|
Soru 1: Biliyoruz ki Türk Ordusu ve Türk Hükümeti, birbirlerine zıt iki taraftır. O halde, bu ikisi Irak'taki Kürdistan İşçi Partisi'ne [PKK] karşı askerî operasyon kararında nasıl ittifak etmişlerdir? Bilindiği gibi bu operasyon, -Türk Hükümeti ile Birleşik Devletler arasındaki sıcak ilişkiler nazar-ı itibara alınırsa- Türk Hükümeti için bir sıkıntı olarak durduğu bir sırada Ordunun, -genel olarak Irak'ın, özel olarak Kürdistan bölgesinin işgâlcisi olan- Amerika karşısındaki kozlarını artıracaktır. Ayrıca Erdoğan Hükümeti için sıkıntının böylesine arttığı bir sırada, Amerikan Kongresi [Temsilciler Meclisi'nin Dış İlişkiler Komitesi] Ermeni Soykırım Yasa Tasarısını neden kabul etmiştir? Cevap: Cevabın vâzıh olması için; PKK'nın, Türk Ordusu'nun ve mevcut Türk Hükümeti'nin vâkıalarının bilinmesi kaçınılmazdır. PKK'ya ve Ordu ile Hükümet karşısındaki rolüne gelince; PKK, 1979 yılında kuruldu. Fakat fiilen bârizleşmesi, Özal dönemi [1983-1993] esnasında, 1984 yılında Amerika'nın direktifi ile oldu. Zîra o zaman Ordu'ya karşı ilk eylemini [Türkiye'nin doğusunda bir Kürt şehri olan] Siirt'te gerçekleştirdi. Bundan kasıt, askerî açıdan Özal'ın "ağır silahlar ile donatılmış polis güçleri" inşâ etme baskısı ile eşzamanlı olarak, güvenlik açısından Ordu üzerinde baskı yapmaktı. Nitekim bu, Özal döneminde, dönemi bitinceye kadar devam etti. Ardından Ordu, emniyet teşkilatına ait ağır silahlara el koydu. PKK'nın durumu bu eksende, Türk Ordusu'na karşı Amerika'nın elindeki bir güvenlik silahı olarak devam etti, 1997 ilâ 1998 yılları arasında meydana gelen; 28 Şubat 1997 Hareketi, sonra yılların İngiliz adamlarından olan Ecevit'in Haziran 1997'de kurulan Hükümeti ve 1998'de PKK'ya desteğinden ötürü Suriye'yi sert bir dille tehdit etmesi şeklindeki olaylar silsilesine kadar... Nihâyet Amerika, maslahatının, yeni Türk Hükümeti üzerinden Türk Ordusu ile anlaşmaya gitmesinde olduğunu gördü. O zaman Türkiye'deki askerî ve siyâsî otoritenin aynı cinsten hale gelmesi dolayısıyla, "askerî" bir örgüt olarak PKK'dan vazgeçerek ve Suriye ile yaşanan krizi sona erdirerek yeni Türk Hükümeti üzerinden Ordu ile pazarlığa oturmaya karar verdi ki Suriye üzerindeki nüfûzu sarsılmasın. Öyle de oldu. Zîra bunun Suriye üzerine yansımasıyla Türkiye ile Suriye arasında uzlaşı görüşmeleri icra edilip 1998 yılı Ekim ayında Adana Mutâbakatı'nın imzası ile taçlandırıldı. Bu mutâbakata göre Suriye, PKK'ya verdiği desteği durdurmayı, Abdullah Öcalan'ı kovmayı ve Suriye'deki diğer liderlerden birkaçını Türkiye'ye teslim etmeyi kabul etti. Ve Öcalan, Rusya'ya gitmek üzere Suriye'den çıktı, ancak sığınma talebi reddedildi. Ardından Yunanistan'a, sonra İtalya'ya gitti, nihayet Kenya'ya yerleşti. Türk Ordusu'na bağlı bir özel kuvvetler birliği, oraya gidip Amerikan istihbâratının tertibi ile onu oradan teslim aldı. Ondan sonra Amerika, 2002 yılında Erdoğan'ı ve partisini iktidara taşımayı başarıncaya kadar Türkiye'de siyâsî, popülist, demokratik vesâire çalışmalar ile faaliyet gösterdi. PKK ise parçalandı: yeni Amerikan çalışma yöntemine göre, yani siyâsî çalışma ile seyreden Osman Öcalan liderliğindeki kesim ve İngilizlerin tahakküm ettiği kesim. Seyrinde, eğitiminde ve liderliğinde açık Yahudi tesiri bulunan bu kesim, Türk Ordusu'nun kanatları altına girdi. Nitekim Amerikan yanlısı Erdoğan Hükümeti aleyhine karışıklıklar çıkarmada ve kezâ her ne zaman lüzum hâsıl olursa, karışıklıkları sona erdirmek bahanesiyle varlığını dayatmak üzere Ordu'ya haklılık kazandırmada kullanılıyordu. İşte böylece, bilhassa AKP Hükümeti döneminde PKK'ya yönelik Amerikan politikası, Kürt meselesinin siyâsî bir mesele olmasıdır. Bilhassa AKP Hükümeti döneminde PKK'ya yönelik İngiliz politikası ise, Kürt meselesinin bir güvenlik meselesi olmasıdır, yani Adana Mutâbakatı'ndan sonraki durumun tersinedir. İşte bu, PKK'nın İngilizci kanadının başlattığı şu andaki silahlı eylemleri açıklamaktadır. Türk Ordusu'na gelince; O, Hilâfet'i yıkmaya yönelik İngiliz plânlarını infâz ettiğinden beri, Mustafa Kemâl'in icâdıdır. Nitekim o, liderliği ve kültürü bakımından orduyu, hem İngiliz'e ve politikasına bağlılık, hem de fikirleri ve hatta duyguları ile İslâm'a savaş üzerine inşâ etmeye azmetti ve üzerlerinde herhangi bir İslâm'a ihtiram emâresi gördüğü mensuplarını tasfiye etmede her tür vahşi üslupları kullandı. Ordu içerisinde kalmak ve terfi etmek isteyen ordu mensuplarının İslâm'a ihtirâmını bozmakla yetinmedi, hatta bu ordu mensuplarının hanımlarının ve akrabalarının bile İslâm'a ihtiramlarını değerlendirmeye aldı. İşte böylece Ordu, gerek Laiklik üzerine, gerekse İngiliz'e ve politikasına sadâkat üzerine kurulmuş oldu. Öyle ki kendisini, Mustafa Kemâl'in belirlediği gibi Cumhuriyet'in temel niteliklerinin koruyucusu saydı ki bunlar, önceki iki temel hatta dayalıydı: Laiklik ile İslâm'a karşı savaş ve İngiltere'ye sadâkat! Bunun içindir ki Ordu kendisini, bu iki cürümün emîn bekçisi îlân etti. Amerika, ülkenin dizginlerini tutan etkin kuvvet olarak gördüğü Ordu'ya sızarak Türkiye'ye nüfuz etmek üzere ciddiyetle uğraştı. Ama beceremedi. Zîra Ordu, Mustafa Kemâl'in "İngiliz" ekolünden mutmaindi. Amerikan uşakları kırmızıçizgileri aşmak şöyle dursun, sarı çizgileri aştıkları veya onlara yaklaştıkları zamanlarda bile Amerika her seferinde, Ordu'nun darbe yoluyla yönetimi kilitlemesi ile karşılaştı. Ordu'nun 1960, 1971, 1980 ve 1997'de yaptığı darbeler böyle gerçekleşti ve her seferinde gerekçeleri, İngilizci Laik rejimin muhâfazası oldu. Türk Hükümeti'ne gelince; onun kuruluşunda ve inşâsında Amerika'nın çok emekleri oldu. Tâ ki 2001 yılı Ağustos ayında kurulmasından itibaren, liderliğini Amerika'nın adamları olan Erdoğan ve Abdullah Gül'ün üstlenmesiyle birlikte AKP içerisinde müessir bir ağırlık kazanabildi. Bundan sonra Erdoğan'ı iktidara ulaştırma senaryosu işlemeye başladı. Amerika, 2001 yılında Türkiye Merkez Bankası'ndan 5 ilâ 7 milyar dolar kadar para çekti. Zîra temelleri Özal döneminde atılan ekonomik ayrıcalıklar, Amerika'nın bu operasyonu kolay ve basit bir şekilde yapabilmesini sağladı. Bunun üzerine ekonomik bir sarsıntı baş gösterdi, insanlar Türk Lirası'nın alım gücünün şiddetli bir şekilde düşmesinden dolayı yakınmaya başladı. İnsanların Ecevit ve hükümetine yönelik öfkesi daha da kabardı. Bu sırada Amerika, Yılmaz'ın partisi ile Ecevit'in partisinin koalisyon ortağı, küçük bir parti olan Devlet Bahçeli liderliğindeki Milliyetçi Hareket Partisi'ne sızmayı başardı ve ona, erken seçim yapılmasını ve seçimlerin yapılmaması halinde istifa etmekle tehdit etmesini telkin etti. Böylece 3 Kasım 2002'de erken seçimlerin yapılacağı ilan edildi ve Adalet ve Kalkınma Partisi, bilhassa seçim propagandasında Laiklik ile biraz İslâmî dokuyu katıştırması sayesinde seçimlerde ezici bir başarı elde etti. Lâkin bu İslâmî vurgunun azlığa rağmen, Laik Ordu'nun ve İslâm'a saldıran Kemalistlerin düşmanlığına karşıtlığı nedeniyle Müslümanların genelinin oylarını cezbedebildi. İşte böylece seçimleri kazanıp Meclis çoğunluğu sağlayabildi. Ardından tek başına hükümeti kurdu. Erdoğan, Amerika ile bağlantıları güçlendirmek ve İngiliz nüfûzunu, bilhassa Ordu'nun nüfûzunu zayıflatmak üzere çizilmiş plânı uygulamaya koyuldu. Eylemlerinden ilki; Millî Güvenlik Kurulu'nun [MGK] yönetime müdâhale yetkisini daraltmak üzere Meclis'e bir yasa tasarısı sunmak oldu. Kezâ kurul, asker ve sivil üyeler karışımlı hale geldi ve Ordu bu yüzden sıkıntıya düştü. O kadar ki önceki 28 Şubat Hareketi gibi müdâhale etmek için kullanabileceği bir güvenlik zâfiyeti oluşturmak üzere 2003 yılı sonlarındaki İstanbul patlamalarının arkasında "askerin" bulunduğuna, ancak bunda başarılı olamadıklarına dair bazı haberler sızdırıldı. Son senelerde ise Erdoğan Hükümeti, Türk Hükümeti ile Birleşik Devletler Hükümeti arasında bir ortak vizyon belgesinin, 05.07.2006'da Abdullah Gül ve Condoleezza Rice tarafından imzâlanmasına yöneldi. Amerikan Dışişleri Bakanlığı'nın resmî web sitesinde yer alan 05.07.2006 tarihli basın açıklamasında, belgeden sadece genel hatlarıyla şöyle bahsediliyordu: "Bölgesel ve küresel hedeflerde aynı değerleri ve idealleri paylaşıyoruz: barış, demokrasi, özgürlük ve refahın ilerletilmesi." İşte şimdi, PKK'nın, Türk Ordusu'nun ve mevcut Hükümet'in bu vâkıaları idrâk edildikten sonra, süregelen olayların, birdenbire meydana gelen olaylar olmadığı anlaşılabilir. Nitekim Ordu, arzusuna uymayan hükümetleri darbeler ile değiştirme imkânını kaybettikten sonra bunları alışkanlık haline getirdi. Ordunun darbeler yapma imkânının zayıflamış olması onu, -bilhassa Ordu'nun kırmızıçizgi saydığı hususların üzerine gittiği zaman- ya istifaya zorlamak ya da geri adım attırmak üzere Erdoğan Hükümeti'ni sarsmak maksadıyla güvenlik açısından gidişâtı bozmaya kast etmeye yöneltti. Meydana gelen son olayları tahlil etmek üzere ele almadan evvel, iki mühim hususu hatırlatıyoruz: Birincisi: Hâlihazırdaki Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt'ın vâkıası: Büyükanıt, Ordu'daki İngiliz adamlarındandır. Hatta Ordu'nun önceki kuvvetine ve hegemonyasına kavuşması hususunda İngilizci Laiklerin kendisine büyük ümitler bağladığı şâhinlerdendir. Bundan ötürü Genelkurmay, Yüksek Askerî Şûrâ [YAŞ] toplantısının -böylesi durumlarda mutat olduğu gibi- 04.08.2006'da tamamlanmasından sonra yayınlaması gereken ilgili kararı, Yüksek Askerî Şûrâ, 01.08.2006'da önceden yayınlayıp onun tayin edilmesinde tez davrandı. Zîra General Büyükanıt'ın tâyininin, Yüksek Askerî Şûrâ toplantısının 04.08.2006'da tamamlanmasından sonra onaylaması için Başbakan'a gönderilmesi gerekiyordu. Ancak generallerin bu hususta acele etmeleri, Erdoğan'ın son anda bir karşı hamle tezgâhlamasından korkmalarının bir sonucuydu. Nitekim generaller, bakanların çoğunun Ankara dışında olmalarına ve Meclis'in yıllık tatile girecek olmasına ilâveten, Erdoğan'ın yurtdışı gezisini, Lübnan krizini bahane ederek, Bakanlar Kurulu'nun toplanmasını engelleyecek bir şekilde uzatmasından ve tüm bunların da General Büyükanıt'ın tâyin kararına ilişkin onayın uzamasına ve gecikmesine yol açmasından korktular. Çünkü Malezya'daki İslâm Konferansı Örgütü toplantısına katılmak üzere 2 Ağustos'ta Türkiye'den ayrılacak olan Erdoğan, General Büyükanıt'ın tayin kararını onaylamayı geciktirmek üzere yurtdışı gezisini uzatmak niyetindeydi. Fakat generaller bunun farkına vardılar ve yurtdışı gezisine çıkmadan önce, yani 01.08.2006'da ve Yüksek Askerî Şûrâ'nın 04.08.2006'da kararını yayınlamasından önce, Erdoğan'ı bu kararı onaylamaya zorladılar. Gerçekten de Türkiye'deki İngilizci Laik çevreler, Büyükanıt'ın gelişini büyük bir hararetle bekliyorlardı. Bunun içindir ki Büyükanıt'ın Ağustos 2008'e kadar sürecek iki yıllık Genelkurmay Başkanlığı döneminin, Erdoğan için zorlu bir dönem olacağı ve muhtemel çatışmanın şiddetine göre AKP Hükümeti'nin seyrinin aksamasına neden olacağı bekleniyordu. Mâlumdur ki bu general, İslâm'a, diğerleri gibi hatta daha beter şiddetli bir düşmanlık beslemektedir. Nitekim dönemine, Türk Silahlı Kuvvetleri'nden on yedi subayı "sicili bozuk" (disiplinsiz) diye kovmakla başladı. Çünkü onlar, disiplinsizlik [orduya elverişsizlik] gerekçelerinde geçtiği gibi, bazı İslâmî duygulara sahip idiler. İkincisi: AKP Hükümeti, Amerikan politikası üzerinde ilerleyerek yasal düzenlemeler, demokratik gerekçeler vesâire ile ordunun yetkilerini daraltmakta azimlidir. Zîra ordu, Türkiye'deki İngiliz sütunlarından biridir. Onların yetkilerini sınırlandırmak ve otoriteyi fiilen Hükümet'e ait kılmak, tüm bunlar İngiliz nüfûzunu zayıflatırken, Amerikan nüfûzunu güçlendirmektedir. Gerçekten Hükümet, bu yolda fiilî olarak ilerledi. Nitekim 2003 yılında Millî Güvenlik Kurulu'nun sekreterini Ordu'dan alıp sivilleştirdi ve Ordu'nun Kurul'daki yetkilerini zayıflattı. Kezâ Anayasa Mahkemesi'nde Ordu'ya bağlı olanların sayısını azalttı... İşte böylelikle AKP Hükümeti, yasal düzenlemeler, demokratik gerekçeler vesâire ile ordunun yetkilerini daraltmakta kararlıdır. Artık son olaylar ve Ermenilere ilişkin karar hakkındaki soruya cevap verebiliriz: Son olaylara gelince; Erdoğan Hükümeti, anayasal reformlar konusunda belirgin bir ilerleme kaydetti. Bunların en bârizi, Cumhurbaşkanı'nın halk tarafından seçilmesidir. Nitekim İngilizci Ordu yanlısı Laiklerin [Atatürkçü çizginin] halka kendilerinden birini Cumhurbaşkanı seçtirme şanslarının oldukça zayıf olduğunun farkındadır. Oysa Ordu, bu makâma kendisi için önemli ve simgesel bir değer atfetmektedir. Kaldı ki bu anayasal reformlar, sırf Cumhurbaşkanı'nın seçimi ile sınırlı da değildir. Ordu, bu adımı, aleyhine ölümcül bir darbe olarak gördü. Çünkü Ordu'nun, darbeler yoluyla hükümetleri değiştirme kudretinin azalması, Amerika ile Hükümet'in gerek atmosferleri "demokratikleşme" ve "darbe karşıtlığı" ile doldurmuş olmasından, gerekse Avrupa Birliği'ne üyelik müzâkerelerini, özgürlükleri, insan haklarını ... istismâr etmiş olmasından kaynaklanmaktadır. Bu da koşulları, askerî darbeleri engeller yahut sınırlandırır hale getirmeye katkıda bulundu... Diyoruz ki Ordu'nun darbeler yoluyla hükümetleri değiştirme kudreti azaldı ve bunun için Ordu, güvenlik açısından gidişâtı bozmaya, yani PKK'ya karşı askerî eylemlere dönük ön hazırlıkları tezgâhlamaya kast etti. İşte böylece şu üç olay peş peşe geldi: 12 şahsın katli, sonra 13 askerin katli, sonra 21 Ekim'de [sabah haberlerine göre] 17 askerin katli, 16'sının yaralanması ve diğerlerinin kaçırılması. Bu olayların nasıl meydana geldiğini dikkatle inceleyenler için açığa çıkar ki askerî eylemleri tırmandırmak üzere ordunun bu işlerde parmağı vardır: Birinci olaya gelince; aralarında köy korucularının ve ailelerinin bulunduğu bir minibüs otomatik silahlar ile tarandı. Bu operasyon 12 kişinin ölümüne yol açtı. Bu korucuların, alışılmışın aksine silahsız gezmeleri garipti. Çünkü onlar genelde silahsız gezmezlerdi. Bu da göstermektedir ki kurban edilmeleri için bu olayı tezgâhlayanlar, onları silahsız olarak gezdirenlerdir. İkinci olaya gelince; bundan kısa bir süre sonra aynı bölgede [Şırnak şehrinde] meydana geldi ve 13 askeri ölümüne yol açtı. Oysa askerler, korumasız ve ağır silahlar ve donanımlar olmadan hareket etmezlerdi. Fakat onlar bu olayda, açık alanda yalnız idiler. Bu da onların topluca katledilmeleri ve saldırganlardan herhangi birine hiçbir zarar gelmemesi ile sonuçlandı. Onlar da benzer şekilde kurban edildiler! Sonra 21 Ekim günü sabaha doğru Hakkari bölgesindeki son olay meydana geldi. Onlar da benzer şekilde korumasız olarak açık alanda yaklaşık kırk asker beraber hareket ediyorlardı. [Sabah haberlerine göre] uğradıkları saldırı sonucu 17'si katledildi, 16'sı yaralandı ve diğerleri kaçırıldı! Tüm bunlar, mezkur olayların gidişâtı bozmak üzere şu üç maksatla tezgâhlandığına delâlet etmektedir: (1) anayasal reformların yürütülmesindeki kararlı seyri aksatmak, (2) Amerika ile Türk Hükümeti arasındaki sıcak ilişkiler bakımından, Amerika'nın Irak'ın işgâlcisi olmasından dolayı askerî açıdan PKK ile karşı karşıya kalan Hükümet'i sıkıntıya sokmak ve (3) halk ve kamuoyu önünde, Hükümet'in "vatandaşlarının" kanını hiçe saydığını izhâr etmektir. İşte Ordu, Hükümet'in tezkere çıkarmaya yanaşmayıp ayak sürüdüğü, aksine konuyu askerî eylemden siyâsî eyleme çevirmeye çalıştığı bir sırada gerginliği böyle tırmandırmaya başladı. Bunun üzerine Bakanlar Kurulu toplandı ve gerektiğinde kullanılmak üzere sınır ötesi operasyon tezkeresini Meclis'e sevk etti. Meclis de tezkereyi kabul edip münâsip zamanı kararlaştırması için Hükümet'e sevk etti! Ayrıca komşu ülkeler ile görüşmeler hız kazandı... Son olarak da Erdoğan'ın, kriz karşısında benimsenecek nihâî tutumun ana hatlarını belirlemek üzere önümüzdeki ayın başında Washington'u ziyâret etmesi beklenmektedir. Şu halde Hükümet'in gerçekleştirdiği siyâsî eylemlerin, patlak veren askerî eylemlerin ivmesini "deşarj" ettiğini söylemek mümkündür. Nitekim Hükümet, Amerika ile bir tertibe, Irak ile de bir anlaşmaya girerek Irak içerisinde kapsamlı bir askerî operasyon düzenlenmeksizin Hükümet'i başarılı gösteren ve dolayısıyla Ordu'nun gerçekleştirmek için gerilimi tırmandırmak istediği askerî operasyona karşı koyduğu bir sırada Hükümet'in, "Türk kanını umursamıyor" şeklindeki söylemler ile Türk halkı önünde sıkıntıya düşmemesini ve düşürülmemesini sağlayan sınırlı eylemlere sığındı. Ve'l hulâsa: 1. İngiliz yanlısı Ordu'nun önceki gibi darbeler yapması zorlaşmıştır. Bunun için Amerikan yanlısı AKP Hükümeti'ni, PKK kanadını kışkırtıp krizler türeterek askerî olarak sarsmaya çalışmaktadır. Bu da dâhilî olarak, Hükümet'in askerlerin kanını ve terör sahasının genişlemesini umursamadığını göstererek Hükümet aleyhine peş peşe krizler çıkarmak, hâricî olarak da bilhassa Amerika'ya ve Hükümet'e zorluk çıkarıp Ordu lehine tâviz vermeleri yada en azından Ordu'nun otoritesini daraltmaya yönelik "demokratik" reformların sürekliliğini engellemek içindir. 2. PKK konusunda süregelen hâlihazırdaki askerî kriz, işte bu bağlamdadır. Hükümet, bu çatışmayı askerî düzlemden siyâsî düzleme taşımayı başarmıştır. Bu da Millet Meclisi'ne nakletmesi, sonra milletvekillerinin muvâfakati ve münâsip koşullara göre bu kararın Hükümet'in eline verilmesi ile olduğu gibi, Ordu'nun sınır ötesi operasyon doğrultusundaki ivmesini kaybettirecek şekilde, konunun komşu ülkeler ile müzâkerelere kaydırılması ile olmuştur. 3. Amerika, Ordu'nun peşinde olduğu maksadın farkındadır. Türk Hükümeti de bunun farkındadır. Bunun için Erdoğan'ın önümüzdeki ayın başındaki Washington ziyâreti; hedeflerini, Türk Hükümeti'ni Türk halkı önünde sıkıntıya sokarak yada sarsarak gerçekleştirmek isteyen Ordu'nun plânlarını devre dışı bırakacak münâsip genel hatların çizilmesi içindir. 4. Bu ziyâretin netîcesinden beklenen; Irak Hükümeti'nin Türk Hükümeti'ne, bazı şahısların teslimine yada çok uluslu devletlerin sınırı gözetmesine yada PKK'nın silahlarını bıraktığını îlân etmesine ... dair bazı garantiler vereceğine muvâfakat etmesidir. Nitekim sınırlı bir askerî operasyon, devletlerarası düzeyde, Kuzey Irak'ın işgâlini delmek şeklinde tanınacak bir sonuca götürmeyecektir... Yani öyle tertibatlar düzenlenecek ki Erdoğan Hükümeti, zafer kazanmış, askerin kanı üzerinden pazarlık yapmamış ve terörizme ödün vermemiş, dahası keskin bir zafer gerçekleştirmiş olarak gösterilecektir! Dolayısıyla Ordu, gidişâtı bozarak hedefini gerçekleştirmiş, Hükümet'i sarsmış yada onu düşürmüş olmayacaktır. Bununla birlikte sorun, Ordu ile Hükümet arasında kalmaya devam edecektir. Ta ki ikisinden biri otoriteye egemen oluncaya kadar. Zîra yönetim, krizler ile sürdürülmedikçe hiçbir ülkede çift başlılık ile idâre edilmez. 5. Ordu, daha önceleri siyâsî ve askerî olarak fiilî kuvvet idi. Bundan ötürü Ordu'nun itibar ettiği kırmızıçizgilerin aşılması, hatta sarıçizgilerin aşılması halinde bile, hükümetleri değiştirmeye kalkıyordu. Bugün ise değişen mevcut realiteler sonucunda, kendisince istenmeyen hükümetleri zayıflatmak için krizler çıkarmakla yetinmektedir. Ama Irak içerisine kapsamlı bir operasyon düzenlemede başarısızlığa uğrasa dahi, bundan vazgeçmeyecek ve topu tekrar almak için her fırsatı kollamayı sürdürecektir. İşte böylece, çatışmanın, ülke içindeki güçlerin "işbirliği" yaptığı dışarıdaki büyük devletlerce yönetilmesinden ötürü, bu çatışan tarafların siyâsî ve maddî kuvveti, ülkenin gemisinin, dinen ve kabaran dev dalgalar içerisinde yalpalayan rotasına tahakküm edecektir ve görünür gelecekte geminin dümenine tek bir kaptanın bütünüyle tahakküm etmesi zorlaşacaktır. Bunun içindir ki bu krizler, bu taraflardan herhangi biri için oluşacak elverişli koşullar ekseninde peşi sıra gelmeye devam edecektir. Amerikan Temsilciler Meclisi'ne bağlı Dış İlişkiler Komitesi'nin 1915 yılında Ermenilerin başına gelen hadisenin "soykırım" olduğuna ilişkin kararına gelince; bu kararın, Amerika ile Hükümet arasındaki sıcak ilişkiyi bile bile, Türk Ordusu'nun, Irak işgâlcisi Amerika ile birlikte Hükümet'i sıkıntıya sokmak için faaliyete geçirdiği krize denk geldiği doğrudur. Dolayısıyla bu kararın, Türk Hükümeti için münâsip olmayan bir vakitte geldiği de doğrudur. Velâkin konunun incelenmesi sonucu aşağıdaki hususlar açığa çıkar: 1. Batılı devletlerce ve bilhassa Amerika tarafından bilinmektedir ki Demokrat ve Cumhuriyetçi politikacılar, Başkan'ın görevdeki üçüncü yılının ortasından itibaren birbirlerinin "skandallarını" ifşa etmeye ve her bir taraf öteki tarafı sıkıştırmaya başlar. Her iki taraf da ellerinden gelen her şeyi karşı tarafı sıkıntıya sokmak için istismar etmeye uğraşır. Bu durum, Demokratların Irak'a yönelik politikalarında açıktır. Nitekim bu hususta, Cumhuriyetçi üyeleri Temsilciler Meclisi'nde sıkıştırmaktadırlar. Oysa mâlumdur ki yönetimde onlar olsaydı, esâsî meselelerde Bush'un politikasından pek farklı davranmazlardı. İşte böylece, Başkan'ın görev süresinin bitmesine bir buçuk yıl kala, Başkanlık seçimlerinin önceki dönemlerinden beri seçime yönelik olarak birbirleri ile "takışmaya" alışmışlardır. 2. Temsilciler Meclisi Başkanı Nancy Pelosi, son Kongre seçimleri sırasında, Ermeni lobisine bu karar tasarısının kabulünü vaat etmiştir. 3. Bu tasarı, Amerikan dış politikası ile çelişmektedir. Bu da önceki Amerikan Dışişleri Bakanlarını, Temsilciler Meclisi gündemine getirilmemesi için ortak bir mektup hazırlayıp Nancy Pelosi'ye yollamaya sevk etmiştir. Dahası bu, Yeni Muhâfazakârların [Bush Yönetimi'nin] politikası ile de çelişmektedir. Zîra Bush, sözde "Ermeni soykırımı"nın anıldığı geçen 24 Nisan'a denk gelen bu husustaki konuşmasında, meydana gelen olayı "soykırım" (genocide) olarak tanımlamamış, bilakis "imha" (annihilation) olarak tanımlamıştır. Zîra onların bakış açısına göre "soykırım" tanımlaması, Yahudilere has kalmalıdır. 4. "Soykırım" mefhumu ilk kez, İkinci Dünya Savaşı sırasında Amerikan Harp Dâiresi'nin Polonya asıllı bir danışmanı tarafından ortaya atılmıştır. Gerek Yeni Muhâfazakârlar, gerekse Yahudiler, bu tanımlamanın başkalarına atfedilmesine karşı çıktıkları gibi, Yahudilere has bir tanımlama olmaktan çıkarılmasını da reddetmektedirler. Diğer katliamları ise "soykırım" olarak değerlendirmek yerine, "insanlığa karşı suçlar", "imhâ olayları" yada benzer bir kapsamda tanımlamaktadırlar. 5. Son olarak bu karar tasarısı, bağlayıcı değildir ve Bush'un onayına muhtaçtır. Ayrıca herhangi bir hukukî yansıması da yoktur. Kezâ Pelosi, karar tasarısının komiteye sunulması sırasında yaptığı açıklamada, tasarının komiteden geçmesi halinde süratle Temsilciler Meclisi gündemine alacağını söylediği halde, komiteden geçirildikten sonra dönüp tasarının Kasım ayında Temsilciler Meclisi gündemine alınacağını açıkladı. Görünen o ki Pelosi, her şeyden önce seçime yönelik bir maksadı hedeflemektedir: son Kongre seçimleri sırasında kendilerine vaatte bulunduğu Ermenileri râzı etmek ve Cumhuriyetçi Parti'nin kazanma şansının zayıflamasına etki edecek şekilde, aleyhinde krizler çıkarak Irak konusunda sıkıştırdığı Bush Yönetimi ile birlikte Türk Hükümeti'ni de sıkıştırmak. Bununla birlikte, bu karar tasarısının Türk-Amerikan ilişkilerini krize sokması beklenmemektedir. Zîra bu iki yönetim arasındaki anlaşmazlığa dostluk egemendir. Bu tür "takışmalar" ve "krizler", hiçbir mesele uğrunda bu dostluğu bozamaz! H. 18 Şevvâl 1428 M. 29 Ekim 2007 Soru 2: Pakistan'daki yönetime egemen olduğu halde Amerika'yı, kendisine ve yandaşlarına Londra'da geçirdiği sekiz sene boyunca İngiliz bağlılığından içirilmiş Butto'nun affı ve Pakistan'a geri dönüşü üzerinde mutâbakata sevk eden şey nedir? Ayrıca peş peşe yaşanan bu olaylar deryasında Pakistan nereye sürüklenmektedir? Cevap: Bu sorunun cevabı, biraz geriye dönmeyi gerektirir: 1. Pakistan'daki işler, Bush ve Yeni Muhâfazakârların Amerika'daki yönetim konumuna gelmesinden ve bilhassa 11 Eylül patlamalarından sonra kızışmaya başladı. Zîra Afganistan'a yönelik Amerikan saldırısı; bölgedeki en büyük Amerikan ajanı olan Pakistan Devlet Başkanı Pervez Müşerref'in, Afganistan'a saldırılarında ve bizâtihi Pakistan içerisindeki Mücâhid Müslümanlara karşı savaşlarında Amerikalıların yanında yer almasında kritik bir faktör oldu. Müşerref'in, teröre [İslâm'a] karşı îlân edilmiş savaşında Amerika'ya katılması; Pakistan'ı bir kale ve hareket noktası edinen Pakistanlı ve Keşmirli Cihâdî hareketlere ve akımlara karşı yeni bir askerî Haçlı saldırısı başlatılmasının îlânı mesâbesindeydi. Müşerref; bu Mücâhidleri Pakistan'daki kalelerinden ve güvenli üslerinden etmede Amerikalılar ile olan bu ittifakında başarılı da oldu. Dolayısıyla önceki tüm Pakistan hükümetlerin beceremediği, Mücâhidlerin kamplarını kapatmak, peşlerine düşmek, tutuklamak ve teröristler olarak görmek gibi hususlarda da başarılı oldu. Yine bu hâin, Pakistan'ın bu Mücâhidlere verdiği desteği kırmaktan on yıllarca âciz kalan Hindistan'a en büyük hediyeyi sundu ve böylelikle Hinduların yüreğine su serpti. Onlar da Bush yönetiminin, -tanımlamalarına göre güya- "İslâmî Terör" ile savaşta ortaya attığı yeni terminolojilere tamamen entegre oldular ve Cihâdî Keşmir direnişini, terör renklerinden bir renk saydılar. Bu değerlendirmede, Hindistan'da halen iktidarda bulunan İngiliz eğilimli Kongre Partisi Hükümeti, önceki Amerikan eğilimli Baharatiya Cenata Partisi Hükümeti'nden farklılaşmadı. 2. Yine de Amerikalı yetkililer, Müşerref'ten hep daha fazlasını talep etmekten geri durmadılar. Zîra alçaklık edene, alçaklık artık vız gelir. Nitekim bir Amerikan istihbârat yetkilisi, 23.07.2007 tarihinde New York Times Gazetesi'nde kabileler bölgesini yerle bir etmekle tehdit etti. Amerikan Ulusal İstihbarat Dairesi Başkanı Mike McConnell, bundan iki gün sonra, Usâme ibnu Lâdin'in Pakistan'da, Afganistan sınırına yakın bir bölgede bulunduğunu söyleyip Müşerref'i sınır bölgelerine daha fazla asker yığarak çaba harcamaya teşvik etti. Evet, Amerikan Yönetimi, Pakistan Ordusu'nun sınır bölgelerinde Amerikalılara sunduğu hizmetler ile yetinmedi, bilakis kendisine vekâleten zorlu ve pis işleri üstlenerek daha fazlasını yapmasını talep etti. Gerçekten de Amerikan Yönetimi Müşerref'ten; el-Kâide, Taliban, Haraket-ul Mucâhidîn [önceki el-Ensâr] ve Tanzîmu Mucâhidî Ceyş-u Muhammed ve diğer İslâmî hareketlere ve akımlara karşı savaşında izlediği aynı çizgide kalmasını, 1500 kilometreye varan Pakistan-Afganistan sınır güvenliğini sağlamasını, Afganistan'daki Amerikan ve NATO işgâline karşı savaşçıların Pakistan topraklarını hareket noktası olarak kullanmalarını engellemesini ve Taliban ile el-Kâide'ye destek veren kabîlelere karşı kapsamlı ve kararlı bir savaş îlân etmesini istemektedir. İç savaş kızıştırma ve kan akıtma uzmanı, Amerikan Dışişleri Bakan Yardımcısı Negroponte'nin 2007 yılı Temmuz ayında İslâmâbâd'a düzenlediği ziyâret, belki de, Müslümanlara hıyanette ayak direten ve kendisini Amerikalıların hizmetine vakfeden Müşerref'in otoritedeki varlığının sürekliliğine paralel olarak, bu hedeflerin gerçekleşmesinde süreklilik sağlamak içindir. Nitekim Negroponte, bu Pakistan ziyâreti sırasında, kabilevî kesimlere askerî bir darbe vurulması meselesini tartıştığını bizzat itiraf etmiştir. 3. Ne de olsa Müşerref, Amerika'nın kendisine karşı kullandığı "sert sopa politikasının" tiryakisi olmuştur. Çünkü o, halkının ve ülkesinin maslahatına aykırı olsa dahi, emrolunduğunu utanmadan-sıkılmadan yerine getiren gerçekten itaatkâr bir ajandır. Bunun içindir ki Amerikalılar onu, "hazine" (bulunmaz Hint kumaşı) olarak vasfetmişlerdir. Üstelik o, Pakistan gibi ateş çemberi olan bir bölgede dahi, tüm Amerikan koşullarını karşılayan "çantada keklik" bir ajandır. O gerçekten Müslümanların duygularına meydan okumakta, böylece Afganistan'a saldırısında Amerika ile beraber durmakta ve Pakistan'ı, Afganistan'a dönük bu saldırısında Amerika'nın ön cephesi haline getirmektedir. Afganistan sınırı üzerinde bulunan Veziristan ve Belucistan'daki kabileler bölgesine ordular yığmaktadır. Nitekim Pakistan-Afganistan sınırlarına konuşlandırılmış Pakistan askerî kuvvetlerinin sayısını 80 binden 90 bine çıkarmıştır. Bugün, 26.10.2007 tarihinde ise, sırf İslâm'ın şânının yüceltilmesini istedikleri için, Peşâver'in Kuzeydoğusunda bulunan Swat Vâdisi'ndeki Müslümanlara karşı acımasızca bir saldırı başlatmıştır. İşte tüm bunlar, Washington'un arzuladığı ve ajanı Müşerref'i, alevlerin yükselir halde kalması için kışkırtıcı bir biçimde, bir yanda Pakistan Ordusu ve öte yanda Müslüman kabîleler olmak üzere Müslümanlar arasında sürekli olarak yürütülmesine sevk ettiği kanlı bir savaşı körüklemek içindir. Yine Müşerref, Amerika ile olan ilişkisi aleyhindeki protesto eylemlerine karşı, bu protesto eylemlerini yatıştıracak bir yaklaşım ile değil, aksine iç savaşı körüklemeyi amaçlayan bir yaklaşım ile davranmaktadır. Aynen Belucistan'daki et-Tahrik lideri, 79 yaşındaki Ekber Hân Bugiti'nin 2006 yılı Ağustos ayında katline azmetmesinde olduğu gibi. O zaman kışkırtmalar ve kızıştırmalar, krizi daha da derinleştiren bir şekilde artmıştı. Bugiti, "Yaşlı Kurt" lakabı ile tanınıyordu ve 1970'lerin sonlarında Belucistan bölgesinde en yaşlı bakan olarak yönetim konumunu üstlenmişti. 4. Pakistan Ordusu, Bugiti'nin katlinden ve hareketlenmelerin, Müşerref'in ordusuna karşı müessir bir şekilde tırmanmasından dolayı, gidişâtı yatıştırmak için 2006 yılı Eylül ayında kabileler ile anlaşmak zorunda kalınca, Amerika bundan hoşnut olmadı. Nitekim Amerika, kabileler ile yapılan anlaşmayı bozmak üzere NATO adı altında, Bajur Ajansı'na Kasım 2006'da kanlı bir saldırı düzenledi. Ardından Amerikalı yetkililer, anlaşmayı eleştiren açıklamalarını yoğunlaştırıp Müşerref'i kabileler bölgesine ordular yığmaya teşvik ettiler. Tüm bunlar, bu anlaşmayı zehirlemek içindi. Şöyle ki; Amerikan Dışişleri Bakanı Rice, 16.02.2007 günü Kongre önünde yaptığı konuşmada bu anlaşmayı eleştirdiği gibi, aynı gün Pakistan'a yaptığı ziyâret sırasında Cheney de eleştirdi. Böylelikle Müşerref, Washington'un arzularına uyarak, anlaşmanın iptaline dönük hızlı adımlar çerçevesinde, kabileleri kışkırtıcı bir biçimde sınıra daha fazla asker yığdı. Bu da açıkça ortaya koymaktadır ki Amerika bölgenin barışçıl bir biçimde yatışmasını istememektedir, aksine savaşın, Müslümanlar arasında kızışmış halde kalmasını istemektedir ki Afganistan'a yönelik işgâline karşı direniş kırılabilsin. Bunun içindir ki Müşerref'i, amaçlarını uygulamak üzere "bulunmaz Hint kumaşı" olarak görmüşlerdir. Ardından Pakistan'ı, kabilelere ve el-Kâide'ye karşı savaşta daha fazla çaba harcamaya yönlendirmek üzere Beyaz Saray Sözcüsü Tony Snow, el-Kâide'nin Pakistan için büyük bir tehlike arzettiğini, bunun için Pakistan içerisinde, el-Kâide'ye karşı sınırlı hedeflere yönelik bir tür operasyon gerçekleştirme olasılığı üzerinde çalıştıklarını açıkladı. Bu da Pakistan Başbakanı Şevket Azîz'i, kendilerinin böyle bir operasyon gerçekleştirmeye bizâtihi muktedir olduklarını ve Pakistan topraklarının, herhangi bir terörist örgütün eylemleri için hareket noktası olarak kullanılmasına asla izin vermeyeceklerini açıklamaya sevk etti. Böylece Pakistan'ın Müslümanlara karşı yapacağı operasyonları, "Bu operasyonları biz yapmazsak, Amerika bunları yapmak için gelip müdâhale edecek" mazeretiyle haklı göstermeye çalıştı. 5. Peşi sıra 2007 yılı Temmuz ayı ortalarında Lâl Mescidi'ne [Kızıl Mescid] yönelik menfur saldırı gerçekleşti. Bunun üzerine Ordu ile kabîleler arasındaki önceki anlaşma sona erdi ve fiilî harp hali ortaya çıktı. Lâkin -olması gerektiği gibi- saldırgan Amerika ile Müslümanlar arasında değil, tam aksine Müslüman kabîleler ile Müşerref ve hâin yönetiminin emirlerine binâen bu kabîleler karşısındaki kuvvetlerini güçlendiren Pakistan Ordusu arasında! Kaldı ki Amerika da, Bush'un Ulusal Güvenlik Danışman Stephen Hadley'nin ağzından, bu askerî takviyeleri olumlu karşıladığını ve desteklediğini duyurdu. İşte böylece Müşerref'in kabîleler bölgesine düşmanlığı apaçık gözler önüne serildi ve Müşerref'in Lâl Mescid'e saldırısı sırasında şiddetin, cürümün ve katliamın ayyuka çıkması, tüm müzâkereleri reddetmesi, arabuluculuk girişimleri başarılı olmak üzereyken birden kestirip atması ve sonra da bu esnada tutuklayarak yada katlederek şeyhleri ve mollaları zelîl düşürmesi ile işler daha da beter bir hale geldi. İşte bunlar, Müşerref'in kabîlelere yönelik düşmanlığı hakkındaydı. 6. Keşmir'e gelince; Amerika tarafından ortaya atılan çözüm; sınırlara ilişkin durumun, Amerika'nın Uzak Doğu'da ve Güney Doğu Asya'da Çin'e karşı rakip olarak dikmek istediği Hindistan'ı râzı eden bir şekilde, olduğu gibi kalmasıdır. Nitekim Müşerref de, bu "de facto" durumu normalleştirmek için birçok adımlar atarak ilerlemiştir. Bu da her iki ülkenin, Kasım 2003'te ateşkese varmalarından ve sınır kapılarının simgesel olarak tekrar açılmasına, bilhassa Keşmir'de Pakistan ile Hindistan arasındaki otobüs seferlerine izin verilmesiyle Ocak 2004'te aralarındaki "barış" müzâkerelerini yeniden başlatmalarından sonra olmuştur. Ardından her iki taraf, statükonun normalleştirilmesi için ticârî ve ekonomik ilişkileri güçlendiren adımlara doğru ilerlemişlerdir. Kaldı ki bu çözüm, Hindistan tarafından önerilmiş çözümün ta kendisidir. Zîra Hindistan Başbakanı Manmohan Singh, 15.07.2007'de yaptığı açıklamada; bölünmüş Keşmir bölgesinin, Hindistan ile Pakistan arasında bir işbirliği simgesi haline gelebileceğini ve 60 yıldan beri süregelen çatışmanın sona erdirilmesini hedefleyen görüşmelerin devam edebileceğini söyledi. Manmohan Singh, bu durumu teyit ederek şöyle dedi: "Sınırların değiştirilmesi söz konusu olamaz, ancak önemsizleştirilmesi mümkündür." Yani düşmancıl sınırlar olmaktan çıkarılması mümkündür. Yine Cammu Keşmir vilâyetinin kışlık başkenti Cammu'da aldığı fahrî diploma töreni sırasında yaptığı -ve metni e-posta aracılığıyla Reuters'a gönderilen- konuşmada şöyle dedi: "Buradaki kesimlerin ve kontrol noktalarının kalıp kalmayacağı konusunda herhangi bir kuşku söz konusu olamaz, ancak egemenlik hattının, yani sınırın, düşünce özgürlüğü ile insanlara yönelik malların ve hizmetlerin daha fazla sirkülasyonu için bir barış hattı haline gelmesi mümkündür." Singh şöyle devam etti: "Umuyorum ve inanıyorum ki Cammu Keşmir, bir gün, Hindistan ile Pakistan arasında, çatışma yerine bir işbirliği simgesi haline gelebilir." Fiilî vâkıa açıkça şahitlik etmektedir ki Müşerref'in Hindistan ile birlikte üzerinde seyrettiği çözüm, işte bu çözümdür. Nitekim son zamanlarda Pakistan tarafının Keşmir'e ilişkin tüm açıklamaları, bu çerçevenin dışına çıkmamaktadır. 2004 müzâkerelerinden beri de, Keşmir halkının self-determinasyon hakkı, Müşerref'li Pakistan nezdinde mevzubahis değildir. Kendisi yapmadığı gibi, talep de etmemektedir. Yine Müşerref yönetimi, önceden olduğu gibi, Keşmir'in Cihâd ile kurtarılması şöyle dursun, müzâkerelerin devletlerarası kararlar esâsına dayandırılmasını talep etmektedir. Demek ki işler, Keşmir'den vazgeçmek ve statükoyu, Keşmir'in nihâî çözümü olarak pekiştirmek doğrultusunda ilerlemektedir. 7. İşte Müşerref, İslâm ve Müslümanlar ile irtibatlarını böyle kopardı: Afganistan'a saldırısında Amerika'nın yanında yer aldı, Veziristan ve Belucistan'da katliamlar işlemek üzere kabîleler bölgesindeki kanlı saldılar için ordusunu teçhiz etti, yıkıcı silahlar ile Lâl Mescid'i bombaladı, Keşmir'i heder etti, âlimleri ve İslâmî medreselerin talebelerini zelîl düşürdü ve İslâmî dâveti taşıyanları tutukladı... Binâenaleyh, Müslümanlar nezdinde kınanmış ve dışlanmış hale geldi ve ikinci dönem devlet başkanlığı arzusu karşısında "popülariteden" mahrum bir halde cascavlak buluverdi kendisini bir anda. O zaman Amerika'nın önünde, "o bulunmaz Hint kumaşını" korumak için, anlaşmak üzere İngiliz Laiklerine yani Benâzir Butto ve partisine yönelmekten başka seçenek kalmadı. Öyle bir anlaşma ki bu sayede Butto, önceden işlediği ve Müşerref tarafından suçlanıp ülkeden sürgün edildiği yolsuzluk ve usulsüzlük suçlamalarından aklanıp paklandı. Anlaşma uyarınca, 05.10.2007 tarihinde, yani 06.10.2007 tarihinde yapılan Devlet Başkanlığı seçimlerden hemen önce Butto hakkında bir af kararnamesi yayınlandı. Oysa bu seçimler, Ocak 2008'de yapılacak parlamento seçimlerinden sonra yapılmalıydı. Fakat Ocak 2008'de yapılacak önümüzdeki parlamento seçimlerinde tabanını kaybetmekten ve dolayısıyla yeni parlamento aritmetiğinin kendisini ikinci kez devlet başkanı seçilmekten uzaklaşacağından korkup devlet başkanlığı seçimlerini, parlamento seçimlerinin önüne geçirmişti. Nitekim önceki parlamento, skandallarının ayyuka çıkmasından evvel şekillenmiş ve dolayısıyla halkın bir kısmı ona aldanıp önceki seçimlerde onun lehine oy kullanmışlardı. İşte böyle oluşan bu mevcut parlamentonun seçici heyeti sayesinde 06.10.2007'de yapılan seçimleri yeniden kazandı! 8. Ne var ki Butto'nun affına ilişkin tasarı konusunda Pakistan Hükümeti'nde çatlak oluştu. Zîra iktidardaki "Birlik" [PML-Q] partisinin bazı üyeleri, bu suçlamanın düşürülmesini "adâletsiz" olarak değerlendirdiler. Dînî İşler Bakanı İ'câz-ul Hak şöyle dedi: "Önceki askerî diktatörlüğün ürünü Ziyâ-ul Hak, 1979'da Benâzir'in babası Zulfikâr Ali Butto'yu idam etmişti." Yine, "Bu af önerisinin sunulmasına, ne rezerv koyarız, ne de destekleriz" deyip muhâlefetin bayan liderini îmâ ederek "yolsuzluk yapan, hele 1,5 milyar dolarlık hortumlama ile suçlanan politikacıların affedilmemesi" gerekliliğini vurguladı. Müşerref'in partisi içerisinden muhâliflerin baş göstermesi şaşırtıcı değildir. Çünkü partisinin teşekkül keyfiyeti bunu netleştirmektedir. Nitekim Müşerref, partisi olan Pakistan Müslüman Birliği [Q] Partisi'ni (PML-Q), Navaz Şerîf'in Pakistan Müslüman Birliği [N] Partisi'nden (PML-N) kopardığı politikacılar kadar, Benâzir Butto'nun Pakistan Halk Partisi'nden (PPP) kopan politikacılardan oluşturmuştur. Bu katılımları da, kendisine boyun bükmedikleri takdirde yolsuzluk suçlamalarına mâruz kalacakları tehdidi ile sağladı. Dolayısıyla böyle bir parti içerisinden, kriz dönemlerinde muhâlif görüşlerin baş göstermesi elbette şaşırtıcı değildir. 9. Fakat mesele, Müşerref'in partisi aşıyordu. Dolayısıyla muhâlif seslerin hiçbir etkisi olmadı. Aksine partisinin bazı üyelerinin muhâlefetine rağmen, Pakistan Devlet Başkanı Pervez Müşerref ve eski Başbakan Benâzir Butto, otoritenin aralarında paylaşılmasına zemin hazırlamak üzere, 04.10.2007'de Amerika ile İngiltere'nin yönettiği anlaşma aşamasına vardılar. Bunu da, 05.10.2007'deki mezkur af kararnamesi izledi. Yani Yüksek Mahkeme'nin zamanında gerçekleştirilmesine karar verdiği Devlet Başkanlığı seçimlerinden 24 saat önce! Bu affa terettüp eden husus, Butto'nun partisinin, diğer muhâlefet partilerinin yaptığı gibi, Devlet Başkanlığı seçimlerini boykot etmemesiydi. Böylelikle gerekli çoğunluk sağlandı, ardından Müşerref ikinci kez Devlet Başkanlığını kazandı! Bu af, politikacıların yolsuzluğa ilişkin suçlar sebebiyle yargı önüne çıkarılmasından vazgeçildiğini ifade eden "Ulusal Uzlaşma" kararnamesinin bir parçasıydı. Kararname, Devlet Başkanı'nın imzasına sunulmadan önce, Hükümet tarafından da onaylanmıştı. Bu kararname yalnızca, kendilerine atfedilen suçlamayı 1988 ilâ 1999 yılları arasında işlemiş olan politikacıların affedilmesine izin veriyordu. Kararnamenin içeriği bu şekilde hazırlanarak 1999'daki beyaz (kansız) darbe sonucu Müşerref tarafından devrilen eski Başbakan Navaz Şerîf'i kapsamaması sağlandı. Çünkü ona yöneltilen suç dâvâları 2000 yılına uzanmaktadır. İşte böylece af kararnamesi, Amerika'nın eski uşağı olduğu halde Navaz Şerîf'i kapsamayacak şekilde biçimlendirildi. Zîra Amerika, 1999 yılında Kargil Tepeleri'nde Hindistan Ordusu'na karşı duran ve Hindu ordusunu hezîmete uğratan Pakistan Ordusu'nun Keşmirli Mücâhidleri kurtarmaya yönelik coşkun duygularını dizginlemekten âciz kaldığı zaman ona çok öfkelenmişti. Savaş biraz daha devam etseydi, Hindistan'daki Amerikan yanlısı Vajpayee iktidarı neredeyse yıkılacaktı. Bundan ötürü Amerika onu, 1999 yılında Müşerref eliyle devirmiş ve Müşerref, Amerika'nın bu emrini infâz edip Kargil Tepeleri'ni ele geçirmek üzereyken Pakistan Ordusu'nu mevzilerine hızla geri çekmişti. Muhakkak ki Amerika, Navaz Şerîf'i "zelîl kılarken" senelerce sunduğu hizmetlere rağmen, gözünün yaşına bakmadı. Eğer bu uşaklar biraz akletseler, başkalarından ibret alırlar ve bilirlerdi ki Sömürgeci Devlet, hizmetleri ne kadar olursa olsun, kendileriyle işi bitince, bir çırpıda atıverir. 05.10.2007'de çıkarılan mezkur af kararından, 06.10.2007'de Müşerref'in yeniden seçilmesinin sağlanmasından, sonra da Yüksek Mahkeme'nin 17.10.2007'den itibaren Devlet Başkanlığı seçimlerinin sıhhatine ilişkin dâvâya bakmaya başlayıp [seçim sonuçlarının defalarca değerlendirildiği celselere rağmen, bugüne kadar dahi] seçimlerin sıhhatini geçersiz saymamasından sonra, 1988 ilâ 1990 yılları arasında ve 1993 ilâ 1996 yılları arasında iki kez Başbakanlık yapan ve Ocak 2008'de yapılacak genel seçimlerden sonra üçüncü kez Başbakanlığa göz diken Butto 18.10.2007'de geri döndü. 10. Gerçekten Amerika, Butto ile anlaşmaya varılması için yoğun çaba harcadı. Tüm bunlar, "bulunmaz Hint kumaşı" olan Müşerref'in iktidarda kalmasını garantilemek içindi. Diğer muhâlifler gibi Butto da seçimleri boykot etseydi, Müşerref'in ikinci kez Devlet Başkanlığını kazanması mümkün olmayacaktı. Amerika; İngiltere ve Butto ile anlaşma görüşmelerini, Müşerref'in Devlet Başkanı ve Butto'nun Başbakan olması şeklindeki müstakbel otoritenin paylaşımı hususunda genel hatlar netleşinceye kadar birkaç ay boyunca Londra'da sürdürdü. Amerika bunu, Butto'nun mevcut yetkileri ile Başbakanlığı kabul etmeyeceğini, aksine kendisine, Cumhurbaşkanı ile paylaşacağı fiilî bir otorite verilmesini şart koşacağını bile bile yaptı. Ancak denildiği gibi; "kahraman olmayan kardeşine mecburdur." Ne de olsa Müşerref'in bazı yetkileri Butto'ya kaptırarak kalması, Pakistan'daki Amerikan nüfuzunun zevâl olmasından ehvendir. Ardından Amerika'nın koyduğu temel adımlar ışığında, Müşerref ile Butto arasındaki görüşmeler, bazen doğrudan, bazen de heyetler yoluyla, bazen Londra'da, bazen de Birleşik Arap Emirlikleri'nde sürdü. Böylece taraflar arasında dengeli adımlar atmak üzere, karşılıklı tavizler ve kazançlar sonrasında Müşerref, Butto'nun tüm yolsuzluk suçlamalarından "aklanmış" olarak geri dönüşü önündeki tüm yasal engellerin kaldırılmasına, kezâ -gerektiğinde- iki kez Başbakanlık yapmasından dolayı Butto'nun üçüncü kez Başbakanlığı üstlenmesini kolaylaştıracak düzenlemeler yapılmasına ve partisinin, gelecek senenin başındaki yeni genel seçimlere katılması hususunda sıkıntıya sokulmamasına ... muvâfakat verdi. Butto da partisinin, muhâlefetin aksine, parlamentoyu boykot etmemesine ve seçimi kazanmadıkça, askerî üniformasını çıkarmasından önce Yüksek Mahkeme'deki yandaşlarının Müşerref'in Devlet Başkanlığı adaylığına karşı koymamasına ... muvâfakat verdi. İşte işler böylece, bu ikisinin üzerine anlaştıklarına göre ilerledi: Gerçekten de Butto liderliğindeki Halk Partisi milletvekilleri, diğer muhâlif milletvekillerinin aksine Meclis'i boykottan imtinâ ettiler. Yüksek Mahkeme [Seçim Komisyonu] 1988 yılında yayınlanan Devlet Başkanlığı seçimlerine ilişkin yasal düzenlemeleri gözden geçirdi. Butto yanlısı ve Müşerref karşıtı Yüksek Mahkeme Başkanı, diğer üyelerin, Müşerref'in önünde engel teşkil eden 63. maddeyi iptal etmelerini kolaylaştırmak için gözden kayboldu. Dolayısıyla üniformasını çıkarmadan önce adaylık yolu açılmış oldu. Aynı anda Müşerref'in "Birlik" partisi sekreteri, Müşerref'in ikinci kez seçiminin tamamlanmasından sonra üniformasını çıkaracağı açıklamasında bulundu. 27 Eylül'de Devlet Başkanlığı seçimlerine adaylık başvuruları başladığında, Müşerref, adaylığına izin verilip verilmeyeceğine ilişkin Yüksek Mahkeme'nin kararına bağlı kalacağını açıkladı. Oysa bu izin çoktan verilmişti bile! Yüksek Mahkeme [Seçim Komisyonu] son adaylık günü, Müşerref lehine kararını verdi. 29 Eylül'de Seçim Komisyonu, 43 başvuruyu değerlendirmeye aldı. Bunlar arasından, biri Müşerref'in başvurusu olmak üzere 6'sının başvurusunu kabul etti. Başvuruları kabul edilenlerden biri de, Benâzir Butto yanlısı Emin Fehim idi. Fakat o, Müşerref'in adaylığının kabul edilmesi halinde, adaylıktan çekileceğini açıkladı. Böylelikle geriye, Müşerref ile birlikte rakibi Vecîhuddîn ve üç diğer aday daha kaldı. 1 Ekim günü, resmî kesin aday listesi açıklandığı zaman, aralarında Navaz Şerif yanlıları da bulunmak üzere 85 milletvekili parlamentodan istifa etti. Lâkin Butto'nun milletvekilleri oldukları yerde kaldı! 2 Ekim'de ise Müşerref'in bakanlarından biri, Benâzir Butto'nun suçlanmayacağını açıkladı. Bunun hemen ardından Müşerref, yeniden Devlet Başkanı seçilmesi halinde, Genelkurmay Başkanlığı'nı bırakacağını duyurdu. Genelkurmay Başkanlığı'nda kendisine halef olmak üzere yakın adamlarından birini aday gösterdi; o da eski İstihbârat Başkanı Eşfak Keyânî'dir. Zîra Müşerref, Keyânî'nin Butto tarafından kabul görebileceğini yada en azından Hükümet Başkanlığı'nı teslim alması halinde bu atamaya itiraz etmeyeceğini düşünüyordu. Çünkü Keyânî, Butto'nun yardımcısı ile aylarca süren görüşmeler sırasında Müşerref adına Hükümet heyetine başkanlık ediyordu. Sonra 5 Ekim 2007'de af kararı yayınlandı. Müşerref de 6 Ekim 2007'de yapılan seçimleri kazandı. Yüksek Mahkeme de Devlet Başkanlığı seçimlerinin sonuçlarını iptal etmedi. 18 Ekim 2007'de Butto çıkıp geldi. Gelişmeler, Butto'nun konvoyunun seyri esnasında kendisine yönelik suikast girişimi dışında, rotasından sapmaksızın süregeldi. Müşerref'in bu girişimin ardında olması uzak ihtimâldir. Çünkü Müşerref'in -en azından- gelecek sene başındaki yeni genel seçim sürecini atlatana dek ona ihtiyacı vardır. Daha önce belirttiğimiz gibi, bununla birlikte bazı iktidar cenahları ve bilhassa Ziyâ-ul Hak bağlıları, Butto'nun affedilmesini protesto etmişlerdi. Kaldı ki Butto ile anlaşma, mevcut durumda Amerika ve Müşerref için hayatî bir mesele olmasaydı, zaten böyle bir anlaşma imzalanacak değildi. İşte tüm bu geçenlerden, Amerika'yı Butto ile anlaşmayı kabule sevk eden sebepler ve gerekçeler açığa çıkmaktadır. Amerika tamamen bilmektedir ki o, sürgünde geçirdiği sekiz sene boyunca İngiliz bağlılığından içmiştir. Bu olaylar deryasında Pakistan'ın nereye sürüklendiğine gelince; Pakistan, yaklaşık 60 yıl önce kurulduğundan beri, iki renk ile değil, daima tek renk ile yönetilmiştir: sadece İngiliz uşağı, sonra sadece Amerika uşağı gibi. Şimdi tarihi boyunca ilk kez, iki baş tarafından yönetilecektir: Müşerref ile Amerika'ya bağlılığı ve Butto ile İngiltere'ye bağlılığı. Bu da elbette akdedilen anlaşmaya bağlılık sürdüğü müddetçe geçerlidir. Pakistan'daki durumu, çok da uzak olmayan bir müddetten sonra çatışmaya ve karmaşaya mâruz bırakan faktör işte budur! Yine bu geçenlerden açığa çıkmaktadır ki Amerika, Müşerref'i düşmekten kurtarmak için ve dolayısıyla Pakistan'daki nüfûzunu korumak için Butto ile anlaşmaya mecbur kalmıştır. Hatta bazı yetkilerin Butto'ya ve İngiliz'e bırakılmasından dolayı bazı hususların eksik kalması pahasına da olsa! Beklenen o ki akdedilen bu anlaşmanın infâzı, -en azından- gelecek seçimlere kadar "güzellikle" sürdürülecektir. Zîra hem Müşerref, hem de Butto buna muhtaçtır: Müşerref, kendi partisi ile Butto'nun partisi arasında parlamentoda bir koalisyon kurmak için muhtaçtır ki Müşerref bu sayede gerekli kararları çıkarabilsin. Butto da parlamentoda partisi lehine bir ağırlık kazanmak için muhtaçtır ki Butto bu sayede "çoğunluk partisi" olarak yasal yolla kurulacak Hükümet'e başkanlık edebilsin. Her ikisi de "Laik" olsalar, İslâm'a ve Müslümanlara karşı savaşsalar, açıklamaları da bunu gözler önüne serse, ama içlerinde gizledikleri kin ve nefret daha büyük olsa da, iki farklı cihete bağımlı iki ajan olmaları, birlikteliklerini fazla uzun sürmez kılacaktır. Zîra büyük devletlerin nüfuz çatışması, yolun ortasında durmayı kabul etmez. Hele ki çatışmanın taraflarından biri tüm kibri ve küstahlığı ile Amerika ise! Bunun içindir ki Amerika ve Müşerref, çerçevesini daraltmak için gerek yasal olarak, gerekse maddî olarak Butto aleyhine sorunlar çıkaracaklardır, hatta ellerinden gelse, tekrar sürgüne göndereceklerdir. Aynı zamanda tescilli İngiliz iğrençliği ve kezâ siyâsî kurnazlığı ile, İngiltere ve Butto da, Müşerref'in kötü tasarruflarını [ve çok daha ötesini] kışkırtmaya kast edeceklerdir ki bir meseleyi, hatta birçok meseleyi idâre edebilsinler, Müşerref'in Devlet Başkanlığı'ndaki bekâsını sarsabilsinler, hatta ellerinden gelse, yerinden edebilsinler. Gerek siyâsî işler ile, gerekse Yüksek Mahkeme'deki adamlarını yeniden Müşerref'e karşı kışkırtarak yapacakları yargısal işler ile... İşte böylece, her iki taraf arasındaki bu çatışmanın, gerek siyâsî, gerekse maddî olması beklenmektedir. Bunun iki yönü vardır: Olumsuz yönü vardır. Zîra bu çatışma sonucu çıkacak kaoslar ve istikrarsızlık, insanların hayatını daha zor ve daha karmaşık bir hale getirecektir. Ve olumlu yönü vardır. Zîra her iki taraf, Allah'ın izniyle, güçlerini tüketecekler ve Allah, zâlimden zâlim ile intikam alacak, sonra her ikisinden de intikam alacaktır. Muhakkak ki Allah, Azîz'dir, Hakîm'dir. Yine bunda, İnşâAllah, nusret ve nusret ehli için hayır vardır. وَاللّهُ غَالِبٌ عَلَى أَمْرِهِ وَلَـكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لاَ يَعْلَمُونَ Şüphesiz ki Allah, emrine ğâlibdir, muktedirdir. Velâkin insanların çoğu bunu bilmezler! [Yûsuf 21] H. 15 Şevvâl 1428 M. 26 Ekim 2007 Alıntı: turkiye-vilayeti.org/ |