Anasayfa arrow Yazarlar arrow A. Yusuf TUĞTEKİN arrow Recep T. Erdoğan’ın İsrail Ziyâreti (1)
 [Detaylı_Ara]
Anasayfa
HİLÂFET ÖZEL
Beyanname
Siyâsi Tahlil
Kitaplar
Haber - Yorum
İktibas
Dünyada Dava
Multimedya
Fikir - İnceleme
Kavram
Sohbet
Soru-Cevap
Sizden Gelenler
Linkler
İletişim
Detaylı Arama

 Yazarlar

Editör
Esad Mansur
Esma Sıddık
Fuad Hamidoğlu
Mahmud Gıtal
Mehmed Aydın
Saliha Aydın
Sümeyye AVCI
Tahir Şanlı
Zeynep Afra
Bir Ayet

2/257 Allah inananların dostudur, onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır. İnkar edenlerin ise dostları azgın putlardır. Onları aydınlıktan karanlıklara sürüklerler. İşte onlar cehennemliklerdir, onlar orada temelli kalacaklardır.
Kur'an'da Ara
Aranacak kelimeyi giriniz
  
Al-islam.com'a teşekkür ederiz.
Bir Hadis

"...Cihad, Allah beni gönderdiği günden, ümmetimin sonuncusu deccal ile savaşasıya kadar yürürlüktedir. Zalimin zulmü ve âdilin adaleti bunu geçersiz kılmaz." Ebu Davud, k. Cihâd, 2170
Kitap

Siyasi Meseleler [İşgâl Edilmiş Müslüman Beldeler]

Recep T. Erdoğan’ın İsrail Ziyâreti (1) Yazdır E-Posta
A. Yusuf Tuğtekin
06 Mayıs 2005 Cuma

Türkiye’nin İsrail ile ilişkileri; yahudi varlığını 28 Mart 1949’da ilk olarak tanıyan, onunla ilk ticâri anlaşmayı imzalayan, Golan Tepeleri’nin ilhak etmesi hakkındaki BM kararında onu destekleyen, halkı Müslüman bir ülke (Türkiye) olarak oldukça derin köklere sahiptir.

Zaman içinde ilişkilerin boyutu ve hacmi giderek büyümüş olsa da esâsen 90’lı yılların ortalarında ciddi bir ivme kazanmıştır. Bunun sebebi; ‘Soğuk Savaş’ sonrasında Amerika’nın ‘Ortadoğu Barış Süreci’ni başlatması Türkiye’nin İsrail ile ilişkilerini açıkça yoğunlaştırmasının gerekçesini teşkil etmesidir. Zîra ilişkilerin geliştirilmesi için “barış” sloganı yumuşatıcı bir etken idi. Yine İsrail’in NATO üyesi olma isteği de mâzeret olarak kullanılıyordu. İhânet düzeyine çıkan bu sıkı ilişkiye birkaç çarpıcı örnek vermek gerekirse;

- Türkiye’nin yahudi varlığını “resmen” tanımasından sonra aralarındaki ilişki “büyükelçilik” düzeyinde sürdürülüyordu. Yahudi varlığı 1980’de Doğu Kudüs’ü işgâl edince, dâhili ve hârici tepkiler nedeniyle Türkiye elçilik düzeyinde olan ilişkilerini maslahatgüzarlık düzeyine indirmek zorunda kalmıştı. Soğuk Savaş’ın sona ermesi ile II. Körfez Savaşı’nın patlak vermesinden hayli istifade eden Türkiye Dışişleri Bakanlığı, hemen bu düzeyi eskiden olduğu gibi büyükelçilik düzeyine çıkardı ve yahudilerle ardı ardına anlaşmalar imzalanmaya başladı. Nitekim Arafat liderliğindeki Filistin Kurtuluş Örgütü’nün İngiliz uşaklığı nedeniyle yine İngiliz ajanı olan Saddam’ı destekleyip Amerikan karşıtları arasında yer alması da ihânet sahnelerinin istismar edilen gerekçelerinden biri oldu. En önemli gerekçe ise, Oslo Süreci’nde Türkiye’nin “ikili” katkılarının gerekçesini teşkil eden ve son zamanlarda Erdoğan’ın da sık sık kullandığı sözde “Osmanlı’dan kalan 500 yıllık Türk-Yahudi dostluğu” idi.

- Aynı dönemde Türkiye’nin Dışişleri Bakanı ve şimdi Afganistan’daki NATO temsilcisi olan Hikmet Çetin, yahudi varlığına bir ziyârette bulundu. O sırada MOSSAD, güya Abdullah Öcalan’ı Türkiye’ye teslim etmek üzere başarısız bir operasyon yaptığını iddia etti. Böyle bir olayın vukuu bulmadığı anlaşılabilir olsa da, MOSSAD-MİT ilişkilerinde önemli bir mesâfe kat edildiği açıktı. Bunun üzerine yahudi varlığı; MİT’e “hediye olarak” çok sayıda techîzat, suikast silahı ve teknik malzeme gönderdi. Üstelik bu “hediyelerin” bir kısmı daha sonra başkalarının da elinde bulundu. Bundan sonra iddialara göre, gönderilen hediyeler sadece MİT’e gönderilmemiş, bilakis onlarla bağlantılı bulunan başkalarına da gitmişti. Bu da -yine iddialara göre- yahudilerin Türkiye içindeki illegal eylemlerini örtbas etmek üzere MİT’e karşı açık bir komplonun kurulduğu anlamına geliyordu.

- Amerikan Yönetimi’nin Bağımsız Devletler Topluluğu Koordinatörü Michael Armitage, 1992 yazında düzenlediği İsrail ziyâreti sırasında, ABD ile İsrail'in Orta Asya’da tarımı geliştirmek için bir dizi “sulama projesi”ni ortaklaşa gerçekleştirdiklerini açıklamıştı. Bu projenin, Sovyetler Birliği’nden tevârüs eden nükleer sistemlerini kontrol edecek bir güvenlik ağı oluşturmaya yönelik olduğunu ilişkin çok sayıda iddia vardı. Bu açıklamadan iki yıl sonra, bir protokol çerçevesinde 26 Ekim 1994’te Doğu ve Güney Doğu Anadolu’da “model üretim alanları” ile “AR-GE (Araştırma-Geliştirme) merkezleri” ve bu kapsamda “toplu çiftliklerin”, “merkezi köyler”in ve “aile işletmeleri”nin kurulmasına karar verildi. Bundan önce 1994 yılının başında yahudi Cumhurbaşkanı Ezer Weizman Türkiye’ye gelip GAP bölgesinde incelemede bulunmuştu. Türkiye’dekinden beş gün sonra ise, aynı protokole dayalı olarak, Türkmenistan ve Özbekistan’da da “aynı” yapıların oluşturulmasına karar verildi. Aynı minvâlde Ekim ayının son haftasında Kanal D televizyonundaki bir tartışma programına katılan yahudi cemaatinin ileri gelenlerinden biri, Türkiye'den yahudi varlığına göç etmiş Yahudi ailelerinden bir kısmının Türkiye'ye geri dönerek Urfa yöresine yerleşmekte olduklarından bahsediyordu.

- Yine 1994’te yahudi varlığı, teknolojisini ve uydu imkanlarını kullanarak Irak-Türkiye petrol boru hattının güvenliğini sağlamak için Türkiye'den talepte bulundu. Dikkat çekici bir şekilde aynı dönemde PKK, bu hatta yönelik saldırılarını yoğunlaştırdı. Türkiye, kısa bir süre sonra bu talebe olumlu yanıt vererek “kendi toprakları” üzerinden geçen “kendi boru hattının” güvenliğini onlara teslim etti. Yahudi varlığının bu hat üzerine bu kadar düşmesi, Irak’tan yapılan petrol sevkıyâtının kontrolünü elinde tutmak istemesiydi. Üstelik Kazakistan-Azerbaycan-Türkiye ekseninde uzanıp İskenderun Körfezi'nden dünyaya pazarlanacak olan Hazar petrolünü taşıyacak olan “Hazar-Akdeniz petrol boru hattı”, Irak-Türkiye petrol boru hattı ile birleştirilmek isteniyordu. Yine Orta Asya doğalgazını Avrupa'ya taşıyacak olan boru hatları, Türkiye’ye girişte petrol boru hatlarının bulunduğu bölgelerden geçiyordu. En önemlisi Türkiye, tasarı düzeyinde olan Avrasya Enerji Koridoru’nun bir parçasıydı. Zaten o vakit Amerikan think-tanklerinden Foreign Reports Inc. tarafından yayınlanan Ortadoğu raporunda şöyle deniliyordu: “…Irak-Türkiye petrol boru hattının kurtarılması, Kazakistan ve Azerbaycan'da 90'ların sonuna kadar üretimin geliştirilmesi beklenen petrolün 'ihracat kanallarının' işler halde tutulması bakımından önemlidir…

- İlişkiler, Başbakan Tansu Çiller’in Kasım 1994’te İsrail’i ziyâret etmesiyle daha da ivme kazandı. Ayrıca o dönemde örtülü ödenekten yüksek miktarda ödeme yapılarak, MOSSAD’a bazı “iş takipleri” verildiği daha sonra açığa çıktı. Bunu, dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in 1996’daki ziyareti ve iade-i ziyâretin yahudi Cumhurbaşkanı Weizman tarafından gerçekleşmesi takip etti.

Bu bağlamda en dikkat çekici olan 1996’da Türkiye ile İsrail arasında imzalanan Askeri Eğitim ve İşbirliği Anlaşması’dır. Bu anlaşma esâsen, askerî bir sır olarak içeriği halen açıklanmamış bulunan ve ticârî, askerî, diplomatik, istihbarî, bilim ve teknoloji kapsamlı olduğu zannedilen ve 1958 yılında Menderes Hükümeti tarafından imzalanmış olan “Türkiye-İsrail Çevresel Pakt Anlaşması”na dayanmaktadır. Daha doğrusu Şubat 1996 Anlaşması, muhtemelen 1958 Anlaşmasının açık ve genişletilmiş versiyonudur.

Dönemin Genelkurmay İkinci Başkanı Çevik Bir, Şubat 1996’da yahudi varlığını ziyâret etti ve Türkiye Genelkurmay Başkanlığı ile İsrail Milli Savunma Bakanlığı arasındaki “Askeri Eğitim ve İşbirliği” anlaşmasını imzalayarak geri döndü. 1996 Anlaşması sonrasında savunma sanayi işbirliğinden istihbarat ortaklığına, ekonomik gelişmeden turizme kadar çok yönlü ilişkiler geniş çaplı olarak sürdürüldü.

Bu anlaşma esâsen ortak tatbikat ve ortak istihbarat çerçevesindedir. En çarpıcı özelliği ise İsrail’in “eğitim amaçlı” olarak Türk hava sahasını kullanmasına izin vermesidir. Diğer karşılıklı ek anlaşmalar ise teknoloji transferi, ortak araştırma, ortak istihbarat, stratejik politika planları, ortak yada tek taraflı tatbikatları içermektedir. Bu tatbikatlar genelde “arama-kurtarma tatbikatı” adı altında özellikle Türkiye’nin karasularını ve hava sahasını kullanarak yapılmış ve yapılmakta olan türden tatbikatlardır. Nitekim bu kapsamda ilk olarak 1997 yılında Ürdün’ün de gözlemci olarak katıldığı Denizkızı Tatbikatı, Amerika-Türkiye-İsrail arasında Akdeniz’de yapılmıştır. Sonraki yıllarda da periyodik olarak sürdürülmüştür. Gerçekte tatbikatların vakıası şudur: Onlar bununla hava, kara ve deniz savaş alanlarında, farklı savaş araçlarının ve farklı silahların kullanımına yönelik bir eğitim yaparlar ve bunun, düşmana karşı hazırlık amaçlı olduğunu iddia ederler. Bu tatbikatların liderliği daima kafirlerindir ve daima Amman, Mısır, Türkiye ve Filistin gibi, İslam toprakları üzerinde yapılmaktadır. Böylece kâfirler için hem yeni silahların denenmesi, hem diğer ülkenin hareket ve manevra kâbiliyetinin öğrenilmesi, hem arazi ve doğal şartları ile birlikte kapsam ve içerik düzeyine aşina olunması, hem de askeri varlıklarını yerleştirmek ve operasyon üslerini hazırlamak üzere etüt çalışması yapılması sağlanır. Kâfirlerin liderliği altında olmayan, onların toprakları üzerinde yapılan, onların askerî güç ve yeteneklerinin gizli yönlerini açığa çıkaran hiçbir tatbikat yoktur.

Söz konusu anlaşmanın karşılıklı silah transferi ve savunma sanayi anlaşması çerçevesinde ise, yahudi varlığı tarafından 54 adet F4 savaş uçağı 650 milyon dolara modernize edilmiştir. Daha sonra da 48 adet F5 savaş uçağının modernizasyonu ile yahudi yapımı Popeye II havadan karaya füze sisteminin ortak üretimi plânlanmıştır. Ayrıca Arrow II Anti-Balistik Füze Programı içinde Türkiye’nin de yer alması, Merkava tanklarının ortak üretimi ve Türkiye’nin elindeki demode M60 tanklarının modernizasyonu gibi konular da görüşmelere bağlanmıştır. Arrow II Anti-Balistik Füze Programı, Amerika’nın Füze Kalkanı Projesi’nin bir parçasıdır. Bu bağlamda 2001 yılında eski generallerden birinin bir savunma dergisinde yer alan makalesinde şöyle geçmekteydi:

Ülkemiz yaramaz devletler ve istikrarsız bölgelerle çevrili olup KTS (kitle tahrip silahları) tehdidinin ve yayılma tehlikesinin en sıcak hissedildiği yerlerden birisidir. Füze savunması yıllardır Türk silahlı Kuvvetleri’nin ihtiyaç listesinde yer almaktadır. Kafkaslarda ve Orta Asya’da artan çıkarlarımız bu bölgelerin daha güvenilir kılınmasını gerekli kılmaktadır. Görünen odur ki Türkiye, füze savunma sistemi konuşlandırılacak ülkeler arasında ön planda yer alacaktır. Bu mülahazalar ABD önerisine olumlu bakmamıza neden olabilecek ağırlıktadır.

Modernizasyon, açık bir aldatmacadan ibarettir. Modernizasyon denince eskimiş olan bir aracın yenilenmesi ve geliştirilmesi akla gelir. Oysa sömürgeci devletleri ile diğer devletler arasındaki ıstılahta modernizasyonun mânâsı böyle değildir. Tam aksine mevcut olan araçların, yeni teknolojiler kullanılarak “etkisizleştirilmesi” demektir. Şöyle ki:

Savaş uçaklarının, füze sistemlerinin veya tankların modernizasyonu genelde kaba aksamının yenilenmesi demek değildir. Çünkü bunlar metal sanayi dallarının konusudur ve Türkiye’de bu konuda çalışan, hatta ithalat yapan firmalar vardır. Dolayısıyla yenilenen şey özellikle elektro-teknik alanındaki kontrol ve kâbiliyet mekânizmasıdır. Örneğin, bir tankın modernizasyonu demek paletlerinin değiştirilmesi demek değildir. Aksine attığı topların isâbet oranını yükseltecek şekilde kontrol mekânizmasının yenilenmesidir. Yada bir savaş uçağının modernizasyonu demek kanatlarının yenilenmesi değildir. Bilakis ani hareket hızını yükseltecek şekilde kâbiliyet mekânizmasının geliştirilmesidir. Bugünkü ıstılahta modernizasyon özellikle çip (yonga) sistemi ile alâkalı bir işlemdir ve bu sistem ürkütücü bir yapıdadır. Nitekim değiştirilen çiplerde kullanılan teknoloji transfer kapsamında değildir. Bunun anlamı şudur: Örneğin; savaş uçakları hem havada pilotun hem de karadan kumanda merkezinin güdümündedir. Bu karasal kumanda ise modernizasyonu yapanın -ki şu durumda yahudilerin- elindedir. Bu da gelecekte bu savaş uçaklarının “düşman” güçlerin ellerine geçip de yahudi varlığını vurmak üzere gönderilmesi halinde etkisiz bırakmak içindir. Füze sistemleri için de bu durum geçerlidir. Dolayısıyla bunların teknik olarak işe yarar olması ve savunma amaçlı olarak kullanılması, politik eksenin dışına çıkamamaktadır. 90lı yıllarda, özellikle Doğu’da birçok savaş uçağı ve helikopterin anormal ve çelişkili gerekçelerle düştüğünü unutacak değildir. Bir başka ifadeyle Türkiye bunları, modernizasyonu yapan devletin aleyhine olacak şekilde kullanamamaktadır. En açık ifadesiyle, eğer olur da bir gün Türkiye, Râşidî Hilâfet Devleti’nin kurulduğu veya ona dâhil olan bir yer olursa ve Halîfe de Türkiye’deki ordu techîzatını yahudiye karşı kullanmaya kalkarsa, yahudinin veya diğer sömürgecilerin ellerindeki bu teknolojik kumanda devreye girecek ve Halîfe’nin onları helâk etmesine engel olacaklardır. Fakat şu var ki onlar kendilerini bununla avutmaktadırlar. Çünkü Allah’ın izni ve yardımıyla, Ümmetin evlâtları arasında birçok mühendisler ve bilim adamları şu anda bu konu üzerinde çalışmaktadır ve kâfirin hevesini kursağında bırakmaya muktedir olacaklardır. İnşaAllah…

Bundan kısa bir süre sonra Ağustos 1996’da ise, Erbakan-Çiller ikilisinin Refah-Yol Hükümeti tarafından “Savunma Sanayi İşbirliği Anlaşması” -Türkiye tarihinin en büyük askeri işbirliği ve teknoloji transferi anlaşması olarak- imzalandı! Zâten yahudinin su ihtiyacını karşılamak üzere öne sürülen Manavgat Şelâlesi’nin mülkiyetiyle birlikte (!) satılması projesi de bu minvâlde gündeme geldi. Buna rağmen bu şerir hükümet, 28 Şubat darbesiyle devrildikten sonra, bu en büyük ihânet anlaşmasıyla bile onlara yaranamadıklarını anlamış oldular. Üstelik -iddialara göre- Erbakan altı milyon kayıtlı üyesinin ismini de orduya teslim etmiş, ordudaki Müslüman subayların ordudan atılmasına ilişkin kararnameleri gözü kapalı imzalamış, imam-hatiplerin kapatılmasına ve başörtü yasağının başlatılmasına onay da vermişti!

1996’da ihânet anlaşmalarından kısa bir süre sonra 1997’de Türk Ordusu’nun sınır ötesi operasyonlarından birine katılan İsrail askeri/gizli servis uzmanları, Kuzey Irak’a dinleme ve gözetleme sistemleri yerleştirerek, yolunda giden ilişkilere bir “güven düğümü” atmış oldular. Yine 1997’de Türkiye ile yahudi varlığı arasında bir Serbest Ticâret Anlaşması imzalandı. Bu anlaşmanın yahudi mallarının pazarlanması, ucuz işgücü ve hammadde edinilmesi, vergi ve gümrük kolaylıklarının sağlanması ve dolayısıyla yahudinin içine düştüğü ekonomik darboğazı hafifletmek için oldukça elverişli imkânlar hazırladığı bilinmektedir. Şubat 1997’de Genel Kurmay Başkanı İsmail Hakkı Karadayı’nın bu askeri işbirliği kapsamında yaptığı ziyaretin arkasından, İsrail Dışişleri Bakanı David Levy Türkiye’ye geldi. Yine 8 Aralık 1997’de İsrail Savunma Bakanı İzhak Mordeçay’ın ziyaretini, İsrail Meclis Başkanı Dan Tiçon’un ziyareti izledi ve sonrasında 23 Mart 1998’de Sanayi ve Ticaret Bakanı Natan Şaranski’nin ziyareti ve İsrail Başbakanı Ehud Barak’ın Ağustos 2000 yılındaki ziyaretiyle, Türkiye ile İsrail, askerî ve diplomatik alanda yoğun bir trafik işletmiş oldular.

İsrail Savunma Bakanı Benjamin Ben Eliezer’in 2001 yılı Temmuz ayında yaptığı bir günlük ziyaret kapsamında, Cumhurbaşkanı, Başbakan, Genelkurmay Başkanı ve Milli Savunma Bakanı ile görüşmesinin ardından, bunca işbirliği ve ziyâretleşmelerden sonra aşağılık kâtil Şaron’un ziyâreti için uygun bir ortam oluştu. O kadar ki Sabra ve Şatilla katliamının baş sorumlusu, azgın İslam ve Müslüman düşmanı Şaron, Harem-uş Şerîf’i kirletmesinden sonra, Belçika’da hakkında tutuklama kararı varken ve hatta her gün televizyonlarda katledilen Müslüman Filistinlilerin görüntüleri yayınlanıyorken, üstelik Müslüman Türkiye halkının şiddetli nefret ve tepkisine rağmen Türkiye’ye dâvet edildi ve Ağustos 2001’de törenlerle karşılandı! Bugün Erdoğan ve tâifesinin de sık sık dile getirdiği “barış” nârâlarını o zaman dönemin Başbakan’ı Bülent Ecevit, Şaron ile görüşmesi sırasında şöyle diyerek tekrarlıyordu: “Barış istediğinizi Arap dünyasına inandırın. Aksi halde Ürdün ve Mısır gibi ılımlı Arap ülkelerini de karşınıza alırsınız. Ayrıca Türkiye kamuoyunda da İsrail’e karşı olumsuz tepkiler oluşur. İlişkiler zedelenir.

Üçlü koalisyon döneminin ardından yapılan 3 Kasım 2002 seçimleri ile birlikte AKP Hükümeti İsrail ile ilişkilerini, önceki dönemlere göre “soğuk” yada “hafif” olarak tanımlanabilecek seviyede düşürdü. Buna soğukluk politikası denilmektedir. Bu kapsamda birkaç örnek olarak aşağıdaki olaylar meydana gelmiştir:

- AKP Hükümeti’nin başlattığı yolsuzluk operasyonlarının ucu yahudilerle işbirliği içinde olan kesimlere dayandı. (Ama orada kaldı.)

- Bazı özelleştirmelerde ve ihâlelerde İsrail şirketleri elendi. (Ama sonra bazıları geri verildi.)

- Türkiye aleyhine olduğu iddiasıyla İsrail’in Kuzey Irak’taki faaliyetlerinden ötürü Dışişleri Bakanlığı nota verdi ve İsrail’deki büyükelçi geri çağrıldı. (Ama sonra geri gönderildi.)

- Manavgat Şelâlesinin mülkiyetiyle birlikte satılması projesi askıya alındı. (Ama sonra tekrar başlatıldı.)

- İsrail-Türkiye arasındaki uçuşlarda MOSSAD koruması reddedildi. (Ama sonra izin verildi.)

- Türkiye’ye gelen Şaron’un yardımcısı Ehud Olmert ile görüşmedi. (Ama sonra onun yerine Abdullah Gül görüştü ve memnun kalmış olarak gönderdi.)

- Kasım 2003’te Türkiye’ye gelen Şaron’a Erdoğan tarafından randevu verilmedi. (Ama onca yalvarmalardan, ricalardan, peşkeşlerden ve özürlerden sonra onu bizzat kendisi dâvet etti.)

- Erdoğan, Ğazze’deki katliamları ve Şeyh Ahmed Yâsin’in katledilmesini, “devlet terörü” olarak tanımladı (Ama sonra zillet ve utanç ile birlikte lafını yutmak zorunda kaldı.)

İşte bu sahte tepkilerden ibâret olan bu soğukluk politikası, esâsen AKP’nin değil Amerika’nın rahatsızlığından kaynaklanıyordu ve Amerika bu rahatsızlığını, bu politika ile gidermeye çalıştı. Aksi takdirde Türkiye’ye kök salmış İsrail’e, AKP gibi bir yeni-yetmenin kafa tutması söz konusu olamazdı.

< Önceki   Sonraki >
20 Kasım 2008 Perşembe

Tarihin En Büyük Hilâfet Konferansı Gerçekleştirildi

.:: ALINTI ::.
 
Laik değerlerin kadınlara yeni eziyeti
Asma Saleem | 26.10
 
Kapitalizmin son aşaması: Birleşik devletçi devletler topluluğu
Kaan Benli | 24.10
 
İslam Medeniyeti ve Bilim
| 18.10
 
Halifeye ne kadar ödeme yapılır?
Abdul Kareem | 12.05
 
Filistin'in Tibet'ten eksiği ne?
| 23.04
 
FATİH SULTAN MEHMED'İN AYASOFYA VAKFİYESİ
| 15.04
| Anasayfa :: Yazarlar :: Beyan /Bildiri :: Basın Açıklamaları :: Siyâsi Tahlil :: Kitap :: Haber - Yorum :: Linkler :: İletişim |