|
Allahu Teala'nın ismi zikredilince insanların kalbine manevi bir ışık dolar, cennet aşkı ve cehennem korkusu sarar. Onun her şeye hakim olan ve nüfuz eden kudretini gören gözler, karanlık aydınlık demeden ağlar. Yaratılanlar düştükleri acziyet çukurunda ancak tapınma içgüdüsüyle mutlu olurlar. Yaratıcıya sığınıp ona dua ve ibadet ederek bir medet umarlar. Affedilme, sevilme, mükâfatlanmaya açılan elleri geri çevirmeyecek ve cevap verecek olan ancak ve ancak O'dur. Çünkü başka gidecek kapı ve el açacak kimse yoktur. İnsanoğlu kulluk ederken Allah ile olan ruhani bağını ibadet ve taatlarıyla sımsıkı tutmaya çalışır. Namaz kılar, oruç tutar, hacca gider. Fakat sadece bu kadar. İnsanlar sadece kendileri ve Allah'la olan ilişkilerinde Allah'ın hükmüne göre hareket ediyorlar, yani sadece ruhani olarak. Mesela çok yoğun bir duyguyla Rabbine bağlı olduğunu dile getirirken açıktan harama girmekten de çekinmez. İnsanlar aklı esas alarak, fayda ve zarara göre, zamanın gidişatına, modern çağa, yenidünya düzenine göre hüküm koyuyor. Allah'ın hükümlerinin yetersiz kaldığını (açık ve net bir tarzda dile getirmese de), ayetleri zamana göre tefsir edip ve aynı zamanda da tevil ederek (bunu kesinlikle menfaati için yapmadığını) dile getirirler. Bu nokta da Allahu Teala'nın yaratıcılığını kabul edip, hükümlerini kabul etmeyen önde gelen şahıslar, ayakların baş olduğu bu kokuşmuş nizamın sorumlularıdır. Evet, insanlar Allah ve kendileri arasındaki bu ruhani ilişkiyi, onun emrine göre tanzim ederler. Sapıtmamış ve anormal olarak ibadet etmeyen bir kul Rabbi ondan ne isterse bu doğrultuda ona yönelir secdesini yapar, orucunu tutar, zekatını verir. Fakat başkalarıyla olan ilişkisi söz konusu olursa o vakit ya kendi heva ve hevesine ya da aklına başvurur. Yani Müslümanlara baktığımız zaman kişinin Rabbiyle olan alakasında ve kendisiyle olan alakasında genel anlamda sorun olmadığını görürüz. Fakat Müslümanların diğer insanlarla olan alakalarında sorunlar olduğunu görmekteyiz. Yani hayatı düzenleme noktasındaki problemlerin çözümü bağlamında Tevhid anlayışının hakim olmadığını, bunun yerine şirk olan düzenlerle problemlerini çözdüklerini görmekteyiz. Aynı Mekke döneminde olduğu gibi. O zaman da Arap müşriklerinde Allah'ın Rab olduğu konusunda akide bağlamında sorun yoktu. Resul (s.a.v.) Mekke'de müşriklerle mücadelesinin ana noktası siyasi bağlamda idi. İnsanların problemlerini incelediğimizde Tevhid anlayışındaki siyasi bağlam yani insanların diğer insanlarla olan alakasını düzenleme noktası, problemin odak noktasını oluşturmuştur, mücadele bu noktada toparlanmıştır. Ve Allah (c.c) da bunu zikrederek onlara yağmuru yağdıranın kim olduğunun, güneşi doğudan doğurup batıdan batıranın kim olduğu sorulduğunda onların da cevaben "Allah" diyeceğini fakat, insanları siyaset etme hususunda kendi kurallarının olması gerekliliğini savunmuşlar ve problemin odak noktası insanın diğer insanlarla olan alakası noktasında odaklaşmıştır. Günümüze baktığımızda da 13 asır öncesinde gelen, her daim yeniliğini koruyan, koruyacak olan, sonsuza kadar mevcut tek çözüm kaynağı olan Kur'an yani Rabbimizin hitabı (maalesef üzülerek belirtmeliyim ki) uygulanmamakta. Onun yerine hiç bir zaman tutarlılığı olmayan beşer çözümleri uygulanmakta ümmete. Müslümanlar Rabbine secde etmekte, O'na tapmakta ve O'nu kutsamakta lakin sadece onun yaratıcı yönüne kendilerini bağlıyorlar. Oysaki Allah bizi yaratıp başıboş bırakmadı, bize nizam gönderdi. Dini devletten ayrı tutmadı, bilakis İslam ideolojisini tatbik etmek için devletin varlığını kaçınılmaz kıldı. İnsan nasıl olurda şu büyük hakikati düşünmez ve göz ardı eder. İnsan gibi muazzam bir varlığın yaratıcısının Allah olduğunu bilen bu akıl sahibi insan, nasıl olur da bu sonsuz Yaratıcının hükümleri olduğuna inanmaz, ittiba etmeyip bunun yerine hiç bir zaman uygulanabilirliği olmayan, insan aklından çıkan adına demokrasi denen bir nizama sığınır ve bağlanır. Nasıl olurda hakkı gözardı eder... Ahirette farkına varacakları bu gerçeği dünya hayatlarında anlamazlıktan gelen insanların çoğu için davranışlarını ve inançlarını belirleyen faktör, içinde yaşadıkları toplumun genel yargıları, adetleri, gelenek, görenekleri, laik devletin koymuş olduğu yasa, kanun ve müeyyidelerdir. Bu insanlar atalarını, çevrelerini, o toplumun önde gelenlerini, devletin ilahlaştırdıklarını (m. kemal) kendilerine örnek alarak, hayatlarını ikame ettirirler. Oysa Kuran'a uymayan her düşünce ve her tavır yanlıştır. İslam akidesine ittiba edenler ise her zaman ve her yerde Allah'ın emirlerine göre hareket eder, Kuran'da yasaklanmış her türlü düşünce ve tavırdan titizlikle uzak dururlar. Herhangi bir iş yaparken ya da bir karar alırken o konu hakkında Allah'ın ne emrettiğini düşünür, hemen Kur'an ayetlerine ve Peygamber Efendimizin sünnetine başvururlar. Kendi tutku ve isteklerine, içinde yaşadıkları toplumun batıl geleneklerine ya da atalarının adetlerine göre değil, yalnızca Allah'ın buyruklarına göre hareket ederler. Nitekim Allah Kuran'da inananlara şöyle emretmektedir. "İşte bu (Kur'an), bizim indirdiğimiz mübarek bir Kitap'tır. Buna uyun ve Allah'tan korkun ki size merhamet edilsin." (Enam Suresi, 155) Hakim olan Allahu Tealadır. İslâm'da, hükümlerin çıkarılmasında ancak şarinin hitabına bağımlı kalınır. Geleneklerin, tecrübelerin, yasaların sudur ettiği aciz varlık insanın aklı değildir. Aklın işi, yalnız Allah'ın indirdiği nasslarını anlama sınırı içerisindedir. Allahu Teâlâ şöyle buyurdu: "Şüphesiz ki hüküm ancak Allah'a aittir." (Yusuf: 40) Şu anda dünyanın birçok yerinde şeriat dışı, aklı esas alan ve Allah'ın hitabına muhalif olan bir çok hüküm vardır. Mesela; - Anne karnındaki çocuğu aldırma hususunda; kimi ülke 3 aylıkken kime ülke 5 aylıkken müsaade etmekte. Oysa Rabbimiz 40 gün içinde müsaade etmekte. - Faizi farklı şekillerde, her alanda uygulamaktalar. Oysaki Rabbimiz faizi her hali ile haram kılmakta. - 4 evliliği kimi ülke yasaklamakta. Oysa Rabbimiz helal kılmakta. - Rabbimizin emirleri değişmez sınırlar içindedir. Fakat insan aklı yanılarak bu yıl koyduğu bir hükmü seneye ya da altı ay sonrasına kaldırmakta ya da değişiklik yapmakta. Bu da şunu gösteriyor ki insan deneme yanılma yoluyla ümmete zülüm ederek doğruyu karanlıklar içinde aramakta. Oysa Rabbine iman etmiş bir kul sadece insan fıtratına uygun olan tedavi ve çözümlerden meydana gelen şeriata tam bir teslimiyetle bağlanır ve bu çizgiden kıl kadar bile uzaklaşmaz. Allahu Teala şöyle buyurdu: "Eğer bir şey hakkında çekişirseniz o şeyi, Allah'a (Kur'an'a) ve Resulüne (Sünnete) götürün." (Nisa: 59) Şimdi Allah'ı sadece yaratıcı olarak görenlerle, hem yaratıcı hem de kanun koyucu olarak görenler arasındaki itaat farkına bir bakalım. Allah'ı hem yaratıcı hem de hüküm koyucu görenler; şeriatın sahası istisnasız bütün hayat safhaları olup, insanoğlunun söz, fiil ve hareketlerini içine almış ve hepsi hakkında hüküm koymuş, müeyyidelere itaat ederler. Allah'ı sadece yaratıcı olarak görenler ise; şeriat korkulacak şeydir, el kesme, dört evliliktir, Allah ile kul arasında bir vicdan işi olup camide yapılan bir takım ibadetlerdir, dünya ile bir ilgisi yoktur düşüncesiyle yaşar. Allah'ı hem yaratıcı hem de hüküm koyucu görenler; hâkimiyet kayıtsız şartsız Allah'ındır, O'nun emirleridir, kanun koyma yetkisi yalnız Allah'a aittir, uygulayıcısı Peygamber (s.a.v) ve sonrasında halifelerdir der ve o yoldan sapmaz ve ayrılmaz. Allah'ı sadece yaratıcı olarak görenler ise; hâkimiyyet kayıtsız şartsız Atatürk ilkeleri doğrultusunda milletindir, kanun koyma yetkisi millete ve laik millet meclisine aittir uygulayıcısı laik iktidar hükümetidir diye düşünür. Allah'ı hem yaratıcı hem de hüküm koyucu görenler; Anayasa Kur'an ve Sünnetten alınır, hukuk sistemi İslam hukukudur, bu hususlarda Resulullah (s.a.v.) örnek alınır der. Allah'ı sadece yaratıcı olarak görenlerin anayasasını Atatürk ilkeleri doğrultusunda millet ve temsilcileri yapar, hukuk sistemi İsviçre ve Roma hukukudur ve onlar için örnek M. Kemal'dir. Allah'ı hem yaratıcı hem de hüküm koyucu görenler; aile yönetimi, eğitim ve öğretim sistemini Şar'inin hitabından alır. Allah'ı sadece yaratıcı görenlerin ise, evlenme ve boşanmalar, karıkoca arasındaki hak, hukuk ve görevleri İsviçre medenî kanunundan alır. Okul programları batı müfredatına göre planlanır, ibadet saatleri nazari itibara alınmaz ve hatta ibadet etmek isteyenler engellenir. Allah'ı hem yaratıcı hem de hüküm koyucu görenler; içki haramdır, alım satımı, taşınması ve fabrikası da haramdır, faizin alınması da verilmesi de haramdır, zina mutlak surette haramdır ve yasaktır emirlerine korkarak riayet ederler. Allah'ı sadece yaratıcı olarak görenler; özellikle laik devletin başındaki çıbanların direktifiyle; içkinin alımı-satımını caiz ve serbest görüp bu noktada teşvik edilir. Faizde aynı şekilde bankalarda işletilir. Zina serbest bırakılır, devlet zina için özel binalar yapar, travestilere bile müsaade edilir, devlet bundan vergi almakta bir beis görmez hatta teşvik eder. İngiliz Dışişleri Bakanı, İkinci Dünya Savaşından önce İngiliz Başbakanına kısaca şöyle hitap ediyor: "Şu durumda Osmanlı (hilafet devleti) artık öldü ve tekrar asla doğmayacak. Çünkü biz onun ahlaki gücünü, Hilafet'i ve İslam'ı yok ettik." Kafir bizim yönetimimizi, idaremizi ve siyasetimizi nasıl sinsice yok ettiğini gayet rahat dile getirmekte. Kafirin farkında olduğu içler acısı durumdan maalesef Müslümanlar habersiz, üzerlerine ölü toprağı serpilmişçesine çok derin bir uykuda. Bir hadis-i şerifte ise Efendimiz şöyle buyurmakta: "İslam'ın düğümleri, her biri tek tek çözülünceye kadar, kopacaktır. Bu çözülen düğümlerin ilki yönetim ve sonuncusu da namaz olacaktır." [İmam Ahmed, Müsned] Ey Müslüman kardeşlerim! Artık uyanıp kendimize gelmenin vaktidir. Bizi yaratan bize göz kulak veren Rabbimiz bunları görmemizi ve aklımızı kullanmamızı istiyor bizden. Hain ve sinsiler aramızda kokuşmuş, çirkef nizamı bize zulümle dikteyle uygulamakta. Bunlara artık dur demenin ve yeter artık demenin zamanı geldi de geçiyor. Zalimlerin oyunu sona ersin artık. Görüldüğü gibi Rabbimiz sadece yaratıcımız değil, hüküm koyucu olanımızdır. Oylarınızı verip te kendi ellerinizle kendi ipinizi çekmeyesiniz, onların çıkardığı hükümler, ettikleri vetolar, güvenoyları, referandumlar ve güya çoğunluğu sağlamaları hepsi size hem dünya da hem de ahirette zülüm olarak geri dönecektir. Şüphesiz hüküm yalnız Allah'ındır ve dönüş onadır. Ey kardeşler! Allah'ı çok sevdiğini söylediği halde laik T.C. ve onun gibi devletlere, onlardan olanlara tabi olanlar ve bu yönetimi benimseyenler şunu bilmeliler ki, Allah Subhanehu ve Teala yaratıcı olmakla beraber hüküm koyandır. Sevdiğinizi bırakıp ta pisliklere ve necislere tabi olmayın. Sanki (haşa) Allah yokmuş gibi hareket eden, gırtlağına kadar pisliğe batmışlara tabi olmayın. Daha dünyaya gelmeden kaç damla su içeceğimizi bilen Rabbimiz emir verecek tabi ki bize, o gırtlağına kadar batmışlar değil. Yeryüzünü, dağları, taşları, galaksileri, kadını, erkeği her şeyi yaratan Allah olsun kanun yapan, yöneten insan olsun. Olur mu böyle şey?!. Allah bu zihniyette olduğu için Ebu Cehil'e necistir, pisliktir diyor. Asrın Ebu Cehillerine tabi olmayın! Düşünün ki İblis bile Allah'ın yaratıcı olduğunu kabul ediyor ve Allah'a "beni yarattın" diyor. Fakat İblis onun hükmünü kabul etmeyerek Hz. Adem'e secde etmemiştir. İblis kıyamete kadar Allah'a karşı isyanda çalışmaya ahdetti. Ey kardeşlerim! İblise ve onun yandaşlarına uymayın, sizler Allah'ın şeriatına tabi olun. Nasıl ki namaz, hac ve oruçla ilgili hükümlerin yerine getirilmesinin farz olduğu konusunda şüphe etmiyorsanız, insanların birbirleriyle olan alakalarında da Allah'ın hükümleri ile amel edileceğine dair şüpheniz olmasın. Allah'ın rızasını kazanmanın tek yolu, İslam'ın hükümleriyle yaşamaktır. Bu ise İslamî siyasetle mümkün olur. "Ve şayet kulak vermiş veya aklımızı kullanmış olsaydık, (şimdi) şu alevli cehennemin mahkûmları arasında olmazdık! Diye ilave ederler." (Mülk 10) |