağmen T.C. bu teşkilatla üyeliğini devam ettiriyor ve savaşlarına katılıyor. Bu nedenle Afganistan'da Müslümanlarla savaşan ve düşman olan NATO güçlerine katılıyor. Onlara lojistik yardım takdim ediyor. 1991 ve 2003'te ABD'nin Irak siyasetini destekledi ve yardım etti ve halen yardım etmeye devam ediyor. 1974'te Türk ordusu Kıbrıs'a müdahale edince ABD kamuoyuna haçlı duyguları galip olup galeyana geldi ve oradaki kongre TC'ye karşı ambargo koydu. O anda Türk kamuoyu tarihi döndü ve ABD'nin Türkiye'nin dostu olmadığını ve düşmanı olan Yunanlıları desteklediğini ilk defa fark etmiştir. Fransa Türkler aleyhine Ermeniler lehine bir karar çıkartınca Türk halkı Fransa'nın dostu olmadığını anlayıp galeyana geldi. TC'nin AB'ye katılması ile ilgili Avrupa devletlerinin olumsuz tutumu da Türk halkını kışkırtıyor. Bu devletlerin Kıbrıs meselesinde Yunanlıların yanında durdukları ve Kürt meselesinde Türkiye aleyhine bir tutum sergilediklerini görünce Türk halkının kızgınlığı alevleniyor. Bu nedenle AB'ye Türkiye'nin girmesi hakkında pek ümitleri kalmıyor. 1970'lere kadar her hususta Batı'yı destekleyen Türk siyasetinin yukarıdaki söz ettiğimiz olaylardan sonra şeklende olsa değişmeye başladığını gördük. Fakat içerik olarak değişmedi. Çünkü ister ABD yörüngesinde yürüsün isterse İngiltere yörüngesinde yürüsün T.C. siyasetçilerinin siyasi yürüyüşleri Batı'ya uymaktadır. İşte bu tip zihniyetlere sahip olanlar yönetimde ve siyasi ortamda bulundukça, siyasi hareket ve partileri oluşturan bunlar oldukça, insanların siyasi ve fikri uyanıklıkları zayıf ve dar oldukça büyük devletlerin yörüngesinden Türk dış siyasetinin kayması yönünde pek ümit yoktur. Ancak Türkiye'deki insanlar camid (donuk) değillerdir. Değişme kabiliyetine sahipler. Eski başbakanlardan Çiller bir demecinde şöyle demişti: "Dünyada Türk halkı kadar değişmeye açık bir halk yoktur." Fakat değişim iyiye doğru olabileceği gibi kötüye doğru da olabilir. Eğer sömürgeci devletlere bağlılıktan kurtulmaya ve dış siyasette akaidi siyaseti izlenmeye başlanırsa iyiye doğru değişim var demektir. Türk siyasetinin değişmesinde başrol oynayan hem kamuoyunun değişmesi hem de siyasetçilerin zihniyetlerinin değişmesidir. Ayrıca ordunun kazanması ve güçlü olması gerekli olduğu gibi aynı zamanda siyasetçilerin hükmü altında da kalması gereklidir. Nitekim askerlerin siyasete tahakküm etmesi çok tehlikeli ve zararlıdır. Şu var ki; siyasetçilerin ve siyasetle uğraşan kimselerin zihniyetleri İslami olursa ve kamuoyu İslam mefhumları ile oluşmuşsa dış siyaset değişir. Şöyle ki; halk siyasetçilerin ABD yörüngesinde veya İngiltere yörüngesinde yürümesini veya daha doğrusu Batı'ya uymasını reddederse, yine Batı'ya herhangi bir bağlılığı veya müttefikliliği de reddederse ABD dahil olmak üzere Batı'ya ait üsleri toprakları üzerinden sökerse, diğer ülkelerdeki Müslümanların ezilmesine karşı susmayıp onlara sahip çıkarsa olumlu veya iyiye doğru değişim gerçekleşmiş demektir. Daha doğrusu Kıbrıs meselesinde hükümete nasıl baskı yaptıysa aynen diğer Müslümanların bütün meselelerine sahip çıkmak için hükümete baskı yapmalıdır. Zira Mustafa Kemal Müslüman Türk halkının diğer Müslümanlarla ve sorunlarıyla ilgilenmesine ve onlara sahip çıkmasına son verdi. Bin seneden fazla İslam ümmetinin potasında eriyen Türk halkını bu ümmetten ayırmaya çalışmıştır. Bu da Türk devletinin dış siyasetine yansıdı. Seksen seneden fazla Müslüman Türk halkı İslam ümmetinden kopuk olarak ve İslam ümmetinin düşmanı olan Batı dünyası ve yahudi varlığının yanında durarak siyaset izledi. Tekrar Raşidi Hilafet devletini kurmak üzere diğer Müslüman halklara İslam sancağını taşıtmaya çalışırken Müslüman Türk halkına da bu sancağı taşıtmaya çalışmak gerekir ki İslam ümmeti tek bir vücut olarak dünyayı zulüm, dalalet ve sapıklıktan kurtarmak için hareket etsin. Artık kokuşmuş milliyetçilik ve cahiliye naralarından sahte vatancılıktan ve yalan kuruntulardan da vazgeçsin. Ümmette ve ondan bir parça olan Müslüman Türk halkında bu değişimi meydana getirmek için Hizb-ut Tahrir hakkında ümit vardır. Bu Hizb; yukarıda gösterdiğimiz fikirler hakkında kamuoyu oluşturmak, memleketin işlerini yürütebilecek daha doğrusu dünya işlerini yürütebilecek kadir ve icat edici İslami siyasi zihniyetleri yetiştirmek için örnek oldu. Diğer samimi İslami hareketler bu hizbin çizgisini izleyerek, onunla yardımlaşarak beraber hareket etmeli. Zira bu değişim ölüm-kalım meselesidir. Allahu Terala şöyle buyurdu: "Allah emrini yerine getirmeye kadirdir, fakat insanların çoğu bilmezler." (Yusuf 21) Esad Mansur |