Anasayfa arrow Yazarlar arrow Tahir Şanlı arrow Uyarıcılar Toplumun Dinamiklerindendir
 [Detaylı_Ara]
Anasayfa
HİLÂFET ÖZEL
Beyanname
Siyâsi Tahlil
Kitaplar
Haber - Yorum
İktibas
Dünyada Dava
Multimedya
Fikir - İnceleme
Kavram
Sohbet
Soru-Cevap
Sizden Gelenler
Linkler
İletişim
Detaylı Arama

 Yazarlar

Editör
Esad Mansur
Esma Sıddık
Fuad Hamidoğlu
Mahmud Gıtal
Mehmed Aydın
Saliha Aydın
Sümeyye AVCI
Tahir Şanlı
Zeynep Afra
Bir Ayet

10/43 Aralarında sana bakan vardır. Sen körleri, görmezlerken doğru yola iletebilir misin?
Kur'an'da Ara
Aranacak kelimeyi giriniz
  
Al-islam.com'a teşekkür ederiz.
Bir Hadis

"İmam (Halife) bir kalkandır. Onun arkasında savaşılır ve onunla korunulur." Buhari, 2737; Müslim, 3428; Nesei, 4125; Ahmed b. Hanbel, 10359
Kitap

Siyasi Meseleler [İşgâl Edilmiş Müslüman Beldeler]

Uyarıcılar Toplumun Dinamiklerindendir Yazdır E-Posta
Tahir Şanlı
25 Ocak 2008 Cuma

Imageİnsan, hayatı tanımaya başlayınca etrafındaki olan-bitenleri anlamaya çalışır. Uzvi ihtiyaçları ve içgüdüleri için çevresini tanımaya ve bu ihtiyaçlarını karşılayacak ortama doğrudan gereksinim duyar. Bu bağlamda insan yapısı içgüdüler ve uzvi ihtiyaçlarla donatılmıştır.

İçgüdüler üç ana noktada toplanır:

1-    Beka/ölümsüzlük içgüdüsü,

2-    Nevi içgüdüsü,

3-    Tedeyyün/inanma ve kutsama içgüdüsü.

Uzvi ihtiyaçlarsa iki kısma ayrılır:

1-    Mutlaka tatmin edilmesi gereken ihtiyaçlar,

2-    Tatmin edilmesi gereken fakat zorunlu olmayan içgüdüler vardır.

Bütün insanlardaki özellikler bu iki kategoriden oluşur ve hayatlarını bu özellikler etrafında daim kılarlar.  

Uzvi ihtiyaçları ve bazı içgüdüleri her ne kadar kişinin tek başına halledebileceği gibi gözükse de yeterli derecede tatmin edilemez-doyuma ulaşamaz. Uzvi ihtiyaçlarını yeterli derecede temin edemediği zamanlar olabilir. Hayatını devam ettirebilmek için bir başkasına -cinsinden olan varlığa- ihtiyaç duyar. İnsan, tabiatı (yaratılışı) gereği belirli sınırlar içerisinde yaşar. Hayatını düzenlemeye kalktığında da fıtratı gereği hareket etmenin dışına çıkamaz. Dünyanın dışına, başka bir aleme, başka varlıklarla aynı denklem içerisinde yaşaması mümkün değildir. Onun yaşamı ve ölümü dünyadadır. Bu ikisi arasında ilişkileri de ancak kendi cinsinden olan insanlarladır.

İnsan dünyada neslin devamı içinse zaten bu kaçınılmazdır. Doğal olarak insan bunları görür ve kendi cinsinden olan insanla alakasını şöyle veya böyle devam ettirir. Bu insanın hayatta kalabilmesi için yapması gerekenlerdir.

Kendi hayatını düşünen insan ailesinin yaşadığı ortamı düşündüğü gibi ümmeti, hatta bütün insanlığı düşünür. Bu şekilde alaka kurma ve bakış insanın bir fıtri özelliğidir. Yalnız bu yaklaşım başıboş bırakılmış ilişkiler yumağı olmaması gerekir. Öyle olduğu takdirde düzensizlik ve geri kalmışlık meydana gelir. Hayata bakış insan olarak ele alınmalı, sadece yaşamdan ibaret olduğu düşünülmemelidir.

İnsanın kalkınması içinse yaşam biçimini nasıl düzenleyeceği ile alakalıdır. Alakaların ne üzerine bina edileceği insanın hayata bakışıyla alakalıdır. Bu noktada da sorumluluk alarak meseleyi aydın düşünmek gerekir. Çünkü, yaşamın öncesi, yaşam ve yaşamdan sonrası hakkında köklü düşünce insanı sağlıklı kalkındırmaya götürür. Sağlıklı olabilmesi için de kalkınmanın insan fıtratına uygun düşmesi lazımdır.

Kalkınma konusu insanlarla alakalı olmasına rağmen insanlardan sadece bireylerle sınırlı kalan bir gelişme değildir. Kalkınmak ancak insan toplulukları için söz konusudur. Bireyler yalnızlıklarını eşya ile olan alakalarıyla (fıtratın elverdiği kadarı ile) tedarik edebilir. Bundan dolayı yalnız kalan bir kişi için kalkınmadan veya fikren yükselmekten bahsedilemez. Bu isterse zeka yönüyle derya olsa da. Yalnız kalan insanın alakası etrafındaki eşyalarladır. Bu da insanı sadece yaratıcının varlığını anlamaya götürür, gerisini anlayamaz. Eşya insani alakaları gerçekleştirmede araç olabilir fakat asıl olması mümkün değildir. Bu demek değildir ki; eşya ile olan alakaları donduralım veya bitirelim. Eşyadan ayrı kalmakta mümkün değildir. Çünkü Allah insanı eşya ile iç içe yaratmıştır. Burada söz konusu olan ise alakalardır. Eşyanın kullanımına düzen ve sınır getirilmezse insanı baskı altına alır. Günümüzün materyalist-maddeci çağrışımlarında olduğu gibi. Eşyanın üretimindeki çeşitlilik, teknolojik gelişmelerin getirdiği sürekli yenilik, bunları kullanmaya yönelik propaganda ve siyasi yol insanı maddenin esiri kılmıştır. İnsanlar insani alakaları hızlı bir şekilde terk etmiş eşya ile alakasını en üst seviyeye taşımıştır. Saatlerce ekran karşısında oturmakta, saatlerce bilgisayar üzerinden internet, oyun, çete takılmakta, çeşitliliği mp3, cep telefonları, dvd, cd'ler sinemayla sürdürmektedir. İnternet üzerinden siteler ve cet odalarına saatlerce sohbetlere takılmak -buralarda İslami'de olsa- insanın eşyanın teslim almasından başka bir şey değildir.

Günümüzde insan insani alakalarını kaybetmiştir. İnsan ne anne-babası ile ne kardeşleri ile ne dost, akraba ve çevresi ile insani alakaları, insani tavırları gerçekleştirememektedir. Örnekler ve tavırlar teslim alan eşyanın esiri konumundadır. Günümüzde Müslümanların bu teslimiyetten uzak kaldığını söyleyemeyiz. Maalesef İslami esasları kendisine ölçü alan Müslümanların dahi bu girdaptan kurtulamadığını görüyoruz.    

Kalkınmak insan toplulukları için vardır, alaka ve ilişkiler insani vasıflarla gerçekleştirilir. Çünkü alakalar insanlar arasında meydana gelir.  Bu hususta Allahu Teala şöyle buyur:

ياأيها الناس إنا خلقناكم من ذكر وأنثى وجعلناكم شعوبا وقبائل لتعارفوا إن أكرمكم عند الله أتقاكم إن الله عليم خبير

"Ey insanlar! Doğrusu biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Ve birbirinizle tanışmanız için sizi kavimlere ve kabilelere ayırdık. Muhakkak ki Allah yanında en değerli-üstün olanınız, takvada en ileri olanınızdır-O'ndan en çok korkanınızdır. Şüphesiz Allah bilendir, her şeyden haberdardır." (Hucurat 13)

"Bu (din), Rabbinin dosdoğru yoludur. Biz, öğüt alacak bir kavim için âyetleri ayrıntılı olarak açıkladık." (En'am 126)

"...Elbette bunda düşünen bir kavim için büyük bir ibret vardır." Nahl 69

Bütün nebi ve resuller bir kavme-bir topluluğa gelmiştir. Her kavme mutlaka bir uyarıcı gönderilmiştir. Bunu Allahu Teala Kur'anı Kerimde şöyle ifade ediyor:

 "Biz seni müjdeleyici ve uyarıcı olarak hak ile gönderdik. Her millet için mutlaka bir uyarıcı (peygamber) gelmiştir." (Fatır 24)

Uyarıcılar toplumun dinamiklerindendir. Bu, (inananlar için) Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Selleme kadar nebi veya resuller şeklinde olmuştur. Hz. Muhammed Sallallahu Aleyhi ve Selleme'den sonra toplumun dinamikleri olarak karşımıza davetçilerin çıktığını görmekteyiz.

Her toplum için en az bir uyarıcının olması mutlaktır. Bu doğal olarak meydana gelir. Doğru veya yanlış üzerinde olmaları fark etmez, her toplumda mutlaka uyarıcılar bulunur. Çünkü toplumu meydana getiren katmanlar; insan, fikirler, duygular ve nizamlardır. Tek başına ne fikirler hareket edebilir ne de duygular harekete geçirilebilir. Onu harekete geçirip iten güç ancak uyarıcılardır. Uyarıcıların olmadığı bir toplum düşünülemez. Hatta iki kişi bir araya geldiğinde ikisinden biri mutlaka uyarıcı olur. Bundan dolayı İslam yalnız kalmayı, insanlardan kopuk bir hayatı yermiştir. 

İbn-i Ömer Radıyallahü anhüma'dan rivayet edildiğine göre; Resulullah Sallallahü Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu, demiştir:

"Halk arasına girip de eziyetlerine sabreden mü'minin sevabı, halk arasına girmeyen ve onların eziyetlerine sabretmeyen mü'minin sevabından daha fazladır." (Tirmizi, Kıyame, 55; ibnu Mace, Fiten, 23; Ahmed Müsned, 111,43.)

İbn-i Ömer Radıyallahü anhüma anlatıyor: Hz. Ömer Radıyallahü Anhüma el-Cabiye'de bize hitaben; "... Ayrılıktan sakının. Zira şeytan, tek kalanla birlikte olur." (İbnu Mace Ahkam 27-2363, Tırmizi Fiten 7-2166)

Müslimin sahihinde Sa'd b. Ebi Vakkas'tan şöyle dediği rivayet edildi:

Osman dünyadan el etek çekmek istedi. Ancak Resulullah Sallallahü Aleyhi ve Sellem böyle bir şey yapmayı yasakladı... (Buhari; Nikah 8)

İnsanın uzlete çekilmesi, insanlarla olan alakasını kesmesi, inzivaya çekilip kilise din adamları gibi dünya işlerinden ve insanlardan uzak kalması yine insanın fıtratı ile uyuşmayan işlerdendir, sorumluluk almaktan kaçınmaktır. Kendisini, ailesini, ümmeti düşünen insan bulunduğu alandaki sorumluluğu hisseder. Hayattaki sorumluluktan kaçış kişiyi dinamik enerjisini tatmin etmekten başka bir problemi olmayan hayvandan farksız kılar.

Eşyadan yararlanmak esası benimsenip ücra bir köşede eşyanın kontrolü altına girmek komünist ideolojisinin felsefesinde yatar. Komünistler dahi insanı eşyanın evcilleştirilmiş kölesi haline döndürememiştir.

Kapitalizm de sunduğu teknoloji ile insanı kendi benliğinden uzaklaştırıp insan unsurundan ayırarak eşyanın esiri yapmak istemektedir.

Eşya yaşamda hayatın ihtiyaçlarını yerine getirmek için araçlar olabilirler. Fakat bir insanın diğer bir insanla kuracağı alakanın önüne asla geçemez.

İnsanı yoktan var eden Allah Subhanehu Teala gönderdiği peygamberleri de insanlardan seçmiştir. Melekten veya cinden bir peygamber olduğu delillendirilemez. Çünkü insan, insan olması nedeniyle ancak insani alakalar kurabilir. Kendi sıfatlarını taşımayan melekle aynı konumda olması mümkün değildir.

İnsanların alakalarını ve bunu düzenlemeye çağıran uyarıcıların görev yeri dünyadır, ahret değildir.

Ahirette, -Kıyamet- günü diriltilip yeniden yaşaması ise onun için ikinci bir hayattır. Oradaki diriliş, yaşam, alakalar dünyadaki gibi değildir. Yani insanın dünyaya gönderilişi gibi değildir. Ahrette neslin üremesi diye bir şey yoktur. Orada iki topluluk vardır. İnsanlar, ya cennet ehlindendir ya da cehennem ehlindendir. Bunu Allah Subhanehu Teala şöyle bildirdi:

"Cehennem ehliyle cennet ehli bir olmaz. Cennet ehli, isteklerine erişenlerdir." (Haşr 20)

Orada ne cennetin uyarıcıları vardır ne de cehennemin. Dünyada peşlerine düştükleri uyarıcıların hesabı oraya yansımıştır. Cehenneme girenler kendilerini cehennemden çıkartacak bir uyarıcı bulamazlar. Cennete gidenler içinde artık bir uyarıcı yoktur. Onlar yaptıkları amellerinin karşılığını almışlardır. Allahu Tealanın Kur'anı Kerimde beyan ettiği gibi:

"Cennet ehli cehennem ehline: Biz Rabbimizin bize vadettiğini gerçek bulduk, siz de Rabbinizin size vadettiğini gerçek buldunuz mu? diye seslenir. "Evet!" derler. Ve aralarından bir çağrıcı, Allah'ın lâneti zalimlerin üzerine olsun! diye bağırır." (A'raf 44)

 Bu izahlardan sonra insanın insanların içerisinden çekilip ayrılmasının doğru olmadığını gördük. Bunu hem vakıa gerekli kılmış hem de deliller ortaya koymuştur. Yani insan hiçbir şekilde hayattaki sorumluluktan kaçamaz. Uyarıcıların işi insanlarladır. Onların bu mesuliyetlerini bir kenara bırakması toplumun, ailenin ve insanlığın ölümü demektir.

"Alimin ölümü, alemin ölümü gibidir." (Buhari)

"Ahir zamanda, âlimler ölür, câhiller din adamı yerine geçirilir. Onlar da bilmeden yanlış fetva verir, kendisi sapar, başkalarını da saptırır." (Buhari)

"...Salihlerle beraber olan kötülerden olmaz." (Müslim)

Bütün problemlerin ve çözümlerinin kaynağı insan unsuru olup, onun düzeltilmesiyle olabileceğini bilmek çok önemlidir. Yunus Aleyhisselam kıssası konumuza ışık tutacaktır.

Yunus Aleyhisselam Musul yakınlarında, Asurluların başşehri olan Ninova-da doğmuş, Kur'an-da kendisinden -Zennun, Sahib-i Hut-diye bahsedilir. (Bakınız; Enbiya.87,En'am.86.)

33 senelik davetinde kendisine iki kişi inanmıştı.

Bundan hareketle, kavminin dinlememesi üzerine onları terk eder, bir gemiye biner, balığın gemiye geçit vermemesi üzerine suçluyu bulmak üzere kura çekilir ve Yunus peygamber atılır, balık onu yutar. Gece, hava fırtınalı, balığın karnında, herkesten ümit kesik bir vaziyette o Allah'ı andı: "Zünnun'u da an. Hani o halkına kızmış, onlardan ayrılmış, bizim kendisini sıkıştırmayacağımızı sanmıştı. Sonra karanlıklar içinde şöyle yakarmıştı:" Ya Rabbi! Sensin ilah, senden başka yoktur ilah. Sübhansın, bütün noksanlardan münezzehsin, yücesin. Doğrusu kendime zulmettim, yazık ettim. Affını bekliyorum Rabbim!"

"Onun da duasını kabul buyurduk ve o sıkıntıdan kurtardık. İşte biz mü'minleri böyle kurtarırız." (Enbiya.87-88.bkn. Nisa.163,Saffat.139-148,Kalem.48-50,)

"Azabımız gelip çattığı zaman iman edip de bu imanı kendilerine fayda vermiş bir memleket (halkı) bulunsaydı ya! (Bu asla vaki olmamıştır.) Ancak Yunus'un kavmi müstesnadır ki; bunlar iman edince kendilerinden dünya hayatındaki rüsvaylık azabını uzaklaştırıp giderdik. Ve onları daha bir zamana kadar yaşayıp faydalandırdık." (Yunus.98.) (Ayrıca Kurtubi tefsirine bakabilirsiniz.)

İnsanlardan, kavminden uzaklaşmak çözüm değildir. İnsanlar bu konuda ne kadar sıkıntı verirlerse versinler uyarıcı toplumdan uzak duramaz. Peygamberler için geçerli olan durum onun onların yolunda yürüyen ümmetleri içinde geçerlidir. Peygamberlerin getirdiği ilahi mesaja inanmak ve inandıklarını tatbik etmek gerektiği gibi sorumluluğu üzerine alıp taşımakta mutlaktır.

Müslüman olan birinin köşesine çekilmesi ise asla doğru değildir. Özelde daveti yüklenen kişiler için bu asla düşünülemez. Nasıl ki, peygamberler insanların içerisinde tebliğ yaptılar, doğrudan muhatap olarak insanların karşısında oldular Müslümanlarında aynı yolu takip etmeleri kaçınılmaz olur. Vahyin gelmesi ile peygamberler bunu insanlara taşımıştır. Daha sonra daveti taşıma görevini kendi yolunu takip edenlere bırakmışlardır. 

"Ben Müslümanlardanım deyip salih amel işleyerek insanları Allah'a davet eden kimsenin sözünden daha güzel sözlü kim olur?" (Fussilet: 33)

Tahir Şanlı
25.01.2008

< Önceki   Sonraki >
04 Aralık 2008 Perşembe

Tarihin En Büyük Hilâfet Konferansı Gerçekleştirildi

.:: ALINTI ::.
 
Laik değerlerin kadınlara yeni eziyeti
Asma Saleem | 26.10
 
Kapitalizmin son aşaması: Birleşik devletçi devletler topluluğu
Kaan Benli | 24.10
 
İslam Medeniyeti ve Bilim
| 18.10
 
Halifeye ne kadar ödeme yapılır?
Abdul Kareem | 12.05
 
Filistin'in Tibet'ten eksiği ne?
| 23.04
 
FATİH SULTAN MEHMED'İN AYASOFYA VAKFİYESİ
| 15.04
| Anasayfa :: Yazarlar :: Beyan /Bildiri :: Basın Açıklamaları :: Siyâsi Tahlil :: Kitap :: Haber - Yorum :: Linkler :: İletişim |