|
4. Küfür nedir ve Kafir kime denir? Bu konuyu daha net anlayabilmemiz için iman ile alakalı şu ayrıntıya girmemiz gerekmektedir. Resulü Ekrem (s.a.v.)'in Allahu Teala tarafından getirmiş olduğu şeylerin hepsine iman etmek farzdır. Bunlardan bazılarına iman edip bazılarını inkar etmek caiz değildir. Peygamber (s.a.v.)'in çeşitli dini öğretiler ve ahkam hakkında getirdikleri oldukça etraflı ve geniş olduğundan her ferdin bunların hepsi hakkında etraflıca bilgiye sahip olması ve tasdik etmesi mümkün değildir. Bunun için Resulullah (s.a.v.)'in getirdikleri ikiye ayrılır: -Bir kısmı tevhid, mead (Allah'a ve ahiret gününe iman), namaz ve orucun farz oluşu gibi teferruatıyla malum olanlar, -Bir kısmı ise kitap ve sünnette mevcut olup icmalen malum olanlardır. Tafsili (ayrıntıları) malum olanlara tafsili olarak iman, icmalen malum olanlara ise icmali (genel) olarak iman etmek farzdır. Tafsili imanın gerekli olduğu yerler: 1- Allah (c.c)'ın varlığına, vahdaniyetine, ortak ve benzeri olmadığına iman. 2- Halketme ve icadetmede (yaratışta) tevhid. Yani alemde Allah'tan başka halıkın (yaratıcının) olmadığına inanmak. 3- Rububiyyette ve tedbirde tevhid. Yani alemde Allah'tan başka müdebbir (idare eden, yöneten, bütün yaratılmışları düzenle ve dengeyle idare eden ve birbirine yardımcı eden) olmayışına inanmak. 4- İbadette tevhid. Yani Allah'tan başka ibadet edilecek bir mabudun olmadığına inanmak. 5- Resul-i Ekrem (s.a.v.)'in nübüvvetine ve risaletinin evrenselliğine iman. 6- Mead ve ceza gününe iman. Mütekellimlerin çoğu bunda gaflete düşmüşlerdir. Hâlbuki Kur'an-ı Kerim'de meada iman, Allah'a imanla birlikte zikredilir. "... Allah'a ve ahiret gününe (meada) gerçekten inanıyorsanız..."(Nisa:59.) İman, bu hususların hepsini tasdik etmekle gerçekleşir. Bunlardan herhangi birini inad ve şüpheyle inkar etmek insanı İslam dairesinden çıkarıp kafirler zümresine katar. Elimizdeki kaynaklar Peygamber (s.a.v.) zamanında şahadeteyni ikrarın bu altı şehadeti kapsamı içerisine aldığına, şahadeteynle bu altı şahadetin kastedildiğine delalet etmektedir. Bundan dolayı teferruatla ilgili meseleler ve kelam ilminde incelenen çeşitli konuları, her ne kadar İslam'ın özüyle ilgili hususlar da olsa bunları teferruatıyla kalben tasdik farz değildir, icmalen -genel olarak- iman etmek yeterlidir. Örneğin; Kur'an'ın kadim veya hadis olduğuna inanmak veya Allah'ın sıfatlarının zatının aynısı mı yoksa zatına izafe ve zatından ayrı mı olduğu gibi kelamla ilgili konuları incelemek farz değildir. Mümin olan Allah'ın alim ve kadir olduğuna inanmalıdır. Küfrün Tanımı: Küfür, lügatta örtmek, gizli tutmak ve saklamak anlamındadır. Tohumu toprağa gömüp üzerini örttüğü için çiftçiye kafir denilir. Allah Teala Kur'an'da şöyle buyurur: "... Bu tıpkı bir yağmura benzer ki; bitirdiği ot ekincilerin hoşuna gider..." (Hadid:20.) Küfrün ıstılah anlamı ise iman edilmesi farz olana iman etmemektir. Bu husus ister tevhid, Resulullah (s.a.v.)'nın risaleti ve mead gibi tafsili imanla ilgili olsun ve ister teferruatla dair icmali imanla ilgili olsun aynıdır. İyci (El-Mevakif, s.388.), İbn-i Meysem Behrani (Kavaid'ul Meram, s.171.), Fazıl Mikdad (İrşad'ut Talibin, s.443.) gibi büyük alimler ve başkaları küfrü, Resul-i Ekrem (s.a.v.) tarafından getirildiği malum olan şeyi inkar etmek olarak tanımlarlar. İnsanı Küfre İten Sebepler: 1- Tafsili imanın farz olduğu hususları inkar etmek. Yaratanı veya zati tevhidin herhangi bir türünü, Resul-i Ekrem (s.a.v.)'in risaletini ve kıyamet gününü inkar etmek gibi. Bu hususları inkar eden veya kendini bu konuda cahilmiş gibi gösteren kişi kafirdir. 2- İslam'dan olduğunu kesin olarak bildiği bir hususu yalanlamak ve inkar etmek. İnkar eden kimse ister yeni, ister eskiden beri Müslüman olsun farketmez. 3-İslam'ın zaruriyetinden (dinden olduğu apaçık bilinen) olduğunu bildiği hususu inkar etmesi kişinin küfrüne ve İslam'dan irtidat etmesine sebep olur. Hz. Ali (r.a.) bazı rivayetlerde yer aldığına göre küfrü aşağıdaki bölümlere ayırmıştır. 1- Küfr-ü Cühud: Vahdaniyyet ve meadı inkâr. Zındıklar ve Dehriyye (Maddeciler) bu bölüm kapsamına girerler ve şöyle derler: "Bizi ancak madde yok eder." Bu bölüme giren kafirlerden bir kısmı ise marifet elde ettikten sonra tekzib ve inkarda bulunanlardır: "Ne zamanki, onlara Allah katından, yanlarında bulunan (Tevrat)ı doğrulayıcı bir kitap (Kur'an) geldi, daha önce inkar edenlere karşı yardım isteyip dururlarken o bildikleri (Kur'an) kendilerine gelince onu inkar ettiler; Hay Allah'ın laneti inkarcıların üzerine olsun!" (Bakara:89.) 2- Küfr-ü Terk: Allah'ın emrettiğini terketme sebebiyle küfür: Bu konuda Kur'an-ı Kerim şöyle buyuruyor: "... Yoksa siz kitabın bir kısmına inanıp bir kısmını inkar mı ediyorsunuz?..." (Bakara:85.) 3- Küfr-ü Beraat: "... Sonra da kıyamet gününde bir kısmınız, bir kısmınızı inkar edecek, bir kısmınız bir kısmınıza lanet okuyacak..." (Ankebut:25) 4- Küfr-ü Nimet: "Ve Rabbiniz şöyle bildirmişti: Andoslun şükrederseniz, size nimetimi artırırım ve eğer nankörlük ederseniz azabım pek çetindir." (İbrahim:7.) 5- Küfr-ü Mutlak: Küfür kelimesinin kayıtsız olarak nisbet verilebileceği durumlardır. (Meclisi, El Bihar, c.72, s.100.) Küfür çeşitlerinin ne olduğunu bilmek için şu kaynaklarada bakılabilir. Medaricus Salikin İbn Kayyım el Cevziyye c.1 s.266-267 ve Kütübi Sitte c.15 s.145 Büyük günah hakkında ise alimlerin görüşleri şu şekildedir. Büyük günah mümini imandan çıkarmaz ve onu küfre sokmaz. Ancak böyle bir mümin asi sayılır. Ameller imandan bir cüz (parça) değildir. Ancak işlenen günahı helâl saymak, onu hafife ve alaya almak, kesinlikle küfürdür. Mu'tezile mezhebinin görüşü: Büyük günah işleyen ne mümin, ne de kâfirdir. O fasıktır ve iki menzil arasındaki bir menzildedir. Bu mezhep, imanı kalbin tasdiki, dilin ikrarı ve amellerin yapılması şeklinde tarif ettikleri için; büyük günah işleyenleri mümin kabûl etmemişlerdir. Ancak kâfir de kabul etmemişlerdir. Çünkü, Peygamber (s.a.v.) asrında ve takip eden dönemlerin hiçbirinde büyük günah işleyenlere, dinden çıkanlara verilen ölüm cezası verilmemiştir. Eğer kâfir olsalardı, imandan sonra küfre gitmenin cezası olarak öldürülmeleri gerekirdi. Bu yapılmamıştır, onun için bunlar iman ile küfür arasındadırlar. Bunlara "fâsık" denir. Haricîlere göre: Büyük ve küçük günah işleyen kimse kâfir olur. İslâm'ın, yapılmasını emrettiği ameller imanın bir parçasıdır. Yani amel imandan bir cüz'dür. Haricîlerden bir fırka olan el-Ezârika'nın görüşü: Büyük günah işleyen kimse "müşrik"tir. Çünkü böyle kimse hem Allah için, hem de Allah'tan başkası için amel etmektedir. Yaptığı büyük günah ile Allah'tan başkasını (nefsini veyahut şeytanı) ona ortak koşmuştur. Yukarda belirlenen bütün görüşler, sahiplerince bir takım delillere dayandırılmıştır. Biz ise en güvenilir olan, alimlerinin çoğunun icmaen delil olarak kabul ettiklerine bakacağız. Diğerleri için akaid kitaplarında geniş malumat verilmiştir; oraya bakılabilir. 1. Delil: İman, kalp ile tasdiktir. Mümin'in imandan çıkması için kalbindeki tasdikin değişmesi gerekir. Hangi beşerî zaaflardan kaynaklanırsa kaynaklansın, işlenen büyük günahlar, tasdiki değiştirecek mahiyette olmadığı sürece işleyenini imandan çıkarmaz. Kalpteki tasdiki değiştirme ise ancak yapılan günahı helâl sayarak veya o hükmü alaya alarak meydana gelir. Şer'i hükümlerle alay etmedikçe, hafife almadıkça ve helâlleri haram, haramları da helâl kabul etmedikçe; kalpteki tasdik değişmemiş olur. O değişmedikçe de kâfir olunmaz. "Allah, kendisine şirk koşulmasını affetmez. Bunun dışındaki (günahları) dilediğini affeder. " (Nisa:116) ayeti, ancak şirkin affedilmeyeceğini, diğer günahların ise -eğer Allah dilerse- affedebileceğini ifade etmektedir. Eğer büyük günahlar da küfür kabul edilseydi, ayetin ikinci bölümünde "ma dûne zâlik = bunun dışındakiler.." ifadesinin kullanılmasına gerek kalmazdı. 2. Delil: "Asi" denilen büyük günah sahiplerinin gerçekte mümin olduklarını belirten birçok ayet vardır: "Ey iman edenler, şarap, kumar, dikili taşlar, şans okları, şeytan işi pisliklerdir. " (Mâide: 90) "Eğer müminlerden iki zümre birbirleriyle savaşırlarsa.." (el-Hucurât:9) "Ey iman edenler, yürekten, hâlis (samimi) bir tevbe ile tövbe ederek Allah'a dönün." (Tahrim: 8) "Ey iman edenler, öldürülenler hakkında size kısas farz kılındı. " (Bakara:178) Ayetlerde görüldüğü gibi büyük günah işleyenlere "Ey inananlar" diye hitap edilmiştir. 3. Delil: Mümin bir kimse öldüğü zaman cenaze namazı kılınır ve Müslüman kabristanına defnedilir. Asr-ı saadetten bugüne kadar büyük günah işlemiş ve tövbe etmemiş olsa bile (gizli halleri Allah'a ait olmak üzere), ölen her Müslüman için, günahkâr veya günahsız ayrımı yapılmaksızın cenaze namazı kılınmış ve Müslüman kabristanına defnedilmiştir. Peygamber'in tatbikatı böyle olmuştur ve İslâm âlimleri bu konuda icmâ etmişlerdir. "Kendisine emanet edilemeyen kimsenin imanı yoktur. "Zina eden kimse, mümin iken zina etmez, mümin iken hırsızlık yapmaz, mümin iken içki içmez... " (Buhârî, Mezalim 30; Müslim, İman 100,104; Ebû Davûd, Sünnet, 15; Tirmizî İman, 11). Şeklinde varid olan hadisler, büyük günah işleyenlerin kâfir olduklarına delil değil; ancak imanlarının kâmil olmadığına delildir. Kâmil bir iman, büyük günahların işlenmesine engeldir. Direkt küfür (inkar) ibaresinin geçtiği şu hadiste buna örnek veriliyor: "Kim bir kadına arkasından yaklaşırsa Muhammed'e indirileni inkar etmiş olur." Diğer bir rivayette ise: Kim bir kahine veya bilgice müracaat eder ve onun dediğini tasdik ederse Allah'ın Muhammed'e indirdiğini inkar etmiş olur. (Tirmizi, Tahare, 102; İbn Mace, Tahare, 122; Müsned, c.2 s.408,476) Alimlerin neredeyse ekseriyeti bu ve buna benzer hadisi şeriflerde gecen inkar ve küfür ibarelerinin irtidat eden kişiyi dinden çıkaran bir küfür olmadığını bilakis bunların küçük küfür olduğunu şöyle ele almaktadır: Bütün günahlar küçük küfür nevi'dendir. (Medaricu's Salikin İbn Kayyım el-Cevziyye c.1 s.266) Büyük günahın kişiyi dinden çıkarmayacağını söyleyen aslında bütün selefilerin, hatta vahabi mezhebinin dahi kurucusunun dayandığı alim İbn-i Teymiyye, bakınız Kitabul İman adlı kitabında neler söylemektedir: Büyük günah işleyene gelince, o kafir sayılmaz, isyankar veya fasık sayılır. ... kalbinde imandan bir zerre bulunanın Cehennem'de ebedi kalmayacağında ittifak halindedir. (Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra-İmam İbni Teymiyye Hayatı-Fikirleri-Eserleri s.316) Gelelim bu konu ile alakalı ileri sürülen meşhur ayeti kerimeye, yani Maide suresinin 44. ayeti celilesine. Orada Allah (c.c.) şöyle buyurmaktadır: "Kim Allah'ın indirdiği (hükümler) ile hükmetmezse işte onlar kafirlerin ta kendileridir." (Maide:44) Gelelim alimlerin bu ayeti celile hakkındaki tefsirlerine: İmam Kurtubi El-Camiu li-Ahkami'l-Kuran: "Kim Allah'ın indirdiği ile hükmetmezse, işte onlar kâfirlerin tâ kendileridir." Diğer âyetlerde de "zalimlerin, fasıkların ta kendileridir" dîye buyurulmaktadır. Bu âyetlerin hepsi kâfirler hakkında nazil olmuştur. Bu da Müslim'in Sahih'inde el-Berâ yoluyla gelen hadiste sabit olmuştur ki, bu hadis daha önceden geçmiş bulunmaktadır. Büyük çoğunluk da bu görüştedir. Müslüman ise, büyük günah işleyecek olsa dahi kâfir olmaz. Âyet-i kerimede hazf edilmiş ifadelerin bulunduğu da söylenmiştir. Yani, kim Kur'ânı reddetmek suretiyle Hz. Rasulün de sözünü inkâr yoluyla Allah'ın indirdiği ile hükmetmeyecek olursa, o kişi kâfirdir. Bunu, İbn Abbas ve Mü-cahid söylemiştir. Bu açıklamaya göre âyet umumidir. İbn Mes'ud ve el-Hasen der ki: Bu âyet-i kerime ister Müslüman, ister yahudi, ister katır olsun Allah'ın indirdiğiyle hükmetmeyen herkes hakkında umumidir. Yani, bunun doğruluğuna inanarak ve bu şekilde hüküm vermenin helal olduğuna kanaat getirerek... Ancak, kendisinin haram işlediğine inanarak böyle bir iş yapan ise, Müslümanların fasıkları arasında yer alır. İşi de Allalı'a kalmıştır. Allah dilerse onu azaplandırır, dilerse de ona mağfiret eder. İbn Abbas da kendisinden nakledilen bir rivayete göre şöyle demektedir: Kim Allah'ın indirdikleriyle hükmetmeyecek olursa o, kâfirlerin işine benzeyen bir iş yapmıştır. Şöyle de denilmiştir: Yani, kim Allah'ın bütün indirdikleriyle hükmetmezse, o kimse kâfirdir Ancak, tevhid İle hükmetmekle birlikte, şer'î bazı hükümler gereğince hükmetmeyen kimse, bu âyetin kapsamına girmez. Doğru olan birinci görüştür. (İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil'l-Kur'an, Buruc Yayınları: 6/243-245.) İbn-i Kesir Tefsiri : Abdullah İbn Abbas'dan : Bu ayette küfür, sizin anladığınız manada küfür değildir, dediği rivayet edilmiştir. Tavus da: Buradaki küfür, dinden çıkaran küfür değildir, demişti. (İbn- Kesir Tefsiri c.2 s.24 Sağlam Yayınevi) Ebu Cafer Muhammmed b. Cerir et Taberi Tefsiri: Tavus diyor ki: Bir kişi, Abdullah b. Abbas'tan, ‘Allah'ın indirdiği ile hükmetmeyenler..' ayetlerini sordu ve dedi ki: ‘ Bir kimse bunu yaparsa kafir mi olur? ‘ Abudullah b. Abbas da dedi ki : ‘Onun bunu yapması kafirliktir. Fakat o kimse Allah'ı ahiret gününü, şunu vu şunu inkar eden kimse gibi değildir. Abdullah b. Mesud nakledilen diğer bir görüşe göre ‘ Kim Allah'ın indirdiği ile hükmetmezse işte onlar kafirlerin ta kendisidir.' Ayetindeki ‘Kafirler'den maksat, Allah'ın indirdiğini inkar ederek onun dışındaki şeylerle hüküm verenlerdir. Allah'ın indirdiğini, Allah tarafından olduğunu kabul ederek onun dışındaki şeylerle hüküm verenler ise zalimler ve fasıklardır. (Taberi Tefsiri c.3 s.308-309 Hisar Yayınevi) İşte tüm bu açıklamalardan sonra kişi inkar etmedikçe, ki inkar'ın içerisine tercih ve hafife almada girer, dinden irtidat etmediği neredeyse alimlerin tamamının ittifaken kabul etmiş olduğu bir gerçektir. Gelelim özellikle Hariciye görüşünü savunan mezheplerin ki günümüzde bu görüşü savunun Vahhabi mezhebi taraftarları da mevcut, çokça ileri sürdükleri tağut ile alakalı ayetlere. Örneğin; "Sana indirilene ve senden önce indirilenlere inandıklarını ileri sürenleri görmedin mi? Tâğut'a inanmamaları kendilerine emrolunduğu halde, Tâğut'un önünde muhakemeleşmek istiyorlar. Halbuki şeytan onları büsbütün saptırmak istiyor." (Nisa:60) "Dinde zorlama yoktur. Artık doğrulukla eğrilik birbirinden ayrılmıştır. O halde kim tâğutu reddedip (inkar edip) Allah'a inanırsa, kopmayan sağlam kulpa yapışmıştır. Allah işitir ve bilir." (Bakara:256) Bu ayetlerde geçen tağut nedir ve bir müminin tağuta karşı tutumu ne olmalıdır bunu kısaca ele alalım. "Ta-ğa-ye", kökünden mübalağa tipiyle bir cins isimdir. ‘Sınırı aşmak, isyanda ve karşı çıkışta fazla ileri gitmek, hadde tecavüz etmek' manalarına gelir, mastarı ‘tuğyan'dır. Suyun yatağını aşıp taşması manasında Kuran'da Nuh tufanının anlatıldığı kıssada bu kelime şöyle kullanılır; "Su tuğyan ettiğinde sizi akıp giden(gemi)de biz taşıdık." (Hakka:11) Yine aynı surede, sanılandan, beklenilenden çok daha korkunç olan soğuk fırtınayla beraber gelen zelzele için de ‘tağiye' kelimesi kullanılmıştır; "Semud'a gelince; onlar, şiddetli bir sarsıntıyla yok edildi." (Hakka:5) Ayrıca "Sakın tartıda ölçüden şaşmayın" (Rahman:8) ayetinde de aynı kökten türeme fiil kullanılmıştır. Peygamberle alakalı olarak; "Gözü kaymadı ve şaşmadı, and olsun, o Rabb'in en büyük ayetlerinden bir kısmını gördü." (Necm:17-18) ayetinde aynı kökten ‘şaşmak, çevrilmek' manalarında kullanılmıştır. Kavramın bu manalarıyla o toplumun insanlarınca kullanıldığı ve herhangi bir şekilde haddi aşmayı içerdiği açıktır. Bu şekli, İbnü Cerir et-Taberi şöyle tarif ediyor; "Allah'a karşı isyankar olup, zorlama ile veya gönül rızasıyla kendisine tapılıp mabut tutulan, gerek insan, gerek şeytan, gerek put, gerek dikili taş ve gerekse diğer herhangi bir şeydir." Başka bir ifade ile "Başkaları üzerinde rabbleşip başkalarının dünya hayatını yönlendirip yeryüzünün rabbi kesilmeye çalışan ‘şey'lerdir." Ve yine Bakara suresinin 256 ayetinin tefsirinde İmam Taberi tağut için şunları söylemektedir: Ayette zikredilen ‘Tağut' kelimesinden maksat. Ömer b. el- Hattap, Mücahid, Şa'bi, Dehhak, Katade ve Süddiye göre Şeytan demektir ve Muhammede göre sihirbaz demektir ve Cabir b. Abdullaha göre Kahin demektir. Taberi, Tağut hakkında söylenecek en doğru görüşün, onun, Allaha karşı azgınlaşan ve Allahın dışında kendisine tapınılan şeydir, diyen görüş olduğunu söylemiştir. İsterse tağut, kendisine tapanları zorla taptırmış olsun, isterse onun zoru olmadan insanlar kendilerinden ona tapmış olsunlar. Bu nedenle, kendisine tapılan bu varlık Şeytan da olabilir Heykel de, put da yahut başka herhangi bir şeyde. ((Taberi Tefsiri c.2 s.115 Hisar Yayınevi) Yine İbn-i Kesir ise bu ayet ve tağut hakkında şunları söylemektedir: "Tağut'u inkar edip Allah'a inanan kimse" Yani kim, putlardan, eş ve ortak koşulanlardan, şeytanın çağırmış olduğu, Allah'tan başka tapılan her şeyden kendini sıyırıp uzaklaştırır, Allah'ın bir olduğuna inanıp sadece O'na ibadet eder ve O'ndan başka ilah bulunmadığına şehadet ederse "kopmak bilmeyen sağlam bir kulpa sarılmılştır." Yani işini yoluna koymuştur, en güzel ve doğru yola girmiştir. Bu, sıkıca rabtedilme, kopmak bilmeyen sağlam bir kulpa benzetilmiştir. Sağlam Kulp: İmandır veya İslam'dır. ((İbn- Kesir Tefsiri c.1 s.213 Sağlam Yayınevi) Tüm bu tefsirler ve bunun gibi onlarcası hep tağutun İslam karşıtı yani küfrü temsil eden her şeyin kapsadığını çok net bir şekilde dile getirmektedir. Özellikle Bakara suresinin 256 ayeti celilesinde geçen şu ibare "Tağut'u inkar edip Allah'a inanan kimse" yani tağut'un iman'ın, İslam'ın tam karşısında duran küfür olduğunu çok net bir şekilde ifade etmektedir. Dolayısıyla inkar edilmesi gerekir. Kimde onu inkar etmez ise küfürü inkar etmemiş olur ki, bu Allah muhafaza kişiyi dinden çıkarır. Şu durumda örneğin küfrü temsil eden demokrasi'yi, laikliği ve cumhuriyeti, yani tüm tağuti sistemleri, inkar etmediği müddetçe veya onlara iman ediği sürece irtidat söz konusudur. İşte bu gerçeği alim Abdulkadim Zellum yazmış olduğu şu eserinin başlığında da ne kadar net ifade edilmektedir: Demokrasi Küfür nizamıdır, onu almak, tatbik etmek ve ona davet etmek haramdır. Yani kim tağutu (tüm İslam dışı olan her şeyi) inkar ederde onunla amel ederse yapmış olduğumuz tüm mezkur delilerden ötürü halen Müslüman'dır, lakin çok büyük günah işlemiştir. Son olarak ta tekfir hastalığının ne kadar kötü bir haslet olduğunu ele alarak yazımıza son vermek istiyorum: Tekfir ıstılahta, bir Müslüman veya Müslüman kabul edilen bir kimseyi küfre nispet etmek; küfre girdiğini söylemektir. Küfür içerisinde olan bir kişi bu durumdan kurtulup Müslüman olabileceği gibi; Müslüman olan bir kişi de dinden dönerek küfre girebilir. Ancak Müslüman olan bir kimsenin hangi durumlarda küfre girebileceği; küfür ile iman arasındaki sınırın tayini tarih boyunca mezhepler arasında ihtilaf konusu olmuştur. Hatta bir mezhebe bağlı âlimler bile bazen farklı görüşler ileri sürebilmektedir. Bu konudaki tartışma, Haricîlerin ortaya çıkışıyla, yani Hz. Ali'nin döneminden günümüze kadar devam ede gelmektedir. Hz. Ali ile Muaviye arasındaki anlaşmazlığın çözüme kavuşturulması için hakeme gidilmesini isteyen, sonra hakem olayının arzu edilen şekilde sonuçlanmaması üzerine daha önce Hz. Ali ordusunda bulunan, hatta hakemi kabul etmesi için ısrarda bulunanlardan bir gurup başkaldırmış ve Hz. Ali'yi, Allah'ın hükmünü bırakarak beşerin hükmüne başvurmakla itham etmiş ve Hz. Ali ile hâlâ ona taraftarlık yapanların küfre girdiklerini ileri sürmüşlerdi. Haricî olarak adlandırılan bu gurubun bu davranışlarıyla İslâm tarihinde tekfir meselesi gündeme gelmiş, bilahare çeşitli nedenlerle bazen haklı ve bazen haksız olarak tekfir daima Müslümanların gündemini işgal etmeye devam etmiştir. İşte, bu tekfir olgusunu Müslümanların gündemine koymaya çalışan tüm cemaat ve bu cemaatlere bağlı olan fertlerin, bilmeleri gereken şu gerçeği söyleyerek sözlerime son vermek istiyorum. Allah (c.c.)'hu hiç bir mümine çıkıp kişilerin hallerini araştırıp onları tekfir etmemizi istememiş, bilakis ümmetin hatta insanlığın kurtuluşu olacak olan Raşidi Hilafet Devletini kurup onunla insanlığa ilahi nur saçmamızı istemektedir. Bu ilahi görevi bizlere gösteren Allah'ın Resulü Muhammed (s.a.v.)'dir ve onu en güzel bir şekilde örnek kabul edip Halifeliğini yapmış olan Raşidi Halifelerdir. Yoksa bazıların örnek aldığı, dördüncü Raşidi Halife olan Ali (r.a.)'na karşı gelip hatta onu tekfir edip canına kast eden Hariceye mezhebi ve onun fitne yayan günümüzün modern uzantısı değil. Allah'ım bizleri bu dava üzere şehit olmayı nasip eyle ve aramıza fitne sokmak isteyen hiç bir kimseye fırsat verme... Amin. ----------------------- |