|
Küresel güç mücadelesi eksen mi değiştiriyor? Orta Asya ve Kafkaslarda ABD-Rusya-Türkiye'nin güç mücadelesi..?
Birleşik Devletler Amirali William Falon’un Orta Asya ziyareti, bölge gündemini bir anda hareketlendirdi. Fallon önce Pakistan’ı, ardından Kırgızistan ve Tacikistan’ı ziyaret etti. Gerçi bu ziyaretler sürpriz sayılmazdı ama bu ziyaretin 2005’ten bu yana ilişkilerin dip yaptığı Özbekistan’a 24 Ocak 2008’de gerçekleştirilmiş olması, haliyle bu son ziyareti ve diğerlerini oldukça anlamlı ve önemli kıldı. Görünen o ki, ABD son dönemde Orta Asya’ya geri dönüş çabalarını hızlandırmış durumda. Hatırlanacağı üzere, 11 Eylül sonrası önce Afganistan, ardından Kırgızistan ve Özbekistan’a yerleşen Amerika, bölgenin siyasi çerçevesini değiştirmeye dönük bir stratejiyi uygulamaya koyunca, 2004’ten itibaren adım adım bölgeden dışlanmaya, diğer bir ifadeyle “istenmeyen güç” konumuna itilmişti. Bu kapsamda önce Şubat-Mart 2005’te Kırgızistan’da gerçekleştirilen “Lale Devrimi”, ardından benzer senaryonun Özbekistan’ın Andican şehrinde sahneye konması, bir anlamda ABD’nin bölgedeki askeri ve siyasi varlığının da ciddi anlamda sonunu getirdi. Bu gelişmeler üzerine Özbekistan’daki Hanabad (K-2) askeri üssünden 2005 yılının son aylarında çıkartılan ABD, Kırgızistan’da Manas Askeri Üssü’nde de pek rahat değil. Lale Devrimi’yle iktidara getirdiği Bakiyev yönetiminin Moskova’ya yönelmesi ve ardından üssün yıllık kira bedelini 75 kat arttırmak suretiyle 150 bin dolara çıkarması ve 2006 Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) Zirvesi’nde alınan karar doğrultusunda üssün terk edilmesi için Washington yönetimine verdiği dolaylı mesajlar Pentagon’u rahatsız ediyor. Hiç kuşkusuz, gerek Özbekistan’ın gerekse de Kırgızistan’ın aldığı bu kararlar ve takındıkları tavırda Rusya ve Çin’in gölgesini ŞİÖ üzerinden görmek mümkün. Rusya ve Çin, açıkçası ABD’yi bölgeden pılısıyla pırtısıyla çıkartmanın peşindeler… Şu ana kadar da oldukça başarılı oldukları söylenebilir, özellikle de Moskova açısından. Kuşkusuz bu yeni rekabet dönemi, Türkiye’yi de doğrudan ilgilendiriyor. Bu kapsamda son dönem Türk dış politikasının yeniden Türk dünyasına yönelmesi daha bir anlamlı hale geliyor ve dikkatleri çekiyor. Süreci taraflar açısından daha teferruatlı bir şekilde irdelediğimizde karşımıza şu noktalar çıkıyor: A. ABD Açısından: 1. Küresel güç mücadelesinin Ortadoğu’dan Orta Asya-Kafkasya merkezli Avrasya bölgesine doğru yeniden kaymaya başlaması; 2. Rusya’nın dış politikada yakın çevresinde, özellikle de Orta Asya ve Kafkasya bölgeleri bağlamında artan bir etkinlik göstermeye başlaması; 3. Bu politikanın uygulanması kapsamında Rusya’nın İran ve Çin’le yakın bir işbirliğine girmesi ve bu ülkeleri kullanarak bölge ülkelerine karşı “kumpas” stratejisi izlemesi ve bu devletlerin Batı, ABD ile her türlü işbirliğinin önüne geçmek istemesi, böylece ABD’nin manevra alanını daraltmaya başlaması; 4. Hazar örneğinde de görüldüğü üzere, bu devletlere yeri geldiğinde şantaj yaparak, bölgesel konularda, sorunlarda “arka çöplüğün horozu benim” demesi; 5. Enerji politikaları bağlamında Rusya’nın bir adım öne geçmesi ve Batı’nın enerji güvenliği bağlamında riskli bir gelecek ile karşı karşıya kalacağı endişesini daha derinden hissetmeye başlaması; 6. Afganistan’da yaşanan olumsuzluklar ve “Yeni Taliban” hareketinin önlenemez yükselişi ve bu harekete verilen bölgesel güç desteği, buna karşılık ABD’nin bölgesel anlamda mevzi kaybetmeye devam etmesi; 7. Bu kapsamda Pakistan-ABD ilişkilerinde yaşanan sorunlar ve Washington açısından İslamabad yönetiminin “güven vermeyen” duruşu, Pakistan dış politikasında Batı’dan Doğu’ya doğru başlayan eksen kaymasının hızlanması; 8. Kırgızistan’da Bakiyev yönetiminin Washington yönetimi açısından yarattığı hayal kırıklığı ve son olarak Rus etnik kökenli eski Enerji ve Sanayi Bakanı İgor Çudinov’u, Almazbek Atambayev’in yerine başbakan olarak ataması; 9. Son hareket ile birlikte ABD’nin nüfuzunun bu ülkede önemli ölçüde darbe alması ve buna karşılık güçlenen Rus nüfuzu karşısında Amerika’nın geleceğinin belirsizlik kazanması. B. Bölge Devletleri Açısından: 1. Rusya’nın bölgeye emperyal dönü ve “Rus şovenizmi”nin bölge bilinçaltında bıraktığı derin etkinin bir sonucu olarak ortaya çıkan endişe ve korku durumu; 2. Rusya’nın bölgeye dönüşüyle birlikte bölge ülkeleri dış politikasında Moskova’ya karşı Pekin ve başta Washington olmak üzere diğer Batılı başkentlerin dengeleyici birer unsur olarak bu ülkelerin dış politikalarında tekrar ön plana çıkmaya başlamaları; 3. Bölge devletlerinin enerji güzergâhları ve enerji güvenliği açısından Moskova’ya olan bağımlılıktan kurtulma istekleri; 4. Bu bağlamda Hazar üzerinden alternatif enerji güzergâhlarını içeren projelerin uygulanması için Batı’ya olan ihtiyaç; 5. Bu kapsamda Hazar’ın statü meselesinin çözümü için son bir çare olarak sorunun uluslararasılaştırılmasında Batı’nın desteğine olan ihtiyaç; 6. Rusya’nın geri dönüşüne bölgedeki milliyetçi çevrelerin verdiği tepki ve bunun söz konusu başkentlerde ortaya çıkardığı rahatsızlık; 7. Çin’in güven vermeyen bölge açılımı ve bunun bölge devletleri açısından yarattığı güvenlik sorunu. C. Türkiye Açısından: 1. Son gelişmeler, her şeyden önce Türk dış politikası açısından yeni bir fırsat dönemine ve Türkiye’nin bölgede artan jeopolitik önemine bir kez daha işaret etmektedir; 2. Dolayısıyla Türkiye’nin önemi tüm taraflar açısından, özelikle de ABD açısından bir kez daha artmıştır. Bu bağlamda başta Washington ve Moskova olmak üzere, bölgesel ve küresel başkentler Ankara ile olan ilişkilerini bir kez daha göden geçirmek zorunda kalacaklardır; 3. Süreç Ankara’nın elini kuvvetlendirmektedir. Türkiye’nin bölgeye dönük aktif siyaseti ve ilişkileri getireceği boyut, hiç kuşkusuz Ankara’nın küresel bir başkent olmasında oldukça belirleyici olacaktır; 4. Diğer taraftan Türkiye’nin bölgedeki yeni rekabet durumundan etkilenecek olması da göz ardı edilmemelidir. Asgari etkilenme ve süreçten kazançlı çıkmak için, her şeyden önce Ankara’nın kendi yol haritasını oluşturması ve bu konuda bölge devletlerini ikna etmesi gerekmektedir; 5. Bu bağlamda Ankara’nın bölge başkentleriyle bire bir ilişki geliştirme, ikili işbirlikleri sonucunda bölgesel bir işbirliğine yönelmesi daha pratik ve akılcı görülmektedir; 6. Türkiye’nin bölge siyasetinde tüm ülkeler önemli olmakla birlikte, Ankara’nın özellikle ilişkilerde sorun yaşadığı iki başkentle (Taşkent ve Aşkabat) olan ilişkilerini daha sıcak tutmasında fayda görülmektedir. Bu kapsamda Taşkent’e en kısa zaman içinde gerçekleştirilecek en üst seviyede bir ziyaret kaçınılmaz görülmektedir. Netice itibarıyla ifade etmek gerekirse, Avrasya politikasında başarılı olmak isteyen ve bu kapsamda bölgede kalıcı olmanın yollarına bakan ABD, Afganistan ve Pakistan bağlamında yaşadığı sıkıntılı süreci ve Rusya-Çin ikilisinin bölgede artan etkisin kırmak için yeni bir diplomatik atak başlatmış görünüyor. Bu kapsamda ABD şansını bir kez daha denemek istiyor desek, pek de yanılmayız… Diğer taraftan bu yeni rekabet sürecinde Türkiye’nin artan önemi ve beraberinde getirdiği yeni fırsat dönemi, Ankara’nın küresel başkent olması açısından da dikkat çekici. Bu kapsamda bölge ülkelerinin arayışları, Türkiye’ye bu imkânı fazlasıyla veriyor, yeter ki Ankara milli ve bağımsız bir yol haritasını büyük bir kararlılıkla uygulamaya koysun. Yard. Doç. Dr. Mehmet Seyfettin EROL Gazi Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi (stratejikboyut) |