Anasayfa arrow Yazarlar arrow Abdullah İmamoğlu arrow ALLAH VE RASÛLU BİR İŞE HÜKMETTİĞİ ZAMAN, MÜMİNİN O HUSUSTA ŞEÇME HAKKI YOKTUR!
 [Detaylı_Ara]
Anasayfa
HİLÂFET ÖZEL
Beyanname
Siyâsi Tahlil
Kitaplar
Haber - Yorum
İktibas
Dünyada Dava
Multimedya
Fikir - İnceleme
Kavram
Sohbet
Soru-Cevap
Sizden Gelenler
Linkler
İletişim
Detaylı Arama

 Yazarlar

Editör
Esad Mansur
Esma Sıddık
Fuad Hamidoğlu
Mahmud Gıtal
Mehmed Aydın
Saliha Aydın
Sümeyye AVCI
Tahir Şanlı
Zeynep Afra
Bir Ayet

6/139 "Bu hayvanların karınlarında olan yavrular yalnız erkeklerimize mahsus olup, eşlerimize yasaktır. Ölü doğacak olursa hepsi ona ortak olurlar" dediler. Allah bu türlü sözlerin cezasını verecektir, çünkü O hakimdir, bilendir.
Kur'an'da Ara
Aranacak kelimeyi giriniz
  
Al-islam.com'a teşekkür ederiz.
Bir Hadis

"Allah ilk muhacir kadınlara merhamet etsin. Zira Allah "başörtülerini yakalarının üzerlerine vursunlar" ayetini indirdiğinde peştamallarını yırtarak onunla örtünmüşlerdir." (Buhari tahriç etti.)
Kitap

Siyasi Meseleler [İşgâl Edilmiş Müslüman Beldeler]

ALLAH VE RASÛLU BİR İŞE HÜKMETTİĞİ ZAMAN, MÜMİNİN O HUSUSTA ŞEÇME HAKKI YOKTUR! Yazdır E-Posta
Abdullah İmamoğlu
12 Mayıs 2008 Pazartesi

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيم

       İslâmî Dâvet Şerî Ahkamdandır. Allah Suhânehû ve Teâlâ İslâm Dâvetini taşımayı, Müslümanlara farz kılmıştır. Bilindiği üzere İslâmî Dâvet, İlâi Kelimetullah'ın hayata hâkim olması için çalışmak, iyiliği emretmek, kötülükten nehyetmek ve hayra çağırmaktır/dâvet etmektir. Rasûl Sallallâhu Aleyhi ve Sellem'in vahiyle ilk muhatap olduğu andan itibaren dâvet taşıyıcıları çeşitli imtihanlarla karşı karşıya kamışlardır. Bu imtihan çeşitleri olabildiğine çoktur. Bu imtihanların başında, zâlim yöneticilerin baskısı, öldürülmeye kadar uzanan eziyet ve işkenceler gibi hususlar gelir.

        Tabiki zâlim yöneticilere karşı hakkı söylemek, iyiliği emretmek, kötlükten nehyetmek dâvetin en hayırlı olanıdır. Dâvetin en hayırlı olanı olmakla beraber en zor ve meşakkatli olanıdır. Zâlim statükocular kendileriyle siyâsi ve fikrî çatışmaya giren hakkın münâdileriyle, dâvet taşıyıcılarıyla daima çatışma halinde olmuşlardır. Hak ile batıl arasındaki bu çatışma İslâm'ın ilk yıllarından günümüze kadar uzanan ve yevmul kıyâmeye kadarda değişmiyecek olan Sünnetullah'tır. İslâm Dâvetini taşımak gibi onurlu bir vazifeyi yüklenen hayrın davetçileri, yeri geldiği zaman bu uğurda hapise girmişler, eziyetler görmüşler ve yeri geldiği zaman Cennet karşılığında canlarını ve mallarını vermişlerdir.

       Bazı kesimler bu şekilde dâvetin yüklenilmesini doğru bir dâvet yöntemi olarak görmeyerek, mevcut zâlim yöneticilerle çatışma halinde olmayı ‘bile bile kendini tehlikeye atmak' şeklinde algılamaktadırlar. Gündeme taşıdıkları arguman ise şöyledir:

 " Müslüman akıllı olmalıdır. Ve neticesinde kendisini tehlike bekleyen bir işe girişmez. O işe girişmesi halinde  kendisini tehlikeye atmış olurki bu doğru değildir. Zaten Allahu Teâlâ bunu emretmektdir. Şöyleki: ‘Kendinizi ellerinizle tehlikeye atmayın' (Bakara/195)."

       İslâmî Dâvetin özü olan yöneticilerle fikrî ve siyâsî çatışma, beraberinde zorluk ve sıkıntıları getirdiği bir gerçektir. Ozaman Kendinizi ellerinizle tehlikeye atmayın' âyeti mezkur konuya delil olarak getirilebilirmi? Yani İslâmî Dâvetin taşıma metodunu belirlemede bu âyet istidlâl edilebilir mi?

       Öncelikle mezkur âyet-i kerîme'nin nasıl anlaşılması gerektiğine İslâmî zâviyeden açıklık getirmeye ve ikinci ve son olarak Müslümanın amellerde neyle kayıtlı kalması gerektiğini izah etmeye çalışalım.

 

       1- Âyet-i Kerîme'den murâd edilen nedir?

      Ebû Eyyûb bizlere ellerimizle tehlikeye atılmanın Allah yolunda cihâdı terketmek olduğunu ve âyet-i kerimenin buna dair nazil olduğunu haber vermektedir.[1] Yezid b. Ebi Habib'in rivayetine göre Eşlem Ebu İmran şöyle demiştir: "Konstantin şehrine (İstanbul'a) gaza yapmıştık. Askerlerin başında Abdurrahman b. el-Velid vardı. Bizanslılar sırtlarını şehrin suruna vermişlerdi. Birisi düşmana hamle yaptı. Onu görenler: ‘Aman yapma, lâ ilahe illallah bu adam kendi elleriyle kendisini tehlikeye atıyor dediler'. Ebû Eyyûb şöyle dedi: ‘Sübhanallah, bu âyet-i kerime biz ensar hakkında nazil olmuştur. Allah, peygamberine yardım ve zafer verip onun dinini üstün kılınca kendi aramızda şöyle dedik: Haydi gelin, artık mallarımızın başında duralım, onları düzene koyalım. Bunun üzerine yüce Allah: "Allah yolunda infak edin" âyet-i kerimesini indirdi. Ellerimizle tehlikeye atılmak ise (buna göre) mallarımızın başında durup onları çekip çevirmek isterken cihâdı terketmek olur. Ebû Eyyûb Allah yolunda cihâd yolunu aralaksız bir şekilde sürdürdü ve nihayet Konstantin şehrinde defnedildi. Böylelikle Ebû Eyyûb bizlere ellerimizle tehlikeye atılmanın Allah yolunda cihâdı terketmek olduğunu ve âyet-i kerîmenin buna dair nâzil olduğunu haber vermiş oldu. İleri sürülen mezkur argumanın aksine bu âyet, tehlikenin cihadı terk etmekle zuhur edeceğini saraheten beyan etmektedir. İslâmî Dâvetin taşınmasının keyfiyetini belirlemede bu âyet-i kerîme delil olarak getirilemez.

     

       2- Müslümanın amellerde ölçüsü nedir?

      Yukarıda zikretmiş olduğumuz arguman ve kardeşlerimizce ileri sürülen anlayış,  (Müslüman akıllı olmalıdır. Ve neticesinde kendisini tehlike bekleyen bir işe girişmez. O işe girişmesi halinde  kendisini tehlikeye atmış olurki bu doğru değildir.) İslâmî bir anlayış değildir. Bu anlayışa Pragmatik anlayış demek çok daha isabetli olsa gerek. Pragmatik yaklaşım ya da pragmatizm anlayış şu şekilde izah edilmektedir: " Ameli, neticesinde görülen fayda ve zarara göre değerlendirme yaklaşımı. Amellerde fayda ve zararı ölçü kabul etme yaklaşımı. Başka bir ifadeyle " faydalı olan iyidir, yapılmalıdır, zararlı olan şey kötüdür ve yapılmamalıdır" [2] anlayışı... Yani aklı amellerin tâyininde hakem kılmaktır bu yaklaşımın özü... Peki asıl itibariyle bu böylemidir? Müslümanlar işlerini o işin neticesindeki fayda ve zarara göremi belirleyecekler?

       Kellâ!!!! Bu böyle değildir. Müslümanların amellerinde asıl belirleyici değişken olan menfaat değil, Ahkâmu ş'Şeriyyedir. Allahu Teâlâ'nın kullarına o konudaki hitabıdır belirleyici olan... Allahu Teâlâ'nın Rasûlu vasıtasıyla gönderdiği Risâlet'e başvurarak hayatımızı O Risâlet'e göre tanzim etmek esas olandır. Şâri'nin ‘hayır' olarak gördüğü hayır, ‘şer' olarak gördüğü ise şerdir bizim için. Müslümanlar için iyiyi-kötüyü, hayrı-şerri ve güzeli-çirkini belirleyecek merci ancak ve ancak Şeriattır. Konumuza ışık tutması bakımından şu âyet-i  kerimeye tevcih etmek isabetli olacaktır:

    كُتِبَ عَلَيْكُمُ الْقِتَالُ وَهُوَ كُرْهٌ لَّكُمْ وَعَسَى أَن تَكْرَهُواْ شَيْئًا وَهُوَ خَيْرٌ لَّكُمْ وَعَسَى أَن تُحِبُّواْ شَيْئًا وَهُوَ شَرٌّ لَّكُمْ وَاللّهُ يَعْلَمُ وَأَنتُمْ لاَ تَعْلَمُونَ

      "Cihad, hoşunuza gitmediği halde üzerinize farz kılındı. Bazan bir şeyi kerih görürsünüz halbuki o şey sizin için bir hayırdır. Ve bazan da bir şeyi seversiniz, halbuki o şey sizin için bir şerdir. Ve Allah Teâlâ bilir, sizler bilmezsiniz."[3]

       Bu âyet-i kerîme çok şeyler ifade etmekte aslında ama şunu söylemekle yetiniyoruz; bazen menfaatlerle Şâri'nin hitabı çatışabilir. Ve Müslümanın burda segileyeceği tavır malumdur. Müslüman amellerinde Şerî Hükümlerle mukayyettir. Neticesi neye varırsa varsın vahye kulak vermeli ve O'na icâbet etmelidir. Allah Suhânehû ve Teâlâ'yı râzı etmenin yolu budur.

       Daha dünyada iken Cennetle müjdelenen, Allah'ın kendilerinden razı olduğu, onlarında Allah'tan razı oduğu Sahabeler'den iki örneği sizlerle paylaşmak istiyorum.

Bunlardan birincisi; Ahmed Ibnu hanbel'in Fedâilus Sahâbe'de Urve'den şöyle dediğine ilişkin rivayetidir: " Bir gün Rasûl Sallallâhu Aleyhi ve Sellem'in ashabı  Mekke'de toplandı ve Vallahi!! Kureyşliler Kur'ân-ı, şu ana kadar kendilerine âşikâr okunduğunu asla işitmemiştir. Kur'ân-ı onlara duyuracak/işittirecek birisi yok mu? Abdullah İbn-i Mes'ud : Onlara Kur'ân-ı ben duyuracağım dedi. Onlar: ‘Biz, Kureyşlilerin sana eziyet etmelerinden korkuyoruz. Ancak akrabası çok olan birisini istiyoruz, eğer ona bir kötülük yapmak isterlerse, akrabaları onu korur ve onların kötülük yapmalarına mani olurlar.' O da şöyle dedi : ‘Beni bırakınız, şüphesiz Allah beni koruruyacaktır.' Abdullah ertesi gün mescide gidip, kuşluk vakti Makam-ı İbrahim'e geldi. Kureyşliler, Kabe'nin etrafında oturmuşlardı. O, makamın yanında durup بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِالرَّحِيم  "Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla." diye sesini yükselterek; ِ  الرَّحْمَنُ  عَلَّمَ الْقُرْآن " Kur'ân-ı o çok esirgeyici Rahmân öğretti." (er-Rahmân: 1-2) âyetini  okudu... Kureyşliler farkına varıp; İbn-i Ummi Abd ne diyor diye? Söyleştiler. Sonra şöyle dediler: ‘Şüphesiz  o Muhammed'in getirdiği bazı şeyleri okuyor.' Ayağa kalktılar, okumakta olan Abdullah'ın yüzüne gözüne vurmaya başladılar. O da bir miktar okumuştu. Daha sonra kanlar içinde arkadaşlarının yanına gitti. Onlar : ‘ İşte biz bundan korkuyorduk.' dediler. O da şöyle dedi: " Vallâhi, şimdi benim nazarımda Allah'ın düşmanlarından daha zayıf ve hakîr yoktur.. Eğer isterseniz, yarın aynı şekilde onların yanına gider ve aynısını yaparım." Onlar şöyle cevap verdiler: ‘Hayır, bu kadarı yeter, sen onlara sevmediklerini duyurdun.'"

 

 

      İkinci örneğimiz ise; Şeyhayn'ın İbnu Abbas Radiyallâhu Anhu'dan şöyle dediğine ilişkin rivayetleridir:  

Nebînin Rasul olarak gönderildiği haberi Ebû Zerr'e ulaşınca... O da onu takip edegeldi. Nihayet Ali Radiyallâhu Anhu Nebî Sallallâhu Aleyhi ve Sellem'in yanına girdi, oda onunla birlikte girdi. O'nun sözlerini dinledi ve anında Müslüman oldu. Nebî Sallallâhu Aleyhi ve Sellem kendisine; " Hemen kavmine dön. (gördüklerini) onlara haber ver. Emrim sana gelinceye kadar(orda kal)." Diye ferman etti. Ebû Zerr'de; " Nefsim elind olan Zât'a yemin olsun, bende haberi onlara arasında bağırarak söyleyeceğim." dedi. Oradan çıkıp mescide geldi ve yüksek sesle; "Eşhedu enla ilâhe  illallah ve eşhedu enne Muhammedurrasûlullah" dedi. Halk üzerine atılıp onu iyice dövdüler, canını pek yaktılar. Derken Abbas gelip üzerine kapanıp(mani oldu): "Yazık size! Bunun Ğifarlı olduğunu, Şam'a giden tüccarlarınızın yolunun ordan geçtğini bilmiyormusunuz?" diyerek onu ellerinden kurtardı. Ebû Zerr ertesi gün aynı şeyi tekrarladı. Mekkeliler üzerine atılıp tekrar dövdüler. Yine Abbas üzerine kapandı ve onu kurtardı.

       Görüyoruz ki; Sahabeler Rıdvânullâhi Aleyhim kaşılığında bedel olarak canlarını verecek olsalar bile kendilerine emredileni yerine getirmişlerdir. Şâri'nin emrinden bir karış bile ayrılmamışlardır. Onların amellerini belirleyen paragmatik anlayış değil, Şârî'nin hıtabı olmuştur. Ve bizlerde de hâkim olması gereken anlayış budur. İslâmî Dâvet Allah'ın emirlerinden bir emirdir. Ve Allah'ın emrini gösterdiği şekilde yerine getirmek gerekir. Bu hüküm için (İslâmî Dâvet) değişmeyen bir keyfiyet söz konusudur. Müslümanların butür argumanların ardına sığınıp Şârî'nin hitaplarında şeçme hakkı yoktur heleki bu hitap farz(lar) ise eğer... Bakınız Allahu Teâlâ nasıl buyuruyor:

     وَمَا كَانَ لِمُؤْمِنٍ وَلَا مُؤْمِنَةٍ إِذَا قَضَى اللَّهُ وَرَسُولُهُ أَمْرًا أَن يَكُونَ لَهُمُ الْخِيَرَةُ مِنْ أَمْرِهِمْ وَمَن يَعْصِ اللَّهَ وَرَسُولَهُ فَقَدْ ضَلَّ ضَلَالًا مُّبِينًا

      "Allah ve Resulü, bir işte hüküm verdiği zaman, artık inanmış bir erkek ve kadına, o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Kim Allah'a ve Resulüne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur." [4]

       Vakıaya hiç mutabık düşmeyen delillerle istidlal etmek, İslâm'da istidlâl metoduna terstir. Ki biz buna ilişkin (sadece) bir örneği sizlerle paylaşmaya çalıştık.

        Müslüman'a düşen Şârî'nin emirlerini vakıaya göre yorumlamak değil, hangi zaman ve hangi şartlarda olursa olsun Allah Celle Celâluhû ve Rasûlu Sallallâhu Aleyhi ve Sellem'in emirleriyle kayıtlı kalmaktır. Bu bütün Şerî Hükümler için geçerli olduğu gibi İslâmî Davet için de geçerlidir. Yine Mümin'nin özelliği kendisine Allah Celle Celâluhû ve Rasûlu Sallallâhu Aleyhi ve Sellem'in hükmü hatılatıldığı vakit " işittik ve itaat ettik" demesidir. Allahu Teâlâ şöyle buyruyor:

 إِنَّمَا كَانَ قَوْلَ الْمُؤْمِنِينَ إِذَا دُعُوا إِلَى اللَّهِ وَرَسُولِهِ لِيَحْكُمَ بَيْنَهُمْ أَن يَقُولُوا سَمِعْنَا وَأَطَعْنَا وَأُوْلَئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ

     وَمَن يُطِعِ اللَّهَ وَرَسُولَهُ وَيَخْشَ اللَّهَ وَيَتَّقْهِ فَأُوْلَئِكَ هُمُ الْفَائِزُونَ

      "Aralarında hüküm vermesi için Allah'a ve Resulüne davet edildiklerinde müminlerin sözü ancak ‘işittik ve itaat ettik' demeleridir. İşte bunlar asıl kurtuluşa erenlerdir. Allah'a ve Peygambere itaat edenler, Allah'dan korkup buyruklarnı çiğnemekten kaçınanlar var ya, işte kurtuluşa erenler onlardır." [5]

       Ya Rabbî!! İslâm Akîdesini düşüncemizin merkezi kıl, amellerimizi tayin eden kaynak eyle.

       Ya Rabbî!! Bizleri "işittik ve isyan ettik" diyenlerden değil de "işittik ve itaat ettik" diyen hayırlı kimselerden eyle.

       Ya Rabbî!!  Kafirlerin bize empoze etmeye çalıştığı;       لا ينكر تغيير احكام  با زمان

       " Zamanın değişmesiyle Ahkamların/ Hükümlerin değişmesi inkar edilemez."  fasit anlayıştan/düşünceden sana sığınıyoruz. Bizlere hükümlerini razı olduğun şekilde anlama ve amel etme hayrını nasip eyle.

       Ya Rabbî!! Bizleri, buyurduğun gibi kelimelerle oynayıp hükümleri tahrif edenler olmaktan muhafaza eyle.

       Ya Rabbî!! Razı olduğun hayat olan İslâmî Hayatı başlatacak II. Raşidî Hilâfet'in ikâmesini bizlere nasip eyle. Âmîn



[1] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami'l-Kur'an, 3/25-26.

[2] Süleyman Uğurlu, Demokrasiye eleştiri-ve Onu İslâm'dan gösterme gayretlerine...-, s.175

[3] el-Bakara (2), 216

[4] el-Ahzab ( 33), 36

[5] en-Nûr (24), 51-52

< Önceki   Sonraki >
04 Aralık 2008 Perşembe

Tarihin En Büyük Hilâfet Konferansı Gerçekleştirildi

.:: ALINTI ::.
 
Laik değerlerin kadınlara yeni eziyeti
Asma Saleem | 26.10
 
Kapitalizmin son aşaması: Birleşik devletçi devletler topluluğu
Kaan Benli | 24.10
 
İslam Medeniyeti ve Bilim
| 18.10
 
Halifeye ne kadar ödeme yapılır?
Abdul Kareem | 12.05
 
Filistin'in Tibet'ten eksiği ne?
| 23.04
 
FATİH SULTAN MEHMED'İN AYASOFYA VAKFİYESİ
| 15.04
| Anasayfa :: Yazarlar :: Beyan /Bildiri :: Basın Açıklamaları :: Siyâsi Tahlil :: Kitap :: Haber - Yorum :: Linkler :: İletişim |