|
Dünyanın gözü kulağı Ortadoğu'ya çevrilmiş, oradan gelecek haberlere odaklanmıştır. Dünya siyaseti de Ortadoğu'daki gelişmelere kilitlenmiştir. Güç sahibi devletler siyasetlerini bu minval üzere şekillendirmekte, bu bölge üzerinden düşmanlıklarını veya dostluklarını açıklamaktadırlar. Bir yerde Ortadoğu, Amerika ve Avrupa'nın çekişme, çatışma alanından çıkarak daha geniş bir çembere dönüşmektedir. Ortadoğu'dan Asya'ya (Afganistan'a) uzanan Amerikan eli bölge devletlerince (Rusya, Çin) tarafından tedirginlikle karşılanmaktadır. Son açıklamalara göre; Rusya ve Çin çatışma alanını yakınlarından uzaklaştırıp Amerika ile Ortadoğu'da hesaplaşmaya yönelmiş gözükmektedirler. Vladimir Putin, Irak'taki ABD'nin Irak'tan çekilme konusunda kesin bir takvim açıklamasını istedi. Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Irak'taki askeri müdahalenin Irak halkına karşı bir harekata dönüştüğünü söyledi ve ABD'nin Irak'tan çekilme konusunda kesin bir takvim açıklamasını istedi. ABD Başkanı George W. Bush, Çinli liderlere, sürgündeki Tibet lideri Dalay Lama'yla görüşme başlatma çağrısında bulunması ve Dalay Lama'nın Tibet'e dönmesi yönündeki bir soruya verdiği cevapta Sözcü Liu, Dalay Lama sorununun nasıl çözülmesi ve Tibet meselesinin nasıl halledilmesi gerektiği Çin halkının meselesidir. Çin Halkı meselenin nasıl çözülmesi gerektiğini çok iyi biliyor. Başka ülkelerin nasıl yapmamız gerektiği yönündeki söylemlerine ihtiyacımız yok'' diye konuştu. Liu, ABD'nin her ne şekilde olursa olsun Çin'in iç işlerine karışmamasını isterken, Dalay Lama'nın dini kullanarak "ayrılıkçı" politika ve eylemler yaptığını ve buna örnek olarak da 1959'daki ayaklanmayı gösterdi. (Dünya Bülteni 18.10.2007) Avrupa'nın, Rusya'nın, Çin'in tavırlarına bakılırsa İran yeni bir cephe için masaya yatırılmış bir ülkedir. Rusya ve Çin İran'ın nükleer silah denemelerine destek verirken Avrupa yaptırımlar uygulanmasını istemektedir. Amerikan kuklası olan İran hükümeti ise baskılar ve destekler arasında sıkışıp kalmıştır. Asıl bu konudaki baskı Amerika üzerindedir. Amerika'nın ‘İran'ı savunma' siyasetine karşı diğer ülkeler tek cephe olmuş Amerika'yı İran üzerine sürmek için ellerinden geleni yapmaktadırlar. Irak ve Afganistan içlerinde sıkışan Amerika bu baskılar karşısında pek de İran'a vurma heveslisi gözükmemektedir. Meselenin siyasi olarak çözülmesi taraftarı olduğunu açıklamaktadır. Irak bataklığından çıkmaya çalışan Amerika'nın bütün çıkış yolları muhalif devletlerce kapatılmaya çalışılmaktadır. Hiçbir şeye aldırış etmeyen Amerika gurur ve kibrinin verdiği şımarıklıkla baskın demeçler savurmaktadır. Açılmak istenen cephelerden bir tanesi de Türkiye-Irak cephesidir. Konumuzu bu çerçevede ele almak istiyoruz. Tezkere noktasına nasıl gelindi? Meseleye yüzeysel bakan kimse bu olayı Türkiye-PKK olayı gibi görür. Fakat gelişmelere geniş bir çerçeveden bakılınca Türkiye'nin farklı bir noktaya doğru sürüklendiği ortaya çıkar. Önce Türkiye'nin konumuna kısaca bir bakalım: Mücrim Mustafa Kemâl, Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra Hilâfet'i yıkmaya yönelik İngiliz plânlarını infâz ettiğinden beri, İslâm'a karşı, fikirlerine karşı ve şuurlarına karşı seyretti. İslâm'a ve Müslümanlara karşı korkunç bir kin ve nefret ile, laiklerden daha "laik" bir çizgi üzerinde ilerledi. Yine zümresi ile birlikte Türkiye'yi, İngiltere'nin bölgedeki payandası haline getirmeye hırs gösterdi. Yani metot haline getirdiği iki çizgi üzerinde seyretti: İslâm'a karşı savaş ve İngiltere'ye bağlılık. Amerika, ülkenin dizginlerini tutan etkin kuvvet olarak gördüğü Ordu'ya sızarak Türkiye'ye nüfuz etmek üzere ciddiyetle uğraştı. Ama beceremedi. Zîra Ordu, Mustafa Kemâl'in "İngiliz" ekolünden mutmaindi. Bunun üzerine Amerika önündeki tek vesîlenin, Ordu'ya ve Laiklere içerlemiş Müslümanların duygularından yaklaşmaya başvurmak olduğunu gördü. Adnan Menderes'in bulunduğu 50'li yıllarda, Turgut Özal'ın bulunduğu 80'li yıllarda ve ayrıca Demirel'in bulunduğu 70'li ve 90'lı yıllarda böyle oldu. Bununla birlikte Demirel, son dönemlerinde Amerikan-İngiliz iplerinde özenle oynayan bir cambaz haline geldi. Tüm bunlara rağmen, Amerikan uşakları kırmızı çizgileri aşmak şöyle dursun, sarı çizgileri aştıkları veya onlara yaklaştıkları zamanlarda bile Amerika her seferinde, Ordu'nun darbe yoluyla yönetimi kilitlemesi ile karşılaştı. Ordu'nun 1960, 1971, 1980 ve 1997'de yaptığı darbeler böyle gerçekleşti ve her seferinde gerekçe olarak, Laik "İngilizci" rejimin muhâfazasını gösterdi. Kürdistan İşçi Partisi [PKK] ve onun Ordu'ya ve Hükümet'e karşı rolüne gelince; PKK, 1979 yılında kuruldu. Fakat fiilen bârizleşmesi, Özal dönemi [1983-1993] esnasında, 1984 yılında Amerika'nın direktifi ile oldu. Zîra o zaman Ordu'ya karşı ilk eylemini [Türkiye'nin doğusunda bir Kürt şehri olan] Siirt'te gerçekleştirdi. Bundan kasıt, askerî açıdan Özal'ın "ağır silahlar ile donatılmış polis güçleri" inşâ etme baskısı ile eşzamanlı olarak, güvenlik açısından Ordu üzerinde baskı yapmaktı. Nitekim bu, Özal döneminde, dönemi bitinceye kadar devam etti. Ardından Ordu, emniyet teşkilatına ait ağır silahlara el koydu. PKK'nın durumu bu eksende, Türk Ordusu'na karşı Amerika'nın elindeki bir güvenlik silahı olarak devam etti, tâ ki 1997 yılının sonu, 1998 yılının başına kadar. O zaman iki faktör öne çıktı: Birincisi: Yılların İngiliz adamlarından olan ve parti programına PKK'nın işini keskin bir şekilde bitirmeyi koyan Ecevit'i iktidara getirip Başbakan yapan 28 Şubat 1997 Hareketi. İkincisi: "Suriye, PKK'yı desteklemek suretiyle Türkiye'ye karşı ilan edilmemiş bir savaş açıyor" söylemiyle Türkiye'nin Suriye'ye yönelik savaş açma tehditleri. Daha sonra Türkiye, Suriye'nin bu ilan edilmemiş savaşına karşılık vereceğini duyurdu. Türk generallerden biri de şöyle dedi: "Suriye'nin bir tarafından girer, öbür tarafından çıkarız." Böylece mesele ciddi biçimde krize dönüştü. Bunun üzerine Amerika şöyle karar verdi: Suriye'nin kendi nüfûzu altında bekâsını korumak, bu birincisi. Türkiye'ye nüfuz etmeye yönelik güvenlik üslubunda başarısızlığa uğradığının farkına varmak, bu ikincisi. Bu üslup yerine demokratik mefhumlar, özgürlük, insan hakları... ile Türkiye'de siyâsî çalışma yapmanın gerekli olduğunu anlamak, bu da üçüncüsü. Ardından Türkiye'deki askerî ve siyâsî otoritenin aynı cinsten hale gelmesi dolayısıyla, "askerî" bir örgüt olarak PKK'dan vazgeçerek ve Suriye ile yaşanan krizi sona erdirerek yeni Türk Hükümeti üzerinden Ordu ile pazarlığa oturmaya karar verdi. Öyle de oldu. Zîra bunun Suriye üzerine yansımasıyla Türkiye ile Suriye arasında uzlaşı görüşmeleri icra edilip 1998 yılı Ekim ayında Adana Mutâbakatı'nın imzası ile taçlandırıldı. Bu mutâbakata göre Suriye, PKK'ya verdiği desteği durdurmayı, Abdullah Öcalan'ı kovmayı ve Suriye'deki diğer liderlerden birkaçını Türkiye'ye teslim etmeyi kabul etti. Ve Öcalan, Rusya'ya gitmek üzere Suriye'den çıktı, ancak sığınma talebi reddedildi. Ardından Yunanistan'a, sonra İtalya'ya gitti, nihayet Kenya'ya yerleşti. Türk Ordusu'na bağlı bir özel kuvvetler birliği, oraya gidip Amerikan istihbâratının tertibi ile onu oradan teslim aldı. PKK ise parçalandı: yeni Amerikan çalışma yöntemine göre, yani siyâsî çalışma ile seyreden Osman Öcalan liderliğindeki kesim ve İngilizlerin tahakküm ettiği, liderlerinin çoğu yahudi asıllı olan kesim. Zübeyr Aydar liderliğindeki bu kesim, Türk Ordusu'nun kanatları altındaydı. Nitekim Amerikan yanlısı Erdoğan Hükümeti aleyhine karışıklıklar çıkarmada ve kezâ her ne zaman lüzum hâsıl olursa, karışıklıkları sona erdirmek bahanesiyle varlığını dayatmak üzere Ordu'ya haklılık kazandırmada kullanılıyordu. İşte böylece, bilhassa AKP Hükümeti döneminde PKK'ya yönelik Amerikan politikası, Kürt meselesinin siyâsî bir mesele olmasıdır. Bilhassa AKP Hükümeti döneminde PKK'ya yönelik İngiliz politikası ise, Kürt meselesinin bir güvenlik meselesi olmasıdır, yani Adana Mutâbakatı'ndan sonraki durumun tersinedir. İşte bu, PKK'nın İngilizci kanadının başlattığı şu andaki silahlı eylemleri açıklamaktadır. PKK iki kanada ayrılmıştır: Ordu'nun, Hükümet tarafından siyâsî olarak köşeye sıkıştırılması neticesinde, bunu -şu anda Türk Ordusu'nun Irak sınırına yığılmasında olduğu gibi- askerî yöne kaydırmak için olağanüstü hal koşulları oluşturmaya ihtiyaç duyduğu zamanlarda güvenlik açısından atmosferleri kızıştırmak üzere Ordu tarafından kullanılan İngilizci kanat ve ikincisi de, Amerika ile birlikte olan ve genel hattı, -Hükümet'in üzerinde seyrettiği Amerikan çizgisine uyumlu bir şekilde- meseleyi siyâsî bir mesele olarak bırakmak olan kanattır. Biraz daha açık bir ifade ile doğuda olan olayların içerisinde İngiliz güdümlü PKK vardır. Bu kanattan Türk ordusunun haberi vardır ve Türk ordusu çıkarları doğrultusunda kontrolleri altındaki PKK'yı kullanmaktadır. PKK Yürütme Konseyi Başkanı Murat Karayılan İngiliz güdümünde ve Türkiye ile işbirliği içerisindedir. Eylem alanı genellikle Kandil Dağları olan Murat Karayılan tehditlerini de genelde buradan savurdu. Beş yıldır susan PKK bu suskunluğunu neden bozdu? Suskunluğun bozulması sıradan bir PKK olayı olarak görülmemelidir. İçte Cumhurbaşkanlığı seçimi ile bağlantılı dışta ise doğrudan Irak'la bağlantılıdır. Bu bağlamda, son zamanlarda haberlerde, askerî hareketlenmeler görülmeye başladığı bildirilmektedir. Nitekim 22.05.2007'de Ankara'da, Ordu'nun PKK'yı sorumlu tuttuğu ve yedi kişinin ölümüne yol açan patlama meydana geldi. Daha sonra 11 köy koruyucusu daha sonrada 13 askerin öldürülmesi geldi. Bu noktaya gelmeden önce İngilizlerin Basra'dan çekilme planlarına kısaca değinelim. Bilindiği gibi İngiltere Irak işgalinde Basra ve çevresinde kalmış daha ilerilere gitmemişti. Basra'dan çekilmesi gündeme geldiği günlerde İngiliz Dışişleri bakanı Türkiye'ye bir resmi ziyarette bulundu. Miliband, Dışişleri Bakanı olarak ilk denizaşırı seyahatlerinden birini Türkiye'ye yapmaktan büyük mutluluk duyduğunu söyledi. Konuk bakan, "Türkiye ile İngiltere arasındaki ilişkilerin önümüzdeki yıllarda çok önemli olacağına inandığım için buradayım" diyerek, iki ülke ilişkilerinin çok güçlü ortak değerler ve ortak çıkarlar üzerine kurulu olduğunu belirtti. (TGRT 5 Eylül 2007) 21'inci yüzyılda, güvenliğimiz ve refahımız Avrupa'nın dışından gelen, aşırılık yanlıları, iklim değişikliği ya da ekonomik istikrarsızlık gibi yeni risklerin tehdidi altında. Dolayısıyla, gözünü etrafımızdaki dünyaya çevirmiş bir Avrupa Birliği'ne ihtiyacımız var. Türkiye, Avrupa'nın geleceği için hayati önemde. (Milliyet İhsan DÖRTKARDEŞ DHA 5 Eylül 2007) İngiltere Dışişleri Bakanının ziyareti tam da Basra'dan çekilme döneminde gerçekleşmiştir. Bu bağlamda diğer bir gelişme de Amerikan Kongresi'nin [Senato] 23 ret oya karşılık 75 kabul oyu ile Irak'ın [Kürt, Şiî ve Sunnî] olarak üç varlığa bölünmesine ilişkin "bağlayıcı olmayan" bir kanunu çoğunlukla kabul ettiği duyuruldu. Alınan kararın akabinde Türkiye'den (askerlerden) sık sık demeçler gelmeye başladı. Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral İlker Başbuğ; "Bölücü terör örgütünün Irak'ın kuzeyinde barınması ve bu bölgeden beslenmesi, ABD ve Irak'ın bu terör örgütüne karşı hiçbir yaptırımda bulunmaması ve bugüne kadar bu konuda olumlu ve elle tutulur bir sonuca ulaşılmaması, diğer önemli bir sorunu oluşturmaktadır. Belki Türkiye'nin bulunulan şartlarda, tek başına Irak'taki gelişmelere yön verebilecek güce sahip olmadığı söylenebilir, ancak Türkiye'nin gelişmeleri engelleyebilecek, maliyetleri artırabilecek bir güce sahip olmadığı da söylenemez." (25.09.2007 http://www.haberler.com/) PKK üzerinden ABD ve Irak yönetimi üzerinde baskı artırıldı. İngiliz Kanadı PKK kanadı ile gerçekleştirilen son olaylarla (minibüsün taranması ve 13 askerin öldürülmesiyle) kamuoyu oluşturuldu. Bu olaylar AKP üzerinde de baskı unsuru olarak kullanıldı ve meclisten tezkerenin çıkması sağlandı. Böylece 200 binin üzerinde sınıra yığılan askerler için hiçbir engel kalmamış oldu. Bu olaylar gösteriyor ki; İngilizler Basra'dan çekilmekle Amerika'ya Irakta yeni bir cephe açmıştır. Bununla yetinmeyen İngilizler kendisine bağlı Türk askerlerini de cepheye sürme hazırlığındadır. Böylece Irak'ın kuzeyinde de bir cephe açılmış olacaktır. Türk ordusunun hedefinin Irak içlerinde yuvalanmış PKK olmadığı gayet açıktır. Hedef Kuzey Irak'ta Amerika ve İsrail işbirliği ile oluşturulan Kuzey Irak Kürt yönetimidir. Buna tepki olarak Kuzey Irak'ta halk sokaklara dökülmüştür. Erbil ve Duhok kentlerinde toplanan göstericiler, Türkiye'nin Kuzey Irak'a askeri operasyon düzenlememesini isterken, PKK sorununun Türkiye'de çözülmesi gerektiğini bildirdi. (Milliyet 18 Ekim 2007) Amerika'ya gelince Irak'ın üçe bölünmesi hakkında aldığı karar düşündürücüdür. Muhakkak ki siyâsî işlerin birçok şekilleri vardır ve bunlar, ustaca kullanıldıkları takdirde, askerî işlerin bile götüremeyeceği sonuçlara götürürler. Nitekim hegemonya ve nüfuz peşinde olan büyük devletler, siyâsî işleri öyle mücerret aşırılık için yapmazlar, bilakis bunlar, göze görünür olmasa da, bir amaç uğrunda olur. Sonra burada başka bir husus daha vardır ki bu da, siyâsî işin kuvvetinin ve azametinin, hedeflerini gizlemesinden ileri gelmesidir. Böylece aleyhinde gereken tedbirleri almamasını sağlayacak şekilde açığa vurmaksızın hasmını şaşkına uğratır. İşte bu husus idrâk edildiği zaman, bu devletlerin siyâsî işlerini kavramak mümkün olur. Bunlar, bazen bir haber sızdırır, sonra da -bizâtihi öne süren kendileri olduğu halde- bu haber yayının yankılarını takip ederler... Tüm bunlar, bu habere yönelik tepkileri görmek içindir ki buna göre gerekenleri benimsesin. Bağlayıcı olmayan bu kânun da böyledir. Zîra Kongre, bir kânunun tartışması tamamladığı, gürültüler koparıldığı, sonra gelgitler yaşandığı, ardından hakkında oylama yapılıp da büyük bir çoğunlukla kabul edildiği halde, durduk yere bir kânun için toplanıp onu ele almaz... Bunları yapıyorsa, -Beyaz Saray karşı çıkıyormuş gibi görünse bile- mutlaka bu kânunun arkasında bir amaç vardır. Amaca gelince; Amerika, taksim konusunu "ajandasına" (gündemine) sokmuş durumdadır. Fakat bu öyle kolay bir iş değildir. Bilakis yerel, bölgesel ve devletlerarası komplikasyonları vardır. O, "bağlayıcı olmayan" bu kânun ile hem nabız yoklamak, hem de oylanmak üzere Kongre'ye sunarak teoriden pratiğe geçtikten sonra taksim düşüncesine ilişkin potansiyel tepkiyi görmek istemektedir. Şimdi onlar, bu eksendeki tepkileri gözlemlemektedirler ki böylece hem yerel olarak Sunnî ve Şiî Müslümanlar açısından, hem bölgesel olarak gerek Kürtlerin bir varlığa (devlete) sahip olmalarına Türkiye'nin tepkisi, gerekse civar devletlerin tepkisi ve bu taksimin kendilerini de içine almasına ilişkin korkuları açısından, hem de İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra belirlenen harita sınırlarının değiştirilmemesine dair yarı-devletlerarası örften dolayı devletlerarası tepki ve bu fikrin kabulü açısından... ne şekilde yankılanacağını göreceklerdir. Bunlar ışığında Amerika, gelecek adımı, yani bu bağlayıcı olmayan kânunu, bağlayıcı bir kânuna dönüştürmeyi düşünecektir! Bunun içindir ki Müslümanlar, bu mesele karşısında sapasağlam bir tavır almadıkları, koltuktan başkasına önem vermeyen uşak yöneticilere -ayaklarını kaydırdığında bile, ülkeyi ve halkını heder ettiklerinde bile- çatmadıkları ve Müslümanlar, ülkelerinin zaten bölünmüş ve parçalanmış olmasından sonra daha da bölünmesinin ve parçalanmasının tehlikesini kavramadıkları, tüm bunların farkına varmadıkları takdirde, kendilerini canlı canlı öldüren adımlar başlamış demektir... Muhakkak ki Müslümanlar, Amerika'nın ve işbirlikçilerinin plânlarını boşa çıkarmaya muktedirdirler. Zîra beldeleri, adamlar ve mallar bakımından zengindir. Bundan daha önemlisi önlerinde Allah'ın Kitâbı ile Rasulü'nün Sünneti ve yönetim için kendilerine, sorunlarının faydalı ilacı ve dertlerinin şifalı devası olan Hilâfet Nizâmı'nı farz kılan Azîm İslâm vardır ki tüm bunlar onları, sırf Kâfir askerlerin Müslümanların beldelerine adım atmalarını engellemeye değil, bilakis daha da ötesi İslâm'ı yaymak ve karanlığı yok etmek üzere onları da Dâr-ul İslâm'ın gövdesine ilhâk etmeye muktedir hale gelmelerine Allah'ın izniyle kefîldir. Son olarak; bu bağlayıcı olmayan kânun, tehlikenin uyarıcısıdır ve ateş, küçük kıvılcımlardan çıkar. Ki bu girişimi İngilizlerin eline koz olarak geçti ve Türk ordusunu fitilledi. Amerika böylesi bir durumdan sürekli uzak durmaya çalışmıştı. Diğer taraftan Türk Ordusu'nun Kürdistan'a girmemesi üzerinde durmakta, hatta bunun da ötesinde Türk Ordusu'nun yığınağını gözetlerken savaş uçakları ile Türkiye'nin hava sahasını ihlâl etmektedir. Onun bu tutumu, Türk Ordusu'nun askerî çalışmasına "nefes aldıran" bir tutumdu. Nitekim Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt'ın bu tutuma köpürüp 31.05.2007'de şu açıklamayı yapmasına sevk etmişti: "(Bazı müttefikler) ülkemizde, Doğu Anadolu'daki teröristlere destek veriyor" Fransız haber ajansı AFP'nin haberine ve NTV Televizyonu'nun yayınına göre, İstanbul'daki bir forumda da şöyle eklemişti: "'Terörü' destekleyenler, bize insan hakları dersleri verenlerdir." Yine Amerikan Savunma Bakanı, 03.06.2007'de Singapur'da düzenlenen Güvenlik Konferansı'nda yaptığı konuşmada, Türk Ordusu'nun Irak sınırına herhangi bir askerî operasyon yapmaması gerektiğine dikkat çekerek buna dolaylı olarak tepki gösterdi. Amerika'nın Ermeni meselesini gündeme taşıması meseleyi çözmeye yetmedi. Türkiye bu konuda ısrarlı olduğunu göstererek tezkereyi meclisten geçirdi. Cephenin genişlemesi ve yayılması Amerika için zor günlere gebedir. Bundan dolayı Bush işin ciddiyetini anlamış olacak ki Türkiye'ye Irak'a girmemesi konusunda uyarılar gönderdi: ABD Başkanı Bush, Türkiye'yi Kuzey Irak'a sınır ötesi operasyon gerçekleştirmemesi konusunda bir kez daha uyardı. Bush, "Sınır ötesi operasyonun, Türkiye'nin çıkarına olmadığı konusundaki düşüncemizi açık bir şekilde ifade ettik" dedi. (İhlas Haber Ajansı 17.10.2007) Müslümanlar olarak isterdik ki; Müslüman Türk ordusu İngilizlerin çıkarları doğrultusunda kardeş kanı (PKK'yı kastetmiyoruz. Saldırı Kuzey Irak'a gerçekleştiği takdirde Müslüman Kürt halkı, Peşmerge'ler hedef alınmış olacaktır.) dökme yerine Irak'taki Müslüman kardeşlerini sömürgeci kâfirlerin (Amerika ve İngiliz'in) elinden kurtarmak için harekete geçsin. Böylelikle hem Allah indinde hayırlı bir işe yönelmiş, hem de Müslümanlar nezdinde rağbet kazanmış olurdu. O günleri bu ümmet hasretle beklemektedir. ------------------------ Not: Yorumda turkiye-vilayeti.org websitesindeki soru-cevaplar bölümünden ekler alınmıştır. |