Anasayfa arrow Yazarlar arrow Fuad Hamidoğlu arrow İslam Ümmetinin Kamu Mülkiyeti, Petrol Kime Ve Nereye Akıyor?
 [Detaylı_Ara]
Anasayfa
HİLÂFET ÖZEL
Beyanname
Siyâsi Tahlil
Kitaplar
Haber - Yorum
İktibas
Dünyada Dava
Multimedya
Fikir - İnceleme
Kavram
Sohbet
Soru-Cevap
Sizden Gelenler
Linkler
İletişim
Detaylı Arama

 Yazarlar

Editör
Esad Mansur
Esma Sıddık
Fuad Hamidoğlu
Mahmud Gıtal
Mehmed Aydın
Saliha Aydın
Sümeyye AVCI
Tahir Şanlı
Zeynep Afra
Bir Ayet

37/45-47 Başağrısı vermeyen, sarhoş etmeyen, içenlere zevk bahseden bembeyaz bir kaynaktan doldurulmuş kadehler sunulur.
Kur'an'da Ara
Aranacak kelimeyi giriniz
  
Al-islam.com'a teşekkür ederiz.
Bir Hadis

"Sizden biri doğruyu duyduğunda veya gördüğünde onu söylemeye insanlara olan korkusu engel olmasın." (Müslim, Buhari)
Kitap

Siyasi Meseleler [İşgâl Edilmiş Müslüman Beldeler]

05 Temmuz 2008 Cumartesi
İslam Ümmetinin Kamu Mülkiyeti, Petrol Kime Ve Nereye Akıyor? Yazdır E-Posta
Fuad Hamidoğlu
21 Ocak 2008 Pazartesi
ImageBilindiği gibi ilk petrol çıkarma teşebbüsü 1908'de gerçekleşti. Zira ilk petrol damlası İran'da akmaya başladı. Bunun hemen ardından bütün sömürgeci güç ve devletler Körfez bölgesine akın akın gelmeye başladılar.

Önce sömürgeci olan İngiltere bölgede hegemonyasını rakipsiz bir şekilde sürdürdü. Örneğin; Kuveyt emiri 1913'de şunları söyledi: "İngiltere hükümetinin tayin etmediği kimseye kullanım ve imtiyaz hakkını katiyen vermeyeceğiz." Ayrıca kral Abdulaziz Al-Suud ise İngiltere hükümetinin onayı olmadan, kendisinin egemen olduğu toprağın hiçbir parçasını kullandırmayacağını Britanya'ya taahhüt ediyordu.

Birinci Bölüm:

Çıkarcı kafir devletlerin Körfez ve Hazar bölgelerindeki uluslararası çatışmaları ve petrolün bu çatışmalarla ilişkisi:

Sebepleri ne olursa olsun devletlerarasındaki çatışmalar, devletler var olduklarından beri olagelmiştir. Adına Rönesans dedikleri yakın tarihe baktığımızda, belli çıkarları elde etmek için birçok güçler arasında şiddetli çatışmalarla dolu sahneler görürüz. Bu bağlamda Eaden isimli İngiliz siyasetçi şu ifadeyi kullanıyordu: "İngilizler Irak için savaşmaya hazırdır." Yine İngiliz Dışişleri Bakanı, Londra'ya son ziyaret yapan Chroşof'a şunları söyledi: "İngiltere, Ortadoğu için antlaşmaya hazırdır."

Bölgenin stratejik önemini artıran sebep ise; ilgililerin sürekli olarak araştırma ve incelemeler yapmalarıdır. 22.01.1980'de eski Amerikan Başkanı Carter, kongrede yıllık raporu açıklayarak, Körfez ve Hind Okyanusunda egemenlik kurmayı hedeflediklerini bildirmişti. Raporda şu ifadeler yer alıyordu: "Yabancı güçlerin Körfeze nüfuz ederek egemen olma teşebbüsünde bulunması ve ABD'ye karşı bir harekete ilişkin tutumumuz çok açık olması gerekir. Böylesi bir saldırı, askeri alternatif başta olmak üzere her türlü imkanı kullanarak bertaraf edilmesi lazım gelir. Hind Okyanusunda bulunan deniz güçlerimizi arttırdık ve şuanda biz, Kuzey Afrika ve Körfez bölgelerinde güçlerimizin kullanabileceği deniz ve hava lojistik kolaylıklarının hazırlıklarını yapıyoruz. Körfez bizim için önem kazandığı gibi birçok dostlarımız ve müttefiklerimiz için de önem arz etmektedir. Enerji açısından petrol bize veya başkasına akmadığı takdirde doğrudan güvenimizi tehdit edecektir. Zira petrolün akmasını engelleyen iki tehlike vardır:

-Birincisi; körfezde istikrarsızlıktan doğan tehlike,

-İkincisi ise; Sovyetler Birliğinden kaynaklanan tehlike.

Bu iki tehlike durumları, tehdit edildiğinde ciddi bir şekilde hayati çıkarlarımızı kollayıp korumamız gerekir."

Bütün bu açık sözlerden anlaşılıyor ki Amerika; Ortadoğu bölgesi ve petrol içeren bölgeleri Amerika'nın hayati ve ulusal çıkarlarından saymıştır. Bu açıklama "Carter Doktrini" olarak biliniyordu. Bu doktrin ise sömürgeci Amerika'nın tarihinde ilk değildir. Zira "Monro Doktrini" adı altında 1823'de Güney Amerika'daki ayaklanmaları kışkırtan ve İspanya'ya yardım eden Avrupa devletlerinin bir araya gelmelerini fark eden Amerika, Güney Amerika kıtasına karşı aynı şeyi yapmıştı.

İşte, bu gelişmelerden sonra 02.01.1823'de dönemin devlet başkanı Ceams Monro, kongreye bir öneri getirerek şöyle açıklamıştı: "ABD, Avrupa devletlerinin Amerika kıtasına yaptığı müdahaleler, aslında bir saldırı olup, Amerika'nın güvenini tehdit eden bir durum olarak sayar. Dolayısıyla Amerika buna her türlü imkanlarla karşı çıkar."

Kongre bu öneriyi kabul etti. Ardından ABD sınırları bir anda Güney Amerika kıtasının tümüne yayıldı. Böylece ABD'nin nüfuzu Avrupa'nın nüfuzuna geçti ve Güney Amerika kıtası Amerika'nın arka bahçesi oldu.

Çöl Tilkisi adını verdikleri operasyonun komutanı Norman Shfarskof, Amerika'nın 1991'de Irak'a düzenlediği saldırı ile ilgili olarak kendisine bir gazeteci tarafından, Amerikan güçlerinin Körfeze gelmelerinin nedeni sorulduğunda şunları söyledi: "Biz, Allah'ın yaptığı hatayı düzeltmek için geldik. Bu hata ise petrolü Araplara vermesidir."

Hatta uluslararası medyanın eski Amerikan Savunma Bakanı Kohen'in yaptığı şu açıklamayı yayınlaması artık siyasi anormallik sayılmamakta: "Güçlerimiz bu bölgeden artık ayrılmayacaktır."

Bütün bunlar şüpheye yer vermeyecek kadar kati olup, sırf güç kaynaklarına egemen olmak için çıkarcı güçler arasında uluslararası çatışmanın var olduğuna delalet etmektedir.

Zamanın çıkarcı gücü olan İngiltere, Körfez ve Kızıl Deniz'e 19. yüzyılın sonuna doğru egemen olmaya başladı. Bu bölgeleri; İngiltere'nin baş tacı Hind sömürgesini ve kendisine bağlayacak olan ulaşım güzergâhlarını korumak için sömürgeler haline getirdi. Fakat bu bölgenin petrol içerdiği anlaşılınca hem bölgenin stratejik değeri hem de çıkarcı güçlerin açgözlülüğü ve ilgisi daha da arttı. İngiltere ise, bölgede tutunabilmek ve uzun süre kalabilmek için gücünü artırarak askeri üsler kurdu. Amerika'nın 1933'de petrol firmaları aracılığıyla uluslararası çatışma arenasına girmesinden sonra, İngiltere'nin petrolü rakipsiz olarak kullanma çemberi daralmaya başladı. Amerika, ilk olarak bütün ağırlığını petrolün birinci üreticisi olan Suudi Arabistan üzerine koydu. Ancak İngiltere ikinci dünya savaşından sonra gücünü büyük ölçüde kaybetti.

Bu siyasi boşluğu doldurmak üzere dünyanın yeni çıkarcı gücü Amerika; Körfez başta olmak üzere Avrupa'nın sömürgeleri üzerine egemen olmak istiyordu. İngiltere 1968'de Süveyş Kanalından askeri olarak 1971'de çekileceğini açıklamasının ardından Henry Kesinger, Amerikan Milli Güvenlik Kurulunun bölgenin boşluğunu doldurmak için Körfez ile ilgili derin bir araştırma yapmasını şiddetle istedi. Yapılan derin araştırmalar sonucu gösterdi ki, hem Amerika'nın bölgedeki stratejisini gerçekleştirmek, hem de çıkarlarını korumak için Amerika'ya bağlı ve güçlü bir İran kaçınılmaz idi. Bu yüzden Amerika, İngiltere güdümünde olan İran'ı çok ciddi şekilde almak istiyordu. Amerika'nın buna ihtiyaç duymasının sebebi ise, İngiltere'nin bölgedeki kendi çıkarlarını korumak ve Amerika'nın bölgeye girmesini engellemek için İran'ı kalkan olarak kullanmış olmasıdır.
Şunu da unutmamalıyız ki, İngiltere'nin Körfezden askerî olarak çekileceğini açıklamış olmasının sebebi, medyanın gösterdiği gibi ekonomik nedenlerden dolayı değildi. Asıl neden Amerika ve Rusya'nın uyguladıkları baskıları ve BM misakında yer alan sömürgecilik tasarısını benimsemeleridir. Amerika, petrolün üretimini, fiyatını ve pazarlamasını belirlemek ve Körfez ülkeleri üzerine egemen olmak için İran'a yavaş yavaş yerleşmeye çalışıyordu. Bu bağlamda Amerikan yetkilileri, petrol kuyuları ve ulaşım güzergâhlarının kendi himayesi altında olması için Körfez bölgesi, Arap denizi ve Hind okyanusunda bulunan Amerikan güçlerini arttıracaklarına dair açıklama üstüne açıklama yapıyorlardı. Zira Amerika, 1980'de ani bir duruma müdahale için 100.000 kişiden oluşan bir güç oluşturacağını açıklamıştı.

Amerika, İngiltere'nin Körfez'deki nüfuzuna son vermeyi, yerine kendi nüfuzunu koymayı, petrolün üretimi, fiyatı ve pazarlamasında egemen olmayı hedefleyince, özellikle İngiltere ekseninde olan İran'ı ele geçirme üzerinde yoğunlaşarak bölgede İslami motifleri bir koz olarak kullandı. Hedefine ulaşan Amerika, Körfezi korumak için bölge jandarmalığını İran'a teslim etti. Zira 1979'da gelişen olaylar bunu belirgin şekilde göstermiştir. İran'ın İslam devrimini, dünyanın en hassas bölgesi olan Körfezi kargaşa haline getirerek ihraç etmesi, Amerika'nın bölge hakkında belirlediği stratejiye tam olarak uygunluk arz ediyordu. Buna karşılık olarak İngiltere ise, bölgeyi ve kendi çıkarlarını koruma misyonunu bu siyasi denklemin öteki kutbu olan Irak'a verdi. Böylelikle bu acımasız çatışmanın bölgesel yansıması olan Irak-İran savaşı başlamış oldu.

Körfez bölgesinin önemi, petrolün sadece büyük servet olup, maddi değere sahip olduğundan dolayı değil. Avrupa ve Japonya'nın can damarları konumunda olduğundan kaynaklanmaktadır. Zira Amerika'nın Körfezde egemen ve aktif olmak istemesinin nedeni; sadece siyasi amaçlarla değil, Avrupa ve Japonya'ya karşı bir baskı faktörü olarak kullanmak içindir. Körfez, İngiltere için can damarı iken Avrupa ve Japonya için uygun fiyatla enerji kaynağı sağlayarak, ekonomilerinin gelişmesine katkıda bulunmaktadır. Ancak Avrupa, 70'li yılların başından beri Amerika'ya isyan bayrağını çekmeye başladı ve Amerika'ya rakip olacak kadar güçlü bir ekonomiye sahip oldu. Yine Japonya uluslararası piyasada olduğu gibi Amerikan piyasasında da ciddi bir rakipti. Amerika; Avrupa Birliğinin ve Japon pazarlarının Amerikan pazarına girmesini engellemenin en iyi yolunun İngiltere, Avrupa ve Japonya'nın can damarı olan petrol musluklarına egemen olduğunu uygun gördü. Zira Amerika'nın siyasi literatüründe yer alan; "Avrupa'ya egemen olmanın etkin yolu Körfezden geçer" doktrini hayati bir önem arz eder. Avrupa'nın siyasi ve ekonomik geleceğinin enerji kaynağı olan Körfeze bağlı olması onun için de bir ölüm-kalım meseledir.

Çıkarcı güçlerin Körfez bölgesi üzerine çatışmalarının git-gide ivme kazanmasının başlıca nedenleri şunlardır:

Birincisi: Dünya enerji kaynağı ve sanayileşmenin ilerlemesini sağlayan petrolün birçok bölgelerde bitmeye yakın bir durumda olması iken Körfez petrolünün bitmeyecek kadar çok olması,

İkincisi: Sanayileşmenin büyümesinden dolayı dünyanın petrole sürekli olarak gereksinim duyması,

Üçüncüsü: En azından önümüzdeki 30 yıl içerisinde petrol dışında (petrol kadar ucuz ve pratik) enerji kaynağı olarak başka bir alternatifin bulunamamasıdır.

Bu faktörler, Körfez bölgesinin uzun süre Amerika ve İngiltere başta olmak üzere süper güçlerin tahakkümü altında kalmasına neden olmuş, hâla da kalmaktadır. Çünkü Körfez bölgesi, dünyanın petrol ihtiyaçlarını sürekli olarak karşılamaya en elverişli bölgedir. Kafir ve sömürgeci devletler, günlük olarak (geçmiş) 2005 yılına kadar 30 milyon, 2010 yılına kadar 34 milyon ve 2020 yılına kadar 50 milyon varil petrol üretmeyi planlıyorlar.

Uluslararası raporlara göre, yukarıda geçen miktarların üretilmemesi halinde, bütün dünyanın ekonomisi ve sanayisi felce uğrayacak kadar krizlerle karşı karşıya kalacaktır. Şimdi, Amerika ve İngiltere başta olmak üzere kafir devletlerin Körfez petrolüne neden bu denli göz dikerek el koyup bölgede yerleşmek istedikleri ve yine dünyaca ünlü petrol firmalarının Suudi Arabistan, Kuveyt, Birleşik Arap Emirlikleri ve Irak gibi petrol üreten devletçiklerle neden bu kadar uzun vadeli anlaşmalar yaptıkları daha da iyi anlaşılmış olmalı. Zira 1991'de cereyan etmiş olan Kuveyt olayından sonra petrol kaynaklarının modernizasyonu gerekçesiyle Texaco, Şifron, Xson Mobil ve Amoco adlı dört Amerikan kökenli petrol firmaları ani bir şekilde Fransız, İngiliz, Hollanda ve İtalyan kökenli diğer firmalarla birlikte Kuveyt'e akın etmeye başladılar.

Burada, Arap ülkeleri fonu adlı kuruluşun özellikle petrol üreten Arap ülkelerin borcu ile ilgili yayınladığı ilgi çekici rakamlara dikkatinizi çekmek isterim:

1999 yılında sadece petrol üreten Arap ülkelerinin borç toplamı 328,3 milyar $"a ulaşmıştı. Bu borcun faiz oranı ise %11,6 yani yaklaşık olarak 57 milyar $ idi. Bu korkunç rakamlar bize, halkı Müslüman memleketlerdeki yöneticilerin ne kadar ajan ve kukla olduklarını gösterip fakirlik, yoksulluk, işsizlik gibi İslam ümmetinin ekonomik sorunlarını bile hiç umursamadıklarını gözler önünde sergilemektedir.

1969'de Avusturya'da Chroşof ile Kenedy arasındaki yapılan antlaşmalardan biri de Amerika'nın; Ortadoğu, Uzakdoğu ve Afrika bölgelerinde çok serbest hareket etmesi, Rusya'nın da; İngiltere'ye karşı gerektiğinde Amerika'ya yardımcı olacağını taahhüt etmesidir. Zira bu yardım taahhüdü uluslararası düzeyde tezahür ediyordu. Tıpkı; "Ortadoğu sorunu" veya "Basra Körfezi'nin istikrarı ve korunması sorunu" meselelerinde olduğu gibi.

İnglo-Amerikan adı verilen bu çatışma konusuna girmişken siyasi hafızadan çıkarılmaması gereken hususlar şunlardır:

1-İngiltere'nin 1971'de askeri olarak bölgeden çekildikten sonra meydana gelen boşluğu doldurmak üzere Amerikan Dışişleri Bakanlığının bölgeye girmelerini hararetli şekilde açıkladığı,

2-1973'ün baharında Amerikan sözcüsünün, kendi çıkarlarını korumak için gerekirse Amerika'nın petrol kaynaklarını işgal edeceğini açıkladığı,

3- Ve bütün bunların karşısında İngiltere'nin, önceden planladığı ve süratle gerçekleşmesini istediği konfedere birliği projesini Körfez yöneticilerine yaptırmak için harekete geçtiği.

Yine aynı konu ile ilgili olarak 24 Haziran 1968'de Beyrut kaynaklı El-Nahar gazetesi Basra Körfezi'ni korumak için; ‘Irak, Suudi Arabistan, Kuveyt ve İran'dan oluşan dörtlü blok başlığı altında bir haber yayınlamıştır. Haberde bu projenin amacı; ‘Dostane güvenlik şeridini oluşturmak' diye bahsedilmişti.

Aslında bu güvenlik şeridinden amaç, dünyanın petrol ihtiyacının 1/5'ni karşılayan petrol ülkelerinin petrol politikasını dizginlemek ve petrol gücüne el koymaktır. Ayrıca bu federal projenin ana nedeni ise; İngiltere; bölgeden askeri olarak çekildikten sonra uzun vadeli olarak petrolü koruma görevini bölge yöneticilerine teslim etmektir. Şüphesiz İngiltere'nin kendisinden kaygı duyduğu ve dünyanın yumuşak karnı olan Körfez'deki onun çıkarlarını tehdit eden tek rakip ve güç Amerika idi.

Körfez bölgesi kadar öneme haiz olan Hazar havzasına gelince:

Bu büyük gölün sularını beş ülke paylaşmaktadır. Türkmenistan, Kazakistan, İran, Azerbaycan ve Rusya'dır. Ancak Hazar havzasının petrol ve doğal gazının büyük bir kısmına sahip olan Azerbaycan, Kazakistan ve Türkmenistan diğer ortak ülkelerden daha büyük öneme haizdir. Aşağıda sömürgeci kafir devletlerin iştahını kabartan Hazar havzasının hem petrol hem de doğal gaz rezervine bakıldığında bölgenin ne kadar hassas, stratejik ve önemli olduğu anlaşılacaktır.

Hazar havzasında bulunan petrol ve doğal gaz servetinin gerçek anlamda ‘kimin elinde' olduğu sorusu, her zaman uzmanların merak konusu olmuştur. 20. yüzyılın başında her ikisinin ortak olarak kullanım alanı/gölü konusunda, İran ile eski Sovyetler Birliği arasında ikili antlaşma imzalanmıştı. Bugün her ne kadar uluslararası arenada yıldızı sönmüş de olsa Rusya; bu antlaşma gereği olarak Hazar'daki haklarına tutunmaya çalışmaktadır. Bu durum, Konsorsiyum şirketlerinin, Hazar petrol ve doğal gaz güzergahları için büyük ölçüde diplomatik yöntemlere başvurmalarına neden olmuştur.
Hazar havzasında özellikle Azerbaycan, Kazakistan ve Türkmenistan üçgeninde bulunan petrol ve doğal gazın kaynakça çok olduğu ve gözleri kamaştıran bu zengin servetin aslan payını kimseye kaptırmamak için dünya petrol şirketlerinin Körfezde yaptıkları gibi burada da sömürme politikasını sürdürmektedirler. Zira bu şirketler, petrol servetine dikkat çekmek için Hazar ülkeleri hükümetlerini Washington nezdinde savunmak ve siyasi sorunlarına sahip çıkmak için Hazar havzası ile ilgili siyasi meseleleri Washington'a taşımayı amaçlamaktadırlar. Ancak Hazar bölgesinin coğrafik ve stratejik yapısından dolayı oyuncuların çok olmasına yol açtı. Orta Asya'daki bu çatışma, petrol şirketleri ile birlikte Amerika ve İngiltere başta olmak üzere çıkarcı devletlerin girmesiyle, Rusya ve Çin gibi bölge ülkelerinin de oyuna katılmalarına yol açtı. Son olarak İran ve Türkiye gibi pay almak isteyen ülkeleri de görüyoruz.

Tabi ki Rusya; kendisine Orta Doğu'yu kaptırmayan Amerika'nın Hazar bölgesine yerleşmesini hiç istemez ve Sovyetler Birliğinin doğal mirasçısı gerekçesiyle bölgenin kaymağının büyük bir kısmını yemek ister. Ayrıca Rusya'nın bu bölgeye tahakkümü 19. yüzyılın ortalarına kadar uzanmaktadır.

Amerika da bu bölgeyi ikinci merhale olarak; "petrol kaynaklarının tükenme" doktrini açısından son derece hayati ve önemli görmektedir. Uluslararası araştırmalarca, Amerika'nın petrol kaynaklarına olan ihtiyacının git gide artığını gösteriyor. Örneğin; 1973'teki ihtiyaç oranı %36 iken şu anda %65'lere yükseldi. Yine Amerika, petrol kaynaklarının tükenme doktrinini hayata geçirmek için 1973'de uluslararası enerji krizini büyüterek kasıtlı bir şekilde gündeme getirdi. 1974'de ise, petrol tüketen sanayi ülkelerini korumak gerekçesiyle uluslararası enerji konseptini kurdu. Orta Asya bölgesinin önemini, içinde bulunan kaynakları, sahip olduğu coğrafik ve stratejik konumunu hissettirmek için Amerikan hükümeti ve Kongre üyeleriyle yakın ilişki ile bilinen Amoco şirketi koordinatörü yanında sürekli bölgeye ait haritalar bulunduruyordu.

İngiltere'nin bölgedeki oynadığı rol:

British Petroleum şirketinin bölgede yer alması için İngiliz yetkililerin Azerbaycan'a yaptıkları siyasi baskılar olarak beliriyordu. Örneğin; Eylül 1992'de İngiltere eski Başbakanı Maregry Thatcher Azerbaycan'a giderek BP'un diğer şirketlere göre birincisi olması için Azerbaycan hükümetine 30 milyon dolarlık iki çek verdi. Hatta öyle ki; İngiltere diplomatik heyeti, bütün işlerini şirketin bürolarından takip ediyordu.

Çin'e gelince:

Uluslararası raporlara göre, Çin'in önceden petrol üreten bir ülke iken şimdi petrol ithal eden bir ülke durumuna geldiği konusunda birleşiyor. Bölge ülkeleri ise; dış borçlara mahkum olan ekonomisini kalkındırmak için petrolden gelen gelir düzeyini artırma niyetindedirler.

Her ne kadar Amerikan uzmanları, Hazar denizinin 2010 yılına kadar yıllık olarak 14 milyar $ gelir düzeyini gerçekleştirecek üretimin günde 3 milyon varile varabileceğini, yine her ne kadar Amerikan Dışişleri Bakanlığı raporları, Hazar denizinin doğal gaz rezervinin Orta Doğu ve Rusya'dan sonra üçüncü konumda olduğunu açıklasalar da, bazı yorumcular bu rakamların abartıldığı görüşünü savunmaktadırlar.

Petrol üzerinde 1945-2000 yılları arasında cereyan etmiş olan uluslararası çatışmanın bölgesel belirtileri:

Bu çatışmanın çeşitli belirtileri daha çok 20. y.y.'ın ikinci yarısında patlak verdi. Bunlardan bir kaçını şöyle sıralayabiliriz:

•A-  1979'da Sovyetler Birliğinin Afganistan'ı İşgali:

Soğuk savaşın bitmesinden hemen sonra dünyanın iki çıkarcı gücü Amerika ve Sovyetler Birliği dünyanın nüfuzunu paylaşmak üzere aralarında uluslararası bir antlaşmaya vardılar. İşte bu bağlamda 27.12.1979'da Rus ordusu Afganistan'ı işgal etti. Birçoğu bu işgalin Amerika'nın çıkarlarını gerçek anlamda tehdit ettiğini düşünmüştür. Olaya yüzeysel bakan kimse; Rus ordusunun Afganistan'ı işgal ettikten sonra Amerika ile Sovyetler Birliği arasındaki bu anlaşmanın bittiğini düşünüp soğuk savaşın daha da kızıştığını sanır. Ancak gelişmeler bunun tersini göstermiştir. Aralarındaki anlaşma devam etmiş ve Rus ordusunun Afganistan'ı işgal etmesinden dolayı anlaşma bozulmamıştır. Bunun en açık delili; Amerika'nın olaya gösterdiği tepkilerdir.

Amerika; Afganistan'da bir ihtilal olacağını ve bu konudaki Sovyetler Birliğinin bütün hareketlerini takip ediyordu. Buna rağmen gelişen olaylar karşısında aynı oranda tepki göstermemiştir. Amerika'nın Rus işgaline ilişkin tepkileri şunlardı:

  • 1- ABD başkanı Cimy Carter'ın Brechinev'le telefon görüşmesi yaparak ondan Rus ordusunun en kısa zamanda Afganistan'dan çekilmesini talep etmesi!!!
  • 2- Beyaz sarayın Amerika'nın Sovyetler Birliğine satacağı buğday miktarını azaltacağını ve ihraç ettiği teknolojiyi durduracağını açıklaması!!!
  • 3- Amerika'nın Moskova'da düzenlenecek olan olimpiyata katılma kararını tekrar gözden geçireceğini açıklaması!!!

Bütün bunlar incelendiğinde Amerika'nın gösterdiği tepkilerin gelişmelerle aynı oranda olmadığı açıktır. Gerçek şu ki; Rus ordusunun Afganistan'ı işgali, Sovyetler Birliği ile Amerika arasında yapılan uluslararası anlaşma gereği gerçekleşmiştir. Bu anlaşmaya göre; Amerika geçici de olsa Rus ordusunun Afganistan'da kalmasına göz yumarken, Sovyetler Birliği de Amerika'nın Körfezde öteden beri konuşlandırmak istediği askeri birliklere karşı görmemezlikten gelecektir.

Amerika'nın Körfezde, Arap Denizinde ve Hind Okyanusundaki askeri varlığının dünya kamuoyu tarafından normal olarak karşılanabilmenin bedeli olan Rus işgali gerçekleştirilmiştir. Nitekim bu işgal, hem Rusya'nın hedefi olan İslami fikirlerin bölgedeki Müslümanlara sızması engellemiş, hem de Amerika'nın uzun zamandan beri beklediği Körfezde ve Orta Doğu'da askeri olarak konuşlandırılması sağlamıştır.

•B-   Birinci Körfez Savaşının 1980'de Alevlenmesi:

Amerika'nın 70'li yılların sonunda ve 80'li yılların başında Körfezde sağlam bir şekilde yerleştiğini gören İngiltere, derhal harekete geçti ve Irak'ı İran'a karşı kışkırtarak savaşa itti. Bu savaşın amacı; Amerika'nın Körfezdeki nüfuz çemberini daraltmak veya en azından frenlemekti. Ayrıca İran'ı askeri ve siyasi olarak zayıflatmak ki sonuç itibariyle bu, Amerika'nın Körfezdeki prestijini sarsmış olacaktı. Bu savaşta hedef gösterilen Amerika ise, savaşın sürdüğü 8 sene içerisinde durumu kendi çıkarlarını gerçekleştirecek şekilde değerlendiriyor ve Körfeze askeri birlikler konuşlandırmaya devam ediyordu. Bundan dolayı Körfez savaşının tansiyonu her yükseldiğinde üst düzeyli bir Amerikan sorumlusunun bölgeye gelerek incelemelerde bulunması ve Körfez yöneticilerine kendi yardımlarını sunması bir rastlantı değildir.

C- Körfez Ülkeleri İşbirliği Konseyi'nin 1981'de Kurulması:

4.2.1981'de Körfez ülkeleri olan Suudi Arabistan, Kuveyt, Katar, Bahreyn, Birleşik Arap Emirlikleri ve Umman Riyad'da bir toplantı düzenleyerek "Körfez İşbirliği Konseyi" kurulmasını kararlaştırdılar. Bu konseyin üyeleri Körfez ülkelerin altısını içermiş ve birde genel merkez öngörülmüştür. Konu ile ilgili olarak geniş bilgi veren Kuveyt veliahdı Saad El-Abdullah toplantı bitiminden sonra yaptığı basın toplantısında kendisine, "Körfez ülkeleri arasında yapılan askeri ve güvenlik yardımlaşma" hakkında bir soru yöneltildiğinde şu cevabı verdi: "Biz Körfez ülkelerinin dış düşman tehlikesine maruz kalmasına karşı seyirci kalamayız. Çünkü biz, yabancı güçlerin bölgeye girmesini Körfez ülkelerini zayıflatmak ve servetlerini çalmaya yönelik olduğunu düşünüyoruz. Bu da, Körfez ülkeleri arasında birçok düzeyde yardımlaşmayı gerektirir." Bu proje, uluslararası açıdan sadece İngiltere'nin bölge hakkında tasarladığı stratejinin önemli bir adımını teşkil ediyordu.

D- Irak'ın 1990'da Kuveyt'i işgali:

Uzun zamandır Amerika'nın yoğun baskılarına maruz kalan Kuveyt; İran-Irak savaşı sırasında da bu baskılar karşısında direncini sürdürmeye devam etti. Yine Kuveyt, petrol gemilerini korumak için kendi gemileri üzerine Amerikan bayrağını para karşılığında diktiği halde, Amerikan gemilerinin Kuveyt deniz sularına girmesine ve kendi limanlarını kullanmasına izin vermedi.

Aslında Kuveyt Amerika açısından büyük önem arz ediyordu. Onu kendi nüfuzu altına almak için olağan üstü baskılar yapıyordu, ancak hepsi suya düştü. Lakin 90'lı yılların başında cereyan eden doğu Avrupa'daki değişiklikler ve Sovyetler Birliğinin dağılması bütün dünyayı etkiledi. Tabi ki, Orta Doğu ve Arap dünyası da bu değişikliklerden nasibini alacaktı. Kuveyt ise, uluslararası bu değişikliğin hedefi oldu. Bu durum Amerika'nın Kuveyt'i kendi kontrolü altına alması için içerden yıkma faaliyetlerine yönelmesine neden oldu.

İngiltere ise, bu gelişmelerin Körfezdeki hayati çıkarlarına tehlike arz edip, bölgeden tamamen uzaklaştırılmasına yol açabilecek çok vahim bir durum olduğunu düşündüğünden dolayı Körfezi koruma görevini tekrar Irak'a verdi. Bu senaryo Irak'ın Kuveyt'i işgal etmesini gerektiriyordu. Bundan amaç ise; zor durumda olan Kuveyt'i Amerika'nın baskılarından kurtarmak ve Kuveyt'in Amerika'nın nüfuz dairesine girmesini engellemekti. İşte İngiltere'nin böyle bir şeyi düşünmesine sevk eden faktörler bunlardır.

Kısacası Irak'ın Kuveyt'i işgali;

İngiltere'nin bölge ile ilgili stratejisini uygulamak, bölgeyi Amerika'nın nüfuzundan korumak, Saddam'ın liderliğini bölgeye kabul ettirmek, Orta Doğu'yu eski altın çağına tekrar kavuşturmak ve bölge yöneticileri aracılığıyla Körfez petrolüne el koymak için bir proje idi.

Amerika ve İngiltere'nin Irak'ı havadan bombalamaya başladıkları zaman bütün bölge savaştan kasıp kavruluyordu. Fakat ilerleyen günlerde Amerika'nın savaşın bitmesi konusunda acele etmediği, hatta savaşı uzatmaya çalıştığı ortaya çıktı. Çünkü savaşın hemen bitmesi ile Amerikan güçlerinin Körfezden derhal çekilmesinin gerektiği anlaşılabiliyordu. Oysa Amerika Körfezde kalmayı hedefliyordu. Bu hedef ise, Amerika'nın Körfeze egemen olması ve bölgenin petrolüne el koyma amacından başka bir şey değildi.

E- Amerika'nın Orta Asya'da ciddi bir şekilde yerleşmek istemesi:
       İkiz kulelerin adı verilmeyip 11.Eylül.01 olayı diye adlandırılan senaryonun hemen akabinden ABD; Afganistan'ı işgal etti. Daha doğrusu Afganistan'ı işgal etmek 'İkiz kulelerin' önceden planlanmış doğal sonucudur. Afganistan işgali Irak işgalinden ayrı değildir. Hatta birbirlerini tamamlayan, birbirlerine bağlı ve birbirlerinden ayrılmayan makasın iki keskin kanadı gibidir. Afganistan cephesi Hazar havzasına, Irak cephesi ise Basra Körfezi'ne egemendirler. Sonuç olarak Afganistan ve Pakistan güzergâhı yine Basra Körfezi'nde Irak cephesi ile birleşiyor. ABD her iki cephede aynı anda çalışmak istiyordu ki; kimsenin girmesi için engel olabilsin.

F- Amerika'nın Kuveyt meselesinin ardından 1991'de Kuzey Irak'ta Kürt devleti kurdurma teşebbüsünde bulunması ve Irak'ı 2003'de işgal etmesi:
        İslam alemini fikri ve kültürel olarak işgal etmek ve bu amaçla bir asırlık bir yatırım yapmak için ABD; 2003'te dünya kamuoyunu hiçe sayarak Irak'ı işgal etti. ABD yalnız değil İngiltere ile birlikte bu işgali gerçekleşti. ABD 1991'den 2003'e kadar Irak'ın kuzey kısmına farklı bir statü tanıyıp onu Irak'tan ayırmaya çalışıyordu. Bu siyasi süreç Irak işgal oluncaya kadar devam etti. İşgalin asıl gayesi petrol olmayıp yukarıda ifade ettiğim gibi demokratlaşan, ABD eksenli bir İslam aleminin fikri ve kültürel yapısını yeniden şekillendirmek ve en önemlisi Kapitalizmin yegane ve fikri rakibi İslam'ın siyasi ve yaptırım gücü olan 'Raşidi Hilafet Devleti'nin önünü engellemek idi. İşgalin tabi meyvesi ise petroldür.

İşte, ABD'nin 'Büyük Ortadoğu Projesi' adı verilen evrensel projenin kilit anahtarı Irak idi. Bu projenin başarılı olabilmesi için federal bir sisteme göre üç bölgeye bölünmüş bir Irak kaçınılmazdı. Yani bölgenin sürekli karışık olması daha doğrusu bölgeyi sürekli karıştırmak; petrol kuyularına hakim olmak için ABD'nin askeri olarak bölgede sürekli kalmasını sağlayan mantıklı bir gerekçedir. Bu kısa izahat işgalin asıl gayesi ile ilgili idi.

Petrol meselesinin siyasetten ayrılması mümkün değildir. Ancak asıl konumuz petrol ile ilgili olduğu için siyasi boyuta fazla yer vermek istemedim. Fakat şu bir gerçek ki; Afganistan ve Irak bataklıklarından kurtulamayan ve ciddi zarar gören ABD'ni son derece vahim bir sonuç beklemektedir. ABD'nin özellikle Irak'ı işgal etmekten elde etmek istediği sonuç bölgenin petrolüne hakim olmak iken, bu bölgenin akidevi, kültürel ve köklü tarihi yapısından dolayı ABD'nin dayandığı kapitalizmin yakın gelecekte yok olup artık sona ermesine sebep olacaktır.

Petrol fiyatlarının artması veya düşmesindeki asıl amaç:

Sanayi enerjisiz yürüme imkanına sahip değildir. Bu enerjinin en önemli kaynağı da petroldür. Petrolün öneminin (en azından yakın gelecekte) azalacağı ufukta pek gözükmemektedir. Aksine, uluslararası petrol üretici raporları, dünyanın petrole olan talebinin artması ve petrolün uluslararası rezervinin sürekli olarak azalması, ham madde ve az rastlanan petrolün siyah altın olmasına neden olabileceğini göstermektedir. Büyük bir ihtimalle petrol rakipsiz olarak dünya sanayisinin en önemli kaynağı olmaya devam edecektir.

Petrolün önümüzdeki yıllarda öneminin artmasındaki en büyük etken, petrol dışındaki diğer kaynaklar üzere yapılan araştırmaların şu ana kadar kayda değer bir sonuç vermemesinden dolayıdır. Zira alternatif olarak güneş, nükleer, doğalgaz enerjileri üzerine yapılan bütün araştırmalar başarısız olmuştur. Hem ticari, hem ham maddelerin bulunması hem de geniş çaplı olarak kullanıldığı takdirde doğabilecek her türlü çevresel ve insani facialar açısından bu başarısızlık olmuştur.

Sanayi ülkeleri uluslararası enerji meselesini değerlendirirken izlediği politika, menfaate dayanır. Bu ülkelerin özel menfaatleri ise, petrolün kendi fabrikalarına ve stratejik üretim santrallerine çok ucuz fiyatla akmasını sağlamayı gerektirir.

Sanayi ülkeleri ve beraberinde olan petrol şirketlerinin izledikleri politika, Holteanch isimli bir ekonomistin 20. yüzyılın 40'lı yıllarında ortaya koyduğu "Tükenen Kaynaklar" teorisine dayanır. Bu teorinin ana maddesi; "İlk etapta üretimi ve maliyeti ucuz olan petrol tüketilirken alternatif kaynaklar bulmak gerekir." Daha sonra 70'li yıllarda ekonomist Robert Solo meslektaşının teorisini geliştirdi. 1973'e gelindiğinde ekonomist Nordos; "Enerji kaynakları teknolojisi" diye bir teori geliştirerek, petrolün tükenme aşamalarını şöyle sıraladı:

Birinci aşamada; gelecek 50 yıl içerisinde ucuz olan petrol tüketilecek,

İkinci aşamada; ise 2070-2120 yılları arasında ABD'nin petrol rezerv musluğu kapalı tutularak kömür ve katı petrol tüketilecektir. Bu aşama sonuna gelindiğinde dünya ekonomisi ve sanayisi Nordos teorisi adını taşıdığı "Enerji kaynakları teknolojisi" çağına girmiş olacaktır.

Özetle; bütün bu teoriler aslına bakıldığında Holteanch teorisinin geliştirilmiş bir hali olduğu gözlenebilir. Aralarında görüş farklılığı olmakla birlikte hepsinin ana maddesi, yeni enerji alternatifleri bulununcaya kadar, ilk etapta uluslararası bazda ucuz olan petrolün kullanılması gerekir. Sonra daha pahalı olan petrolün kullanılmasına geçilir.
Dünya petrol şirketlerinin kaydına geçirilen belgeler, ilk etapta "Körfez başta olmak üzere, bitinceye kadar ucuz olan petrole sonra daha pahalı petrole geçilir" ilkesini öngörmüştür, nitekim bu teorilerin hepsi uygulanmıştır.

Uluslararası petrol piyasasında olan karışıklık ve 1998'de petrol fiyatlarının düşmesi, sanayi ülkelerinin ve beraberinde dünya petrol firmalarının petrol enerjisi meselesi hakkında izlediği politikadan kaynaklanıyordu. İzlenen bu politika, Körfez ülkeleri başta olmak üzere petrol üreten ülkelerinde dar boğaza ve ekonomik krizlere yol açtığı gibi Amerika başta olmak üzere sanayi ülkelerinin enerji kaynaklarına ve uluslararası enerji piyasasına egemen olmalarına da neden olmuştu. Bütün bunlara, 1980'den bu yana dünya petrol fiyatının %100 ila %300 oranında artığını ilave edersek Müslümanların serveti olan petrolün kafirlere bedava olarak verilip el altından sömürüldüğümüz daha da iyi anlaşılır.

Petrol fiyatlarının değişmesi konusuna girmezden önce konu ile ilgili olan petrol üretimi ve pazarlamasındaki petrol firmalarının rolü konusuna değinmek istiyorum.

Amerika 1946'da ARAMCO isimli ilk petrol firmasını kurmuştu. Bu firmanın kurulmasıyla birlikte petrol hakimiyeti Amerika'ya geçti. O sıralarda petrol kaynaklarının hissesinin %90 oranına sahip olan 7 petrol firması mevcuttu ve bunların 5'i de Amerikan menşeli idi. Bu firmalar 1950'ye kadar petrol üreten ülkelere satıştan sadece %7'sini (çok cüzi vergi) ödüyordu. Daha sonra bu oran %14'e çıkartıldı. Ancak bu durum, sömürgeci devletlerin petrol üzere çatışma ve rekabetinden dolayı değişti. Petrol sahasında yaşanan çatışma ve siyasi rekabet, İngiltere'nin OPEC örgütünü kurmasına neden olmuştu.

Petrol fiyatının artmasından dolayı doğan sonuçları anlayabilmek için petrolü tüketen ve üreten tarafları bilmek gerek. Bunlar ise; Avrupa, Amerika, Japonya ve Doğu Asya'dır. Nükleer, taş kömürü, doğalgaz, topraklardan çıkartılan petrol veya Tifal yağı gibi diğer enerji kaynakları olduğu halde hiçbir devlet veya kuruluş bu kaynakları petrole karşı alternatif olarak gösterememektedirler. Çünkü petrol yerine geçecek olan yeni enerji kaynağı uzun bir süreç gerektirir. Onun için petrole en çok muhtaç olan taraf Batı Avrupa ve Japonya'dır. Bunun sebebi orada petrolün başka alternatifinin bulunmamasıdır.
Amerika ise, Japonya'dan sonra ikinci petrol tüketici ülkedir. Bu durum ise, Amerika'nın kendi petrol rezervini kullanmamasını gerektirdi. Doların uluslararası bazda geçerli bir para olarak kalabilmesi için de petrol fiyatını artırmaktadır. Çünkü bu hem işine gelmekte hem de Batı Avrupa, Japonya ve üçüncü dünya ülkelerinin ödeneklerini sarsmaktadır. Yani bütün bunlardan kârlı tek taraf Amerika'dır.

Öte yandan petrol fiyatının artması testere gibi iki yönlüdür. Dünya petrol firmaları  -ki çoğu Amerikan menşeli- ve Amerikan bankalarının fiyat artışında çıkarları vardır. Çünkü OPEC üreticileri petrol gelirlerini Amerikan bankalarına yatırmak zorundalar. Bu da Amerikan ekonomisini iyileştirmiş oluyor. Ayrıca petrol üretici ülkelerin gelirleri Amerikan bankalarında belli bir süre dolaşmakta ve bu süreyi de banka belirlemektedir. İşin acı ve üzücü tarafı bankalar, petrol üretici ülkelerine dolaşım süresi boyunca petrol gelirlerini çekme iznini vermemektedir. Hatta bu süre bitiminde gelirin ancak %40'ını çekebiliyorlar. Bu ise güdümlülüğün ta kendisidir. Petrol fiyatının yükselmesi ise, Amerikan hükümetinin de işine geliyor. Çünkü petrol fiyatı ucuz olunca Amerika'nın petrol rezervi de yükseliyor ve kendisi petrol üretici bir ülke olmadığı halde üretici ülkeymiş gibi oluyor. Amerika 1977'de 7 milyon varilden fazla petrol satın alırken şuanda bu rakam 10 milyona yükseldi. Böyle olduğu halde Amerikan stratejik petrol rezervi sadece 2-6 ay için yetebilmektedir.

Ham petrol fiyatlarının artmasından dolayı sanayi ülkeleri olan Avrupa ve Japonya'nın ödeneklerini yaklaşık olarak 3.5 milyar $ civarında zarara sokmaktadır. Bu durum da dolara olan baskıyı hafifletmiş oluyor. Petrol üretiminin %70'ine hakim olan Amerikan şirketleri bu durumdan istifade ederek tüketilen mallara zam yapmaya yeltenirler ki, bu da petrol üreten ülkelerin ödeneklerini daha da zor durumda bırakmaktadır. Aynı zamanda bu ülkelerin ABD'den yaptıkları ithalat oranı yükseliş göstermektedir. Örneğin; Amerika'dan İran, Suudi Arabistan ve Venezüella gibi en çok ithalat yapan ülkelerin petrol gelirlerine giren her doların yarısı Amerika'ya gidiyor. Ayrıca Süveyş kanalının kapatılmasının da petrol fiyatının yükselmesinde büyük etkisi olmuştur. Zira Süveyş kanalı üzerinden Akdeniz yolu, Avrupa için Afrika kıtasını dolanan yoldan çok daha kestirmedir. Süveyş yolu açıldığı takdirde yılda en azından 1.5 - 2 milyar $ tasarruf olacaktır.

Şunu bilmemiz gerekir ki; fiyat konusu petrol üreten ülkelerin elinde olan bir konu değildir. Zira bu ülkeler petrol fiyatı belli bir limiti aştığı takdirde alıcı bulamama korkusunu taşımaktadırlar. Çünkü petrol dışında Tufal yağı ikinci bir enerji kaynağıdır. Bu kaynağın rezervinin %60'ı Amerika'da bulunmaktadır.

Petrol fiyatını uluslararası piyasada belirleme senaryosuna gelince:

Bu senaryo hem açgözlülük içeriyor hem de birçok borsalara bağlı olduğunu gösteriyor. "Kuzey Deniz Petrolü" yani Brent seansı uluslararası borsalarda en yaygın ve köklü seanstır. Bu seans sistemi diğerlerinde olduğu gibi anormal olup arz-talep meselesiyle hiçbir ilgisi bulunmamaktadır. Londra borsasında tedavül edilen bu seansın günlük fiyatı "kağıt varil" veya "kuru varil" diye vakıası olmayan bir şeye bağlıdır. Şöyle ki: Bu borsa spekülatörlere, petrolün gerçek fiyatını değil fiyatlar arasında değişiklikleri bildiriyor. Örneğin; bir milyon varil satın almak isteyen bir spekülatörün ödemesi gereken fiyat, gerçek varil fiyatı değil gerçek fiyat ile ödeme zamanında belirlenecek fiyat arasındaki farktır. Ayrıca spekülatörlerin yaptıkları baskı ve manevralar Brent borsasının günlük fiyatını doğrudan etkileyebilmektedir. Belirlenen bu fiyat gerçek varil fiyatına dünyanın her tarafına aynı anda yansıyarak sirayet etmektedir.

Konunun en tuhaf yanı ise petrol üreten ülkelerin tüketen ülkelerle ilişkisidir. Petrol üreten ülkeler petrol fiyatını bilmemektedirler. Bu konuda izlenen yöntem Brent sistemine oldukça yakındır. Kısacası petrol üreten ülkeler, sattıkları petrol fiyatını ancak istihkak/ödeme günü geldiğinde veya petrol sevkiyatı tüketen ülkelerin rafinerilerine teslim edildiğinde haberdar olabiliyorlar.

Şu anki petrol fiyatı gerçek fiyat değildir. Örneğin Fransız maden suyu Amerika'da petrolün 10 katına satılıyor. Uluslararası enflasyon yüzünden bu günün 20 $ alım gücü bakımından 70'li yılların başındaki 4 $'a tekabül ediyor. İşin ilginç tarafı, Amerika, Avrupa ve Japonya gibi sanayi ülkelerinin petrole koydukları vergiden gelen geliri 1996'da 270 milyar $ idi. Oysa OPEC ülkelerin aynı senede elde ettikleri kar miktarı 185 milyar $ idi.

Özetle; Amerika'nın petrol fiyatını belirlemesi, kendi ekonomisi ve ulusal çıkarları gereğince petrol üretimi ve pazarlamasında egemen olduğunu gösteriyor. Zira ABD, Amerikan petrol firmalarını korumak için petrol fiyatlarının 1998'de düştüğünde petrol üretim rezervini artırmak üzere Suudi Arabistan ve Meksika'ya yeşil ışık yakmıştı. Yine aynı amaç için aynı ülkelerin üretimini azaltmasını emreden de Amerika idi.
OPEC çetesinin uluslararası petrol çatışması ile ilgili ilişkisi ve kuruluş sebebi
OPEC örgütü 1960'da İngiltere tarafında kurulmuştur. Kuruluş amacı ise, kendisinin petrole egemen olması için Amerika'yı petrolün yoğun olarak bulunduğu Arap dünyasından tasfiye etmekti. Aynı zamanda Amerikan petrol firmalarını bölgeden uzaklaştırmaktı. Ancak uluslararası durumun değişmesinden, İngiltere'nin nüfuz dairesinin daralmasından ve Amerika'nın nüfuz çemberinin genişlemesinden sonra bu örgüt Amerika'nın eline geçti.

SONUÇ:

Dünya çapında ABD'nin nüfuz sahibi ve petrol konusunda diğer çıkarcı devletlerle egemen olduklarını söylemek İslam ümmetinin bu tağutların karışında iki büklüm veya köle olmak anlamına gelmez. Aksine İslam ümmetinin tabi kaynağı ve serveti kafir devletler tarafından heder edildiğini, çalındığını ve asıl sahibi tarafından kullanılması gerektiğini görüp Allah'ın kendisine verdiği bu nimetlerin ve servetlerin kime ve nereye aktığını bilsin.

Raşidi Hilafet Devleti kurulduğunda çıkarcı kafir devletlerin Müslüman beldelerinin kaynaklarını ve servetlerini sömürmelerine son verecektir. Ayrıca petrol kullanımı hakkında da dünya çapında yeni bir kamuoyu oluşturmalı. Hiçbir devletin, kuruluşun veya şirketin petrol meselesini siyasallaştırmasına izin vermeyecektir. Kendisi de İslam ümmetinin ihtiyacı ve maslahatı doğrultusunda petrolü satacak ve fiyatını belirleyecektir. Kafirlerin petrolü bize karşı bir koz olarak kullanmalarına asla izin vermeyecektir. Zira petrol musluklarının çoğu İslam beldelerinde mevcuttur. Amerika ve İngiltere başta olmak üzere sömürgeci kafir devletler şunu iyi bilsinler ki; bizim onlara değil onların bize ihtiyaçları vardır. Petrol, kamu mülkiyeti olan bir servettir. Dileyen parasını ödeyip alsın dileyen terk etsin.

 ويمكرون ويمكر الله والله خير الماكرين

"...Onlar (sana) tuzak kurarlarken Allah da (onlara) tuzak kuruyordu. Çünkü Allah tuzak kuranların en iyisidir." Enfal/30.

 

Fuad Hamidoğlu

12 Muharrem 1429 H - 20.01.2008 M

< Önceki   Sonraki >

Tarihin En Büyük Hilâfet Konferansı Gerçekleştirildi

.:: ALINTI ::.
 
Halifeye ne kadar ödeme yapılır?
Abdul Kareem | 12.05
 
Filistin'in Tibet'ten eksiği ne?
| 23.04
 
FATİH SULTAN MEHMED'İN AYASOFYA VAKFİYESİ
| 15.04
 
Dünya üç devrimi birden yaşıyor
Henry A. Kissinger | 08.04
 
Kill a Hundred Turks and Rest (İngilizce)
Uri Avnery | 10.03
 
Afganistan'daki NATO Soykırımı
Ali Khan | 07.03
| Anasayfa :: Yazarlar :: Beyan /Bildiri :: Basın Açıklamaları :: Siyâsi Tahlil :: Kitap :: Haber - Yorum :: Linkler :: İletişim |