Anasayfa arrow Yazarlar arrow Tahir Şanlı arrow HİLAFET TOTALİTER BİR DÜZEN DEĞİLDİR -6
 [Detaylı_Ara]
Anasayfa
HİLÂFET ÖZEL
Beyanname
Siyâsi Tahlil
Kitaplar
Haber - Yorum
İktibas
Dünyada Dava
Multimedya
Fikir - İnceleme
Kavram
Sohbet
Soru-Cevap
Sizden Gelenler
Linkler
İletişim
Detaylı Arama

 Yazarlar

Editör
Esad Mansur
Esma Sıddık
Fuad Hamidoğlu
Mahmud Gıtal
Mehmed Aydın
Saliha Aydın
Sümeyye AVCI
Tahir Şanlı
Zeynep Afra
Bir Ayet

40/51 Doğrusu Biz, peygamberlerimize ve inananlara dünya hayatında ve şahitlerin şahitlik edecekleri günde yardım ederiz.
Kur'an'da Ara
Aranacak kelimeyi giriniz
  
Al-islam.com'a teşekkür ederiz.
Bir Hadis

Rasulullah (sav) Yemen'e Muaz b. Cebel'i gönderirken ona söylediklerinden bir kısmı şudur: "Sen Kitab ehli olan bir kavme gidiyorsun. Kendilerini ilk davet ettiğin şey Allahu Teâlâ'ya ibadet olsun. Bunu kabul ederlerse Allahu Teâlâ'nın, zenginlerinden alınıp, fakirlerine verilmek üzere zekatı farz kıldığını haber ver. Eğer kabul eder ve itaat ederlerse onlardan al, en iyi mallarını almaktan çekin. Mazlumun duasından sakın. Çünkü onun duasıyla Allah arasında herhangi bir perde yoktur." (Buhari, K. Tevhid, 6824)
Kitap

Siyasi Meseleler [İşgâl Edilmiş Müslüman Beldeler]

HİLAFET TOTALİTER BİR DÜZEN DEĞİLDİR -6 Yazdır E-Posta
Tahir Şanlı
16 Aralık 2007 Pazar

Bölüm 6

6. Bürokratik koordinasyonla, ekonominin merkezi yönetimi.

İslam devleti hilafette ekonomi baskı ve tekel altında değildir. İslam üretimin artırılmasının niteliğine ve inceliğine müdahale etmemiştir. Bilakis onu istedikleri şekilde gerçekleştirmeleri konusunda insanları serbest bırakmıştır. Serveti oluşturan mal ise doğada mevcuttur. İslam doğrudan ve açıkça servetten yararlanmaya müdahale etmiştir. Örnek olarak; içki ve ölü etinden yararlanmayı haram kıldığı gibi dans ve fahişelik gibi insan emeği olan bası şeylerden fayda sağlamayı da haram kılmıştır. (İslamda Ekonomik sistem s.67)  üretim, dağıtım ve bedellerini belirlemede İslam devleti belirleyici olmaz. Bu noktada üreticiler, dağıtımcılar ve planlayıcılar devlet tarafından şer'i hükümler sınırlarını aşamayacak şekilde cesaretlendirilir. Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu:

"Doğru ve güvenilir tüccar mahşerde Peygamber, Sıdıklar ve şehidlerle beraber bulunacaktır." (Tırmizi)

Şar'i ekonomide birçok alanda bürokratik-resmi araya girmeyi sınırlar. Devletten doğan bir zulümden dolayı tüccarın mezalim kadısına gitme hakkı doğar. Şer'i çerçevede kalındığı müddetçe şirketlerin çokluğu sınırlandırılmaz. Fakat kapitalist veya kapitalist şirketlerin özgürlükçü fikirleri ile İslam diyarında herhangi bir şirkete de müsaade edilmez.

Özelleştirme, genel bir ifade ile; kamu mülkünde, yönetiminde, kullanım tasarrufunda ya da hukukunda olan bir mal, hizmet ve sanayinin çeşitli amaçlar adına, özel kişiye ya da kuruluşlara devredilmesi, kamu tarafından o hizmetten uzaklaşılması ya da satılması demektir. Gerek özelleştirmenin, gerekse kamulaştırmanın ya da devletleştirmenin, temelde aynı iktisadi amacı almaya yönelik olduğu apaçık ortadadır. Şu halde gerek devletleştirme, gerekse özelleştirme için ileri sürülen bu amaç ve gerekçeler sadece aldatmaca ve şovdan ibarettir. Öyle ise her ikisinin de asıl amacı nedir diye sorulursa, sadece yerli ve yabancı sermaye sahiplerinin çıkarıdır deriz. Zira devletleştirme sonucunda, yabancı ve yerli sermaye sahiplerinin iflas ederek sermayelerinin ziyana uğraması, kamu malından çok yüksek fiyatlar ödenerek önlenmiştir. Sonra da yine o sermaye sahipleri o kamu teşekküllerinin çoğuna kısmen ortak olmuşlardır.

Kamulaştırmaya gelince; O ne kamu, ne de devlet mülkiyetindendir. Kamulaştırma, kapitalizm nizamının kendi yırtıklarını, kusur ve ayıplarını, zulmünü örtmek için yaptığı yamalıklardandır. Kamulaştırma; devletin, ferdi mülkiyet olma özelliğini taşıyan bir malda kamu menfaatini görmesi sonucunda, ferdi mülkiyeti devlet mülkiyetine dönüştürmesidir.

İşte, bu amaçları gerçekleştirmek için büyük sermaye sahiplerinin denetiminde olan IMF ve Dünya Bankası gibi kuruluşlar, tüm dünyada olduğu gibi Türkiye'de de özelleştirmeye teşvik ve hatta baskı yapmaktadırlar. Onların yerli işbirlikçileri de özelleştirmeyi ballandıra ballandıra halka anlatmaktalar, tozpembe manzaralar sunmaktalar, globalleşme, küreselleşme, dünya ailesi gibi saçma sapan laflarla kandırmaktalar. Bu baskı ve aldatmacı propagandalar ile yapılmak istenen, kamu malları ile oluşmuş olan KİT'leri yok pahasına yerli ya da yabancı sermaye sahiplerine, peşkeş çekmektir.

İslam özel mülkiyetle umuma ait olan mülkiyet arasında bir ayırıma gider. Özel mülkiyete ait olan mallar hiçbir zaman devletleştirilme yoluna gidilmez.

Mülkiyet, mal ve hizmetten yararlanmakla ilgili olarak Şari'in (şeriat koyucunun) iznidir. Yani şer'i bir hükümdür. Zira şeriat nazarında malikül mülk, yani mülkün gerçek sahibi Allahu Teâlâ şöyle demiştir:

Göklerde, yerde ve ikisinin arasında ne varsa, hepsinin mülkiyeti Allah'a aittir. Sonunda dönüş de ancak O'nadır. (Maide 18)

Ancak temsil yetkisi ile gelen bu mülkiyet hakkı, insanoğlunun bütün fertlerine genel olarak gelmiştir. Böylece insanlar bununla mülkiyet hakkına sahip olmaktadırlar, fiili mülkiyete değil. Zira insanoğlu mülk edinebilme hakkında temsil yetkisine sahiptir, mutlak mülkiyete değil. Çünkü o mutlak mülkiyet, Allah'a aittir. Mâlikül Mülk ancak O'dur. Ne fert, ne toplum, ne de devlet malı mülktür.

Allah'ın şeriatında üç çeşit mülkiyet hakkı vardır.

1- Ferdi Mülkiyet: Şeriat ferdi mülkiyetin var olduğunu göstermiştir. Böylece her ferd ancak şeriatın gösterdiği bir yolla mülk edinebilir. Mala ferdi mülkiyeti gerekli kılan şer'i hükümler incelendiğinde, mülk edinebilme yollarının şu beş yolla sınırlı olduğu ortaya çıkar: Çalışmak, miras, hayatın devamı için mal ihtiyacı, devletin malından tebaasına vermesi, karşılığında mal ve çaba sarf etmeden fertlerin elde ettikleri mallar (hediye, hibe gibi).

2- Kamu Mülkiyeti: Şeriat bütün ümmeti ilgilendiren kamu mülkiyetinin de var olduğunu göstermiştir. Ahmed b. Hanbel Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem 'den şöyle rivayet etti: İnsanlar üç şeyde ortaktırlar: Su, mera, ateş.

3- Devlet Mülkiyeti: Şeriat devlete ait mülkiyetin de var olduğunu belirtmiştir. Bu mülkiyet ferdi mülkiyet özelliği taşıdığı halde, kamunun haklarının olabildiği mülkiyettir. Şeriatın devletin görüşü ile tasarrufu altına terk ettiği mülkiyettir. Sahralar, dağlar, sahiller, fertlere ait olmayan ölü araziler, nehir yatakları gibi araziler, feth edilen araziler gibi.

Bunların ne olduğunu ve sınırlarını şeriat belirlemiştir.

Şu halde ne kamulaştırmanın ne de özelleştirmenin, İslâm nizamında vakıası yoktur. Hem kamulaştırma, hem de özelleştirme, şeriatın kesinlikle yasakladığı malın belli kişiler, ya da kesimlerin elinde tekelleşmesine açılan kapılardır. Şeriat ise böylesi kapıları kesinlikle tanımamaktadır. Zira Allahu Teâlâ malın belli ellerde toplanmasını şöyle yasaklamıştır:

Böylece o mallar içinizden yalnız zenginler arasında dolaşan bir devlet (varlık) olmasın. (Haşr 7)

İslam devleti değer konusunda ekonomiyi baskı altına almaz. Fiyat belirlemede araya girmez. Ancak toplumun menfaatlerini korumak gayesi ile bazı mallara belirli fiyatlar koyarak tespit edilen değerin üzerinde veya altında malın satışını engellemek için müdahale eder.

İslâm, fiyatların sınırlandırılmasını kesinlikle haram kılmıştır. İmam Ahmed, Enes'ten şu hadisi rivayet etmiştir: "Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem zamanında fiyatlar yükselmişti. (Bir kısım insan ona); "Ey Allah'ın Rasulü fiyatları sınırlandırsanız" dediler. Bunun üzerine Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle dedi:

"Şüphesiz yaratan, (rızkı) daraltan, genişleten, rızk veren, alan ve fiyatı koyan Allah'tır. Ben istiyorum ki, hiç kimsenin ne mal ne da kanıyla ilgili olarak kendisine yapmış olduğum bir zulümden dolayı benden hak talep etmediği bir şekilde Allah'a varayım." (Ahmed B. Hanbel, Bâkî Müsnedi El-Mukserîn, 12131)

Para konusunda bu gün dünya altını temel almayan ve hiçbir değeri olmayan kağıt para üzerine odaklanmıştır. Kağıt parayı değerli kılan ekonomide insanların güvenli gördüğü devletin gücü ve etkisinden dolayıdır. Aslında güçlü devletlerin etkisinden başka o kağıt paralar üzerinde başka hiçbir değer taşıyan fonksiyon yoktur.  Bu kapitalist hükümetlerin en büyük zulümlerinden bir tanesidir. Banknot sistemini benimsemiş olan devletler altın ve gümüşe veya belirli bir fiyata herhangi bir kıymetli madene tahvil kabiliyeti olmayan paralar çıkarırlar. Bu tür banknot çıkartan devlet veya kurumlar, istenildiğinde altına çevirebilirlik garantisi vermezler. Zira bu tür ülkelerde altın herhangi bir meta konumundadır. Fiyatları arz ve talep dengesine göre belirlenir. Hiç bir zaman sabit bir özellik arz etmezler. Piyasadaki mevcut banknotların madeni bir karşılıkları olmadığı için madeni paralarla da değiştirilemezler. Bu banknotlar, kanuni değerlerinden başlıca bir değeri olmayan, kendinden bir kuvvete dayanmayan paralardır. Bu paralar ancak bir mübadele aracıdırlar. Mübadele aracı olmasını geçerli kılan kuvvet ise kanun kuvveti olup, bu parayı çıkartmış olan devletin gücüne dayalıdır. İşte kişiler bu kanun gücüyle mal ve hizmet ediniminde bu paraları mübadele aracı olarak kullanırlar.

Allah Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem, mal ve emeğin değer ve değişim aracı olarak altın ve gümüş esaslı parayı belirlemiştir. Paranın alım güçlerine göre; Dinar, Okka, dirhem, Danik ve Miskal gibi ölçüler de Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem zamanında ve bizzat kendisi tarafından da kullanılmıştır. Günlük hayatta olan tüm alışverişler, nikah sözleşmeleri ve benzeri konusu itibariyle paranın dahil olduğu ilişkilerde söz konusu ölçülerin kullanılmış olması, söz konusu işlerin Mekke halkının para birimi olan altın ve gümüşle yapılması gerekliliğinden geliyor ki bu da hadislerde sabittir.

Hilafette vergilendirme işi Şar'i tarafından belirlenmiştir. Şeriatın beytülmal için belirlediği gelirler, tebanın işlerinin yürütülmesi ve faydalanacağı hususlar için yeterlidir. Doğrudan doğruya ya da dolaylı olarak vergi koymaya gerek yoktur. Fakat bununla beraber şeriat ihtiyatlı hareket ederek ümmetin ihtiyaçlarını iki kısma ayırır:

a- Beytülmalın daimi gelirlerinden karşılanan ihtiyaçlar,

b- Bütün Müslümanlar tarafından karşılanan ihtiyaçlar,

Bu ikinci bölümdeki ihtiyaçları karşılamak için şeriat, Müslümanlardan mal tahsili hususunda devleti yetkili kılmıştır. Bundan dolayı vergiler ihtiyaçların karşılanması için Allah'ın Müslümanlar üzerine farz kıldığı hususlardandır. Halife bu malı toplamak ve uygun gördüğü şekilde harcamak için Müslümanlar üzerine bir vali tayin eder.

Toplanan bu mala "farz kılınmış mal" denilebileceği gibi vergi ismi de verilebilir.

Vergi, Allah'ın farz kıldığı şer'i nasslar ile belirttiği cizye ve harac gibi gelirin dışında, Allah'ın Müslümanların tamamı üzerine kifaye olarak yol, okul gibi ihtiyaçlarını karşılaması için farz kıldığı hususlardan olup, bunların dışındaki ihtiyaçlar için alınmaz. Böylece mahkemeler, daireler ya da başka ihtiyaçlar için ayrıca işlem parası alınmaz. Allah Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Selem şöyle buyurdu:

"Meks sahibi (Gümrük vergisi alan) Cennete giremez." (Darimi, Ahmed b. Hanbel ve Ebu Ubeyd, Ukbe b. Amr'dan) Ve şöyle buyurdu:

"Muhakkak ki meks sahibi (Cehennem) ateş(in)dedir." (Ahmed rivâyet etti)
Gümrük vergisi ve diğer vergiler Müslümanlardan haksızlıkla ya da şer'î hükme dayanmaksızın al
ınan mallardır. (İslam'da Ekonomik Sistem)

 

Sonuç:

Bu kısa açıklamalardan sonra açıkça ortaya çıkmaktadır ki; İslam Devleti Hilafet totaliter bir sistem değildirdir. Aynı şekilde; hilafet totaliter için model gösterilemez ve kıyaslanamaz.

İslam'a ve değerlerine saldırıda bulunan politikacıların ve akademisyenlerin bu saldırıları boşunadır.  Monarşi, imparatorluk, federasyon, Vatikan modelleri gibi mevcut modeller içinde hilafeti yorumları yersiz ve yanlıştır. İslam Devleti hepsinin dışında benzersiz bir devlettir.

Akademik bir çalışma kılıfı altında, entelektüel kesimin Hilafeti Nazizm'e kıyasla totalitercilik ve akademik tartışmaya açmalarının altında 'İslam'la savaş' yatmaktadır. Yakıt olarak ta günümüz firavunu Amerikanın ortaya attığı ‘terörle savaş'tan besleniyorlar.

Görüldüğü gibi totaliter sistemi oluşturan altı ana unsurun hiç biri İslam'la bağdaşır değildir. Aslında bu altı unsur günümüz sistemlerinin vakıasını ortaya koymaktadır. Ne kadar sistemlerini yamarlarsa yamasınlar çirkin ve totaliter yönünü gizleyemezler. Kapitalizm sistemini uygulayan her devlette bunu görmek mümkündür. Fakat onlar çirkin yüzlerinin gözükmemesi için iftira ve asılsız propagandalara müracaat ediyor ve hedef saptırmaya çalışıyorlar. 

İslam'a ve hilafet sistemine karşı bu propaganda kampanyası şüphesiz Rasul Sallallahu Aleyhi ve Selem zamanında nasıl boşa çıkmışsa yine (inşaAllah) boşa çıkacak, başarısız olacaktır. Kureyş tarafından organize edilen bütün İslam'a karşı yürütülen kampanya geri tepti ve Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in mesajı daha çok dikkat ve insanı çekti.

İslam'a emsali olmayan ilgi doğmuştur. Batı ülkelerinde birçok fikir değiştiren kimselerin varlığı bu propagandanın başarısızlığını ortaya koymaktadır.  Müslümanlarda Hilafete özlemin artığı gibi batıda da birçok insan İslam'la şereflenmektedir.  Emsali olmayan bu yükselişe batı iftira ve şiddete başvurarak engel olmak istemektedir. Bu girişim ise propagandalarının başarısızlığının açık kanıtıdır.

Konumu Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in şu hadisi ile kapatmak istiyorum:

"Allah'ın bulunmasını dilediği müddet, içinizde (nübüvvet) peygamberlik olacaktır. Onu kaldırmayı dilediğinde onu kaldırır. Sonra nübüvvet üzerine hilafet olacaktır. Allah (cc)nın dilediği kadar kalacak, dilediğinde onu da kaldıracaktır. Sonra ısırıcı (zalim) yöneticiler olacaktır. Allah'ın dilediği kadar kalacak, kaldırmayı dilediğinde onu da kaldıracaktır. Sonra zorba yöneticiler olacaktır. Allah'ın bulunmasını dilediği kadar kalacak, kaldırmayı dilediğinde onu da kaldıracaktır. Sonra nübüvvet metodu üzere hilafet olacaktır." (Ahmed b. Hanbel, müs. Kufiyyin,17680)

-SON-

-------------------------

HİLAFET TOTALİTER BİR DÜZEN DEĞİLDİR -5 09.12.'07
HİLAFET TOTALİTER BİR DÜZEN DEĞİLDİR -4 24.11.'07
HİLAFET TOTALİTER BİR DÜZEN DEĞİLDİR -III 08.11.'07
HİLAFET TOTALİTER BİR DÜZEN DEĞİLDİR -II- 01.11.'07
HİLAFET TOTALİTER BİR DÜZEN DEĞİLDİR 30.10.'07

< Önceki   Sonraki >
03 Aralık 2008 Çarşamba

Tarihin En Büyük Hilâfet Konferansı Gerçekleştirildi

.:: ALINTI ::.
 
Laik değerlerin kadınlara yeni eziyeti
Asma Saleem | 26.10
 
Kapitalizmin son aşaması: Birleşik devletçi devletler topluluğu
Kaan Benli | 24.10
 
İslam Medeniyeti ve Bilim
| 18.10
 
Halifeye ne kadar ödeme yapılır?
Abdul Kareem | 12.05
 
Filistin'in Tibet'ten eksiği ne?
| 23.04
 
FATİH SULTAN MEHMED'İN AYASOFYA VAKFİYESİ
| 15.04
| Anasayfa :: Yazarlar :: Beyan /Bildiri :: Basın Açıklamaları :: Siyâsi Tahlil :: Kitap :: Haber - Yorum :: Linkler :: İletişim |