Anasayfa arrow Yazarlar arrow Esma Sıddık arrow Bizim fetihlerimiz... Onların işgalleri
 [Detaylı_Ara]
Anasayfa
HİLÂFET ÖZEL
Beyanname
Siyâsi Tahlil
Kitaplar
Haber - Yorum
İktibas
Dünyada Dava
Multimedya
Fikir - İnceleme
Kavram
Sohbet
Soru-Cevap
Sizden Gelenler
Linkler
İletişim
Detaylı Arama

 Yazarlar

Editör
Esad Mansur
Esma Sıddık
Fuad Hamidoğlu
Mahmud Gıtal
Mehmed Aydın
Saliha Aydın
Sümeyye AVCI
Tahir Şanlı
Zeynep Afra
Bir Ayet

2/65-66 İçinizden cumartesi günü azgınlık edenleri elbette biliyorsunuz. Onlara "Aşağılık birer maymun olunuz" dedik; bunu, çağdaşlarına ve sonradan geleceklere bir ceza örneği ve Allah'a karşı gelmekten sakınanlara öğüt olsun diye yaptık.
Kur'an'da Ara
Aranacak kelimeyi giriniz
  
Al-islam.com'a teşekkür ederiz.
Bir Hadis

"Sizden birisi bir kötülük görürse onu eliyle değiştirsin. Eğer gücü yetemezse diliyle, şayet buna da gücü yetmezse kalbi ile buğz etsin. Bu (sonuncusu) imanın en zayıf halidir. ( Müslim, İman, 70)
Kitap

Siyasi Meseleler [İşgâl Edilmiş Müslüman Beldeler]

Bizim fetihlerimiz... Onların işgalleri Yazdır E-Posta
Esma Sıddık
27 Mayıs 2008 Salı

 

Sömürgeci Batı'nın işgal ve katliam kıssaları:

Irak işgali: Amerika'nın başlattığı işgalden buyana Irak'ta 650,000'den fazla Müslüman öldürüldü.

Hadisa katliamı: Kadın, erkek ve çocuk 24 Iraklı ABD askerleri tarafından öldürüldü.

İshaki katliamı: ABD askerleri, aynı evde bulunan, beşi çocuk ve dördü kadın 11 Iraklıyı öldürdüler.

Majat-al-Kabir katliamı: İngiliz askerler 20 Iraklı esire işkence yaptılar, sakatladılar ve infaz ettiler.

Kenya tecavüzleri: Kenya'da konuşlanmış İngiliz askerleri, geçmiş 20 yıl içerisinde 650'den fazla kadına tecavüz etmekle suçlandılar.

Okinawa tecavüzleri: ABD askerlerinin 14 yaşındaki bir kıza tecavüzlerinin ardından, ABD askerlerine sokağa çıkma yasağı getirildi.
1995'de, Okinawa'da konuşlanmış ABD askerleri, topluca 12 yaşındaki bir kıza tecavüz ettiler.

Somali: B.M. Belçika askerleri, Somalili bir oğlan çocuğunu canlı canlı ateşin üzerinde "kızartırken" fotoğraf çekindiler.

Sebrenika katliamı: B.M. Almanya askerleri Sebrenika'yı Sırplara teslim ettiler. Böylelike Sırplar 8000 Müslüman'ı öldürme fırsatını elde ettiler. Ve Sebrenika katliamını gerçekleştirdiler.

Cenin katliamı: İsrail askerleri Cenin'de 500 Filistinli mülteciyi katlettiler.

Halid Nisaif Cassim, Samara'daki hastaneye, ABD askerleri tarafından vurulan hamile kardeşini aceleyle götürürken, Batı işgalini ve katliamını kısaca şöyle özetledi: "Allah Amerikalılardan intikam alsın... Bizim hayatlarımıza hiç önem vermiyorlar."

Yukarıda belirttiğimiz işgaller ve katliamlar, Batı'nın gerçekleştirdiği vahşetlerden sadece bir kaçıdır. Listeye daha da uzatmak maalesef mümkün. Bu işgalci kafirler sadece yaptıkları işgaller ve katliamlarla kalmayıp bir de caniliklerinden övgüyle bahsetmektedirler.

Mesela ABD gururla Irak'a demokrasi (!) getirdiğini savunmaktadır... halen!

Irak'ı kalkındıracağını düşünmektedir... halen!

Aynı küstahlığı, imparatorluğunun yıllar önce sona erdiğini unutan İngiltere'de, sergilemektedir. Bunun yanı sıra vahşetini gururla tarihe kaydetmiştir.

İngilizlerin sömürge tarihleri, işgaller ve savaşlarla doludur. 19. yüzyıl ve 20. yüzyılın başlarında İngiltere Sudan'la savaşmış ve bu ülkeyi işgal etmişti. Bir devlet adamı ve aynı zamanda savaşı kışkırtan kişi olan Winston Churchill, ülkesinin Sudan'daki işgalci girişimleri hakkında, 1899'da yazdığı kitabında şunları yazmıştır: "Müslümanlığın, takipçilerinin üzerine yüklediği lanetler ne kadar dehşetlidir. Bir köpeğin kuduz olması kadar tehlikeli olan fanatik frenziliğin (çılgınlık) yanı sıra birde lakayt kadercilik var. Peygamberin takipçilerinin yönettikleri veya yaşadıkları her yerde ihtiyatsız alışkanlıklar, savsak ziraat sistemleri, ağır işleyen ticaret metotları ve mülkiyet güvensizliği mevcut."  (The river war: An account of the reconquest of Sudan)

Batılı yaşam tarzının hakim olduğu her yer daha değerliymiş gibicesine itibar görüyor. Batı kaynaklı olmayan hukuk sistemlerine her zaman için ‘ehemmiyeti az' olarak bakılıyor. Tüm dünyada, adaleti sağlayabilecek mekanizma sadece ve sadece, özgürlükler ve demokrasi kılıfı giydirilmiş kapitalizmmiş gibi yansıtılıyor. Hatta Batı kendini o kadar üstün görüyor ki diğer ulusların yurt içi politikalarına doğrudan ve alenen müdahalelerde bulunmaya hiç çekinmiyor.

Mesela; 1990'lı yılların sonunda, Suudi Arabistan'da iki İngiliz hemşire, meslektaşlarını öldürmek suçundan tutuklanmışlar ve hapse atılmışlardı. Ardından serbest bırakılmışlardı.

Bir diğer örnek Afganistan'dan; 
Afganistan rejimi, dininden dönüp Hıristiyanlığa giren bir kişi hakkındaki, mahkemenin mahkûmiyet kararını, bozmuştu.

Bunlara benzer tüm vakıalarda Batı, Müslüman alemindeki tiran liderlere baskı yapıp, işlerine gelen meselelerde işbirliği istemektedir. Hatta bazen baskı yapmalarına bile gerek kalmamaktadır. Ne de olsa bu lider müsvetteleri, gönüllü olarak, onların kuklalığını yapmaktadırlar.

Batı'nın kalkınma ve diğer milletleri kalkındırma zihniyeti işte böyledir!

İşgal ettiği topraklara getirdiği işte bunlardır!

Tecavüzler, diri diri yakmalar, kol kırmalar, esirlerin üzerlerine köpekleri salmalar, siyasi baskılar, kasıtlı ekonomik krizler oluşturmak, kaos...  

 

Şanlı Hilafet'in fetih kıssaları:

Hilafet'in fetihleriyle alakalı önceki yazılarımızda bazı hususları aktarmıştık. Mesela Kosova'nın, Bosna'nın, Afrika'nın fetihlerinden bahsetmiştik. Bu yazımızda Suriye'nin fethine değinmek istiyoruz. 

İmam Ebu Yusuf'un (Allah ondan razı olsun) meşhur eseri Kitabü'l Harac'da Suriye'nin fethiyle alakalı şunlar belirtiliyor:

"Suriye'nin fethi esnasında ordu kumandanı Ebu Ubeyde b. Cerrah (r.a.), Şam bölgesi Hıristiyanlarıyla sulh anlaşması yaparak onları zimmete kabul eder. Gayrimüslimler İslâm devletinin adil ve insani davranışı, Müslümanların dürüstlüğü ve iyi ahlâkı karşısında duydukları hayranlık ve memnuniyet sebebiyle Müslümanlar lehine, savaş hazırlığı içinde olan Rumlardan bilgi getirmeye, İslâm devleti için casusluk yapmaya başlarlar. Rumların savaş hazırlıklarının ciddi sayılabilecek bir noktaya ulaşması karşısında Ebu Ubeyde (r.a.), bölgedeki Müslümanlarla sulh anlaşması yapmış bulunan memleketlerin valilerine birer mektup yazarak, gayrimüslimlerden toplamış oldukları cizye ve haraçları iade etmelerini emreder.

Gayrimüslimlere hitaben de şöyle yazar: "Biz, sizden almış olduğumuz mallarınızı size geri iade ediyoruz. Çünkü bize gelen haberlere göre Rumlar büyük bir savaş hazırlığı içindeler. Halbuki biz, bu malları sizin canınızı, malınızı ve memleketinizi korumak için almıştık. Şu anda biz buna muktedir değiliz. Sizden aldıklarımızı geri veriyoruz. Allah bizi, düşmana karşı muzaffer kılarsa, önceki şartlara yine bağlıyız." Bu talimat üzerine alınanlar iade edilir. (Ebu Yusuf, 139).
O esnada gayrimüslimler ise şöyle derler: "Sizlerin idaresi ve adaleti, daha önce içinde bulunduğumuz zulüm ve zorbalıktan bizim için daha iyidir. Bizler, sizin valinizle birlikte Herakl'ın ordusunu şehirden kovacağız." (Belazuri, 195-196).

Bu noktada Peygamber Efendimizin (sav) yönettiği topraklarda nasıl bir siyaset izlediğini, idaresi altındaki halklara ne gözle baktığını detaylıca aktarmak istiyoruz.  Peygamber Efendimizin (sav) sergilediği tavır bizler için örnektir. Onun (sav) sözleri, fiilleri ve sukutu bizim için emirdir. Çünkü hadisler de vahiydir. Ve Allah'ın izniyle, İslam devleti tekrar kurulduğunda bu örnek Halifenin yönetiminde ve ümmetin muhasebesinde rehberlik yapacaktır.  Takiyyuddin En-Nebhani'nin İslam Devleti isimli kitabından bir alıntıyı aktarıyoruz:

 

"HALKLARIN ERİTİLİP TEK ÜMMET HALİNE GETİRİLMESİ"

Bütün Arap Yarımadası'nda şirke son verilip akide ve nizam olarak, orası İslâm ile yönetilen bir Dârul İslâm haline geldikten sonra, böylece bütün Arap Yarımadası, İslâm'a girdikten ve Allah dinini ikmâl edip, Müslümanlara verdiği nimetini tamamladıktan ve onlar için din olarak İslâm'ı kabul ettikten sonra, komşu devletlerin Melik ve reislerine davet mektupları gönderdikten ve Rum hududunda bulunan Tebuk ve Mute denilen yerlere seriyyeler gönderip orada savaşlara girdikten sonra Resulullah (sas) vefat etti. Ondan sonra gelen Raşidi halifeler zamanında fetihler birbirini takibetti. Hristiyan, Mazdekî, Zardüşt, Arap ve Farsların karışık olarak yaşadıkları Irak fethedildi. Acemlerin ve Farsların dinine girmiş, Yahudi ve Rum azınlıklarının da yaşadığı İran fethedildi. Rum bölgesi olan, Rum kültürünün hakim olduğu, din olarak da Hıristiyanlığın yaşandığı, Süryanilerin, Ermenilerin, Yahudilerin, bazı Rum ve Arapların oturduğu Şam bölgesi fethedildi. Mısırlılar ile bazı Yahudi ve Rumların yaşadıkları Mısır da fethedildi. Rumların elinde bulunan Berberilerin iskan ettikleri Kuzey Afrika bölgesi fethedildi. Raşid halifelerden sonra Emevîler geldiler. Sind bölgesi diye bilinen şimdiki Batı Pakistan ve Karaçi'yi kapsıyan yerleri, Horasan ve Semerkand'ı feth edip İslâm Devleti'nin topraklarına kattılar. Daha sonra fethedilen Endülüs, İslâm vilâyetlerinden bir vilâyet haline geldi.

Bu çeşitli bölgelerin, kavimlerin, dil, adet, kanun ve kültürleri farklı idi. Tabii ki bunların zihniyetleri ve nefsiyetleri de farklı idi. Bunun için bu yörelerdeki halkların eritilip birbirleriyle kaynaşması ve bunları dini, dili, kültürü ve kanunları bir olan tek ümmet haline getirmek kolay bir iş değildir. Bu konuda başarı anormal sayılır. Böyle bir inkilâbı gerçekleştirmek ancak İslâm için kolaydır ve bunu ancak İslâm Devleti gerçekleştirebilirdi. Bütün bu halklar, İslâm bayrağının altına girdikten, İslâm Devleti onlara hakim olduktan sonra, İslâm'a girdiler ve bir tek ümmet olarak İslâm ümmeti oldular. Bu da onların İslâm'la yönetilmelerinin ve İslâm akidesine bağlanmalarının tesiri ile olmuştur.

Kültürleri, din ve dilleri farklı olan bu halkların kaynaşıp tek bir ümmet haline gelmelerine etki eden birçok sebepler vardır. En ehemmiyetli olanları şu dört husustur:

1- İslâm'ın emirleri.

2- Fetih yapan Müslümanların diğer toplumlar ile bir arada karışık bir halde yaşamış olmaları.

3- Fethedilen ülkelerin bütün halkının İslâm'a girmeleri.

4- İslâmiyeti kabul edenlerde meydana gelen inkilabın onları bir halden diğer bir hale sevketmiş olması.

1- İslâm'ın emirlerine gelince; bunlar, İslâm ehline İslâm'a davet etmeyi, İslâmî daveti yüklenip güçleri yettiği kadar onun hidayetini bütün yeryüzünde yaymalarını gerektirir.

Bu ise cihad etmeyi, insanların İslâm'ı anlayıp ona ait hükümlerinden haberdar olması ve onları kavraması imkanını hazırlamak için ülkelerin fethedilmesini gerektiriyor.

İslâm'ı kabul edip etmemek hususunda dilerlerse onu kabul, dilerlerse eski dinleri üzerinde devam etmeleri hususunda; insana seçme imkânının verilmesini gerektirir.

İnsanların işlerini düzenleyen ve onlara ait problemlerine çare getiren nizam ve kanunların birliği ile onların işlerinde bir düzenlilik ve uyumun temini için muamelât ve ukubata ait işlere ait hükümlere boyun eğmekle yetinmeyi gerektirir. Ta ki böylece gayri müslimler, tatbik edilen kanunlarda Müslümanlarla aynı eşitlikte olduklarını anlasınlar ve İslâm'ın getirdiği huzurdan yararlansınlar, İslâm Devleti'nin bayrağı altında yaşamaya devam etsinler.

İslâm'ın emirleri, yönetimi altında bulunanlara bir ırk, bir gurup veya bir mezhepçilik nazarıyle değil, insanî bir nazarla bakılmasını gerektirmektedir. Bunun için müslim ve gayri müslim farkı gözetilmeden İslâmî hükümler bütün insanlara aynı seviyede tatbik edilir. Maide Süresi'nde Allahu Teâlâ şöyle buyuruyor:

"Bir topluluğa duyduğunuz kin sizi adaletsiz davranmaya sevketmesin. Adalet yapın. Çünkü böyle hareket takvaya daha yakındır, Allah'tan korkun. Şüphesiz Allah yaptıklarınızdan haberdardır." (Maide 8)

Hüküm ve kanun karşısında bütün insanlar eşittir. Yönetici, insanların işlerine bakarken ve onları yönetirken kadı, insanların arasında hükmünü verirken aralarında hükmettikleri insanların taşıdıkları inanç ve mezheplerine bakmazlar. Hepsine eşit nazarla bakarlar. İslâm'da yönetim nizamı, devletin bütün üniteleri arasında birliği gerektirir. Topladığı gelirin azlığına ve çokluğuna bakmadan her vilayete zaruri ihtiyaçları karşılamak için devletin Beytulmalından malın harcanmasını gerektirir. Bütün vilayetlerden toplanan malların Beytülmalda toplanmasıyla maliyenin bir olmasını gerektirir. Böylelikle fethedilen ülkelerin hepsi tek bir devlet içerisinde vilâyetler olurlar. Bu durum onları, yönetimde eritme yolunda kesin bir seyir takib etmesini sağlar.

2- Fetih yapan Müslümanların fethettikleri yerlerin halkıyla kaynaşmaları, o halkların İslâm'ı kabul etmelerinde ve diğer Müslümanlarla erimesinde en büyük faktörlerdendir. Şöyle ki: Müslümanlar, beldeleri fethettikten sonra oralarda yerleşiyorlar ve oraların halkına İslâm'ı öğretmeye ve onları kültürlendirmeye başlıyorlardı Yanyana birbirine komşu olan evlere yerleşiyorlardı. Ta ki o beldeler, fethi yapanlarla fethedilenlerin hepsinin yerleşim yeri oldular.

Böylece iki cemaat yerine, fethedenler ile fethedilenler, galip olanlar ile mağlup olanlar yerine, tek bir hükümler silsilesi tatbik edildiği tek bir ülkenin sakinleri olarak hayatın bütün işlerinde hepsinin ortak olduğu bir toplum ortaya çıktı. Hepsi de hayatın bütün işlerinde fertlerinin birbirine yardım edegeldiği, bir devletin tebası oldular. Beldeleri fethedilen insanlar, yöneticilerden daha önce görüp tanımadıkları başka bir insan çeşidi gördüler. Onlar, yöneticilerin onları kendileriyle aynı seviyede tuttuklarını, işleri ve ihtiyaçlarının giderilmesi ile ilgili hizmet ettiklerini görüyorlardı. Onlarda gördükleri üstün sıfatlar, kendilerine hem o yöneticileri hem de İslâm'ı sevdirmiştir. Gerek yöneticiler, gerekse diğer Müslümanlar ehli kitapla evleniyor, onların kestiklerini ve yemeklerini yiyorlardı. İşte bu bir arada yaşama, onların İslâm'ı kabul etmelerine sebep olmuştur. Çünkü onlar, yöneticilerde İslâm'ın tesirini gördüler. Aynı şekilde nizamın tatbikinde de İslâm'ın nurunu gördüler. Bu sayede halklar birbirine karışarak eridiler ve tek bir ümmet haline geldiler.

3- Fethedilen beldelerin halklarının İslâm'a girmelerine gelince; bu, genel bir şekilde olmuştur. Her bölgenin halkı Allah'ın dinine guruplar halinde giriyordu. Hatta fethedilen beldelerin halkından ezici çoğunluk İslâm'a giriyordu. Halkın cemaatler halinde İslâm'a girmesi zamanla bütün halkın Müslüman olmasını doğurdu. Böylece İslâmiyet sadece orayı fethedenlere ait bir din olmaktan çıktı. Fethedilen ülkelerin halkları İslâm'ı kabul etmeleriyle fetheden Müslümanlarla kaynaştılar ve tek bir ümmet oldular.

4- İslâm'ın onu kabul edenlerde meydana getirdiği umumi inkilaba gelince; bilindiği gibi İslâm, kendisini kabul edenlerde aklî seviyeyi yükseltmiştir. Onlarda İslâm akidesini meydana getirdi. Bu akide, bütün fikirlerin üzerine bina olduğu bir fikrî kaidedir. Fikirlerin doğru ve yanlışlığı bu kaideye göre kıyas edilir. Onun için onlar vicdanî imandan akla dayalı imana; putlara, ateşe, teslis ve benzeri şeylere ibadetten ve bu ibadetin gereği olan kısır düşünce ve fikrî seviyenin düşüklüğünden Allah'a ibadete ve bu ibadetin gerektirdiği aydın bakış ve geniş düşünceye geçiş yaptılar. Bu intikal/geçiş onlara ahiret hayatını tasdik ettirdi. Bu hayatı ve ondaki azab ve nimeti Kitap ve Sünnet'in kendilerine izah ettiği tasvirle tasvir ediyorlardı. Onlar, o hayatın hakiki hayat olduğunu tasavvur etmeye ve görmeye başladılar. Böylece daha mesud ve daha kalıcı olan bir ahiret hayatı için bir yol olan bu dünya hayatının onlar nezdinde bir manası ve değeri oldu. Bunun için bu dünya hayatına yöneldiler, onu ihmal etmediler Onu elde etmenin sebeblerine sarıldılar. Allah'ın kulları için yaratmış olduğu zinetlerden ve rızkın helâl ve temiz olanlarından istifade etmeye çalıştılar.

Allah, hayat için sağlam ölçü ve gerçek tasvir ortaya koymuştur. Hayatın ölçüsü yalnız menfaat iken, bu menfaat amelleri yürüten, amellerde güdülen gaye ve amellerin değeri iken hayatın ölçüsü haram ve helâl olmuştur. Hayatın tasviri helâl ve haram olmuştur. Amelleri yürüten ve onları yönlendiren şeyler de Allah'ın emir ve nehiyleri olmuştur. Allah'ın emir ve nehiyleri ile amelleri yürütmekteki gaye Allah'ın rızasını kazanmak olmuştur. Amelin değeri ise, onun yapılışında kasdedilen şeydir. Bu değer; ibadet, namaz, cihad veya bunlara benzeyen şeyler gibi ruhî değerler olur, alış-veriş, icare veya benzeri şeyler gibi maddî değer olur, emanet, merhamet ve benzerleri gibi ahlâkî değer olur. Onlar ameli yönlendiren ile amelin uğrunda gerçekleştirildiği değeri ayırt etmeye başladılar. Böylece onların hayat tasvirleri (hayat hakkındaki anlayış ve ölçüleri) Müslümanlığı kabul etmeden önceki tasvirlerinden farklı hale geldi. Hayatın tasviri, onun için konulan ölçü ile hayatın hakikatı için gerçek bir tasvir oldu. Bu ölçü, Allah'ın emir ve nehiyleridir, yani helâl ve haramdır.

Onların nazarında saadete gerçek mana kazandırıldı. Zira İslâm'ı kabul etmeden önce onlarca saadetin anlamı açlığı gidermek ve vücudun isteklerini yerine getirmekten ibaret iken, İslâm'ı kabul ettikten sonra bu anlam, Allah'ın rızasına kavuşmak olarak ortaya çıktı. Zira gerçek saadet, insanın daimi olarak huzura kavuşmasıdır. Bu ise şehevi arzuları ve lezzetleri yerine getirmekle elde edilmez. Bu ancak alemlerin Rabbi olan Allah'ın rızasına kavuşmakla elde edilir.

İşte böylece İslâm, kendisini kabul eden halklara hayat ve bu hayatta yapa geldikleri işler için bir bakış açısı getirdi. Eşyanın mertebelerini (derecelerini) değiştirerek, bazı eşyanın mertebesini yükseltirken, diğer bazı eşyanın mertebesini düşürdü. O güne kadar dünya hayatının mertebesi en üst mertebede ve ideolojinin mertebesi ise ondan daha aşağı mertebede iken, bu mertebeleri değiştirerek ideolojiyi ilk ve yüce mertebeye, dünya hayatını da ondan daha aşağı bir mertebeye getirdi. Böylece Müslüman, İslâm yolunda kendi hayatını feda etmeye başladı. Çünkü İslâm, hayattan daha çok değerlidir. Bu konumda olan kişi için İslâm uğrunda sıkıntı, meşakkât ve musibetlere katlanmak daha kolay olur.

Böylece hayatta olan şeyler layık oldukları yerlerine konmuş oldular. Bu değerlendirme ile hayat da kendisine ait yüceliğine kavuşmuş oldu. Müslüman bu hayatta da daimi bir huzur hissetmeye başladı. Bütün dünya için değişmeyen sabit tek yüce ideali çizdi. O da Allah'ın rızasıdır.

Böylelikle insanlar nezdinde ideal değişti. O halklar için yüce ideal değişken ve çeşitli iken onlar için yüce ideal sabit ve tek oldu.

O halklar ve milletlerdeki yüce idealin değişmesine bağlı olarak, onlar yanında daha önce var olan eşyanın manaları ve faziletlerin mefhumu da değişti. Zira şahsî cesaret, ferdî şeref, kavmiyetçi yardımlaşma, mal ve soy sop ile böbürlenme, israf sınırına varıncaya kadar cömertlik, kabile veya kavme bağlılık, intikam almakta merhametsizlik, intikam almak ve benzeri durumlar faziletlerin temelleri kabul ediliyordu. İslâm gelince bunları faziletlerin temeli olarak kabul etmediği gibi onları olduğu gibi de bırakmadı. Bilâkis faziletleri, taşıdıkları menfaatlerden ve böbürlenmeden dolayı veya korunması gerekli olan adet ve merasimler olarak değil, Allah'ın emrine göre insanda bulunması lazım gelen sıfatlar olarak ortaya koydu.

Sonra Allah'a ve O'nun emir ve yasaklarına boyun eğmenin farz olduğunu ifade ettikten sonra, ferd, kabile, halk ve ümmetlere ait menfaatlerin yalnız İslâm'ın emirlerine göre değerlendirilmesini farz kıldı.

İşte böylece İslâm, kendisini kabul eden halkların nefsiyetlerini değiştirdiği gibi zihniyetlerini de değiştirdi. Böylece İslâm'a girdikten sonraki şahsiyetleri, İslâm'a girmeden önceki şahsiyetlerinden tamamen değişik oldu. Kainat, insan ve hayat hakkındaki yargı değerleri ve hayattaki bütün eşyaya ait ölçüleri yeni boyutlar kazandı. Hayatın özel bir anlamının olduğunu onun da yücelmek ve olgunlaşmaktan ibaret bulunduğunu anlamaya başladılar. Onlar için en üstün ve tek ideal Allah'ın rızası olduğunu buna kavuşmakla da arzuladıkları gerçek saadete ulaşmış olacaklarını anladılar. Böylece onlar adeta önceki insanlar değil, başka insanlarmış gibi bir değişikliğe uğradılar.

İşte İslâm Devleti'ne tabi olan bütün halklar bu dört husus ile ilk hallerinden sıyrılıp uzaklaştılar.

- Hayat hakkındaki bakışları ve fikirleri birleşti. Hatta tek bir fikir ve tek bir bakış oldu.

- Problemlerini çözümde tek bir ilaç/çözüm kullandılar.

- Maslahatları tek bir maslahat haline gelerek İslâm'ın maslahatı olarak ortaya çıktı.

- Hayattaki gayeleri tek bir gaye haline geldi ki o da Allah'ın kelimesini (dinini) yüceltmektir.

- Bu duruma gelen halkların hepsi İslâm potasında eriyerek tek bir ümmet haline geldi ki o da İslâm ümmetiydi.

Evet, İslam'ın fethettiği topraklardaki tavrı işte bu kadar asildir! İnsanların fikirlerini tek doğruya yöneltir, tek Ümmet yapar ve adaletle yönetir.

İslam'ı ve Müslümanları beğenmeyen Batı, İslam devletinin sergilediği adaletli davranışın zerresini sergileyemez. Terörizmle mücadele adı altında Ümmete yapmadığı zulümü bırakmayan Batı saltanatının çökeceğini görecektir, hatta çökmeye başlamıştır. Batı'nın sergilediği ikiyüzlülük ve küstahlık, dünyanın her yerinde sömürgeci güçlere karşı büyük tepkiler uyandırmaktadır.

Batı hükümetleri, artık Ümmetin dizlerinin üzerinden kalktığını ve Hilafet'in tekrar kurulması için yapılan çalışmaların gözle görülür derecede arttığını, idrak etmelidirler.  

Artık Ümmet İslam'ın tekrar hakim olması için feryat etmektedir.

Batı'nın tarihi, dünyanın tarihi değildir. Batı medeniyeti evrensel alanda asla benimsenmeyecektir.

Samuel Huntingdon'nın yazdığı şu cümleler ilk yazıldığı zaman geçerli olduğu kadar şuan aynı şekilde geçerlidir: "Batı dünyayı, fikirlerinin veya değerlerinin veya dininin üstünlüğü ile yenmedi. Organize bir şekilde şiddet uygulamasıyla, üstünlük sağladı. Batılılar çoğu kez bu hakikati unutuyorlar, Batılı olmayanlar ise bunu hiç bir zaman unutmuyorlar."  

"Bu böyledir. Çünkü Allah iman edenlerin yardımcısıdır. İnkâr edenlerin ise yardımcısı yoktur." (Muhammed 11)

< Önceki   Sonraki >
04 Aralık 2008 Perşembe

Tarihin En Büyük Hilâfet Konferansı Gerçekleştirildi

.:: ALINTI ::.
 
Laik değerlerin kadınlara yeni eziyeti
Asma Saleem | 26.10
 
Kapitalizmin son aşaması: Birleşik devletçi devletler topluluğu
Kaan Benli | 24.10
 
İslam Medeniyeti ve Bilim
| 18.10
 
Halifeye ne kadar ödeme yapılır?
Abdul Kareem | 12.05
 
Filistin'in Tibet'ten eksiği ne?
| 23.04
 
FATİH SULTAN MEHMED'İN AYASOFYA VAKFİYESİ
| 15.04
| Anasayfa :: Yazarlar :: Beyan /Bildiri :: Basın Açıklamaları :: Siyâsi Tahlil :: Kitap :: Haber - Yorum :: Linkler :: İletişim |