Anasayfa arrow Yazarlar arrow Tahir Şanlı arrow Davalarını Terk Ettiklerinde 'Uyarıcı'ların Karşılaştıkları Sorunlar
 [Detaylı_Ara]
Anasayfa
HİLÂFET ÖZEL
Beyanname
Siyâsi Tahlil
Kitaplar
Haber - Yorum
İktibas
Dünyada Dava
Multimedya
Fikir - İnceleme
Kavram
Sohbet
Soru-Cevap
Sizden Gelenler
Linkler
İletişim
Detaylı Arama

 Yazarlar

Editör
Esad Mansur
Esma Sıddık
Fuad Hamidoğlu
Mahmud Gıtal
Mehmed Aydın
Saliha Aydın
Sümeyye AVCI
Tahir Şanlı
Zeynep Afra
Bir Ayet

23/57-61 Rablerinden korkarak titreyenler, Rablerinin ayetlerine inananlar, Rablerine es koşmayanlar, Rablerine dönecekleri için kalpleri ürpererek vermeleri gerekeni verenler, işte onlar iyi işlerde yarış ederler, o uğurda ileri geçerler.
Kur'an'da Ara
Aranacak kelimeyi giriniz
  
Al-islam.com'a teşekkür ederiz.
Bir Hadis

"Kim boynunda biat olmadan ölürse cahiliye ölümü ile ölmüştür." (Müslim; H. No: 1851)
Kitap

Siyasi Meseleler [İşgâl Edilmiş Müslüman Beldeler]

20 Ağustos 2008 Çarşamba
Yazdır E-Posta
Tahir Şanlı
25 Şubat 2008 Pazartesi

-2-

DAVALARINI TERK ETTİKLERİNDE UYARICILARIN KARŞILAŞTIKLARI SORUNLAR

Bir önceki makalemizde, toplumun dinamiklerinden olan uyarıcılar konusuna değinmiştik. Bu yazımızda da uyarıcıların davalarını terk ettiklerinde karşılaştıkları sorunlara değinmek istiyoruz.

Uyarıcılar her ne kadar zamanın iletişim araçlarını kullansalar da insani vasıflarla hareket etmeleri dikkat çekicidir. Peygamberlerin hayatlarını nakiller (kitap ve sünnet)  ışığında incelendiğinde görülür ki; daveti taşıma hususunda insani vasıflar daha çok ön plana çıkmaktadır. Kendine kitap gelen hiç bir peygamber kitabı veya vahyi ellerinde hazır bir vaziyette bulmuş değildir. Şu an elimizde toplu halde olan Kur'anı kerim de Hz. Muhammed Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e toplu halde verilmemişti. Peyderpey gelen vahiy insana insani vasıflarla iletiliyordu. Musa Aleyhisselam Allahu Teâlâ'dan aldığı vahyin yazılı halini -Levaları- Turusina'da almıştı. Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e de Kur'anı Kerim peyderpey gelmiş, tamamlandıktan -vahy tamam olduktan- sonra sahabeler tarafından toplanmıştı. Geçen süreç içerisinde ise sadece insani vasıflarla uyarıcılık görevinin yürütüldüğü görülür. Gönderilen elçiler, İslam davetini taşıyan sahabeler Kur'an sayfalarını çoğaltıp, dağıtarak yetinmemiş ezberledikleri ayetlerle, Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellemin Sünneti ile insanlara bu dini ulaştırmaya çalışmışlardır.

Her toplumun uyarıcılarının bulunduğunu daha önce yazmıştık. Hiç bir toplum bir anlık da olsa boşluğu kaldırmaz. Bir uyarıcının yerini terk ettiğinde boş kalan yeri başka bir uyarıcı doldurur. Bu da fıtridir. Fıtri olması ise; beka içgüdüsünden kaynaklanır. Ondan da lider olma sevgisi doğar. Bu kendisinden başlar ailesi ve çevresine, kabilesine ve topluma lider olmaya kadar gider. Eğer sağlıklı bir fikirle düzene konmaz ve sınır içerisine alınmaz ise tehlikeli boyutlara ulaşır.

Uyarıcılar ya vahye tabidir veya insanın kendi zihninden çıkan düşüncelere sahiptirler. Toplumlar üzerinde ikisinden biri mutlaka etkindir. Etkin olması hakim olması anlamına gelmez. Uyarıcıların ortaya koyduklarının hakimiyeti bulunduğu alana göre değişir. Aile içerisinde babanın uyarıcı olması, toplumda fikrin hakim olması ve bunun doruk noktası olarak devlet bazında temsili ortaya çıkar. Devletin kalıcılığı garanti edilmiş değildir. Uyarıcıların sunduklarının toplumlarda kalıcılığı da garanti edilmiş değildir. Toplumlar bir saftan başka bir safa geçebildiği gibi uyarıcılarında durumları değişebilir. Tabi ki peygamberleri bunun dışında tutmak gerekir. Çünkü peygamberlik insanın kendi isteği ile seçtiği bir vasıf değildir. O, ancak Allahu Teâlâ'nın insanlar arasından seçmesiyle ortaya çıkandır.  Bunlar Allahu Teala tarafından korunan kişilerdir. Peygamberler dışında kalan uyarıcı ve toplumlar için koruma altına alınması söz konusu değildir. Ancak onlar, Allah Subhanehu ve Teala tarafından ya övülmüşlerdir veyahut ta yerilmişlerdir. Örneğin; sahabelerin övüldüğünü Kur'anı Kerim bizlere şöyle beyan ediyor:

"Andolsun o ağacın altında sana biat ederlerken Allah, müminlerden razı olmuştur. Kalplerinde olanı bilmiş onlara güven indirmiş ve onları pek yakın bir fetih ile mükâfatlandırmıştır." (Fetih, 18)

"Muhacir ve Ensar'dan İslâm'a ilk önce girenlerin başta gelenleri ve iyi amellerle onların ardınca gidenler var ya, işte Allah onlardan razı oldu, onlar da Allah'dan razı oldular ve onlara, altlarında ırmaklar akan cennetler hazırladı ki, içlerinde ebedi kalacaklar. İşte büyük ve muhteşem kurtuluş budur."  (Tevbe: 100)

Bununla birlikte aralarında uyarıcıların olduğu halde toplumların korunmadığını gösteren örneklerde vardır:

1- Musa Aleyhisselam örneği: Tur Dağına çıkması bildirildi. Musa Aleyhisselam, kardeşi Harun Aleyhisselam'ı yerine vekil bırakıp, kendisi Tur Dağına gitti. Kırk gün Tur Dağında kalıp, ibadet etti. Vasıtasız olarak Allahu Teala'nın kelamını işitti. Bu sırada Tevrat kitabı nazil oldu. Musa Aleyhisselam Tur'da iken, Samiri adında bir münafık İsrailoğullarının ellerindeki altınları topladı. Eriterek bir buzağı heykeli yapıp; ‘işte sizin ilahınız budur' diyerek İsrailoğullarını aldatınca, buzağıya tapmaya başladılar. Harun Aleyhisselam her ne kadar nasihat ettiyse de dinlemeyip, ona karşı çıktılar. Musa Aleyhisselam Tur'dan dönünce, bu hale çok gazaplanıp Samiri'yi reddetti ve yaptığı buzağı heykelini yakıp denize attı. Samiri de insanlardan ayrı ve uzak, vahşi bir şekilde, başkalarının ona yaklaşamadığı gibi, o da başkalarına yaklaşamaz halde yaşadı. Bu halde bulunan Samiri sahrada perişan bir halde helak oldu. Harun Aleyhisselam'a bu durumu sorunca; ‘'Nasihat ettim dinlemediler. Az kaldı beni öldüreceklerdi.'' Dedi. Böylece hazret-i Musa'nın gazabı geçti. Onlara, kendisine Tevrat'ın indirildiğini bildirdi. Allahu Teala Kur'anda bu konu Hakkında şunları zikretti:

-"Allah: "Doğrusu biz senden sonra kavmini imtihan ettik. Sâmirî onları saptırdı" dedi.

Hemen Musa öfkeli ve üzgün olarak kavmine döndü (onlara şöyle) dedi: "Ey kavmim! Rabbiniz size güzel bir vaad ile söz vermedi mi? Size bu süre mi çok uzun geldi, yoksa Rabbinizden size bir gazab inmesini arzu ettiniz de mi, bana olan vaadinizden caydınız?"

Onlar dediler ki: "Biz sana verdiğimiz sözden, kendiliğimizden caymadık. Fakat biz o (Kıbtî) kavminin süs eşyasından bir takım ağırlıklar yüklenmiştik. Onları (ateşe) attık. Sâmirî de (kendi mücevheratını) böylece atmıştı.

Nihayet Sâmirî onlara böğüren bir buzağı heykeli ortaya çıkardı. Bunun üzerine Sâmirî ve adamları: "İşte sizin de, Musa'nın da ilâhı budur, ama o unuttu" dediler.

Onlar görmüyorlar mıydı ki, o buzağı, kendilerine hiçbir sözle karşılık veremiyor; onlara ne bir zarar, ne de bir yarar vermeye sahip bulunamıyordu.
And olsun ki Harun daha önce onlara: "Ey kavmim! Siz bununla
(buzağı ile) imtihana çekildiniz. Sizin gerçek Rabbiniz Rahmân'dır. Gelin bana uyun ve emrime itaat edin" demişti.

Onlar (cevap olarak şöyle) demişlerdi: "Musa bize dönüp gelinceye kadar, biz ona tapmaya elbette devam edeceğiz." (Musa gelince kardeşine şöyle) dedi:

"Ey Harun! Bunların sapıklığa düştüğünü gördüğün vakit, seni engelleyen ne oldu?"

"(Neden) benim yolumu takip etmedin, benim emrime karşı mı geldin?"
Harun: "Ey anamın oğlu! Sakalımı ve başımı (saçımı) tutma. Ben senin ‘İsrailoğulları arasında ayrılık çıkardın, sözüme bakmadın' diyeceğinden korktum." Dedi.

(Hz. Musa bu defa Sâmirî'ye dönerek) "Ey Sâmirî! Senin bu yaptığın nedir?" dedi.

Sâmirî: "Onların görmedikleri bir şey gördüm: (Sana gelen) ilâhî elçinin (Cebrail'in) izinden bir avuç (toprak) aldım ve onu (erimiş mücevheratın içine) attım. Bunu, bana böylece nefsim hoş gösterdi" dedi. (TAHA 85-96)

Uyarıcının yerinde olmaması, alanından uzaklaşması -getirdiği fikri ne kadar güçlü olursa olsun- toplumda zayıflık veya eksikliği doğurmaktadır. Musa Aleyhisselam'ın kavminden kısa bir süre uzaklaşmasının neticesinde ortaya çıkanları bunun bir kanıtıdır. Buna benzer diğer örnekte insanların ne kadar zayıf bir yapılarının olduğunu görmekteyiz.

2- "Size Allah'ın âyetleri okunup dururken ve Allah'ın Resûlü de aranızda iken dönüp nasıl inkar edersiniz? Kim Allah'a sımsıkı bağlanırsa, kesinlikle o, doğru yola iletilmiştir." (Al-i İmran 101)

Evs ve Hazrec ensardan iki kabileydi. Cahiliye döneminde aralarında düşmanlık vardı. Hz. Peygamber Medine'ye geldiğinde bu düşmanlık ortadan kalktı. Allah onların kalblerinin arasını telif etti. Onlar bir gün bir mecliste otururken Evs'ten bir kişi, bir şiir okudu. O şiirde Hazrec'e küfredilmekteydi. Bunun üzerine Hazrec'ten bir kişi de bir şiir okudu. Orada da, Evs aleyhinde sözler vardı. Sonunda karşılıklı şiirler okumak suretiyle adeta yarıştılar. Böylece kavmin bir kısmı diğerinin boğazına sarılmak üzere kalktılar. Hatta silahlarını alarak Medine dışına çıkıp savaşmak istediler. Bu hadise Hz. Peygamber'in kulağına gelince vahiy indi ve Hz. Peygamber eteklerini toplayarak süratli bir şekilde onların yanına geldi. Onları görünce şu ayeti okuyarak bağırdı: "Ey iman edenler! Gereği gibi Allah'tan korkun ve ancak Müslümanlar olarak ölün." (Âl-i İmran/102). Rasûlullah bu ayeti okuduktan sonra, onlar silahlarını attılar. Birbirlerinin boynuna sarılarak ağladılar.  (Heysemî, VIII/80 (Taberani, Enes b. Mâlik'den)

Uyarıcıların ortadan çekilmesi ile toplum fesada uğrar. Bunun yanında daveti taşımayan ve toplumdan kopanların durumlarında da değişiklikler yaşanır. Uyarıcıların durumlarını üç noktada toplayabiliriz.

1- Uyarıcılardan nebi ve rasullerin durumu,
2- Daveti taşımada iniş-çıkışlı hareket edenlerin durumu,
3- Daveti tamamen terk edenlerin durumu.


1-   Uyarıcılardan nebi ve rasullerin durumu

Peygamberler için söyleyecek fazla bir sözümüz yok. Çünkü onların peygamberliği Allah tarafından istenmiştir ve tespit edilmiştir. Uyarıcılık vazifelerinde de Allahu Teala'nın üzerlerine yüklediği sorumluluk altındadırlar. Bu konuda kendi isteklerine göre hareket etme yetkileri yoktur. Yani onların daveti terk etme gibi bir seçenekleri, lüksleri yoktur. Allahu Teala şöyle buyurdu:

 "Biz, peygamberleri ancak müjdeleyiciler ve uyarıcılar olarak göndeririz. Kim iman eder ve kendini düzeltirse onlara korku yoktur. Onlar üzüntü de çekmeyecekler." (En'am 48)

"O halde Allah'a koşun. Çünkü ben, size O'nun katından (gelmiş) açık bir uyarıcıyım." (Zariyat 50)

"Kalk, ve (insanları) uyar." (Müddessir 2)

Ne Kur'an'da ne de Sünnette hiçbir peygamberin uyarıcılık görevinden vazgeçtiği rivayet edilmemiştir. Bütün peygamberler üzerine yüklenen vazifeleri gereği gibi yerine getirmişlerdir. Bu konuda herhangi bir tartışmada söz konusu değildir, olmamıştır. Aksi halde -yani peygamberler vahyedileni tastamam sunmamış ve uygulamamış olsalardı- Allah'ın gönderdiği din üzerinde şüphe doğardı. Allahu Teala dininde hiçbir şekilde şüpheye yol açacak bir kapı bırakmamıştır.

"Bu Kur'an Allah'tan başkası tarafından uydurulmuş bir şey değildir. Ancak kendinden öncekini doğrulayan ve o Kitab'ı açıklayandır. Onda şüphe yoktur, o âlemlerin Rabbindendir." (Yunus 37)

Geçmiş dinlerdeki değiştirmeler peygamberler tarafından değil onlardan sonra kavimleri tarafından değişikliğe uğratılmıştır. İncil'in, Tevrat'ın, Zebur'un tahrifi peygamberler eliyle değil sonradan insanlar eliyle olmuştur.


2- Daveti taşımada iniş-çıkışlı hareket edenlerin durumu:

Davet terk edilmediği müddetçe daveti taşıma ameliyesinde iniş çıkışlar olabilir. Peygamberlerin dışında hiçbir insan korunmuş değildir. Ayrıca peygamberlerin vasfından olan masumiyet sıfatı diğer insanlarda yoktur. Bundan dolayı davet görevini üstlenen insanın bu hususu göz önünde bulundurması gerekir. Onu ayakta tutacak olan sahip olduğu fikirlere sımsıkı sarılmak ve onu besleyecek iman atmosferini sürekli koruması kaçınılmazdır. İman atmosferinden bir nebze uzaklaşmak kişiyi daveti taşımada zaafa uğratır. Uyarıcı taşıdığı ideolojinin fikirlerine sımsıkı sarılmak ve davetini onunla sınırlandırmak zorundadır. Bu işte duygularına kapılıp hareket ettiğinde kendisinin etkilendiği gibi fikirlerine de zararı dokunduğunu görecektir. İslam'a göre düşünen ve hevasını İslam'a uyduran herkes bunu sürekli tuttuğu takdirde mümin ve davetçi vasfını korur. Davetçi her fikri ölçmede yeterli güce sahip olabilmesi için İslam kültüründen daha fazla beslenmesi gerekir. Bunun için farzlara verdiği önem kadar menduplara ve müstehaplara da önem vermelidir. Yine de bunlar insanı melekleştirecek ve günahtan beri tutacak iddiamız yoktur. Yukarıda değindiğimiz gibi insanda masumiyet sıfatı yoktur. Bundan dolayı da hatalar ve yanlışlar yapması mümkündür. Hatalar daveti taşımaktan geri durmak için mazaret teşkil etmez. Aslolan fikirlerine zarar vermekten uzak durup hatasını bir an önce düzeltmesidir. Allahu Teala'nın Rasulu Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu:

Ebu Eyyub Radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah Aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki; "Eğer siz hiç günah işlemeseydiniz, Allah Teâla hazretleri sizi helak eder ve yerinize, günah işleyecek (fakat tevbeleri sebebiyle) mağfiret edeceği kimseler yaratırdı." Müslim, Tevbe, 9, (2748); Tirmizi, Da'avat 105, (3533)

Müslim'de Ebu Hüreyre'nin bir rivayeti şöyledir: "Resûlullah Aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: "Nefsim kudret elinde olan Zât'a yemin ederim ki, eğer siz hiç günah işlemeseniz, Allah sizi toptan helak eder; günah işleyen, arkadan da istiğfar eden bir kavim yaratır ve onları mağfiret ederdi."  Müslim, Tevbe 9, (2748)

Davetçi günah işlemekten beri değildir. Yeter ki farkına varıp günahından tövbe etsin.

Kişinin günah işlemesi onu davetçi olmaktan alıkoymaz. Her ne kadar bazı amellerinde düşüklükler olsa da kendisini İslam davasına adadığı müddetçe onda uyarıcı vasfı devam eder. İslam akidesini terk etmediği müddetçe günahlarından tövbe edip davetçi olmaya her zaman yönelebilir. Bu gibi haller sahabenin arasında da meydana gelmiştir. Buna bir örnek verelim:

Ebu Zer Gıfar-i ile Bilal-i Habeşi aralarında münakaşa yaptıkları sırada Ebuzer Bilal'e: "Ey siyah kadının oğlu!" diye hakarette bulunmuştu. Bunu duyan Rasulullah kızmış, Ebu Zer'in yüzüne kızgın bir nazar atfederek şöyle demişti: "Ey Ebuzer! Ölçü taştı, sözünü geri al, beyazın oğlunun siyahın oğluna hiçbir üstünlüğü yoktur." Ebuzer mahcup ve perişan... Efendimiz Sallallahu Aleyhi ve selem'in sözleri bütün sıcaklığı ile hassas olan Ebu Zer'in kalbine işler. O çirkin sözün efaretinden dolayı; "Bilal ayağını başıma basmadıkça başımı yerden kaldırmayacağım" der. (Buhari İman 22)

Buna benzer örnekleri sahabenin hayatında görmek mümkün. Fakat onlar yaptıkları işlerin yanlışlığının farkına çok çabuk vardırlar ve iman atmosferinden asla uzaklaşmamışlardır.  Rasulullah Aleyhissalâtu vesselâm'dan aldıkları emaneti olduğu gibi taşımış ve davetçilerin efendileri olmuşlardır. Hatta bir anlık gaflete düşmekten korktuklarından birbirlerini uyarmak için aralarında sözleşmişlerdir.

Davetçide görülen sık sık düşmeler tedavi edilmez ise sıkıntı ve hastalıklara neden olur. Bu hastalıklar kişinin kendi nefsinde açacağı zararlarla birlikte toplumda da daveti taşıma aşamasında tesirinin zedelenmesine yol açar. Tabiî ki daveti taşımada istikrar önemlidir. Bunu korumak içinde iman atmosferini koruma yoluna gidilmelidir. (Bu hususla alakalı; Darul Ummah- Köklü Değişim Yayınlarından çıkan İslami Nefsiyet adlı esere bakmanızı tavsiye ederiz.)

Uyarıcının gafleti yukarıda izah edildiği gibi geçicidir. Şer'i hükümleri hatırladığı veya hatırlatıldığı an asli işine dönüverir.

Uyarıcının kendini kenara çekmesi, tembellik göstermesi, davasında geri durması, işi başkalarına havale etmesi ise işin tehlikeli bir noktaya doğru gittiğini gösterir. Böylesi durumların davetçinin bazı hastalıklara yakalandığına işarettir.  Bu hastalıklardan bazıları şunlardır:

- Daveti taşımada; ümmettin kısa vadede etkilenmemesinden dolayı umutsuzluğa düşmek. Davetin seyri uzadıkça kişi ümmeti algılayıcı olarak görmeyebilir ve ümmete kızar. Ki; buda davetçiyi umutsuzluk ve yese sevk eder. Umutsuzluk, kişinin kendisini düzeltmesinden ve davette ileri gitme çabalarından yoksun bırakır. Umutsuzluğun, yesin ise İslam'da yeri yoktur. Allahu Teala bu hususta şöyle buyurdu:

 "Allah'ın rahmetinden umut kesmeyin." (Zümer 53)

- Kenara çekilme veya uzlet davetçiyi toplumdan ve insanlardan uzaklaştırır. Bu da sosyal alakalarda zayıf düşmeye sebep olduğu gibi kötülüklerin önünü kesecek, iyilikleri topluma taşıyacak şahısların toplumdan uzaklaşmalarına neden olur. Böylece toplumda fesat çok hızlı yayılır. Allahu Teala bu konuda şöyle buyurdu:

"Din adamları ve âlimleri onları, günah olan sözleri söylemekten ve haram yemekten menetselerdi ya! İşledikleri (fiiller) ne kötüdür!"  (Maide 63)

- En büyük hastalıklardan bir tanesi de davetçinin işi başkasına havale etmesidir. Bu iki alanda güvencenin sarsıldığını gösterir. İnancına olan güveni ve daveti taşımada yeterli amel işlediği vehmine kapılmasıdır. Bunun yanında yaşlılığını da mazeret olarak ileri sürebilir. (Allah korusun) böylesi bir durum amellerin boşa çıkmasına neden olur. Davetçinin işi başkasına havale etmesi kişiyi yükümlülükten kurtarmaz. Nasıl ki başkasının kıldığı namazın bir başkasına faydası yoksa daveti taşıyanın bu işle alakalı işi başkasına havale etmesinin de kendisine bir faydası yoktur. Allahu Teala şöyle buyurdu:

"Kim hidayet yolunu seçerse, bunu ancak kendi iyiliği için seçmiş olur; kim de doğruluktan saparsa, kendi zararına sapmış olur. Hiçbir günahkâr, başkasının günah yükünü üslenmez. Biz, bir peygamber göndermedikçe (kimseye) azap edecek değiliz."  (İsra 15)


3-   Daveti tamamen terk edenlerin durumu.

Başta şunu belirtelim ki; daveti terk her zaman için dini veya ideolojisini terk anlamına gelmez. Yani daveti terkten dolayı kişi kâfirlikle, mücrimlikle, sapıklıkla suçlanmaz. Ancak sapıklığı ve inkârı söz konusu olur düşünce ve ameline yansırsa o zaman bu sapmalar hakkında konuşulabilir.

Daveti yüklenen kişi davetinin cahili değildir. Daveti taşıma noktasına gelene kadar birçok meselelere yakinen vakıf olmuştur. Fikri ve ameli konulardaki delilleri görmüş ve kanaat getirmiştir. Dolayısıyla davetçinin daveti terk etmesi cehaletine yorumlanmaz. Ancak ya gaflet veya inkârının bir eseri olarak değerlendirilir. Nitekim Allahu Teala bu hususta şöyle buyurmaktadır:

"Doğru yol kendisine apaçık belli olduktan sonra kim peygambere muhalefet edip müminlerin yolundan başka bir yol tutarsa, Biz de onu kendi seçtiği yola sevk eder ve cehenneme sokarız. Gidilecek ne kötü bir yerdir orası!" (Nisa 115)  

Kişinin gafleti tedavi edilebilir cinstendir fakat inkârın telafisi zordur, sapıklığa kadar götürür. Böylesi bir durumda tanıdığı ve kanaat getirdiği delilleri bir kenara iterek, üzerine yüklenen sorumluluğun bir değeri olmadığı neticesine varan davetçi ya inkâra gidecek ya da sessizliğe bürünecektir. Her iki halde hem kendisi için hem de çevresi için tehlikelidir.

- Eğer davetten uzaklaşmış, sorumluluğunu unutmuş, gaflete düşmüş ise önceden sahip olduğu fikirler sürekli beynini rahatsız edecektir. Bu durumda kişi kendi kendini helak eder, yer tüketir.

- Daveti terk edenin inkârı; daha önceki taşıdığı fikirlere ters düşmesidir. -Burada söz konusu edilen İslami daveti bırakması ve ona ters düşmesidir. Yoksa davetin seyrinde ulaştığı fikirlerde billurlaşması bu yükseklerden yükseklere doğru ilerleme sayılır.-

- Ters düşme fikri alanda olduğu gibi ameli alanda da kendini gösterir. Artık doğrunun yerini yanlışlar alır. Bunun yanında yanlışlar üzerinden ısrarcılık kişide hakim olmaya başlar. Yanlışlarını kabullenmez ve sapıklığında ısrarcı olur. Düşüncesinde virüsler yer alır, hayatında menfaat hakim olmaya başlar. Allah'ın rızası yerine kişilerin rızası, takva yerine kibir devreye girer. Sapıklığı ile şöhret olma, uç makamlara yükselme meyli gelişir. Bu kişilerde davetçi vasfı düşmez fakat doğrudan eğriye kayma, davetçiliğini kötüye kullanma ortaya çıkar ve İslam davetçisi vasfı yerine başka şeylerin davetçisi olur. Yani İslam daveti yerine fitnenin ve fesadın davetçisi olur. Sünnet'i vahy olarak kabul etmeyenlerin durumu, İslam adına çıkıp daha sonra İslam'ın hâkimiyetinin ancak demokrasiden geçeceğini söyleyenlerin (isim vermeye gerek duymuyoruz)durumu buna açık bir örnektir.

Son olarak sizlerin dikkatini şuna çekmek istiyoruz: Müslümanları bağlayan İslam akidesidir ve daveti de bu akide eksenlidir. Buradan kopmak dünyamızı ve ahretimizi zora sokmak demektir. İslam davetini taşımada kusur gösteren davetçi muhakkak Allah'u Teala tarafından hesaba çekecektir. Allahu Teala şöyle buyurdu:

İyilik ve takva üzerinde yardımlaşın, günah ve düşmanlık üzerinde yardımlaşmayın. Allah'tan korkun. Çünkü Allah'ın azabı çetindir. (Maide 2)

İslam daveti konusunda davetçi gerekli titizliği göstermelidir. Kuran'ın gösterdiği yoldan ve Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in metodundan vazgeçmeden yolumuza devam edelim. Umulur ki; Allahu Teala'nın bağışladığı kullar zümresine dahil oluruz.

"De ki: "İşte bu, benim yolumdur. Ben, Allah'a çağırıyorum. Ben ve bana uyanlar aydınlık bir yol üzerindeyiz. Allah'ı ortaklardan tenzih ederim! Ve ben ortak koşanlardan değilim." (Yusuf 108)

- Son -

Tahir Şanlı

< Önceki   Sonraki >

Tarihin En Büyük Hilâfet Konferansı Gerçekleştirildi

.:: ALINTI ::.
 
Halifeye ne kadar ödeme yapılır?
Abdul Kareem | 12.05
 
Filistin'in Tibet'ten eksiği ne?
| 23.04
 
FATİH SULTAN MEHMED'İN AYASOFYA VAKFİYESİ
| 15.04
 
Dünya üç devrimi birden yaşıyor
Henry A. Kissinger | 08.04
 
Kill a Hundred Turks and Rest (İngilizce)
Uri Avnery | 10.03
 
Afganistan'daki NATO Soykırımı
Ali Khan | 07.03
| Anasayfa :: Yazarlar :: Beyan /Bildiri :: Basın Açıklamaları :: Siyâsi Tahlil :: Kitap :: Haber - Yorum :: Linkler :: İletişim |