Anasayfa arrow Yazarlar arrow A. Yusuf TUĞTEKİN arrow Recep T. Erdoğan’ın İsrail Ziyâreti (2)
 [Detaylı_Ara]
Anasayfa
HİLÂFET ÖZEL
Beyanname
Siyâsi Tahlil
Kitaplar
Haber - Yorum
İktibas
Dünyada Dava
Multimedya
Fikir - İnceleme
Kavram
Sohbet
Soru-Cevap
Sizden Gelenler
Linkler
İletişim
Detaylı Arama

 Yazarlar

Editör
Esad Mansur
Esma Sıddık
Fuad Hamidoğlu
Mahmud Gıtal
Mehmed Aydın
Saliha Aydın
Sümeyye AVCI
Tahir Şanlı
Zeynep Afra
Bir Ayet

4/60 Sana indirilen Kuran'a ve senden önce indirilenlere inandıklarını iddia edenleri görmüyor musun? Putlarının önünde muhakeme olunmalarını isterler. Oysa, onları tanımakla emrolunmuşlardı. Şeytan onları derin bir sapıklığa saptırmak ister.
Kur'an'da Ara
Aranacak kelimeyi giriniz
  
Al-islam.com'a teşekkür ederiz.
Bir Hadis

"Şehitlerin efendisi Hz. Hamza ve zalim hükümdara karşı çıkıp ona doğruyu gösterirken öldürülen kimsedir."
Kitap

Siyasi Meseleler [İşgâl Edilmiş Müslüman Beldeler]

Recep T. Erdoğan’ın İsrail Ziyâreti (2) Yazdır E-Posta
A. Yusuf Tuğtekin
07 Mayıs 2005 Cumartesi

Bu kısa girişten sonra, Recep Erdoğan’ın uzun bir süredir beklenen, Şaron’un gözlerini yollarda bırakan ve nihâyet 1-2 Mayıs 2005 tarihlerinde gerçekleşen İsrail ziyâretinin içeriğini ve sonuçlarını değerlendirmeden önce, AKP Hükümeti’nin İsrail ile yaşadığı soğukluk politikasının perde arkasını kısaca analiz etmek gerekmektedir ki 1-2 Mayıs’taki menfur ziyâretin maksadı daha net anlaşılabilsin.

İsrail’in Türkiye’nin laik devlet için önemi gözardı edilemez derecede yüksektir. İsrail, Filistin topraklarını işgâl ederek 1948’den kurulduğu zaman, dünya devletleri arasında onu ilk tanıyan ülke Türkiye olmuştu. Zaman içerisinde giderek gelişen ve derinleşen ilişkilerin bu sür’atinde bazı önemli etkenler rol oynuyordu.

Birincisi; Türkiye’deki sabetayist güçtür. Türkiye’nin temelini kuranlar, tüm stratejik sektörlerini ve konumlarını ele geçirenler ve ülkenin siyâsetini ve geleceğini önemli ölçüde belirleyenler, özellikle sabetayistlerdir. Bunlara “yahudi dönmesi” veya eski adıyla “avdetî” de denilmektedir ve 1492’de İspanya’da ve Portekiz’de zulüm gören yahudilerin Osmanlı’ya sığınmasıyla gelenlerden birinin çizdiği alt bir inanç sisteminin mensuplarıdır. En önemli ve güçlü kalmalarını sağlayan en dikkat çekici özellikleri, aslen yahudi şeklen Müslüman olmalarıdır. Bir diğer ifadeyle kendilerini gizleyerek hareket etmek en belirgin vasıflarıdır. Bu nedenle kim oldukları, ne yaptıkları, ne kadar güçlü oldukları tam olarak kestirilememektedir.

Amerika, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra kabuğundan çıkıp devletlerarası sahneye birinci devlet olarak dalınca, İngiltere, Fransa, İspanya, Hollanda ve Portekiz gibi dönemin sömürgeci devletlerinin hegemonyası altında bulunan beldeleri onların nüfuzlarından çıkarmak üzere yoğun çaba harcadı. Bu esnada genellikle “bağımsızlık”, “milliyetçilik” “kurtuluş” ve benzeri sloganları kullanıyordu. Amerika’nın diğer devletlerin nüfuzundan kurtararak kendi hegemonik haritasına dahil etmek istediği beldelerden biri de Türkiye idi.

Ne var ki Türkiye, özellikle İngiliz yanlısı sabetayist tâifelerin istilası altındaydı ve tüm güç merkezlerini onlar ellerinde tutuyorlardı. Amerika, bu çarka çomak sokup döngüyü kırmada bir türlü başarılı olamadı. 60’lı, 70’li ve 80’li yıllarda harcadığı tüm emeklere karşın nüfuzunu sızdıramadı. Amerika’nın elde ettiği siyasal iktidarları değiştirmekten ve güç sahiplerini bazılarını satın almaktan öteye geçemedi. Bunun üzerine bir taraftan yönetimdeki şahısları değiştirmek için yoğun çaba sarf ederken diğer taraftan gerçek güç sahibi olarak gördüğü İngiliz yanlısı sabetayistleri isimleri ve aileleri ile birlikte deşifre ettirmeye başladı. Karşı taraf da Amerikancı olanları deşifre etmeye başladı. Deşifre savaşlar bir müddet hızlı bir tempoyla sürdü. Dolayısıyla yayın piyasasında, o güne kadar parmak adedince bulunan Sabetayistler hakkında kitaplardan geçilmez oldu. 28 Şubat olayı Amerika için gerçekten ibretlik bir ders oldu. Çünkü o güne kadar şahıslar ve illegal unsurlar üzerinden politika icra etmeye çalışan Amerika, bunun tehlikeli ve faydasız olduğunu, asıl hedef seçilmesi gereken şeylerin; şahıslar değil kurumlar, illegal yapılanmalar değil reform yasaları, anlık gâyeler değil köklü şiarlar olduğunu kavradı. Çünkü İngilizler, politikalarını “kişileri ve kurumları İngiliz kültürüyle kültürlendirme” esası üzerine kurarak uzun vâdeli plânlar yaparken, Amerikalılar ihtiyaç duydukları şahısları “satın alma” yolunu seçiyorlardı. Buna da paraları yetmiyor, üstelik zayıf bir bağlantı oluyordu. İngilizler ise mâliyeti düşük getirisi güçlü olan bir üslup uyguluyorlardı. Aksi takdirde 10-20-30-40-50 yıllık uşakların ve ajanların kendisine olan sadâkatini nasıl kazanabilirdi ki?

Amerika’nın uğraştığı ve halen uğraşmakta olduğu bu sabetayist grupların politik olarak en önemli özelliği, İsrail ile sıkı bağlarının ve sıcak ilişkilerinin bulunması ve fanatik İngiliz yanlısı olmalarıydı. Nitekim İsrail, Türkiye’de aldığı ihâleleri, imzaladığı anlaşmaları, satın aldığı şirket ve arazileri ve diğer birçok maslahatlarını bu sabetayist sayesinde elde edebiliyordu. Aralarındaki bu bağlantıda ana bağlantı noktası ise Türkiye’deki yahudi eksenli odaklar ile Türkiye’den çeşitli zamanlarda İsrail’e göç etmiş ve sayıları yüz bini bulan göçmenler idi. Zaten 28 Şubat’ın mimarları ve infazcıları da bunlardandır ve kendilerini “Kuvvâ-i Milliyyeciler” veya “Birinci Cumhuriyetçiler” olarak tanımlamaktadırlar. Bugünlerde bolca “ulusalcılık” nârâları atmaktadırlar. Karşı gruba ise “İttihad-Terakkiciler” veya “İkinci Cumhuriyetçiler” denilmektedir.

Amerika’nın AKP iktidarını destekleyerek politikalarını onun yardım ve çabalarıyla gerçekleştirmesi, Türkiye’deki İngiliz nüfuzunu kırmaya, hatta mümkünse def etmeye yönelik olarak 28 Şubat sonrası belirlediği strateji ekseninde olmakla birlikte, bunun bir diğer boyutu da İngilizlerin güdümünde ve İsrail ile sağlam ilişkileri bulunan bu sabetayistlerin etkinliğini kırmak ve İsrail’e “hafif tepki” tonunda karşı koymaktı. Çünkü İsrail, Amerika’nın uğraşlarına ve öfkesine uğrayan bu tâife ile olan bağlarını koruyor, onları faydalandırmak ve onlarla faydalanmaktan geri durmuyordu. İşte bu vakıa, AKP Hükümeti’nin 2004’ün sonbaharına kadar sürdürdüğü “soğukluk” politikasının temel gerekçesi idi.

İkincisi; Liderliği Amerika ve İngiltere’nin büyük devletlerin İsrail’i yadsınamaz bir boyutta destekleyerek kollamaları ve onun da aldığı bu dayanak ile şımarık ve haşarı tavırlarda bulunması, hatta kimi zaman ardında bulunan devletleri bile umursamamasıdır. Aleyhinde alınan onca Birleşmiş Milletler kararının hiçbirine uymaması, silahsızlanmaya yönelik anlaşmaları imzalamaması, kitle imha silahlarını kayıtsız kalınamaz derecede artırması, Fransa ve kimi zaman da Rusya’ya kafa tutması, devletlerarası örfleri hiçe sayarak dahili ve harici cürümlere karışması, verdiği sözlerin ve vaatlerin birçoğundan cayması gibi… Bu umursamaz ve serkeş tavırlarından bir örneği de Kuzey Irak’ta yaşanmaktadır. Kuzey Irak’taki Kürtler arasında öne çıkan ve diğer mazlum ve Müslüman Kürtleri despotça egemen olmayan çalışan üç grup vardır. Bunlar; Amerikan uşağı Talabâni’nin Kürdistan Yurtseverler Birliği, İngiliz uşağı Barzânî’nin Kürdistan Demokratik Partisi ve üçüncüsü de asıl adı PKK, sonraki adı KADEK olan ve şimdiki adı da Halk Kongresi anlamına gelen Kongra-Gel’dir. PKK adı altındayken liderliğini Bekaa’da bulunan Abdullah Öcalan yürütüyordu ve o dönemde Amerika’nın güdümündeydi. Amerika, Türkiye’de nüfuz elde etmek üzere izlediği 28 Şubat öncesi politik strateji gereğince desteklediği ve iç politikanın seyrine göre şiddetini artırıp azalttığı illegal unsurlardan biriydi. 28 Şubat sonrası stratejide illegal unsurların tasfiyesi gündeme gelince; Amerika Suriye üzerinden PKK’ya verdiği desteği çekerek Rusya, İtalya, Yunanistan turlarının sonunda Kenya’ya gelen Öcalan’ı orduya bir jest ve iyi niyet göstergesi olarak teslim etmişti. Bundan sonra örgüt içerisinde hem askeri hem siyâsi hem de mâli kanatlarda sarsıntılar ve krizler baş gösterdi. Örgüt-içi hesaplaşmaların şiddeti giderek arttı ve nihâyetin 2004 yılı başında örgüt içindeki karşı gruplardan biri, Abdullah Öcalan’ın kardeşi olup Amerika ile birlikte çalışan Osman Öcalan ve tâifesi örgütten kovuldu. Osman Öcalan, bu olaydan sonra yeni Irak Cumhurbaşkanı Talabani’nin bölgesi olan Musul’a giderek yeni bir siyâsî hareket başlattı ve şu sıralar gelişme aşamasındadır. İşte Osman Öcalan grubunu örgütten atarak Amerikancı ekibi uzaklaştıran, sonra da örgütü yeniden canlandırmaya çalışarak önceden ilan edilmiş tek taraflı ateşkesi bozan, Türkiye’ye karşı yeniden eylemler başlatıp AKP Hükümeti’nin başını ağrıtan ve iç politikadaki Amerikan karşıtlarının eline malzeme vererek “milliyetçilik” kıvılcımının ateşlenmesine katkıda bulunan, böylece Ümmetin evlatları arasına yeniden fitne tohumları saçmaya çalışan ve gerilla tecrübesinden mahrum eski bir milletvekilinin liderliğine düşecek kadar zaafa uğrayan, buna rağmen varlığı ısrarla sürdüren, İngiliz uşağı Barzânî’nin bölgesinde yerleşik altında bulunan, Türkiye’nin yalvarışlarına rağmen KDP tarafından “Irak’taki istikrarsızlık” bahane edilerek korunan ve yakın zamanda Irak’taki Amerikan varlığının da başını ağrıtabilecek olan işte o tâife, yahudilerin güdümünde olan İngiliz yanlısı tâifedir! AKP Hükümeti’nin 2004’ün sonbaharına kadar sürdürdüğü “soğukluk” politikasının ikinci temel gerekçesi de işte bu vakıa idi.

Dolayısıyla hedef esasen AKP değil, AKP’nin yörüngesinde seyrettiği Amerika idi. Çünkü bu her iki temel vakıa da Amerikan maslahatlarının aleyhine idi. Böylece Amerika, AKP Hükümeti’nden İsrail’i bu iki hususta dizginlemek üzere bir soğuk rüzgâr estirmesini istedi. Böylece hem İsrail’i Amerikan karşıtlarıyla olan ilişkilerini sarsarak kendi tarafına çekmek, hem bol miktarda jestler ve ayrıcalıklar sunabilecek uygun bir atmosfer hazırlamak, hem de bu arada Türkiye’nin Büyük Ortadoğu Projesi çerçevesinde biçilmiş “model ülke” vasfını kuşanmasına imkân verecek bir kamuoyu desteği kazandırmak istedi. Model ülke vasfını kazandırmanın vesilesi, Müslümanların özellikle Arap Âleminin benzerini duymaya pek alışık olmadığı, hayranlık uyandırıp takdirler toplayan, hatta Cuma hutbelerinde övgüler yağdırılmasını sağlayan ağır laflar sarf etmek iken, İsrail’i İngiliz yanlılarından uzaklaştırmak üzere yapılan jestler ve sunulan câzip tekliflerin bahanesi, “yahudilerin incinmiş olması”, “gönüllerinin alınması” ve “ilişkilerin onarılması” için o sarf edilmiş lafların geri yutturulması idi. Böylece bir taşla üç kuş vurulmuş olacaktı.

Recep T. Erdoğan’ın 1-2 Mayıs tarihlerinde gerçekleştirdiği ziyâretin aslı astarı işte budur! Ziyâretin öncesinde, esnâsında ve sonrasında yaşananlar, bunu açıkça doğrulamaktadır. Velev ki Erdoğan ve tâifesinin belki de hayatlarında hiç düşmedikleri kadar derin bir çukura düşerek yüz kızartıcı birçok şekilde aşağılanmalarına yol açmış olsa da!..

< Önceki   Sonraki >
04 Aralık 2008 Perşembe

Tarihin En Büyük Hilâfet Konferansı Gerçekleştirildi

.:: ALINTI ::.
 
Laik değerlerin kadınlara yeni eziyeti
Asma Saleem | 26.10
 
Kapitalizmin son aşaması: Birleşik devletçi devletler topluluğu
Kaan Benli | 24.10
 
İslam Medeniyeti ve Bilim
| 18.10
 
Halifeye ne kadar ödeme yapılır?
Abdul Kareem | 12.05
 
Filistin'in Tibet'ten eksiği ne?
| 23.04
 
FATİH SULTAN MEHMED'İN AYASOFYA VAKFİYESİ
| 15.04
| Anasayfa :: Yazarlar :: Beyan /Bildiri :: Basın Açıklamaları :: Siyâsi Tahlil :: Kitap :: Haber - Yorum :: Linkler :: İletişim |