|
Gerçekten de siyasi düşünme, düşünme türlerinin en zahmetlisidir. Bunun sebebi şudur: herhangi bir siyasi vakıa, hem bir olaylar zincirinin parçasıdır, yani öncesi ve sonrası vardır; hem de ona etki eden pek çok faktör vardır. Dolayısıyla bir taraftan vakıayı derinlemesine incelemek gerektiği gibi, diğer taraftan bir bütün olarak değerlendirmek gerekir. Bu, vâkıanın anlaşılması için gerekenler hakkındadır. Ayrıca bazı yanıltmacalar, eksiklikler ve karmaşıklıklar ile karşılaşırız ve vâkıayı anlamamız oldukça zor bir hale gelebilir. Bu durumda vâkıayı anlamak için delilden hareket etmek mümkün olmaz ve sonuçlara bakarak hareket etmek kaçınılmaz hale gelebilir. Bunların yanı sıra bizden kaynaklanan bazı sorunlar da olur, olayları fazla daraltmak yada fazla genişletmek, bölgesel bir olayı devletlerarası gibi algılamak yada tam tersi ve en çok yapılan hatalardan biri olarak benzer olaylar ile karşılaştığımız olay arasında kıyas yapmak gibi. Buraya kadar ifade ettiklerimiz biraz teorik görünebilir. Biraz örnek vererek meseleyi somutlaştıralım: Örnek haber: "AKP Hükümeti, nükleer santral yasasını Meclis'ten geçirdi ve Cumhurbaşkanı Gül'ün onayından sonra yürürlüğe girdi." Bu vâkıayı anlamak için bazı soruların cevaplarını vermemiz gerekir; 1. Hükümet neden nükleer santral kurmak istemektedir? Gerekçeleri nelerdir? Enerji ihtiyacı için mi, bilimsel çalışmalar için mi, nükleer silah yapımı için mi ya da başka bir şey için mi? 2. Enerji içinse, nükleer enerji üretimi, avantaj-dezavantaj hesabında kabul edilebilir bir politika mıdır? Dünya çapında nükleer çalışmalar ile enerji üretimi tercih edilir mi? Türkiye'nin enerji ihtiyacını karşılayabileceği, başka kaynakları var mı, yok mu? Varsa onlara öncelik verilemez mi? Yoksa Hükümet, nükleer enerji dâhil tüm enerji kaynaklarını birlikte mi değerlendirmek istiyor? 3. Bilimsel çalışma içinse, Türkiye'nin kendi başına bu tür santraller kurma potansiyeli var mıdır? Yoksa yabancı devletlerin ve şirketlerin desteği mi gerekiyor? Gerekiyorsa bunun belirli bir maksadı var mıdır, bedeli nedir? 4. Nükleer silah içinse, Türk Ordusu'nun bu tür silahlara ihtiyacı var mıdır? Mevcut askerî kapasitesinin caydırıcılık özelliği yeterli değil midir? Nükleer silah üretimi için ne tür teknolojilere, ne tür yabancı katkılarına, ne kadar bir süreye ihtiyaç vardır? Dikkat edilirse bu sorular, vâkıanın derinlerine inmemizi sağlamaktadır. Elbette işimiz vâkıanın tüm detaylarına vâkıf olacak bir bilgi yığını içinde boğulmak değil, aksine daha ziyade konu hakkında bir genel kültür sahibi olmaktır. Bununla birlikte bazı hususlarda derinlere inilmesi gerekir. Örneğin, aktivasyon çubuklarının önemi ve plütonyumun bu süreçteki anlamının bilinmesi gerekir. (Bilgi için: çubuklar, uranyum zenginleştirilmesini sağlayan kimyasal sürecin sürdürülmesi için gereklidir. Plütonyum ise uranyum zenginleştirilmesi sonucu elde edilir. Plütonyumun varlığı, nükleer silah yapım sürecinin ilk emâresi sayılır.) Fakat bu hususlara vâkıf olmak yeterli olmaz. Aksine meselenin devletlerarası boyutunun da bilinmesi gerekir. Meselâ; Hindistan, "İsrail" ve Kuzey Kore gibi bazı devletler hariç, dünya çapında kabul gören bir devletlerarası nükleer program çerçevesi olarak Birleşmiş Milletler'e bağlı Atomik Enerji Ajansı (AEA) ve NPT (Nükleer Silahların Yayılımını Önleme) Anlaşması vardır. O halde; 1. Türkiye'nin nükleer çalışmaları AEA denetimine bağlı olacak mıdır? Türkiye NPT'yi imzalamış mıdır? Bunların Türkiye'nin nükleer çalışmaları üzerindeki etkisi nasıl olacaktır? 2. Türkiye ile yakından ilgilenen ülkelerin, Avrupa Birliği'nin, Yunanistan'ın, Kıbrıs Rum Kesimi'nin, Rusya'nın, İran'ın, bu çalışmalara tepkisi nasıl olur? 3. Bu çalışmaların, Türkiye'nin komşusu olan İran'ın tartışmalı nükleer programı ile bir alâkası var mıdır? 4. Bir yandan NPT'yi imzalamayan Hindistan ile nükleer işbirliği yapan, bir yandan NPT'yi imzalamış bir İran'a karşı yaptırım kararları çıkaran, bir yandan da ileri düzey nükleer programı ile nükleer silah üretmeyi başarmış Kuzey Kore ile diplomatik yolları tercih eden Amerika, Türkiye'nin müstakbel nükleer programına nasıl yaklaşır? Acaba AKP iktidarda iken olumlu davranıp AKP gittikten sonra olumsuz mu davranır? Yoksa hükümetlerin değişmesine göre değişmeyen sabit bir bakış ile mi bakar? Bu karmaşık tablo içerisinde sağlıklı bir sonuca ulaşmak, zahmetli bir çaba harcanmasını gerektirir: - Fazla daraltma ve fazla genişletme yapmadan, (yani bölgesel bir olayı devletlerarası düzeye yükseltmeden yada devletlerarası bir olayı yerel düzeye indirmeden) - Yanıltıcı, eksik ve çelişkili bilgilere ve haberlere aldanmadan, (çünkü bir haber eksik olabilir, hatalı olabilir, kasıtlı bilgi içerebilir, abartılı olabilir) - Benzer vâkıalar ile kıyas yapmadan (mesela iki sınır ötesi operasyon arasındaki benzerlikten yola çıkıp öncekinin sonuçlarına bakarak yenisinin sonuçlarını çıkarsamak gibi) Ayrıca dedik ki detayları incelemekle beraber meseleye bir bütün olarak da bakmak gerekir. Bu bütünlük iki hususu kapsar. İlki; elde ettiğimiz bilgileri alt alta sıraladıktan sonra zihnimizde şekillenecek genel kanaatlerdir. İkincisi ve en önemlisi; sahip olduğumuz bakış açısıdır. Olaylara bakış, belirli bir bakış açısından olmadıkça sağlıklı bir değerlendirme yapmak mümkün olmaz. Siyaset ehli ile siyâset ilmi ehlini, yani siyasetçi ile akademisyeni birbirinden ayıran cevheri unsur işte budur. Olaylar zincirini takip edebilen bir inşaat işçisi, sahih bir bakış açısından baktığı zaman, kitaplar yazmış bir profesörden çok daha doğru tahliller yapabilir. Meselâ; geçenlerde bir Karadeniz köyüne Avrupa Birliği fonu gönderildiğinde, köylülerden bazılarının bunu tuhaf ve kuşkulu bularak reddetmesi, siyâsî uyanıklığa çarpıcı bir örnektir. Buna "furkan" da diyebiliriz. Furkan, doğru ile yanlışı ayırt edebilme yeteneğidir ve bu yetenek akademik kariyer ile elde edilmez. Aksine düzenli haber takibi, doğru ön bilgiler, verimli bir tecrübe ve sahih bakış açısı ile gerçekleşir. Genel olarak -istisnalar hariç- akademisyen, bilimsel düşünme metodundan hareketle oradan-buradan topladığı bilgileri, yabancı yayınlardan kopyaladığı yorumları ve sahip olduğu bilimsel mülâhazaları bir araya getirir. Fakat bu, siyasi tahlil olmaz, siyasi bilgilendirme olur. Yani siyasi kimsenin bu tür çalışmalardan elde edeceği şey, salt bilgi olur. Yorumlama ve değerlendirme ise olaylar zincirini yakalama tecrübesine sahip olmayı ve sahih bakış açısından bakmayı gerektirir. Bunu bir örnekle açıklayalım; Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne üyelik sürecini ele alan bir akademisyen yada bilimsel metotla değerlendirme yapan herhangi bir kimse, Avrupa Birliği'nin kurumsal yapısı, işleyiş tarzı, üye ülkelerin Birlik içindeki rolü, Birliğin katılım şartları, mevcut üyelerin müzâkere süreçlerinde yaşadıkları zorluklar ve kat ettikleri mesafeler, Birliğin geçmişten günümüze nasıl bir stratejik seyir izlediği, bundan sonra izleyeceği muhtemel stratejiler, Türkiye'nin reform sürecinin Avrupa Birliği'nin katılım şartlarını karşılayıp karşılamadığı, Türkiye'nin iç politikasındaki değişimlerin yada çalkantıların üyelik sürecine etkileri... gibi pek çok konuda doyurucu bilgiler verirler ve bu bilgilerden yola çıkarak belirli sonuçlar üretirler. Bu sonuçların bir kısmı doğru olabilir, bir kısmı hatalı olabilir, bir kısmı eksik olabilir. Fakat belirli bir zaviyeden bakış açısına dayalı olmadığı sürece hata ihtimali ve oranı daha yüksek olur. Siyasi kimse ise Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne üyelik sürecini değerlendirirken; akademisyenin sağladığı bilgileri de dikkate alarak, Avrupa Birliği içerisindeki siyasi tahakkümün hangi ülkeler lehine ağır bastığını, İngiltere, Fransa, Almanya gibi ülkelerin Birliğin gidişatına yön veren politikalarını, diplomatik dille ifade ettikleri imaların ardındaki gerçek niyetleri, bilhassa bu lider ülkelerin kendi maslahatlarına yönelik politikalar ile Birlik içindeki politikaları arasındaki paralellikleri yada çelişkileri, en önemli noktalardan biri olarak Amerika'nın Birliğe yönelik politikalarını ve müdâhalelerini, Türkiye'nin reform sürecinin temel çıkış ve dayanak noktasını, ülke içindeki siyasi değişimlerin ve çalkantıların, hangi sebepten kaynaklandığını ve bu olaylar ile Birlik içinde bu olaylara müdahale eden ülkelerin politikaları arasındaki bağlantıları... incelemeye ve her şeyden önemlisi, Avrupa Birliği'nin vakıasına belirli bir bakış açısından bakmaya özen gösterir. Böylece siyasi kimsenin, akademisyenin bilimsel metotla ulaşması zor olan bazı değerli sonuçlara ve öngörülere ulaşması kolaylaşır. Meselâ, bir akademisyen aşağıdaki sorulara doğru cevaplar vermede büyük zorluklarla karşılaşır: - Sarkozy & Merkel, Türkiye'nin Avrupa Birliği üyeliğini destekliyor mu, desteklemiyor mu? - İngiltere, Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne üyeliğini destekliyor mu, desteklemiyor mu? - Doğu Avrupa ülkelerinin Türkiye'nin üyelik sürecine bakışı nedir? Bu bakış, hangi faktörden beslenmektedir? - İngiltere'nin Avrupa Birliği'ne gerçek bakışı nedir? - Türkiye içerisinde Avrupa Birliği'ne katılım yanlısı olanlar ile (varsa) karşıtı olanlar arasındaki bakış farkı hangi faktörden beslenmektedir? - AKP Hükümeti'nin üyelik bağlamında sürdürdüğü reform sürecinin gerçek maksadı nedir? - Türkiye'nin gelecekte Avrupa Birliği içindeki yada dışındaki ilişkisinin statüsü ne olacaktır? - Yunanistan ile Kıbrıs Rum Cumhuriyeti arasındaki ilişkilerin gerçek mahiyeti nedir? - Yunanistan'ın Türkiye'nin üyelik sürecine bakışı hangi faktörden beslenmektedir? - Sivil-asker ilişkilerinin bu üyelik sürecine etkileri ve katkıları nelerdir? Bu sorulara doğru cevaplar vermenin zorluğu, bilgi eksikliğinden kaynaklanmaz, bilakis bakış açısı eksikliğinden ve doğru ilişkilendirme sorunundan kaynaklanır. Siyasetçi ile akademisyen arasındaki farkı anlamak için basit bir gerçeğe dikkat etmek gerekir. Eğer siyaset gerçekten akademik yetkinlik ile olsaydı, devletler Dışişleri Bakanlığı'na ülkelerinin en yetkin siyaset bilimleri profesörlerini tayin ederlerdi. Amerika'da, Harvard'da onlarca yetkin profesör varken neden Rice Dışişleri Bakanı'dır? İngiltere'de, Oxford'da keza öyleyken neden Milliband Dışişleri Bakanı'dır? Yada Türkiye'de Ali Babacan'ın Dışişleri Bakanı olması niçin? Bu bağlamda, diplomat ile akademisyen arasında fark olduğu gibi, haberci ile siyâsetçi arasında da fark vardır. Haberci sırf vakıanın detaylarına ilişkin bilgiler toplar, onların değerlendirmesini genelde yapamaz. Bunun için basit bir haberi manşet yapabilir, manşetlik bir habere bir köşeye sıkıştırabilir, haberi eksik bırakabilir, gereksiz bilgilerle doldurabilir, bilgi ile yorumu karıştırabilir, kasten yanıltıcı veya eksik haber yapabilir, maksatlı bilgi verebilir, abartı yapabilir... Siyasetçi ise habercinin topladığı bilgileri süzgeçten geçirir. Böyle bir süzgeç olmaksızın tüm haberlere itibar etmek yanıltıcı olur. Örnek haber: "Irak'ta yaklaşık 40 direnişçi grup tek bir liderlik çatısı altında birleşme kararı aldılar." İlk olarak, normal bir muhabirin böyle bir bilgiye ulaşmasının imkânsız olduğu besbellidir. Çünkü bu bilgi, istihbarat notunu andırmaktadır. O halde haberin kaynağı istihbarattır. Demek ki burada şüpheli bir bilgi vardır. Ayrıca Irak gibi iki grubun bir araya gelmesi oldukça zor olan karmaşık, tehlikeli ve puslu bir ortamda, 40 tane direnişçi grup nasıl olur da bir araya gelebilir? Gelseler bile, aralarında çeşitli inanç ve görüş farkları bulunan bu gruplar nasıl olur da ortak bir karar alabilir? Siyasi vakıaları dakik bir biçimde anlamak için üzerinde düşünülmesi gereken hususlardan biri de devletlerin vasıflarıdır. Üç tür devlet vardır: Büyük devlet, uydu devlet ve tâbi devlet. (Muz Cumhuriyeti yada işgâl altındaki bölge gibi kavramlarla da tanımlanabilen Tâbi devletler, tümüyle güdüm altında olan devletler olduğu için bunlara değinilmeyecektir.) Büyük devlet, siyasetini ideoloji üzerine kuran devlet demektir. Bir diğer ifadeyle büyük devletin işi, ideolojisini tatbik etmek, korumak ve yaymaktır. Şu anda yeryüzünde az sayıda büyük devlet vardır; Amerika, İngiltere, Fransa gibi. Bu devletlerin politikaları, ideolojiden ayrı düşünülemez. Bunu anlamak için basit bir soru soralım: Amerika, Irak'ı neden işgâl etti? Cevap olarak çoğunlukla denir ki kendi maslahatları için yani Irak'ın petrolleri için işgâl etti. Peki, bu doğru mudur? Elbette hayır. Çünkü Amerika, büyük devletlerden biridir ve politikası, Kapitalist ideoloji eksenlidir. Buna göre Amerika, sırf petrol için Irak'ı işgâl etmez. Öyle olsaydı, öncelikle kendisine daha yakın ve daha az külfetli olan Venezüella'yı işgâl etmesi gerekirdi. Aksine Irak'ın petrolleri, Amerikan işgâlinin sonuçlarından biridir. Yani petrol, maksat değil, maksada ulaşırken elde edilen bir neticedir. Çünkü Amerikan işgâli, ekonomik değil siyasi ve askeri bir işgâldir. Bu, Amerika'nın Irak petrollerine tamah etmediği anlamına gelmez. Elbette 2 trilyon dolarlık Irak petrolleri Amerika için iştah kabartıcıdır, fakat asıl maksat Kapitalist ideoloji temelinde şekillendirilmiş siyasi ve askeri bir planın infazıdır. Uydu devlet ise siyasetini, yörüngesi ekseninde döndüğü büyük devletin dış politikasına göre belirleyen devlet demektir. Dolayısıyla uydu devletler ile ilgili siyâsî olaylarda, yörüngelerinde döndükleri büyük devletlerin onlara yönelik politikalarını göz ardı ederek değerlendirme yapılamaz. Bu durum; "yabancı müdâhelesi", "siyasi nüfuz", "dış dayatma", "hegemonya", "sömürgecilik" gibi kavramlar ile ifade edilebilir. Şu anda dünyada gündemi işgâl eden konular, çoğunlukla uydu devletler ile alâkalı olduğu için, uydu devletler için yörünge teşkil eden devletlerin politikaları yadsınamaz. Dolayısıyla büyük devletlerin uydu devletler üzerinde nasıl tahakküm ettiklerini bilmek kaçınılmazdır. Bu ise üç açıdan ele alınabilir: 1. Devletlerarası boyut: Devletlerarası düzen ve devletlerarası kurumlar, bu etkinin başlıca faktörleridir. Çünkü devletlerarası düzeni inşâ edenler ve devletlerarası kurumlar üzerinde nüfuz sahibi olanlar, küresel büyük devletler, bilhassa birinci devlet mertebesinde bulunan devlettir. Bu devletlerin yükseliş ve çöküşü ise çoğunlukla devletlerarası (küresel) kırılma noktalarından sonra meydana gelir. Kırılma noktası, siyâsetin akışını ve istikâmetini değiştiren olay demektir ve devletlerarası, bölgesel ve yerel gibi türleri vardır. Devletlerarası kırılma noktası, devletlerarası düzeni ve/veya büyük devletlerin politikalarını değiştiren olaylardır; dünya savaşları ve 11 Eylül olayı böyledir. Bölgesel kırılma noktasına örnek de Karadağ'ın Sırbistan'dan ayrılması yada 1967 Arap-"İsrail" Savaşı yada Putin'in Rusya'da iktidara gelmesi gibi olaylardır. Yerel kırılma noktasına örnek de Türkiye'de 12 Eylül darbesi yada Gürcistan'da Saakaşvili'nin iktidara gelmesi yada Hindistan'da Kongre Partisi döneminin başlaması gibi olaylardır. İşte devletlerarası düzen ve devletlerarası kurumlar, çoğunlukla bir devletlerarası kırılma noktasından sonra yeniden şekillendirilir. Örneğin Osmanlı Hilâfet Devleti'nin yıkılmaya yüz tuttuğu bir dönemde patlak veren I. Dünya Savaşı sürecinde ve sonrasında, Batı Avrupa devletlerinin Cemiyet-i Akvâm dâhilinde devletlerarası düzene tahakküm etmesi, yada II. Dünya Savaşı sonrasında Birleşmiş Milletler, NATO, Bretton Woods gibi devletlerarası kurumlar dâhilinde, Amerika liderliğinde yeni bir dünya düzeninin başlaması gibi. Şu anki devletlerarası durum ise Soğuk Savaş'ın sona erip Sovyetler Birliği'nin dağılması ile birlikte tek taraflı politikalar izleyerek yeni bir dünya düzeni oluşturmak ve devletlerarası kurumları yeniden şekillendirmek üzere Amerika'nın siyasi, ekonomik, askerî ve stratejik çabalarının yansımaları ve buna karşılık vermeye uğraşan rakip büyük devletlerin karşı hamlelerinin yansımaları sonucu ortaya çıkagelen bir durumdur. Şu halde uydu devletlerde çoğunlukla meydana gelen siyasi vâkıalar, devletlerarası durumda yaşanan sancılı sürecin ve rakip büyük devletlerin yada küresel güçlerin birbirlerine karşı giriştikleri çabalar paralelinde gelişen olaylardır. Bunun için diyoruz ki uydu devletler, büyük devletlerin çatışma sahaları haline gelmiştir. Lübnan'da Amerika-İngiltere-Fransa rekâbeti, Türkiye'de Amerika-İngiltere çatışması, Özbekistan'da Amerika-Rusya gerilimi, Tayvan'ın statüsü, NATO'nun kapsamının genişletilmesi, kriz bölgelerine devletlerarası güçler yerleştirilmesi, küresel kapitalist şirketlerin ekonomi ve finans ortamlarını istila etmeleri gibi. 2. Büyük devletin dış politikası: Büyük devlet, ideolojik eksende yürüttüğü dış politika gereği, bakışlarını dış dünyaya, bilhassa küresel güç vasfının korunması için kaçınılmaz olan siyâsî, ekonomik, stratejik ve enerji kaynakları açılarından kritik olan bölgeler ve ülkeler üzerinde yoğunlaştırır. Bunun içindir ki Amerika'nın Karadeniz'e ilişkin bir politikasının olmadığını, İngiltere'nin Tunus'a ilişkin plânlarının olmadığını, Rusya'nın Hazar bölgesine yönelik taktikler geliştirmediğini, Avrupa Birliği'nin Kosova'da eli olmadığını yada tam tersinden Amerika'nın Türkiye ile stratejik müttefik olduğunu, İngiltere'nin Mehmet Ali Talat'tan memnun olduğunu, Fransa'nın kültür merkezleri yoluyla masum çabalar içinde olduğunu, Arap Birliği'nin, İslam Konferansı Örgütü'nün, NATO'nun, Körfez İşbirliği Konseyi'nin vs. bağımsız karar alabilen ve üyelerin eşit haklara sahip olduğu platformlar olduğunu... düşünmek hatalı değerlendirmelere yol açabilir. 3. Uydu devletin siyasi ortamı: Siyasi ortam, bir devletin politikasının şekillendiği ortam demektir. İdeolojik devletlerde siyasi ortam, safiyetini ve berraklığını korumadığı sürece, tutarlı politikalar geliştirilemez. Örneğin Amerika'daki siyasi ortam, Yeni Muhâfazakârların (neo-con'lar) projeleri ile klasik realistlerin uzun vadeli stratejileri arasında bulanık bir hal almıştır. Bunun için Amerikan yönetimi, gerek siyasi ortamının bulanıklaşmasından, gerekse rakip devletlerin entrikalarından ötürü, son dönemde izlediği politikalarda hezîmete uğramaktadır. Irak'ta, Afganistan'da, Pakistan'da, Ukrayna'da, Kıbrıs'ta karşılaştığı başarısızlıklar gibi... Uydu devletlerin siyasi ortamları ise büyük devletlerin güdümü altındaki şahısların ve baskı gruplarının (çıkar gruplarının) istilası altındadır. Siyasi ortamdaki şahıslar; büyük devletler tarafından iki üslupla kazanılır: ilki kültürlendirme üslubudur, diğeri de satın alma üslubudur. Ağırlıklı olarak İngiltere'nin kullandığı kültürlendirme üslubu; daha uzun vadeli, daha az külfetli ve daha kalıcı bir üsluptur. Buna göre tarihsel köken, eğitim müfredatı, kazandırılan mefhumlar, yerleştirilen sloganlar ve uydu devletlerin kuruluş yapılanmaları çerçevesinde yetiştirilen şahıslar, doğal olarak o büyük devletin güdümüne girmiş olmaktadır. Örneğin, İngiltere, Kuzey Irak'taki Barzani ailesine, Pakistan'daki Butto ailesine, Türkiye'deki ulusalcı laiklere, Körfez şeyhliklerinin bir kısmına, birçok ülkedeki askerî kurumların üst kademelerine, çok sayıda sivil toplum kuruluşlarına işte böyle nüfuz etmektedir. Ağırlıklı olarak Amerika'nın kullandığı satın alma üslubu ise daha kısa vadeli, daha çok külfetli ve daha geçici bir üsluptur. Çünkü daha ziyade pragmatist şahsiyetlere dayanan bu üslup, bu şahısların daha büyük bir çıkar ile karşılaşması halinde başarısızlıkla sonuçlanabilmektedir. Kültürlendirme ile satın alma üslupları arasındaki bir diğer önemli fark ise kültürlendirme üslubunun fikirlere ve sloganlara dayalı olduğu halde, satın alma üslubunun şahıslara dayalı olmasıdır. Fikirlere yapılan yatırımın avantajları, şahıslara yapılan yatırımın dezavantajları ile mukayese edilemez. Fakat fikirlere yapılan yatırım, uzun ve zahmetli bir süreç gerektirirken, şahıslara yapılan yatırım daha kısa ve daha kolay bir süreç gerektirir. Bunun içindir ki Amerika, bilhassa II. Dünya Savaşı sonrasında eski İngiliz-Fransız sömürgelerini ele geçirmede yaşadığı zorluklar ve Soğuk Savaş döneminde edindiği tecrübeler ışığında, bu kültürlendirme ve satın alma üsluplarını mezcetmeye karar vermiştir. İngiltere ise Amerika gibi adam devşirmeye kaynak ayıramayacak kadar ekonomik açıdan zayıf olduğu için, kültürlendirme üslubunu sürdürmek zorundadır ve elinde bulunan güç, bilhassa birinci devlet olduğu dönemde attığı tohumların meyveleridir. Bunun için Amerika, İngiliz şiarları olan Laiklik, Milliyetçilik, Devletçilik, Ulusalcılık ve benzeri kavramları yıkmak için büyük çaba harcamakta, bunlar yerine Demokrasi, Küreselleşme, Açık Toplum ve benzeri kavramları yerleştirmeye çalışmaktadır ki İngiliz nüfuzunun kültürlendirmeye dayalı meyvelerini helâk etmesi mümkün olsun. İşte bu açıdan bakınca, bazı vâkıalar daha net anlaşılabilir: a. İdeolojik üslup ve söylem farkları: hepsi de Laik-Kapitalist olduğu halde büyük devletler, ortak ideolojileri olan Kapitalizmi ve mefhumlarını farklı yorumlarlar. Amerikan Laikliği ile İngiliz Laikliği arasındaki fark, köprü ülke ile merkez ülke arasındaki fark, ilkel sömürgecilik ile modern sömürgecilik arasındaki fark, devletçilik ile açık toplum arasındaki fark, klasik liberalizm ile neo-liberalizm arasındaki fark gibi... b. Uydu devletlerde yaşanan rekabet: buna az önce değinmiştik. c. Ajan ve Uşak yönetici: "Ajan yöneticiler" yada "uşak yöneticiler" dediğimizde, bununla istihbârat servislerine çalışan kimseleri kast etmeyiz. Onlara casus deriz. Örneğin, Müşerref Amerikan ajanıdır demek, CIA yada NSA'ya çalışıyor, onlardan maaş alıyor demek değildir. Aksine Müşerref, Amerikan politikalarına uygun politikalar izliyor, Amerika'nın Kapitalizm yorumunu benimsiyor, Amerikan şiarlarını dillendiriyor, demektir. Buna göre her kim Amerika'nın politikalarına paralel politikaları izliyor yada savunuyorsa, Amerika'nın Kapitalizm yorumunu beğeniyor yada benimsiyorsa, Amerikan şiarlarını dillendiriyorsa, Amerika'ya hizmet ediyor demektir ve böyle bir şahıs; Amerikancı, Amerikan yanlısı, Amerikan ajanı, Amerikan dostu yada Amerikan uşağı gibi kavramlar ile ifade edilir. Fakat burada bir fark vardır: eğer bu bağlılık, bilinçli ve/veya gönülden olursa ajan ve uşak şeklinde, bilinçsiz ve/veya gönülsüz olursa yanlısı-dostu şeklinde kullanılması daha dakik olur. Bu yaklaşım, siyasi ortam içerisindeki şahıslara intibak edilirse, uydu devletlerdeki siyasi ortamın parçalı ve dağınık olduğu, krizlere, çatışmalara ve çekişmelere hazır olduğu görülür. Bu bağlamda dikkate değer bir diğer husus da, aynı tarafta bulunan kesimler arasında da bir farklılık ve çekişme bulunmasıdır. Yani Amerikan yanlılarının hepsi tek bir bütünlük değildir. Pakistan'da Müşerref ile Navaz Şerif arasındaki fark gibi yada Lübnan'da Hizbullah ile Emel arasındaki fark gibi yada Türkiye'de CHP ile DSP arasındaki fark veya DTP içinde Nurettin Demirtaş ile Ahmet Türk arasındaki fark gibi... Başka bir kategori olarak, siyâsî kesimler içerisindeki güvercinler-şahinler farkı yada ılımlılar-radikaller farkı gibi... Başka bir kategori olarak, toplumun fakir ve kırsal kesimlere hitap edenler ile şehirli ve elit tabakalara hitap edenler gibi... Buraya kadar geçenler ışığında edinilecek yetenek sonrası yapılan değerlendirmelerin ciddi bir tehlikesi vardır. Bu da değerlendirmelerin, basit bir yargıya varma ve kolayca mahkum edip işin içinden çıkma tehlikesidir. Meselâ; Pakistan'da Benâzir Butto'nun öldürülmesini, onun İngiltere'ye yakınlığına bakarak Amerika'ya mâl etmek hatalı olur. Meselâ; Türkiye'de meydana gelen siyâsî vakıalar, genel anlamda küresel güçler ve onların yerli uzantıları arasındaki çekişmelerin ürünü olsa da, her olayı bu genel sonuca dayandırıp işin içinden sıyrılmak kolaycılığa ve çizilen plânların keşfedilmesine engel olabilir. Bu durumda, Türkiye'nin neden nükleer çalışmalar yaptığı, Başbakan'ın niye Fransa'ya gittiği, İran ile niçin elektrik anlaşması imzalandığı... gibi konular doğru anlaşılamayabilir. Ayrıca bir vâkıanın tek bir boyutu olmayabilir. Bazen çok boyutlu ve çok yönlü olabilir, bazen çizilen plânın bir infazı sürecinde aksaklıklar, beklenmedik sürprizler, dezavantajlar, yan etkiler oluşabilir. Tüm bunların da dikkate alınması gerekir. Örneğin; AKP Hükümeti'nin 301. madde hakkındaki tutumu, İngiltere'nin Irak'tan asker çekerken Afganistan'a ek asker göndermesi, Rusya'nın Türkmenistan ile çekişmesi, Fransa'nın Çad ile sorun yaşaması, Tunus'ta Kemâl Mercan'ın Amerika ile yaptığı anlaşmalar gibi. O nedenle siyâsî değerlendirmelerde kolaycılık, basitlik, sadelik gerekli ve önemli ise de, bununla yetinmek doğru değildir. Aksine derin bir bakış, dakik bir kavrayış ve ince bir düşünüş kaçınılmazdır. Bunun için herhangi bir olayı anlamak istediğimizde hemen tahminlerde bulunmayız, aksine gelişmelerin seyrini dikkatle inceler, ihtimâlleri değerlendirir, eksikleri gidermeye çalışır, sonra zann-ı gâlibe dayalı bir sonuca varırız. Çünkü siyâsî tahlil, bir tür içtihattır. Nasıl ki müçtehid bir meselenin şer'î hükmüne ulaşmak için önce vakıayı derinlemesine ele alır, sonra o vakıaya ilişkin şer'î delilleri inceler, sonra o vakıa ile o deliller arasında bir bağlantı kurup meselenin şer'î hükmünü tüm cehdini harcayarak ortaya çıkarmaya çalışırsa, aynı şekilde siyâsî tahlil yapan kimseler de siyâsî vâkıayı derinlemesine ele almalı, sonra o vâkıaya ilişkin siyâsî mefhumları incelemeli, siyâsî önbilgilerini hatırlamalı, sonra o vâkıa ile o mefhumlar ve önbilgiler arasında sağlıklı bağlantılar kurup vâkıanın tahlilini tüm cehdini harcayarak yapmalıdır. Bunun için siyâsî tahlilde, siyâsî mefhumlar ve siyâsî önbilgiler kaçınılmazdır. Kezâ bunlar ile vâkıa arasında doğru bir ilişkilendirmede bulunmak da kaçınılmazdır. Kezâ bu süreçte azami ceht harcamak da kaçınılmazdır. Burada delilden mahrum değerlendirme yanıltıcı olur, sloganlar ve hakâretler ile yorum yaptığını zannetmek saflık olur, düşünmeden-araştırmadan başkalarının yorumlarını kopyalamak çelişki doğurur, anlamadan-değerlendirmeden sırf haberleri ve olayları sıralamak habercilik olur. Aydın düşünmenin önemine gelince; Aydın düşünme sonucu, doğru tahliller yapılabilir, fakat ideolojik mefhumlar olmadan hem mütekâmil bir değerlendirme yapılamaz, hem de vâkıalara sağlıklı çözümler üretilemez. Bunun için en azından derin düşünmenin yanı sıra ideolojik bakış açısından değerlendirme yapılması da elzemdir. Son olarak ideolojik bakış açısına gelince; bu bakış, Akîde'den bakıştır. Bu Akîde, ister İslâmî bakış açısı olsun, isterse Komünist yada Kapitalist bakış açısı olsun fark etmez. Fark edecek husus, vâkıanın ne yönde değerlendirileceği ve hangi çözümün gösterileceği noktasında olur. Meselâ; Komünist bakış açısından bakan bir siyâsî, Amerika'nın Orta Asya'daki faaliyetlerinin künhüne vâkıf olabilir ve bunun için Komünist ideolojiden çözümler gösterebilir. Evrim teorisine dayalı çıkarsamalar veya yapay seleksiyon teorisi gibi. Kezâ Kapitalist bakış açısından bakan bir siyâsî de Amerika'nın Orta Asya'daki faaliyetlerinin künhüne vâkıf olabilir, ama bunun için Kapitalist ideolojiden çözümler gösterebilir. Gaye vasıtayı meşru kılar ilkesi veya Birleşmiş Milletler'e başvurmak gibi. Bu bakış açıları ve dayandıkları Akîdeler bâtıl olduğu için, elbette çözümleri de bâtıl olur. Fakat bu vâkıayı kavrayamayacakları anlamına gelmez. Mesele vâkıayı kavramak olunca, onların değerlendirmelerinden faydalanmak câiz olur. Fakat mesele vâkıaya çözüm getirmek olunca, onların çözümlerini almak mutlak olarak haram olur. İslâmî Akîde, insan fıtratına uygun, insan aklını ikna eden ve insanın kalbini mutmain kılan yegâne sahih akîde olduğu için, siyâsî vâkıaların değerlendirilmesinde ve sahih çözümlerin gösterilmesinde yegâne sahih bakış açısını oluşturur. Bu nedenle İslâmî bakış açısından olayları değerlendirmek, sahih, köklü ve kalıcı sonuçlara ve çözümlere ulaştırır. Buna bazı örnekler verelim. "Ey iman edenler! Kendi dışınızdakileri sırdaş edinmeyin. Çünkü onlar size fenalık etmekten asla geri durmazlar, hep sıkıntıya düşmenizi isterler. Gerçekten, kin ve düşmanlıkları ağızlarından (dökülen sözlerinden) belli olmaktadır. Kalplerinde sakladıkları (düşmanlıkları) ise daha büyüktür. Eğer düşünüp anlıyorsanız, âyetlerimizi size açıklamış bulunuyoruz." [Âl-i İmrân 118] Bu âyetten; bilhassa Sömürgeci Kâfirlerin bizim için çözüm göstermelerinin, bize karşılıksız yardım etmelerinin, bize merhamet etmelerinin, bizimle lehimize olacak anlaşmalar imzalamalarının, bizi bizim hayrımıza kendi birliklerine, paktlarına, örgütlenmelerine katmalarının mümkün olmadığı sonucuna varırız. İzledikleri politikalarla, çizdikleri yol haritaları ve ekonomik programlarla yalnızca kendi çıkarlarını gözetip bizi sıkıntıya sokmak istediklerini görürüz. Ayrıca içlerinden bazılarının aleyhimize sarf ettikleri düşmanca sözlerin, bize duydukları öfke ve nefretin yalnızca bir kısmını yansıttığını anlarız. (Daha fazlasını anlamak da mümkündür) "Sizi gözetleyip duranlar, eğer size Allah'tan bir zafer (nasib) olursa, "Sizinle beraber değil miydik?" derler. Kâfirlerin (zaferden) bir nasipleri olursa (bu sefer de onlara), "Sizi yenip (öldürebileceğimiz halde öldürmeyip) müminlerden korumadık mı?" derler. Artık Allah kıyamet gününde aranızda hükmedecektir ve kâfirler için müminler aleyhine asla bir yol vermeyecektir." [en-Nisâ' 141] Bu âyetten; Allah'ın izniyle devletimiz kurulup da Kâfirler ile bir savaşa girdiği takdirde ortaya çıkan sonuca göre, aramızda bize içten içe düşmanlık besleyen fitnecilerin, münafıkların ve cahiliye tortularından arınamamış laiklerin, bizim muzaffer olmamız halinde sırnaşarak bize yanaşacakları ve bize yaranmaya çalışacakları, mağlup olmamız halinde Kâfirler ile işbirliğine girebileceklerini anlarız. Böylece devletimiz Allah'ın izni ve yardımı ile kurulduğu zaman, bu tür kimselere karşı dakik ve uyanık oluruz, siyâsî ortamımızdan böylesi mümkün mertebe arındırmaya çalışırız. Ayrıca ayetin sonundaki ifadeden; devletimiz olsun yada olmasın, egemenlik anlamına gelen hiçbir tasarrufa razı olmayacağımız, bu cümleden güvenlik anlaşmalarının imzalanmasına, ekonomik bağımlılığa yol açan platformlara girilmesine, askerî bağımlılığa yol açan modernizasyon ihalelerinin yabancılara yada işbirlikçilerine verilmesine, siyâsî vesâyete yol açan herhangi bir politika izlenmesine, herhangi bir savaşta herhangi bir Kâfir ordunun komutası altına girilmesine... hatta Müslüman bir hanımın Kâfir bir erkek ile evlenmesine asla râzı olmayacağımızı görürüz. (Daha fazlasını anlamak da mümkündür) "Şüphesiz ki inkâr edenler mallarını, (insanları) Allah yolundan alıkoymak için harcıyorlar. Daha da harcayacaklar. Ama sonunda bu, onlara yürek acısı olacak ve en sonunda mağlûp olacaklardır. Kâfirlikte ısrar edenler ise cehenneme toplanacaklardır." [el-Enfâl 36] Bu âyetten; Kâfirlerin siyâsî, ekonomik, toplumsal, kültürel ve benzeri çalışmalar, araştırmalar ve programlar için kayda değer bir bütçe payı ayıracaklarını, medya gibi kitle iletişim araçları üzerinde tahakküm kurmaya çalışacaklarını, eğitim müfredatları üzerinde, kadınlar ve gençler üzerinde, kırsal ve yoksul kesimler üzerinde çalışmalar yapacaklarını, sivil toplum kuruluşlarını destekleyeceklerini, misyonerlik ve siyâsî ajanlık için fonlar ayıracaklarını... anlayabiliriz. Onların bu çabalarının ve çalışmalarının farkında olup engellemek yönünde adımlar atmak ve karşı projeler ve propagandalar geliştirmekle birlikte, onların bu harcamalarının onlar için bir yürek acısı haline dönüşeceği müjdesi ile güç kazanır, nihayetinde mağlup olacaklarının bilinciyle ferahlarız. (Daha fazlasını anlamak da mümkündür) "Melike: Hükümdarlar bir memlekete girdiler mi, orayı perişan ederler ve halkının ulularını alçaltırlar." [en-Neml 34] Bu âyetten; gerek demokrasi, gerek diktatörlük, gerek askerî yönetim, gerekse sömürge yönetimi biçiminde olsun, herhangi bir yerde adâlet ve ihsan ile yönetim sağlanmadığı müddetçe, baştaki yöneticilerin siyâsî, ekonomik, askerî, toplumsal, kültürel, ahlâkî, mânevî, insani ve diğer pek çok yönden ülkeyi ve halkını tahribata ve zarara uğratacağını, halkın gerçek liderleri olan ihlaslı ve salih kimseleri alçaltacağını, bunun yerine halkın erzellerini ve esfellerini onurlandıracağını anlarız. Böylece mevcut yöneticilerin ve çevrelerinde bulunan danışmanların, müsteşarların, akıl hocalarının, âkil adamlarının niteliğini daha yakından kavrarız. (Daha fazlasını anlamak da mümkündür) "Sen onları derli toplu sanırsın, halbuki kalpleri darmadağınıktır. Böyledir, çünkü onlar aklını kullanmayan bir topluluktur." [el-Haşr 14] Bu âyetten; bütünlük olarak gördüğümüz, Amerika "Birleşik" Devletleri'nin, "Birleşik" Krallık'ın, "Birleşmiş" Milletler'in, Avrupa "Birliği"nin, Arap "Birliği"nin... yada devletlerarası, bölgesel ve yerel örgütlenmelerin yada herhangi bir devlet içerisindeki Ordu, Emniyet, İstihbarat gibi birimlerin... koalisyon hükümetlerinin, seçim ittifaklarının, hatta tek bir partinin yada kurumun yada kuruluşun yada örgütlenmenin dahi gerçekte içten içe parçalı ve dağınık olduğunu, kimi zaman birbirlerine karşı tuzaklar kurduklarını, düşmanlık ettiklerini... anlarız. Peki bu dağınıklık, parçalanmışlık ve ayrılık nereden ileri gelmektedir? Ayetin sonunda buyrulduğu gibi, bu onların akıllarını kullanmayan ahmak topluluklar olmalarından ileri gelir. Çünkü akıllarını kullanarak yegâne sahih aklî akîde olan İslâmî Akîde'yi hayatlarını, varlıklarının ve gidişatlarının esası haline getirmemişlerdir ki aralarında birbirlerini sımsıkı bütünleştirecek, hiçbir ayrılığa yada düşmanlığa meydan vermeyecek güçlü bir bağa sahip olabilsinler. Aksine bâtıl bir bakış açısına sarılıp milliyetçilik, bölgecilik, vatancılık, menfaatçilik, maneviyatçılık gibi zayıf bağlara dayanarak pamuk ipliği ile birbirlerine bağlanmışlardır. Bir binanın tuğlaları arasındaki harç sağlam olmadıktan, kolonları içindeki demir yeterli olmadıktan sonra, o bina isterse yüz kat olsun, ne kadar büyük ve ihtişamlı olursa olsun, âkıbeti nihayetinde yıkımdır, muhtaç olduğu tek şey, Allah'ın izniyle fay hatlarının kırılmasıyla genişleyecek güçlü bir zelzeledir. (Daha fazlasını anlamak da mümkündür) Bunlar haricinde pek çok hadis (Ruveybida hadisi gibi) yada halk arasında meşhurlaşmış özdeyişler (domuzdan post, gavurdan dost olmaz gibi), siyâsî açıdan bizi aydınlatır. Bu yazıda siyasi tahlil yapmak için bilinmesi gerekli olan bazı hususları hatırlatma ihtiyacı hissettim. Şüphesiz birçok eksiği ve kusuru vardır. Amacım eksiksiz ve kusursuz bir yazı hazırlamak değil, doğaçlama tarzında bir ufuk açma çabasından ibaretti. Umulur ki Allah Subhânehu bunu, Ümmet'in aydınlanması sürecinde küçük bir katkıda bulunmuş olmamıza vesile kılar. |