Anasayfa arrow Yazarlar arrow A. Yusuf TUĞTEKİN arrow 22 Temmuz Seçimleri ve Sonuçları Hakkında Mülâhazalar
 [Detaylı_Ara]
Anasayfa
HİLÂFET ÖZEL
Beyanname
Siyâsi Tahlil
Kitaplar
Haber - Yorum
İktibas
Dünyada Dava
Multimedya
Fikir - İnceleme
Kavram
Sohbet
Soru-Cevap
Sizden Gelenler
Linkler
İletişim
Detaylı Arama

 Yazarlar

Editör
Esad Mansur
Esma Sıddık
Fuad Hamidoğlu
Mahmud Gıtal
Mehmed Aydın
Saliha Aydın
Sümeyye AVCI
Tahir Şanlı
Zeynep Afra
Bir Ayet

2/128 "Rabbimiz! İkimizi Sana teslim olanlardan kıl, soyumuzdan da Sana teslim olanlardan bir ümmet yetiştir. Bize ibadet yollarımızı göster, tevbemizi kabul buyur, çünkü tevbeleri daima kabul eden, merhametli olan ancak Sensin".
Kur'an'da Ara
Aranacak kelimeyi giriniz
  
Al-islam.com'a teşekkür ederiz.
Bir Hadis

"Kim boynunda biat olmadan ölürse cahiliye ölümü ile ölmüştür." (Müslim; H. No: 1851)
Kitap

Siyasi Meseleler [İşgâl Edilmiş Müslüman Beldeler]

22 Temmuz Seçimleri ve Sonuçları Hakkında Mülâhazalar Yazdır E-Posta
Yusuf Tuğtekin
29 Temmuz 2007 Pazar

22 Temmuz 2007 Pazar günü, Türkiye Cumhuriyeti Milletvekili Genel Seçimleri yapıldı. Seçim sonucunda %10 barajını aşan üç parti ile birlikte bağımsızlar Meclis'e girebildi. AKP, çok partili sistemden beri ikinci kez oylarını artıran iktidar partisi oldu. Nitekim 1950 seçimlerinde iktidara gelen Menderes liderliğindeki Demokrat Parti, 1954 seçimlerinde iktidarda olduğu halde oylarını artırabilen ilk parti olmuştu.

AKP'nin oy oranı (%34'ten %46'ya) arttığı halde, Meclis'e üçüncü partinin girmesinden dolayı, sandalye sayısı düştü ve üçte iki çoğunluğu sağlayamadı. Böylece AKP 16 milyon oy alarak 341 milletvekiline sahip oldu. CHP'nin oy oranı da (%19'dan %20'ye) arttığı halde, sandalye sayısı üçte bir oranında düştü. Böylece CHP 112 milletvekiline sahip oldu. MHP'nin oy oranı da (%8'den %15'e) arttığı halde, Meclis'te 71 milletvekiline sahip olabildi. (Biri seçimden hemen sonra trafik kazasında öldüğü için şimdi 70 oldu.)

Şu anda Meclis'te AKP, CHP ve MHP olmak üzere üç parti vardır. Bununla birlikte 26 bağımsız milletvekili vardır. Bunlardan 22'si DTP'lidir. Geriye kalan dört bağımsız milletvekilinden biri, BBP Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu, biri ÖDP Başkanı Ufuk Uras, biri eski Başbakan Mesut Yılmaz ve biri de eski CHP milletvekili Kamer Genç'tir. Ayrıca CHP içerisinde 13 tane DSP kökenli milletvekili vardır.

Buna göre önümüzdeki dönemde Meclis'te temsil edilen partiler, AKP [Adâlet ve Kalkınma Partisi], CHP [Cumhuriyet Halk Partisi], MHP [Milliyetçi Hareket Partisi], DTP [Demokratik Toplum Partisi], DSP [Demokratik Sol Parti], BBP [Büyük Birlik Partisi] ve ÖDP [Özgürlük ve Dayanışma Partisi] olacaktır. Eğer Mesut Yılmaz, herhangi bir parti kurarsa veya başka bir partinin başına geçerse diğer bir parti daha Meclis'te temsil edilebilecektir.

Bu seçimlerde katılım oranı da, yaz aylarına rağmen yüksek olmuştur. (%84) Tüm medya organları seçim rakamlarını tüm detayları ile verdiği halde toplamda ne kadar geçersiz oy kullanıldığından bahsetmemişlerdir. Önceki seçimlerde katılmayanlar ile birlikte (para cezası korkusu veya öfke sonucu) katılıp da geçersiz oy kullananların oranı, hemen hemen toplam oyların yarısına yakındı. Fakat şu da var ki 42 milyon seçmenin, %16'sının (yaklaşık 7 milyon) seçime katılmamış olması ve yaklaşık 2 milyon kadar geçersiz oy kullanıldığı dikkate alınırsa, en azından halkın dörtte birinin (yaklaşık 10 milyon seçmenin) mevcut sistemi hiç tasvip etmediği ve bu demokratik partilerin hiçbirine güvenmediği ortaya çıkacaktır. Ama bu gerçek, büyük bir özenle hasıraltı edilmektedir. Çünkü ister sağ ister sol olsun, ister Müslüman ister Laik olsun, ister barajın altında kalsın, ister barajın üstüne çıksın, istisnasız tüm partilerin ortak çağrısı, "seçimlere mutlaka katılın ve (sistemin bekâsı için) mutlaka oy verin" şeklinde olmuştur.

Seçimlerin öncesi hatırlanacak olursa, bu seçimlerin askerî muhtıranın gölgesi altında zoraki bir erken seçim olduğu görülecektir. Cumhurbaşkanlığı seçimi ile ortaya çıkan rejim krizine bir çıkış bulmak, nizâmın tıkanıklığını açmak ve ömrünü uzatmak için işlev gördüğü anlaşılacaktır. Dolayısıyla bu tür ortamlarda ortaya çıkan sonuçlar, reel sonuçlar olmaz, aksine seçime zorlayan koşulların etkisi altında kalır. Bir diğer ifadeyle, seçime yol açan faktörler, seçmenin tepkilerine ve yönlendirilmesine etki eder. Bu bağlamda AKP'nin elde ettiği ezici zaferin altında yatan etkenlerin dikkatle değerlendirilmesi gerekmektedir.

4,5 yıl iktidarda kalan AKP Hükümeti; Avrupa Birliği'ne girmeye çalışması, bu yönde nice hezimetlere ve zilletlere rağmen ısrar etmesi, tavizler verip el-pençe divan durmasına rağmen, Kıbrıs'ta Amerikan planı lehine hararetle uğraşmasına rağmen, Irak'ta Amerikan-İngiliz işgâline tam destek verip oradaki katliamlara dolaylı olarak karışmış olmasına rağmen, Özelleştirme adı altında ülkenin birçok hayati ve stratejik kuruluşlarını satmış olmasına rağmen, Ülkenin borç toplamını iki katına çıkarmış olmasına rağmen, İyileştiği iddia edilen ekonominin insanların cebine somut manada henüz yansımamış olmamasına rağmen, Erdoğan, İslâmî beldeler için ciddi tehlike teşkil ettiği herkesçe bilinen Büyük Ortadoğu Projesi'nin eş başkanı olduğunu söylemekten çekinmediği halde, Müslüman olduğu iddia edilen AKP, Avrupa Hristiyan Demokrat Partiler Birliği'ne üye olmak için başvurduğu halde, Milletvekilleri listelerinden Müslüman şahsiyetleri tasfiye ettiği halde, Artan terör olaylarına gereken tepkiyi göstermemesine rağmen, Her fırsatta, Sömürgecinin mızrak başı Amerika ile dostluğa ve işbirliğine önem verdiği, geliştirmeye özen gösterdiği bilindiği ve parti yetkililerce vurgulandığı halde, Ilımlı İslâm'a ve demokrasiye her fırsatta atıfta bulunduğu halde, İslâm'ın düşmanlarını açıkça dost ve müttefik edindiği halde, tüm bu dış politik fiyaskolar, iç politik krizler, ekonomik aldatmacalar, toplumsal depresyonlar, güvenlik zaafları, İslâm karşıtı uygulamalar ve diğer olumsuzluklara rağmen, AKP'nin bu yüksek başarıyı göstermesinde etkili olan başlıca faktörler aşağıdaki gibidir:

  • 1. Bu faktörlerin başında fiyasko ile sonuçlanan Cumhurbaşkanlığı seçimi gelir. Nitekim Laiklerin baskısı ve entrikaları sonucu AKP, büyük bir oy çoğunluğuna sahip olduğu halde Cumhurbaşkanını seçmeye becerememişti. Dolayısıyla bu mağduriyet, AKP'nin en önemli seçim malzemesi haline geldi. Halkın önemli bir kesimi, AKP'nin politikalarını benimsemediği ve yanlışlıklarını bildiği halde, Laiklerin bu şirretine tepki olarak AKP'yi destekledi. 27 Nisan Muhtırası ile Ordu'nun Hükümet ile karşı karşıya gelmesi ve Hükümet'in ertesi gün 28 Nisan'da buna sert bir karşılık vererek "dik duruş" sergilemesi de halk nazarında AKP'ye puan kazandırdı. Ayrıca AKP, bu seçimleri kendi haklılığına ilişkin bir referandum havasına sokarak atmosferi büyük ölçüde lehine çevirdi.
  • 2. İkinci önemli faktör ekonomidir. AKP Hükümeti, kurulduğu günden beri, gerek küresel ekonominin olumsuz yansımaması (dünya çapındaki likidite bolluğu pozitif yansıyor), gerekse yoğun yabancı yatırımın etkisi sonucu, ekonomiyi önceki koalisyon hükümetinin düşürdüğü seviyeden yukarı çıkarabildi. Borsanın %70 oranında yabancı sermayenin işgâline uğraması, iç-dış borç toplamının iki katına çıkması, özelleştirmeler ile sağlanan gelirlerin dış borç faizlerinin ödemesine harcanması, cari açığın giderek artması gibi birçok olumsuz ve kriz sinyali veren faktörler insanlarca itibar görmedi. Çünkü halkın umursadığı, temel ihtiyaç maddeleridir. AKP Hükümeti, bu gerçeği bildiği için elektrik, su, doğalgaz, temel gıda maddeleri gibi kalemlerin fiyatlarını sabit tutmaya özen gösterdi ve bunu etkin bir propaganda malzemesi olarak kullanabildi. Oysa bilinmektedir ki Türkiye'de ekonomi üretime, ihracata ve yatırıma değil, tüketime, ithalata ve özelleştirmeye dayalıdır. Halk kitleleri arasındaki gelir farkı açılmakta, gelir dağılımı giderek daralmaktadır. Toplumun temel ihtiyaçlarını karşılayan tarım ve hayvancılık içler acısı bir durumdadır. Dünyanın en uzun tatili bu ülkededir. Dünyanın en pahalı eti, pirinci, buğdayı, benzini burada satılmaktadır. Ayrıca AKP bazı bölgelerde, devletin imkânlarını kullanarak yoksul insanları tespit edip onlara yardım sağladı. Yine Erdoğan, seçim propagandasında, halkın en şikayetçi olduğu konulardan biri olan ve "hortum" diye tâbir edilen yolsuzluk konusuna özel önem vermiştir. Kaydettiğini iddia ettiği ekonomik gelişmeleri, "Nasıl yaptık? Hortumları kestik" diyerek açıklamıştır. Tüm bunlar, halkın önemli bir kesiminin AKP'yi desteklemesini sağladı.
  • 3. Üçüncü önemli faktör; halktaki, istikrarın devamlılığı arzusu ve koalisyon hükümetlerine duyulan nefrettir. AKP, propagandasının önemli bir kesimini, yaptıkları ile koalisyon hükümetleri arasında mukâyese yapmaya ayırdı. "Nereden nereye" sloganını tutturan AKP, rakamlara & istatistiklere dayalı verilerle halkın gözünü kamaştırdı. Belirli kalıp sloganlar geliştirerek her fırsatta bunların üstüne basa basa vurguladı. Bunlar arasında en belirgin olanları; "demokrasi", "çağdaşlık", "uzlaşma", "dünyaya açılım", "istikrar", "güven", "refah", "özgürlük" ve benzeri kavramlardı.
  • 4. Dördüncüsü, medya & reklam & anket faktörüdür. Gerçek şu ki Amerikancı kesimlerin medyada belirgin bir egemenliği vardır. Halkın izlediği, dinlediği ve okuduğu görsel, işitsel ve yazılı medya araçlarının çok büyük bir kısmı AKP'nin hizmetinde çalıştı. AKP'den bahsedilmeyen haber bülteni, tartışma programı yada siyasi belgesel âdeta yoktu. Başta Erdoğan ve Gül olmak üzere, aynı anda birçok AKP'li yetkiliyi aynı anda ekranlarda görmek mümkündü. Buna mukâbil, AKP karşıtı medya araçları oldukça yetersiz ve sınırlı kalmaktaydı. Anketlere gelince; anket, belirli bir bölgede, belirli insan grupları arasında, belirli kriterlere göre yapılan eğilim araştırmasıdır. Dolayısıyla seçilen bölgeye, seçilen insan gruplarına ve seçilen kriterlere göre değişkenlik arzeder. Seçim sonucunda anketlerin isâbetli olduğunun ortaya çıkmasının hiçbir önemi yoktur. Çünkü anket, partilerin seçmenlerine karşı stratejisini değiştirmek için ise şayet, o takdirde nabza göre şerbet verilerek halkın cezbedildiği gerçeği ortaya çıkar. Böyle bile olsa, sonuçların partilere özel olması ve kamuoyu ile paylaşılmaması gerekir. Oysa sonuçların kamuoyuna açıklanması, açıkça kamuoyunun yönlendirilmesi demektir. Çünkü halk kitlelere, genellikle çoğunluğa meyleder. Seçimler öncesinde yapılan anketlerin tamamına yakını AKP'nin birinci parti olacağını, tek başına iktidara geleceğini ve rakiplerinin hüsrana uğrayacağını gösteriyordu. Tahminler doğru çıkmış olsa bile, açıktır ki halkın oyuna etki eden faktörlerden dolayı bu anketler yönlendirme amacıyla kullanılmıştır. Bir diğer ifadeyle AKP, iktidar partisi olmanın avantajlarını sonuna kadar ustalıkla kullanmayı başarmıştır. O kadar ki diğer tüm partilerin toplam harcamaları, AKP'nin harcamalarının yarısına ulaşmaz, denilse abartılmış olmaz.
  • 5. Beşincisi, AKP'nin alternatifsizliği ve muhâlifsizliğidir. Türkiye'de siyasi partiler, kaba bir tasnifle beşe ayrılır: (MHP ve SP gibi) sağ partiler, (DP, ANAP, GP gibi) merkez-sağ partiler, (AKP gibi) merkez partiler, (CHP, DSP, DTP gibi) merkez-sol partiler, (ÖDP, EMEP [Komünist Emek Partisi], İP [Komünist İşçi Partisi] gibi) sol partilerdir. Yeni milletvekili listesi ile merkez-sağdan merkeze kayan AKP dışındaki diğer tüm partiler, belirli kesimlere hitap etmekte ve belirli bir oy tabanına her seçimde sahip olabilmektedir. Meselâ, merkez-sol kesimin oyları daima CHP ve DSP arasında paylaşılmaktadır. Fakat "herkesi kucaklayan parti" olarak da tanımlanan merkez partiler, -ki sadece AKP'dir- her kesimden oy alabilmektedir. Dolayısıyla AKP'nin tamamen merkeze oturması ve sadece sağ kesimden değil, halkın her kesiminden değişik gerekçelerle oy toplamış olması, başarısına etki eden faktörlerden biridir. Nitekim AKP, Türkiye'nin biri (çoğunluğu alevi olan Tunceli) hariç, tüm illerinden (82 ilden) milletvekili çıkarmayı başarmıştır. Üstelik AKP karşısında, AKP'nin hitap ettiği halk kesimlerine AKP gibi yönelecek hiçbir parti mevcut değildir. Bunun için seçim adeta AKP ile diğerleri arasında geçmiştir. Diğer bütün partiler, AKP'ye saldırıp bu saldırıdan beslenmişlerdir.
  • a) CHP genel olarak elitlerin partisidir ve Laiklere hitap eder. AKP tabanı ile çelişir. Üstelik CHP'nin seçim propagandası, halka somut hedefler ve projeler göstermekten ziyade, halk nezdinde ağırlığı olmayan Laiklik ve Cumhuriyet vurguları ve AKP'nin kötü yönetimini ile yolsuzluklarını eleştiri üzerine kurulmuştu. Tabiatıyla böyle bir propaganda kendi mâlum tabanından ötesine etki etmedi.
  • b) MHP, milliyetçilik atmosferinin yükseldiği dönemlerde yüklenen, düştüğü dönemlerde düşen zikzaklı bir partidir. Seçimlerden hemen önce terör olaylarının artması, asker cenazelerinin çoğalması, Ordu'nun sınır-ötesi operasyon taleplerini artırması ve Hükümet'in Amerika'nın direktifi ile ayak sürümesi, MHP'nin hızla yükselmesini sağladı. DYP-ANAP birleşmesinin çökmesi ile birlikte merkez-sağda oluşan boşluk da MHP'nin işine yaradı.
  • c) DYP (yeni adı DP) ve ANAP birleşememiş, bu fiyasko DP'nin %5 oy alıp barajın altında kalmasına, Anavatan'ın seçimlere girmeme kararı almasına yol açmıştır.
  • d) AKP'nin içerisinden çıktığı SP'ye gelince; Erbakan ve zümresinin tasallutu altındaki bu partinin sloganik laflardan ve hakaretamiz propagandasından %2 gibi komik bir netice çıkmıştır.
  • e) Ayrıca GP lideri Uzan'ın uçuk vaatlerine de kimse itibar etmemiş, o da %3'te kalmıştır.
  • f) DTP sadece Kürtlerin ağırlıkta bulunduğu şehirlerde aday göstermiş, diğer şehirlerdeki Müslüman Kürtlerden bağımsız komünist adayları desteklemelerini istemiş ama hiçbiri seçilememiştir. Üstelik DTP, Kürtlerin partisi olma vasfını da önemli ölçüde yitirmiştir. Zîra Kürt oylarının önemli bir çoğunluğu AKP'ye gitmiştir. Hatta Erdoğan, partisi içerisinde DTP milletvekillerinden daha fazla sayıda Kürt milletvekili olduğunu açıklamıştır. Bunda etkili olan faktörlerin başında, DTP'nin milliyetçi-laik bir parti olması ve halkın geleneksel ve İslâmî niteliklerini sahiplenmemesi gelmektedir. Önceki dönemlerde ona verilen oylar da zaten tepki oylarıydı.
  • g) Diğerlerini irili-ufaklı kıytırık partileri zikretmeye bile lüzum yoktur.
  • 6. Altıncısı, İslâmî cemaatlerin desteği ve halkın AKP'ye bakışıdır. Türkiye'deki İslâmî kesimler değişik parçalardan oluşmaktadır. Bunlardan en güçlü olanları, tasavvuf tarikatları ve Nurculardır. Saadet Partisi'nin bazı tarikatlar üzerinde ağırlığı vardır. Bununla birlikte seçim sonuçlarından görüldü ki her iki kesim de çok büyük oranda AKP'yi desteklemişlerdir. Bu ikisi dışında, nispeten İslâm'a şer'î nasslar çerçevesinden baktığını iddia eden birçok irili-ufaklı cemaatler de, önemli oranda AKP'yi desteklemişlerdir. Halkın İslâmî hassasiyete sahip kesimine hitap eden medya organları, AKP lehine hararetli propaganda araçları haline dönüşmüşlerdir. Bazı sözde âlimler, hocalar, müftüler, yazarlar ve benzeri şahsiyetler, seçimlere gidilmesi yönünde açıklamalar yapmışlardır. Hatta Müslümanların ileri gelenlerinden bazıları AKP'nin başarısı için gece-gündüz dua eder olmuşlardır. Genel olarak bu Müslüman halkı, özel olarak bu Müslüman halkı nispeten yönlendiren bu İslâmî kesimleri etkileyen faktörler özetle şunlardır: AKP'nin Müslüman şahsiyetlerden oluştuğu görüşü, Laiklerin sürekli onları takiyye yapmakla suçlaması, hanımlarının başörtülü olması, laiklere duyulan tepki, ehven-i şer faktörü ve son olarak siyâsî basîretten mahrumiyet ve şer'î hükümlere bağlılıktaki şiddetli zâfiyettir.
  • a) AKP'nin Müslüman şahsiyetlerden oluştuğu görüşüne gelince; AKP'nin temelleri Adnan Menderes'in Demokrat Partisi'ne kadar uzanır. Hatta biraz daha geriye gidilirse, Osmanlı Hilâfeti'ni yıkan İttihat ve Terakki'ye kadar uzanması da mümkündür. Nitekim Türkiye Cumhuriyeti kurulduğu zaman, devletin kurucuları İngiliz ajanlarından oluşuyordu. Bunlar, Hilâfet'i yıkıp devletin başına çöreklenince, üslup ihtilâfından birbirlerine düştüler. Bunun üzerine İngiliz ajanlarının sertlik yanlısı azgın kesimi, muhâliflerini önemli ölçüde tasfiye etti. Bu tasfiye, kimi zaman suikast, kimi zaman sürgün, kimi zaman hapis, kimi zaman etkisizleştirerek, kimi zaman başka şekillerde oldu. Bu durum, 1938'de Mustafa Kemal'in ölümüne kadar sürdü. Ardından gelen İsmet İnönü liderliğindeki tek parti CHP iktidarı döneminde, 1940'lı yılların başında CHP içerisinde yeni bir muhâlif grup oluşmaya başladı. İkinci Dünya Savaşı'nda İngiltere'nin zayıflaması ve Amerika'nın sahneye alenen atılmasının da etkisiyle, İsmet İnönü çok partili sisteme geçme kararı alıp muhâlifleri partisinden kovdu. Onların kendi partisinden uzaklaşıp yeni partiler kurmalarının önünü açtı. İnönü ve Laik Diktatörlük, yönetim dizginlerini sıkıca tutmalarına güvenerek tüm bu muhâlif partilerin CHP karşısında ayakta duramayacağına güvendi. Böylece CHP'den ayrılan Celal Bayar ve Adnan Menderes liderliğindeki grup, Demokrat Parti'yi kurdu. Halkın hassasiyetlerini dikkate alan, duygularını okşayan farklı bir üslup geliştirdi. Amerika'nın da desteğini arkasına alan Demokrat Parti, 1950 seçimlerinde CHP'yi hezimete uğratıp hükümeti kurdu. 1954 seçimlerinde oylarını artırarak iktidarını 1960 darbesine kadar sürdürdü. İşte AKP, bu kökten beslenen, Laik diktatörlüğe karşı popülist söylemlerle halkın yanında yer alan sistem için misyonun bir parçası olarak ortaya çıkıp iktidar koltuğuna oturdu. Nitekim Laik diktatörlüğe karşı halkın yanında yer alma misyonunu, Menderes'ten sonra 60'lı yıllardan itibaren Demirel, Demirel ile birlikte 70'li yıllardan sonra Erbakan, 80'li yıllarda Özal, 90'lı yıllarda DYP, ANAP ve RP gibi partiler üstlendi. 28 Şubat askerî darbesinden sonra gözden düşen ve ağırlıklarını kaybeden bu partilere alternatif olarak, aynı misyondan beslenen AKP geldi. Dolayısıyla AKP'nin içerisinde Müslüman şahsiyetlerin bulunması anormal değildir. Yarım asırdır süregelen bu Amerikan tarzı misyonun her zaman diliminde Müslüman görünümlü şahsiyetler varolagelmiştir. Aksi de söz konusu olamaz zaten. Çünkü halkın inançlarından, değerlerinden, duygularından ve beklentilerinden uzak bir popülizm ancak hüsranla sonuçlanmaktadır. Şu halde AKP, ne İslâmî partidir, ne de Müslümanların partisidir. Bilakis Müslümanları cezbetmeye elverişli Amerikan tarzı misyonun mevcut versiyonudur. Daha net bir ifadeyle, AKP'nin Amerikan ajanları koalisyonu olarak tanımlanması da mümkündür. Zaten AKP her fırsatta "dinci" bir parti olmadığını, herhangi bir dînin partisi olmadığını, Müslüman olsun Kâfir olsun halkın her kesimine aynı mesafede olduğunu, eksen olarak "yeni-muhâfazakâr" demokrasiyi benimsediğini dillendirmektedir. Bunun için önceki yıllarda Avrupa Birliği ile ilişkileri geliştirmek adına, Avrupa Hristiyan Demokrat Partiler Birliği'ne üyelik başvurusu yapmıştır. Yine son milletvekili listelerinden; "milli görüş" kökenli, Arapça bilen, İslâmî niteliklere sahip birçok milletvekilini tasfiye etmiş, bunların yerine 160 yeni milletvekili getirmiştir. Bunlar arasında laik, sosyal demokrat, eski solcu ve hatta ateist bile vardır.
  • b) Laiklerin sürekli onları takiyye yapmakla suçlamasına gelince; AKP'nin bu misyondan beslenmesinden, AKP liderlerinin geçmişlerindeki İslâmî kılıflardan dolayı Laiklerde şiddetli bir İslâm korkusu egemendir. Laikler, bilhassa ordu, Erdoğan ve ekibinin tüm "Vallahi değiştik, Billahi değiştik" vurgularına rağmen, AKP'yi hâlâ "bunların gizli bir gündemi var, o da Şeriat'i getirmektir, bunlar değiştik diyerek takiyye (ikiyüzlülük) yapıyorlar" şeklinde suçlamaları, AKP'nin değiştik vurgusunun etkisini hafifletmektedir. Bunun içindir ki Müslümanların çoğu, AKP'nin İslâm'dan uzak bir parti olduğu gerçeğini görmezden gelmişler, Laiklerin bu tepkisini inandırıcı bularak AKP'ye daha çok sarılmışlardır.
  • c) Hanımlarının başörtülü olmasına gelince; AKP'nin önde gelen liderlerinin önceki Amerikancı parti liderlerinden en belirgin farklarından biri, hanımlarının başörtülü olması ve Müslüman şahsiyetler olarak tanınmasıdır. Meselâ, Menderes'in, Demirel'in, Özal'ın ve diğer sağ fraksiyon liderlerinin tamamına yakınının hanımı başörtülü değildir ve İslâmî nitelikleri ile tanınmazlar. Oysa AKP liderleri, halkın zihninde bu iki faktörle yer etmiştir ve bu yanlış olgu henüz düzelmiş değildir.
  • d) Laiklere duyulan tepkiye gelince; AKP Hükümeti, 2002 yılında kurulmasından beri Laiklerin -haklı yada haksız- sürekli saldırılarına hedef olmaktadır. Cumhurbaşkanı Sezer, AKP'nin yüzlerce yasa tasarısını ve memur atamalarını veto etmiştir, CHP AKP'ye karşı şiddetli bir muhâlefet sergilemiş, Laik Diktatörlük uyarıları ve muhtıraları ile AKP'nin ensesinde olduğunu hissettirmiş, son Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde de CHP, Anayasa Mahkemesi ve Ordu hep birlikte AKP'ye karşı tavır takınmıştır. Tüm bunlar AKP'yi mazlum, mağdur, zavallı ve haksızlığa uğratılmış pozisyonuna sokmuş, hatta AKP'nin başörtüsü sorunu gibi hassas bir meselede adım atamaması da Laiklerin bu hışmına bağlanmıştır. Bunun içindir ki seçimden sonra ilk kez Meclis Başkanı Bülent Arınç'ın ifade ettiği gibi, bu seçimler "halkın muhtırası" olarak tanımlanmıştır.
  • e) Ehven-i şer faktörüne gelince; Ehven-i şer, aslında şer'î delîl kaynaklarının kat'î esaslara dayandırılmamasından kaynaklanan tarihsel bir facianın ürünüdür. İlk kez sistematik olarak Mecelle'de ifade edilmiştir. Mecelle'nin 21, 22, 27, 28, 29, 902. maddelerinde ehven-i şer konusundan bahsedilmiş, 29. maddede "İki şerden, daha hafif olanı (ehven-i şerrayn) ihtiyâr olunur" denilip "maslahatların celbi ve mazarratın def'i" kaidesine sığınılarak şer'î hüküm çeşitleri birbirine karıştırılmıştır. Bilhassa o zamandan beri, ehven-i şer, insanların Küfre, zulme, harama ve rezâlete râzı olması için fazlasıyla istismâr edilmiştir. İşte bu seçimlerde de halkta yerleşik bulunan yada yerleştirilmeye çalışılan bu faktör, önemli bir rol oynamış ve insanlar, beğenmeseler ve tasvip etmeseler dahi AKP'yi destekleyebilmişlerdir.
  • f) Siyâsî basiretten mahrumiyet ve şer'î hükümlere bağlılıktaki zâfiyet ise mâlum ve meşhur bir meseledir, Ümmet'in kangrenidir. Bu hastalık tedavi edildiği takdirde sorun kalmayacaktır.
  • 7. AKP'nin Amerikan ajanı bir parti olmasına gerçeğinin halk nezdinde nasıl algılandığına gelince; öncelikle halkın Amerika'ya bakışı ve Amerika ile ilişkilere bakışı arasındaki farkı ayırt etmek gerekir. Halkın Amerika'ya bakışı nefret doludur. Ama Amerika ile ilişkilere bakışı böyle değildir. Aksine Amerika'nın kayıtsız kalınamayacak ve göz ardı edilemeyecek büyük bir küresel güç olduğu yönünde bir anlayış mevcuttur. Dolayısıyla Amerika'dan nefret edildiği halde, Amerika ile ilişkiler olağan karşılanıp mâzur görülmektedir.
  • 8. Son olarak Erdoğan'ın şahsiyetine gelince; genç yaşı, etkileyici hitabet üslubu, kararlılık gösteren imajı ve Müslüman bir şahsiyet olarak algılanması gibi unsurların da bu başarı da etkisi vardır. Oysa diğer liderler, bu özelliklerin çoğuna sahip değildir.

Şu da mülâhaza edilmelidir ki AKP'nin başarısına etki eden tüm bu unsurların hiçbiri tek başına temel faktör değildir. Her bir veya birkaç faktör, belli halk tabakaların belirli oranda etki etmiş, hepsinin bütünlüğü AKP'nin ezici zaferi ile neticelenmiştir. Meselâ, zengin laik işadamlarından bazıları ekonomik nedenlerle, İslâmî hassasiyetleri olanlardan bazıları İslâm'ın ve Müslümanların hayrına olur düşüncesiyle, milliyetçilerden bazıları Cumhurbaşkanlığı seçimindeki haksızlara tepki olarak, solculardan bazıları  ... vehmiyle AKP'ye oy vermişlerdir.

Seçimlerin hemen ardından CHP içerisinde iç çekişmeler baş gösterdi. Bazı muhâlif gruplar gösteri yapıp CHP'nin başarısız olduğunu, bunun da Baykal yüzünden olduğunu, bunun için istifa etmesi gerektiğini söylemeye başladılar. Muhâliflerin liderliğine soyunan İstanbul - Şişli Belediye Başkanı Mustafa Sarıgül, bir basın toplantısı düzenleyerek Baykal ve zümresini istifaya çağırdı. Medyada geniş yer bulan bu soruna bakılırsa görülür ki Baykal'ın istifa etmesi zayıf bir ihtimâldir. CHP'nin umduğu başarıyı elde etmediği doğrudur, ancak ana muhalefet partisi konumunu, oyunu çok az artırmış olsa da, istifa etmesini gerektirecek bir başarısızlık söz konusu değildir. Dolayısıyla bu tartışmanın, Amerikancı medya tarafından pompalanan ve CHP muhaliflerinin hareketlendirilmesiyle gündemde kalan suni bir tartışmadır. Bu tartışma, Laiklerin ana partisi olan CHP'yi ve Baykal'ı yıpratmayı hedeflemektedir. Baykal 2000 yılında CHP'nin başına geçtiğinde, ilk olarak muhaliflerini tasfiye etmeye ve delegeleri değiştirmeye başladı. Tasfiye edilenler, aşırı laikler ile liberal laikler idi. Bir diğer ifadeyle, klasik İngiliz çizgisinde olanlar ile Amerikancı olanlardı. Bunlar CHP'den uzaklaştırılınca ya inzivaya çekildiler, ya da küçük partiler kurdular. Bunların Baykal'ın sıkı kontrollü yönetimini aşındırmaktan öte bir zarar vermeleri kısa vadede muhtemel görünmemektedir. Zîra önümüzdeki süreçte meydana gelecek krizler, CHP'nin ve dolayısıyla Baykal'ın etkinliğini güçlendirecektir. En kötü olasılıkta Baykal, altı ay sonra yapılacak parti kurultayında, yerini bir süreliğine (Faik Öztrak gibi) "emanetçi" bir isme bırakabilir.

DTP'nin pozisyonuna gelince; DTP'nin başta Cumhurbaşkanlığı ve anayasal değişiklikler olmak üzere birçok konuda AKP'ye destek vereceği beklenmektedir. Ancak Erdoğan, DTP ile ilişkilerinde oldukça dikkatli davranmak zorunda kalacaktır. Çünkü DTP'ye yanaştığı takdirde Batı'da oylarını kaybedecek, uzaklaştığı takdirde %4-5 civarında kazandığı Kürt oylarını kaybedebilecektir. MHP ile CHP'nin Kürt oyları önemsenmeyecek kadar az olduğu için, her iki parti de her ne zaman puan toplamak isteseler, DTP'yi eleştirmeye kalkışacaklardır. Sonuçta DTP, önümüzdeki dönemde hassas bir rol oynayacaktır.

Seçimlerin dış basındaki yansımalarına gelince; Bu seçimler, dış basında bilhassa Avrupa ve Arap basınında, İslamcılar ile Laikler arasındaki bir seçim olduğu, dolayısıyla halkın İslamcı AKP'yi seçtiği ileri sürülmektedirler. Oysa bu ayrım, oldukça tehlikelidir. Hem AKP İslamcı değil Amerika yanlısı Laik bir partidir. Hem de halkın seçimi, bu ayrıma dayalı olmamıştır. Bunun en açık delili, AKP'nin aday listelerinden İslâmî görünen şahsiyetleri tasfiye edip daha liberal şahsiyetleri getirmiş olmasıdır. Üstelik halkı AKP'yi tercih etmeye yönelten yada zorlayan birçok etken vardır.

AKP'nin bu başarısı, Müslümanların demokrasi zaferi olarak İslâm Âlemi'ne pazarlanmaya çalışılmaktadır. AKP'nin İslâmcı bir parti olduğu, Laiklerin Müslümanların önünü kesmek için çaba harcadığı, ancak bu çabaların halkın oylarıyla boşa çıkarıldığı, Türkiye'nin AKP tecrübesi ile başta Arap Âlemi olmak üzere tüm İslâm Âlemi'ne "demokrasi modeli" teşkil ettiği vurgulanmaktadır. Bu bağlamda el-Cezira kanalının bir süredir devam eden Türkiye konulu yayınları dikkat çekmektedir. Türkiye'de, Avrupa'da, Amerika'da ve Arap dünyasında aynı ifadelerle yapılan bu vurgu, açıktır ki küresel bir politikanın ürünüdür. Amerika, Türkiye'de elde ettiği başarıyı, tüm bölgeye model haline getirmeye çalışmaktadır. Nitekim el-Cezîra kanalındaki tartışmalarda, Arap dünyasında böyle bir gelişmenin neden sağlanamadığı sorgulanmakta, halkı Müslüman bir ülkenin demokrasiyi AKP örneğinden yola çıkarak benimseyebileceği anlatılmakta, hakîkatleri açıklamaya yönelik girişimler engellenmektedir.

Son olarak Erdoğan, 22 Temmuz akşamı yaptığı açıklamada "Cumhuriyetimizin temel niteliklerinden taviz vermeyeceğiz, müsterih olunuz" diyerek hem nizâma tam bağlılık içerisinde olduğunu dile getirip Laiklerin gidermeye çalışmış, hem de yeni dönem için kriz oluşturabilecek konularda uzlaşmaya yanaşacağı mesajı vermiştir. Buradan da AKP'nin önümüzdeki süreçte halkın yaklaşık yarısının desteğini almanın verdiği güvenle, daha sakin, daha dikkatli, daha temkinli davranacağı öngörülebilir. Bununla birlikte mevcut sistem bâki kaldığı sürece, krizler sona ermeyecektir. AKP liderlerinin ve yardakçılarının zafer sarhoşluğu içerisinde sarf ettikleri iğneleyici sözlere ve yaklaşımlara Ordu'nun henüz hiç ses çıkarmamış olması, yeni Meclis Başkanlığı ve yeni Cumhurbaşkanlığı seçimleri sürecinin âkıbeti ve yeni bir sivil anayasa yazılması gibi gelişmeler, her an krizi alarmı verebilir. Her hâlükârda görünen o ki mevcut nizâmın, partilerinin ve liderlerinin hakikatini ifşâ etmek ve bunu halka göstermek, mevcut koşullar altında giderek zorlaşmakta, bu sorumluluğu üstlenen ihlâslı mü'minlerin yükü daha da ağırlaşmaktadır.

< Önceki   Sonraki >
04 Aralık 2008 Perşembe

Tarihin En Büyük Hilâfet Konferansı Gerçekleştirildi

.:: ALINTI ::.
 
Laik değerlerin kadınlara yeni eziyeti
Asma Saleem | 26.10
 
Kapitalizmin son aşaması: Birleşik devletçi devletler topluluğu
Kaan Benli | 24.10
 
İslam Medeniyeti ve Bilim
| 18.10
 
Halifeye ne kadar ödeme yapılır?
Abdul Kareem | 12.05
 
Filistin'in Tibet'ten eksiği ne?
| 23.04
 
FATİH SULTAN MEHMED'İN AYASOFYA VAKFİYESİ
| 15.04
| Anasayfa :: Yazarlar :: Beyan /Bildiri :: Basın Açıklamaları :: Siyâsi Tahlil :: Kitap :: Haber - Yorum :: Linkler :: İletişim |