|
İkinci Dünya Savaşı'ndan beri Müslümanlar şiddetli bir saptırma sürecine maruz kalmışlardır. Bu süreç, daha çok Hilâfet'in yıkılmasından sonra artakalan İslâmî mefhumları ortadan kaldırmak ve Müslümanlar üzerinde, bizim üzerimizde Küfrün hâkimiyetini kalıcılaştırmak maksadını taşıyordu. Böylece İslâmî bakış açımızda köklü bir değişim gerçekleştirilmek, geleceğimiz ve mukadderâtımız Sömürgeci Kâfir devletlerin ellerine teslim edilmek isteniyordu. Bir başka ifâdeyle bir Müslüman ile bir Kâfir arasındaki alâka, köle ile efendi arasındaki alâkaya benzetilmek isteniyordu ki üzerimizde ellerinden geldiğince diledikleri şekilde otorite ve kontrol sahibi olabilsinler. Bu saptırma süreci ilk olarak kültürel istilâların, milliyetçi, vatancı ve benzeri düşüncelerin baş gösterdiği 19. yüzyılın ilk çeyreğinde ivme kazandı. Yine de bu sürecin siyâsî şekli, Kâfir devletlerin Osmanlı Hilâfeti'ni yıktıkları, İngilizlerin ajanları olan Mustafa Kemâl vasıtasıyla Hilâfet Nizâmı'nı varlık sahasından sildikleri ve Fransızlar ile birlikte Müslümanları devletçilere parçalayarak tüm İslâmî beldeler üzerinde otoritelerini yaydıkları Birinci Dünya Savaşı'ndan itibaren başladı. Bugün ise saptırma kampanyası zirvesine ulaşmış, İslâmî Ümmeti yok olma tehlikesiyle tehdit edecek düzeye yükselmiştir. Üstelik kendi aralarında çatışan devletleri merkeze alan yeni bir parçalama plânı ile İslâmî beldelerin haritasını yeniden bölmeye yöneltilmiştir. Öyle ki Ümmet, uğrunda ne kadar çok çaba harcarsa harcasın yeniden tek bir devlet haline asla gelemesin! Kâfir devletler, Birinci Dünya Savaşı'ndaki zaferlerinden sonra Müslümanların beldelerine iyice çöreklenip İslâmî Ümmeti Arap, Türk, Kürt, Fars, Balkan, Kafkas diye değişik milliyetleri esas alarak parçaladılar. İranlıları kuşatmak için Fars beldelerine İran isminde bir devlet yerleştirdiler. Aynı şeyi Mısır'da, Türkiye'de ve Sudan'da yaptılar. Diğer ülkeleri de milletçilik ve "anavatan" sloganlarıyla daha küçük parçacıklara ayırdılar. Sonra da bunlara, parçalanmışlığı kalıcılaştıran özel isimler verdiler. Kudüs etrafındaki bölgeye, Ğazze ile Cefa arasında önceden beri "Filistinlilerin" yerleşik bulunduğu küçük bir bölge olan "Filistin" ismini verdiler. Beyrut etrafındaki bölgeye, eş-Şâm beldesindeki dağlardan biri olan "Lübnan" ismini verdiler. Böylece o zaman kapalı olan ama bugün açıkça görebildiğimiz bu saptırma adımlarından bir adım daha tamamlanmış oluyor, İslâmî beldelerin vahdeti evlatlarının elleriyle yıkılıyordu. Gerçek şu ki Filistinli, Ürdünlü, Suriyeli ve Iraklı gibi vatancılık akımlarının tehlikesi; Arap, Türk, Kürt, Fars gibi milliyetçi akımların tehlikesinden az değildir. İşte başarıya ulaşmış korkunç saptırmalardan biri budur! İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra bu saptırma süreci daha da güçlendi, daha tehlikeli ve daha şerir bir hâl aldı. Avrupa Rusya ile ittifak yapıp Almanya'ya karşı savaştı ancak Rusya, Alman faşizminin bertaraf edilmesinden sonra "sömürgeciliğin yok edilmesi" düşüncesine sarıldı. Bu politika, Batılı sömürgeci devletler için yeni bir tehlike oluşturdu. Böylece telaşa kapılan Batılı devletler, dünyayı istila eden ve Batılı devletlerin zulmüne son verilmesine ve sömürgecilik ile mücâdele edilmesine çağıran bu düşüncelere direnmeye uğraştılar. Bu nedenle Batılı devletler sömürgecilik üsluplarını değiştirmek zorunda kaldılar. Artık tanklar, ordular ve savaşlar yoluyla "doğrudan sömürgecilik"i terk edip savunma, müttefiklik, krediler, destekler, ajanlar, partiler, demokrasi ve özgürlük gibi unsurlar adı altında, bağımsızlık düşüncesiyle "dolaylı sömürgecilik"e yöneldiler. İslâmî beldelerde sadece bununla da yetinmediler. Zîra onlar İslâm'ın nefisleri tahrik edip yeni bir galeyâna yol açmasından tedirgin idiler. Böylece Müslümanlara karşı daha önce Latin Amerika gibi yerlerdeki uygulamalarında başarı kaydettikleri yeni bir saptırma süreci başlattılar. Müslümanları "kurtuluş", "özgürlük" ve "bağımsızlık" gibi kavramlarla oyaladıkları halde ajanları olan yöneticileri iktidarda tuttular. Daha doğrusu ajanlarını bu kavramlarla yönetimde bırakabildiler. Ümmeti gerçek kalkınma mefhumundan saptırdılar. Sahih ve hakiki kalkınmanın fikri yükseliş ile mümkün olduğunu gizlediler. Yine İslam'ın mefhumları üzerinde de oynamalar ve yorumlar yaparak saptırmaya başvurdular. Musibetin başı da buydu zaten. O kadar ki Amerika Mısır'da hem sosyalizmi yayıyor hem de dinin devletten koparılması düşüncesini yerleştirerek ajanlarından bazılarını İslam'a bu esas üzere dâvet ettiriyordu. Lüğâtte tadlîl/saptırma, bir şeyi çevirmek yani onu gizlemek, şaşırtmak yada kaybettirmek demektir. "Ölüyü tadlil etti" demek "onu gömdü" demektir. Allah [Subhânehu ve Te'alâ] şöyle buyurmaktadır: أَلَمْ تَرَ إِلَى الَّذِينَ أُوتُواْ نَصِيبًا مِّنَ الْكِتَابِ يَشْتَرُونَ الضَّلاَلَةَ وَيُرِيدُونَ أَن تَضِلُّواْ السَّبِيلَ Kendilerine Kitâb'dan nasip verilmiş olanları gördün mü? Onlar ki dalâleti (sapıklığı) satın alıyorlar ve sizi de yoldan saptırmak istiyorlar. [en-Nîsa 44] Yani hakkı kaybettirmek ve ondan uzaklaştırmak istiyorlar, demektir. Ve şöyle buyurmaktadır: وَإِن تُطِعْ أَكْثَرَ مَن فِي الأَرْضِ يُضِلُّوكَ عَن سَبِيلِ اللّهِ Eğer yeryüzündekilerin çoğuna uyacak olursan, Seni Allah'ın yolundan saptırırlar. [el-En'âm 116] Yani seni haktan mahrum ederler, demektir. Rasulullah [SallAllahu 'Aleyhi ve Âlihi ve Sellem] ise şöyle buyurmaktadır: كل بدعة ضلالة Her bid'at dalâlettir, sapıklıktır. Istılahta ise tadlîl/saptırma, İnsanı haktan bâtıla çevirmek, döndürmek demektir. Bu da hakikati kaybettirmek veya gizlemek veya üzerini örtmek veya zihinlerdeki suretini karalamak yoluyla olur. İşte bu saptırma kampanyası çeşitli şekillerde ve türlerde gerçekleştirilir ve konunun uzmanlarınca tasarlanmış özel maksatlar ve programlar ile yürütülür. Onlardan bazıları şunlardır: Birincisi: Siyâsî Saptırma Kâfir Batı, İslam'a ârız olan siyâsî çalkantıların bir süre sonra bitecek tesâdüfi bir meseleden başka bir şey olmadığını, dolayısıyla İslâmî Hayatı yeniden başlatmak için çalışmanın, içerisinde yaşadığımız siyâsî ve ekonomik koşullardan kurtulmak üzere öne sürülmüş kışkırtıcı ve tepkisel bir hareket olduğunu, İslâmî hareketlerin dînî temelden yoksun politik akımlar olduğunu ve din kisvesi altında kendi çıkarlarını, politik emellerini gerçekleştirmeye çalıştıklarını ve bulanık sularda balık avlayan âvâreler olduklarını kanıtlamaya çalışmaktadır. Hatta o kadar ileri gittiler ki İslam'ın temiz ve mukaddes bir dîn olduğunu, dolayısıyla siyâsî işlere alet edilmemesi gerektiğini, çünkü siyâsetin yalandan, aldatmacadan ve düzenbazlıktan ibâret olduğunu söylediler. Böylece İslam'ın siyâsî ve ekonomik alanlarda olduğu gibi hayatın işlerine karışmasını, İslam'ın kirletilmesi, "dinin siyâsete âlet edilmesi", partilerin dîn istismarcılığı yapması olarak değerlendirdiler. Onlar bu anlayışı yayarak hem saptırıcı bir düşünce yerleştirmeye uğraştılar hem de İslâmî Devletin kurulmasının ve ayakta kalmasının imkânsız olduğuna iknâ etmeye çalıştılar. Bunun için birçok yalanlar ve kelime oyunlarıyla gerçeklerin üstünü örtmeye çabaladılar. Halîfeler hakkında birçok iftiralar attılar. Hatta Hilâfet'in yalnızca Hulefâ-ur Râşidîn dönemine has olduğunu öne sürerek insanları ümitsizliğe sevk edip üzerlerinde donukluk atmosferi oluşturmakla meşgul oldular. Bu siyâsî saptırma stratejisini uygulamak üzere birçok kiralık ajanlar ve yöneticilerin hizmetindeki âlimleri kullandılar. Bunlar "din adamları" mefhumunu yayarak kendilerini İslam'ın ve Müslümanların temsilcisi gibi gösterdiler. İslam'ın siyâsî yönlerine ve esâsî mefhumlarına saldırdılar. Hilâfet'in İslam'da yeri olmadığını ve geri dönmesinin mevcut konjonktürel koşullar altında mümkün olmadığını söyleyip durdular. İnsanları bu uğurda çalışan kitlelerden sakındırmak için fetvalar yayınlayıp hutbeler verdiler. Mesela el-Ezher Şeyhi et-Tantavi şöyle diyordu: "Hilâfet, özellikle İslâmî beldelerin ayrılmasından sonra dini bir meseleden çok siyâsî bir mesele haline gelmiştir." Ve şöyle diyordu: "Hilâfet meselesi İslâmî Şeriate bağımlı değildir." Bir başka açıklamasında ise şöyle diyordu: "Özellikle İslâmî beldelerin ayrılmasından sonra her ülkenin kendisinden sorumlu bir liderinin bulunması engellenemez. Nitekim bugün hem Batı'da hem de Doğu'da Müslümanların bulunduklarını biliyoruz." et-Tantâvi bu açıklamasını Taşkent Tâğutu Kerimov'un Özbekistan'daki katliamlarını gerçekleştirip sadece Andican'da 7.000 Müslümanı katletmesinden sonra yapıyor ve şöyle diyordu: "Eğer aşırılar Özbekistan'da plânladıklarını gerçekleştirmede başarılı olabilirlerse İslam Âlemi asırlarca geriye gidecektir... Ben şahsen İslâmî Hilafet'in kurulmasına ve Cihâd'ın canlandırılmasına yönelik tüm çağrılara karşıyım. Çünkü bu, belirli emellerini gerçekleştirmek isteyen ve gerçekte insanlığa karşı savaşan aşırı terörist cemaatlerden kaynaklanmaktadır." İşte böylece kâfirler, İslam esâsı üzere köklü çözüme dönüşün tehlikeli olduğu düşüncesini yayıp örnek olarak da Cezâyir'i, Sudan'ı ve Afganistan'ı gösterdiler. Yine Hilâfet Devleti'nin kurulması için çalışmayı imkânsız ve hayâl dünyasında dolaşmak olarak tanımlayıp demokrasi ve çoğulculuğu en iyi çözüm olarak anlatıp durdular. İslâmî beldelerdeki diğer siyâsî meselelere gelince; rahatlıkla denilebilir ki devlet arasında kısa sürede çözülemeyecek ve her an tahrik edilebilecek ikili çetrefil siyâsî sorunlar yerleştirilmiştir. Meselâ, Suriye ile Türkiye arasındaki sınır sorunu, Mısır ile Sudan arasındaki sorunlar, Fas ile Cezayir arasındaki sorunlar, Sudan'ın Kuzeyi ile Güneyi arasındaki sorunlar, Kıbrıs'ın Kuzeyi ile Güneyi arasındaki sorunlar, Yemen ile Suudi Arabistan arasındaki sorunlar, Kuveyt ile Irak arasındaki sorunlar gibi... Filistin'de ise onlar meseleyi İslâmî bir ordu tarafından kurtarılması gereken Müslümanların topraklarının işgâl edilmesi meselesinden, müzâkere masasında çözülebilecek Filistin-İsrail anlaşmazlığı meselesine dönüştürdüler. Üstelik yahudi varlığı hakkında saptırıcı bir izlenim oluşturdular. Yahudi varlığının herhangi bir devlet tarafından kovulamayacağını, Batılı ve Doğulu birçok devlet tarafından desteklendiğini, kuvvetinin tüm Arap devletlerinin kuvvetinden daha fazla olduğunu, elinde yüzlerce nükleer bomba ve erişilmesi mümkün olmayan ileri düzey gelişmiş füzeler bulunduğunu, onunla savaşma düşüncesini aklından geçirenlerin siyâsî basiretten mahrum olduğunu ve bunun intihar anlamına geleceğini iddia ettiler. Oysa onlar, yahudi ordusuna isâbet eden şiddetli korkuyu ve panik psikolojisini unuttular veya unutmuş gibi davrandılar da Güney Lübnan'daki İslâmî direniş korkusuyla nasıl kaçtıklarını gözardı ettiler. Tüm bunlardan daha önemlisi, Rabbimizin onlar hakkındaki şu beyânını unuttular ve bize de unutturmaya çalışmaktadırlar: وَلَتَجِدَنَّهُمْ أَحْرَصَ النَّاسِ عَلَى حَيَاةٍ And olsun ki onları, (dünya) hayatına karşı insanların en hırslısı olarak görürsün. [el-Bakara 96] İkincisi: Fikrî ve Kültürel Saptırma Bu yönde de reform ve değişim düşüncesini yaydılar. Halbuki ajanları varlıklarını sürdürüyordu. Bununla birlikte vakıaya uygun birçok görüşler ortaya attılar. Hatta Batı kaynaklı fikirlerin İslam'dan olduğunu iddia ettiler ve bunları benimsemekten hiçbir utanç duymadılar. Kimi kavramları da birbirine karıştırarak bulandırdılar. Meselâ medeniyeti, "şehir hayatı" olarak tanımladılar. Kendi dışımızdakilerden neyin alınıp neyin alınmayacağını esnek ve vakıaya dayalı yorumlara bağladılar. Bu bağlamda birçok fikrin reklamını yaptılar ve halen devam etmektedirler. Meselâ; milliyetçilik, vatancılık, ulus-devlet, küreselleşme, serbest piyasa, barış, özgürlük, adâlet, insan hakları, çağdaşlaşma, ilerleme, yenilenme, güncellenme, eşitlik, vatandaşlık hakları, demokrasinin pekiştirilmesi, diktatör ve zorbaların, iktidarlarının ve kanunlarının değiştirilmesi gibi... Ne ki Allah [Subhânehu ve Te'alâ] şöyle buyurmaktadır: وَدَّت طَّآئِفَةٌ مِّنْ أَهْلِ الْكِتَابِ لَوْ يُضِلُّونَكُمْ وَمَا يُضِلُّونَ إِلاَّ أَنفُسَهُمْ وَمَا يَشْعُرُونَ Ehl-il Kitâb'dan bir tâife istiyor ki (ne yapıp edip) sizi saptırabilsinler. Fakat onlar kendilerinden başkasını saptıramazlar ve bunun farkına bile varmazlar. [Âl-i İmrân 69] Eğitim müfredatlarındaki değişime gelince; eğitim programlarını ve sistemlerini siyâsî şer'î hükümlerden ve Müslümanlar ile yahudilerden ve nasranîlerden olan kâfirler arasındaki ilişkileri düzenleyen mefhumlardan tamamen arındırdılar. Cihâd mefhumunu tahrip ve tahrif edip Cihâdı sadece "savunma savaşı" olarak sınırlandırdılar ki Batı'ya bağlı ve ona hayran olan yeni bir barışçı ve teslimiyetçi Müslüman nesil yetişsin! Nitekim Suudi Arabistan'ın 1.400 imamı işten atıp Amerikan tarzı imamlar haline gelsinler yada Amerikan ISO sertifikasıyla imamlık yapsınlar diye onları kurslara alması, bunun en açık kanıtıdır. Bu olay, bu saptırma yolunda görülen birçok davranış bozukluklarından küçük bir örnektir. Arap Dili de bu saptırma kampanyasından nasibini aldı. Kâfir Batı Müslümanların kuvvetinin dinlerine olan bağlılıklarından, yani Kur'an-il Kerîm ve Sünnet-in Nebeviyye'yi hayatlarının esâsı kılmalarından kaynaklandığını uzun süre önce zaten fark etmişti. Kur'an-il Kerîm ve Sünnet-in Nebeviyye ise fasîh Arap dili ile gelmiştir. Müslümanlar, İslam'ı anlamak için Arapça çalışmaya mecburdurlar. Zîra Arapça İslam'ın dilidir. Bu sebeple Kâfir Batı ve uşakları, fasîh Arap dilinin öldüğünü artık modern pratik ilişkilerden uzaklaştığını ve uygulanmasının çok zor olduğunu iddia ettiler. O kadar ki Ammice diye tabir edilen aksanları gerçek Arapça olarak tanıttılar! Arap dili gramerinin derinlerine dalarak anlaşılmasını zorlaştırdılar. Arapça öğretim yöntemlerinde karmaşık yollara başvurdular. Bununla da yetinmeyip birçok beldede Arapça'nın öğrenilmesine yönelik imkânları kısmen yada tamamen ortadan kaldırdılar. Üçüncüsü: Gerçekleri Saptırma Îcat edilen saptırma türlerinden biri de gerçekleri saptırmaktır. Buna yanıltmaca, yanılsatma veya psikolojik harp da denilir. En güçlü saptırma türlerinden biridir. Şöyle yapılır: saptırılmak istenen konu hakkında önce "bir parça doğru bilgi" verilir. Bu küçük doğru parça, insanları sevindirmek, ikna etmek veya ortaya atılan iddiaya inandırmak yada öfkelerini azaltmak için kullanılır. Oysa konunun diğer parçaları gizlenir ve insanların öğrenmesi engellenir. Buna birkaç değişik örnek verelim: Irak Savaşı'nın başında Amerikan işgâlcileri Bağdad'a girdiklerinde bütün medyada gösterilen görüntüler devrilen Saddam heykelleri idi. Böylece Amerikan işgâl ordusu lehine bir zafer havası estirildi. Hatta Bush, Körfez'deki bir savaş gemisi üzerinden Irak savaşının zaferle kazanıldığını ilan ediyordu. Oysa aynı kameralar, heykellerin bulunduğu bölgenin yakınlarında gerçekleşen patlamaları ve çatışmaları yansıtmıyordu. Direnişin şiddeti yadsınamaz boyutlara ulaşmasından sonradır ki medyada yer verilip Amerika'nın gerçekte büyük bir hezimete uğrayıp bataklığa saplandığı açığa çıktı. Yine kimi çevreler Filistin'in kurtuluşunun ancak Cihad ile mümkün olduğunu söyledikleri halde Cihâd'ı kâfire karşı mallarla ve canlarla mücâdele değil de "Nefse karşı Cihâd" olarak sınırlandırdılar. Yada bazıları sömürgecilik ile mücâdele çağrısı yaptıkları halde, sömürgeciliğin sloganları olan demokratik hak, uzlaşma, diyalog, dünya barışı, halkların kardeşliği gibi düşüncelere sarıldılar. Hatta bazıları o kadar abarttılar ki Irak'ın kurtarılmasından bahsettikleri halde işgâlci Amerikan askerlerinin Ehl-uz Zimme oldukları için öldürülmemesi ve onlara karşı savaşılmaması gerektiğini söylediler. Oysa Allah [Subhânehu ve Te'alâ] şöyle buyurmaktadır: يَا أَهْلَ الْكِتَابِ لِمَ تَلْبِسُونَ الْحَقَّ بِالْبَاطِلِ وَتَكْتُمُونَ الْحَقَّ وَأَنتُمْ تَعْلَمُونَ Ey Ehl-el Kitâb! Neden hakkı bâtıla giydiriyor ve bile bile hakkı gizliyorsunuz? [Âl-i İmrân 71] Meselâ Arap Birliği ve İslam Konferansı Örgütü gibi varlıkların kurulması da sırf Ümmetin dikkatini İslâmî Devletten, İslâmî Akîde'den ve pratik uygulama metodundan uzaklaştırmak içindi. Böylece bu kuruluşlar, Ümmetin vahdeti ve tek devlet olma yönündeki eğilimlerinin istikâmetini değiştirip arzuları kararttılar. Ümmetin vahdetinin ancak İslam esasına bina edilmiş İslâmî Devlet liderliğinde gerçekleşebileceği hakikatini gözlerde ve zihinlerde bulandıran puslu görüntüler sundular. Müslümanlar arasında ırk, mezhep, renk ve grup farklılıklarına dayalı parçalanmışlığı kalıcılaştırmak üzere yeni düşünceler üretip ortalığa saçtılar. Meselâ bağımsızlık ve self-determinasyon [halkların kendi geleceklerini kararlaştırma hakkı] adı altında beldeleri koparmaya ve çatışmaları körüklemeye uğraştılar. Bu maksatla izledikleri politikalardan bazıları ise şunlardır: a. Eritme Politikası: Batı'nın, mefhumlarının ve itibarının baş belası olarak görülen ihlaslı mü'minleri İslam için çalışmalarından ötürü güvenlikten mahrum etmeye uğraştılar. Herhangi bir meseleye ilişkin konuşmalarında, amellerinde ve niyetlerinde çelişkiler sergilediler. Meselâ Amerika'nın İran ve Sudan'a ilişkin açıklamaları ve İslam'ın mefhumlarına duyulan güveni sarsmak ve İslam hakkında kuşkular oluşturmak üzere izlenen "Şüphecilik Politikası" gibi. Zîra ideolojisine ve Akîdesinden fışkıran mefhumlarına olan güvenini kaybeden bir Ümmet dâima çöküntüye ve yok oluşa mâruz kalır. Bu nedenle "devletlerarası hukuk" ve Müslümanların sorunlarının bu esasa göre çözülmesi gerektiği düşüncesini yaymaktadırlar. Bunun için de meselâ "İslam'ın çağımıza uygun geçerli bir ekonomik sistemi yoktur" gibi görüşleri seslendirmektedirler. b. Kuşatma politikası: Bu politika çoğunlukla bazı İslâmî hareketleri sistem bünyesine dahil etmek, onları tarafsız ve etkisiz hale getirmek için sürdürülür. Böylece bu hareketler ile mevcut otorite arasında olası bir çatışmanın önüne geçilir. Hatta sisteme entegre edilerek mevcut nizamın bekâsının bekçileri haline getirilmeye çalışılır. Bunun içindir ki Kâfir Batı'nın hizmetinde olan uşaklar haline gelebilsinler diye şu sıralarda samimi hareketler ile bağlantı kurulmaya çalışılmaktadır. İslâmî Ümmeti saptırmak için izledikleri çirkin yöntemlere gelince; Herhangi bir ülkeyi Amerikan ve Avrupa ekonomisine bağımlı hale getirmek için ekonomik yardımlara başvurdular. Öyle ki bu yardımlar, fakirliği artırmaktan, ülkeyi ve servetlerini kontrol altına almaktan ve kredilerle tüketmekten başka bir işe yaramadı. Nitekim Türkiye'nin içerisinden geçtiği ekonomik kriz bunun sonuçlarından başka bir şey değildir. Devletlerarası Para Fonu, IMF ise kısa ve uzun vâdeli krediler yoluyla zayıf ülkelerin ekonomilerine egemen olmak üzere kurulmuş bir örgüttür. Aksi takdirde ekonomik ambargo üslubuna başvururlar. Böylece aykırı ülkeleri dünyadan soyutlayıp temel ihtiyaçlardan bile mahrum ederek halk ile devlet arasında bir çatlak oluşturup kendilerine kafa tutan iktidarları devirirler. Askerî yardımlar ve karşılıksız hîbeler ise ülkenin silah sektörünü kendilerine bağımlı hale getirmek, yardım edilen ülkenin ekonomisini zaafa uğratmak ve ordudan ajanlar edinebilmek içindir. Onların saptırma yöntemlerinden biri de üretim projeleridir. Ülkelerin petrol, doğalgaz ve otomotiv sektörlerinde faaliyet gösteren büyük şirketler kurulmakta, buralarda da ajanlar istihdam edilerek projeler bünyesinde gizlenmektedir. Ülkelerdeki savaşların, devrimlerin ve halk hareketlerinin kıvılcımları genelde bu tür masum görünümlü kuruluşlardan çakılmaktadır. Saptırma kampanyalarında kitle iletişim araçları ile medyanın istismarı da gözardı edilemez. Nitekim bunlar, bu sürecin en önemli sütunlardandır. Bunlar, sadece saptırıcı haberlerin aktarıldığı araçlar değil, aynı zamanda Batılı hadârat modelinin de yayıldığı araçlardır. Bu bazen doğrudan bazen de dolaylı yapılır. Bazen de kamuoyunu umursamaksızın yapılır. Bunun en yakın örneği, Özbekistan'ın Andican kentinde meydana gelen vahşi katliamlar sırasında medyanın dehşet verici bir kısıtlamaya maruz kalmasıdır. İşte bunlar; liderliğini Amerika'nın yaptığı Batılı Kâfirlerin görsel, işitsel ve metinsel araçlarla ve zehirlerini akıtmak, komplolarını icrâ etmek ve politikalarını gerçekleştirmek üzere Müslümanların beldelerine sızmak için ajanlar edinmek yoluyla yürütülen hadârî mücâdelenin şekillerinden bazılarıdır. Vahim olan şu ki Kâfir Batı bizden olanları, bizim evlatlarımızı saptırmak için dolaylı yoldan kullanmaktadır. Bir başka ifadeyle onlar bizim dilimizi konuşan, bizim elbiselerimizi giyen ve başkalarının dünyası için kendi dinlerini satanlardır. İslâmî Osmanlı Hilâfeti'ni yıkan balyozlar işte onlardı. Bugün de onun geri dönmesi için çalışanların karşısında duranlar yine onlardır. Onların durumu, aynen Rasulullah [SallAllahu ‘Aleyhi ve Âlihi ve Sellem]'in târif ettiği gibidir: يوشك أن تظهر شياطين يجالسونكم في مجالسكم، و يفقهونكم في دينكم ويحدثونكم وإنهم لشياطين Şeytanların ortaya çıkması yakındır. Onlar ki sizin meclislerinize katılırlar ve sizin dininizi size öğretirler ve size konuşup dururlar. Oysa onlar ancak şeytanlardır. Ve Kâ'b İbn-u ‘Ucrâ'ya dediği gibidir: أعاذك الله من إمارة السفهاء، قال: وما إمارة السفهاء؟ قال: أمراء يكونون بعدي لا يقتدون بهدي ولا يستنون بسنتي فمن صدّقهم بكذبهم وأعانهم على ظلمهم، فأولئك ليسوا مني ولست منهم، ولا يردون عليّ حوضي، ومن لم يصدّقهم بكذبهم، ولم يعنهم على ظلمهم فأولئك مني وأنا منهم، وسيردوا عليّ حوضي "Allah seni sefihlerin emîrliğinden (yönetiminden) korusun." Dedi ki: "Sefihlerin yönetimi de nedir?" Dedi ki: "Benden sonra yöneticiler olur. Onlar Hidâyetime uymazlar ve Sünnetimi de tâkip etmezler. Her kim onların yalanlarını doğrular ve zulümlerinde onlara yardım ederse, işte onlar Benden değildir ve Ben de onlardan değilim! Onlar (Cennetteki) Havzıma gelemezler. Her kim de onların yalanlarını doğrulamaz ve zulümlerine de yardım etmezse, işte onlar Bendendir ve Ben de onlardanım! Havzıma gelecek olanlar işte bunlardır." Kâfirler bununla da yetinmediler. Ajanlarının İslam'ı insanların gönüllerinden ve zihinlerinden sökerek yok etmede hezîmete uğramalarından sonra plânladıkları şeyi tamamlamak üzere Irak ve Afganistan'dan başlamak üzere bu defa ordularıyla geldiler. Bu saptırma kampanyasının gerekçesine dönecek olursak görürüz ki gerekçe çıkar çatışmasıdır. Bu oldukça eski bir çatışmadır. Seyyidina Âdem [‘Aleyhi's Selâm] devrinden itibaren başlamıştır. Onun mel'un şeytan ile arasında çıkan ilk hâdise Cennetteki ağaç hakkındaki saptırma idi. Sonra Seyyidina Âdem [‘Aleyhi's Selâm]'ın nesliyle birlikte devam edegeldi. Nebîlerin katledilmesinden Rasul-il Kerîm [SallAllahu ‘Aleyhi ve Âlihi ve Sellem] devrine kadar sürdü. Nitekim Nebî [‘Aleyhi's Salâtu ve's Selâm] iftira ve yalancılık ile suçlanmıştı. Allah [Subhânehu ve Te'alâ] şöyle buyurdu: أَمْ يَقُولُونَ افْتَرَاهُ قُلْ فَأْتُواْ بِسُورَةٍ مِّثْلِهِ وَادْعُواْ مَنِ اسْتَطَعْتُم مِّن دُونِ اللّهِ إِن كُنتُمْ صَادِقِينَ Yoksa onlar "O'nu uydurdu" mu diyorlar? De ki: Öyleyse haydi onun benzeri bir sûre getirin ve Allah'tan başka güç getirebileceğiniz herkesi de (yanınıza) çağırın! Eğer gerçek doğrulardan iseniz! [Yûnus 38] Saptırma süreci sürdü ve Rasulullah [SallAllahu ‘Aleyhi ve Âlihi ve Sellem] bu defa delilik ve büyücülük ile suçlandı. وَقَالُواْ يَا أَيُّهَا الَّذِي نُزِّلَ عَلَيْهِ الذِّكْرُ إِنَّكَ لَمَجْنُونٌ Dediler ki: "Ey kendisine Zikr (Kur'an) indirilmiş olan (Muhammed)! Sen mutlaka bir delisin." [el-Hicr 6] Yine Kur'an'ı Arap olmayan bir yabancıdan almakla suçlandı. Allah [Subhânehu ve Te'alâ] şöyle buyurdu: وَلَقَدْ نَعْلَمُ أَنَّهُمْ يَقُولُونَ إِنَّمَا يُعَلِّمُهُ بَشَرٌ لِّسَانُ الَّذِي يُلْحِدُونَ إِلَيْهِ أَعْجَمِيٌّ وَهَـذَا لِسَانٌ عَرَبِيٌّ مُّبِينٌ Muhakkak ki Biz onların "Bunu (Kur'an'ı) O'na (Muhammed'e) ancak bir beşer öğretiyor" dediklerini biliyoruz. Oysa kast ettiklerini şahsın dili yabancıdır. Bu (Kur'an'ın dili) ise apaçık Arapça dilidir. [en-Nahl 103] Bu saptırma kampanyası, Nebî [‘Aleyhi's Salâtu ve's Selâm]'ın devri esnasında şiddetlenerek devam etti. Hatta bir yıl kendi putlarına bir yıl da O'nun Rabbine kulluk edilmesini bile teklif ettiler. Allah [Subhânehu ve Te'alâ] şöyle buyurdu: قُلْ يَا أَيُّهَا الْكَافِرُونَ، لاَ أَعْبُدُ مَا تَعْبُدُونَ De ki: Ey Kâfirler! Ben sizin taptıklarınıza tapmam! [el-Kâfirûn 1-2] Yine Medîne'de, salah için mescid inşâ etmenin ve geceden, soğuktan ve yağmurdan insanları korumanın faziletini istismar ederek Mescid-i Dırar'ı inşâ ettiler. Oysa hedefleri Müslümanların arasını ayırmak, Rumların elçileriyle görüşmek ve Sahâbeyi katletmek idi. Rasul [SallAllahu ‘Aleyhi ve Âlihi ve Sellem] devrinde izledikleri çirkin üsluplara gelince; evvelâ gerçekleri saptırma üslubuna başvurup Müslümanları doğru yoldan çıkarmaya çalıştılar. Allah [Subhânehu ve Te'alâ] şöyle buyurdu: وَقَالَت طَّآئِفَةٌ مِّنْ أَهْلِ الْكِتَابِ آمِنُواْ بِالَّذِيَ أُنزِلَ عَلَى الَّذِينَ آمَنُواْ وَجْهَ النَّهَارِ وَاكْفُرُواْ آخِرَهُ لَعَلَّهُمْ يَرْجِعُونَ Ehl-il Kitâb'dan bir tâife şöyle dedi: "Îmân edenlere inzâl edilmiş olanlara sabahleyin (görünüşte) îmân edin ve akşamleyin de hemen inkâr edin. Belki (böylece dinlerinden) dönerler." [Âl-i İmrân 72] Nebî [‘Aleyhi's Salâtu ve's Selâm]'a karşı ortaya attıkları düşünceyi benimsemede izledikleri üslubun aynısını, insanları aldatmak ve saptırmak için Araplardan biri peygamberlik iddiasında bulunduğu zaman da izlediler. Osmanlı Hilâfeti'nin gölgesi esnâsında ise, askerî savaş yoluyla Osmanlı Hilâfet Devleti'ne karşı gâlip gelemeyeceklerini anladıktan ve O'nun Avrupa'daki ilerleyişi durduktan sonra, yaklaşık 300 yıl boyunca saptırma ve tahrip girişimlerinde bulundular. Böylece milliyetçilik fikrini ortaya attılar. Şu Türktür, bu Araptır, o Farstır, şu Kürttür, demeye başladılar. Batılı ülkelerin hızla Ortaçağ'dan çıkarak ilerlemesine karşın Osmanlı Hilâfeti'nin gerileme dönemine girmesini fırsat bilerek, "Bilim, gelişme, teknoloji ve sanâyi" gerekçeleriyle Batılı hükümleri çağdaşlık ve kalkınma olarak tanıttılar. İşte onlar, Allah [Subhânehu ve Te'alâ]'nın haklarında şöyle buyurduğu Ehl-il Kitâb [yahudiler ve nasrânîler] idi: وَدَّت طَّآئِفَةٌ مِّنْ أَهْلِ الْكِتَابِ لَوْ يُضِلُّونَكُمْ وَمَا يُضِلُّونَ إِلاَّ أَنفُسَهُمْ وَمَا يَشْعُرُونَ. يَا أَهْلَ الْكِتَابِ لِمَ تَكْفُرُونَ بِآيَاتِ اللّهِ وَأَنتُمْ تَشْهَدُونَ. يَا أَهْلَ الْكِتَابِ لِمَ تَلْبِسُونَ الْحَقَّ بِالْبَاطِلِ وَتَكْتُمُونَ الْحَقَّ وَأَنتُمْ تَعْلَمُونَ. وَقَالَت طَّآئِفَةٌ مِّنْ أَهْلِ الْكِتَابِ آمِنُواْ بِالَّذِيَ أُنزِلَ عَلَى الَّذِينَ آمَنُواْ وَجْهَ النَّهَارِ وَاكْفُرُواْ آخِرَهُ لَعَلَّهُمْ يَرْجِعُونَ. وَلاَ تُؤْمِنُواْ إِلاَّ لِمَن تَبِعَ دِينَكُمْ قُلْ إِنَّ الْهُدَى هُدَى اللّهِ أَن يُؤْتَى أَحَدٌ مِّثْلَ مَا أُوتِيتُمْ أَوْ يُحَآجُّوكُمْ عِندَ رَبِّكُمْ قُلْ إِنَّ الْفَضْلَ بِيَدِ اللّهِ يُؤْتِيهِ مَن يَشَاء وَاللّهُ وَاسِعٌ عَلِيمٌ. يَخْتَصُّ بِرَحْمَتِهِ مَن يَشَاء وَاللّهُ ذُو الْفَضْلِ الْعَظِيمِ Ehl-il Kitâb'dan bir tâife istiyor ki (ne yapıp edip) sizi saptırabilsinler. Fakat onlar kendilerinden başkasını saptıramazlar ve bunun farkına bile varmazlar. [69] Ey Ehl-el Kitâb! Neden Allah'ın âyetlerini şâhit olduğunuz halde inkâr ediyorsunuz? [70] Ey Ehl-el Kitâb! Neden hakkı bâtıla giydiriyor ve bile bile hakkı gizliyorsunuz? [71] Ehl-il Kitâb'dan bir tâife de şöyle dedi: "Îmân edenlere inzâl edilmiş olanlara sabahleyin (görünüşte) îmân edin ve akşamleyin de hemen inkâr edin. Belki (böylece dinlerinden) dönerler. [72] Sakın kendi dîninize tâbi olanlardan başkasına inanmayın!" De ki: Muhakkak ki hidâyet Allah'ın hidâyetidir. Yine (şöyle dediler): "Size verilenin benzerinin başka herhangi bir kimseye verildiğine yada Rabbinizin katında onların size karşı deliller getirebileceğine de (inanmayın)" De ki: Fazîlet Allah'ın elindedir. Onu dilediğine verir. Allah, Vâsî'dir, Alîm'dir. [73] O rahmetini dilediğine tahsis eder. Şüphesiz Allah, Azîm Fazîlet sâhibidir. [Âl-i İmrân 69-74] Müslümanların hidâyetinden nefret eden Ehl-il Kitâb işte bunlardır. Bu nefret onları hayâllere daldırmakta, kinlerini artırmakta, şerlerini çeşitlendirmekte ve saptırma faaliyetlerini yoğunlaştırmaktadır. وَمَا يُضِلُّونَ إِلاَّ أَنفُسَهُمْ Fakat onlar kendilerinden başkasını saptıramazlar. [Âl-i İmrân 69] Gerçek şu ki İslam tek hak dîndir. Bu nedenle Allah [Subhânehu ve Te'alâ] onlara şöyle sormuştur: وَتَكْتُمُونَ الْحَقَّ وَأَنتُمْ تَعْلَمُونَ (Neden) bile bile hakkı gizliyorsunuz? [Âl-i İmrân 69] Bundan sonra televizyon ekranlarında uzlaşma, diyalog, hoşgörü ve birlikteliğe çağıran şarlatanlar baş gösterdi. Bu öyle bir diyalog ki köle ile efendi arasında ve İslam'ı bir din olarak görmeyen efendinin egemenliğindeki bir diyalog!.. Bu saptırıcı şarlatanlar bugün İslam Âleminin her tarafına yayılmış ve ajanlardan bir ordu teşkil eder hale gelmişlerdir. Çoğunlukla Müslümanların isimlerini taşıyan üniversite öğretim görevlisi, akademisyen, din bilgini, aydın, düşünür, araştırmacı, şâir ve yazar suretindedirler. Bu korkak menfaat düşkünleri, siyonizmin ve haçlıların ajanları, İslâmî Ümmetin ‘Akîdesinin kökünü kazımak üzere bu dîne karşı hazırlanan komplolarda birbirlerinin yardımcısıdırlar. Velhasıl bu saptırma süreci üç boyutlu olarak sürdürülmektedir. Birincisi; mefhumlar ve yönetim nizâmlarına ilişkin fikrî boyut, ikincisi; ajanlar ve uşak kesimlere ilişkin siyâsî boyut ve üçüncüsü de zihinlerde ve nefislerde kültürel tahribat yapıp içerisinde hiçbir hayır bulunmayan cansız cesetler oluşturmaya ilişkin kültürel boyuttur. Muhakkak ki İslâmî Ümmet, etrafında çevrilen entrikaların ve saptırmaların farkında olmalı ve düşmanlarına boyun bükerek kendi koltuklarından ahkâm kesen ajanlara izin vermemelidir. Tâ ki "İnsanlar için çıkarılmış en hayırlı Ümmet" vasfına yeniden kavuşsun, hayra dâvet etsin, ma'rufu emredip münkerden nehyetsin ve Rasul-il Emîn [SallAllahu ‘Aleyhi ve Âlihi ve Sellem]'in râyesini tekrar yükseltsin. Ümmet, tüm bu tehlikelere karşı meydan okuyucu olmalı ve bunları sürekli olarak titizlikle tâkip etmelidir. Tâ ki Ümmetin öfkesi yönetim sistemlerine yönelsin ve Râşidî Hilâfet'i kurarak İslâmî mefhumları yönetime taşımak üzere siyâsî çalışmaya koşsun. Tâ ki İslam Risâleti tüm cihana taşınsın ve küfrün zulümatı İslam'ın Nuru ile parçalansın! Son olarak bilinmelidir ki bu saptırma kampanyalarının âkıbeti ancak hezîmettir, Allah'ın izniyle... Allah [Subhânehu ve Te'alâ] şöyle buyurmuştur: إِنَّا لَنَنصُرُ رُسُلَنَا وَالَّذِينَ آمَنُوا فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَيَوْمَ يَقُومُ الأَشْهَادُ Muhakkak ki hem bu dünya hayâtında hem de şâhitlerin kalkacakları günde Rasullerimize ve îmân edenlere nusret vereceğiz. [Mu'min/Ğâfir 51] ve şöyle buyurmuştur: فَلاَ تَحْسَبَنَّ اللّهَ مُخْلِفَ وَعْدِهِ رُسُلَهُ إِنَّ اللّهَ عَزِيزٌ ذُو انْتِقَامٍ Sakın Allah'ın Rasullerine olan vaâdini gerçekleştirmeyeceğini sanma! Muhakkak ki Allah ‘Azîz'dir, İntikam Sâhibidir. [İbrâhim 47] ve şöyle buyurmuştur: وَيَمْكُرُونَ وَيَمْكُرُ اللّهُ وَاللّهُ خَيْرُ الْمَاكِرِينَ Onlar tuzak kuruyorlar ve Allah da tuzak kuruyor. Şüphesiz Allah tuzak kuranların en hayırlısıdır. [el-Enfâl 30] ve şöyle buyurmuştur: يُرِيدُونَ أَن يُطْفِؤُواْ نُورَ اللّهِ بِأَفْوَاهِهِمْ وَيَأْبَى اللّهُ إِلاَّ أَن يُتِمَّ نُورَهُ وَلَوْ كَرِهَ الْكَافِرُونَ Onlar Allah'ın Nûrunu ağızlarıyla söndürmek istiyorlar. Fakat Allah, Nûrunu tamamlamaktan asla vazgeçmez. Velev kâfirler kerih görse de! [et-Tevbe 32] ve şöyle buyurmuştur: وَقُلْ جَاء الْحَقُّ وَزَهَقَ الْبَاطِلُ إِنَّ الْبَاطِلَ كَانَ زَهُوقًا De ki: Hak geldi ve Bâtıl yok oldu. Şüphesiz Bâtıl yok olmaya mahkûmdur. [el-İsrâ' 81] Öyleyse Allah'ın bereketiyle Dâvânızı taşımaya devam edin, Ey Kardeşler! Allah'ın yardımı ve inâyeti ile güçlenerek Ümmetinize doğruluk ve hidâyet ile liderlik edin! Muhakkak ki Allah, sizi korumaya, size nusret vermeye ve sizi yeryüzünde yerleştirmeye muktedirdir. Ve O, sizinle beraberdir ve amellerinizi asla boşa çıkarmayacaktır. |