|
Allah-u teala şöyle buyurmuştur: - (وَمَنْ أَرَادَ الْآخِرَةَ وَسَعَى لَهَا سَعْيَهَا وَهُوَ مُؤْمِنٌ فَأُولَئِكَ كَانَ سَعْيُهُمْ مَشْكُورًا), 'Kim de ahireti diler ve bir mümin olarak ona yaraşır bir çaba ile çalışırsa, işte bunların çalışmaları makbuldür.'(İsra/19)
(1) Allah-u teala şöyle buyurmuştur: - (وَمَنْ أَرَادَ الْآخِرَةَ وَسَعَى لَهَا سَعْيَهَا وَهُوَ مُؤْمِنٌ فَأُولَئِكَ كَانَ سَعْيُهُمْ مَشْكُورًا), 'Kim de ahireti diler ve bir mümin olarak ona yaraşır bir çaba ile çalışırsa, işte bunların çalışmaları makbuldür.'(İsra/19) - (وَمَا الْحَيَاةُ الدُّنْيَا إِلَّا لَعِبٌ وَلَهْوٌ وَلَلدَّارُ الْآخِرَةُ خَيْرٌ لِلَّذِينَ يَتَّقُونَ أَفَلَا تَعْقِلُونَ), 'Dünya hayatı bir oyun ve eğlenceden başka bir şey değildir. Müttakî olanlar için ahiret yurdu muhakkak ki daha hayırlıdır. Hâla akıl erdiremiyor musunuz?'. (Enam/32) - (الَّذِينَ يَسْتَحِبُّونَ الْحَيَاةَ الدُّنْيَا عَلَى الْآخِرَةِ....أُولَئِكَ فِي ضَلَالٍ بَعِيدٍ), 'Dünya hayatını ahirete tercih edenler,...işte onlar uzak bir sapıklık içindedirler.'(İbrahim/3) - (اعْلَمُوا أَنَّمَا الْحَيَاةُ الدُّنْيَا لَعِبٌ وَلَهْوٌ وَزِينَةٌ وَتَفَاخُرٌ بَيْنَكُمْ وَتَكَاثُرٌ فِي الْأَمْوَالِ وَالْأَوْلَادِ...وَمَا الْحَيَاةُ الدُّنْيَا إِلَّا مَتَاعُ الْغُرُورِ), 'Bilin ki dünya hayatı ancak bir oyun, eğlence, bir süs, aranızda bir övünme ve daha çok mal ve evlat sahibi olma isteğinden ibarettir...Dünya hayatı aldatıcı bir geçimlikten başka bir şey değildir.'(Hadid/20) - (وَمَا هَذِهِ الْحَيَاةُ الدُّنْيَا إِلَّا لَهْوٌ وَلَعِبٌ وَإِنَّ الدَّارَ الْآخِرَةَ لَهِيَ الْحَيَوَانُ لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ), 'Bu dünya hayatı sadece bir eğlenceden, bir oyundan ibarettir. Ahiret yurduna gelince, işte asıl yaşama odur. Keşke bilmiş olsalardı!'(Ankebut/64) Hayat nizamı olan İslam'ın güncel yaşam ortamından kaldırılışının ehemmiyeti fark edildiği günden beri bu güne kadar nübüvvet metodu ışığında verilen sahih mücadelenin amacı ve yapılan çalışmaların hedefi Raşidi Hilafet Devleti'nin tekrar nasıl kurulacağı, ahiret merkezli ve İslami hayatın yeniden başlatılması için yapılması gerekenlerle ilgilidir. Bunun ters sonucu da, İslam ümmetinin uyanıp el ele çalışarak İslami bir hayatın başlatılması için yarım asırdan beri bu yüksek ve nihai hedefe ulaşılamayarak hala İslami hayat hakim olmamasıdır! Bu ise son derece üzücüdür. Anlaşılan İslam ümmetinde olması gereken hareketin görülmemesinin ve bu yüksek hedefe ulaşılmamanın ciddi sebebleri ve engelleri vardır. Nitekim tekrar İslami bir hayatın başlatılması için ortada güneş gibi aşikar ve billur gibi net ve ciddi bir çalışmanın bulunduğu halde ümmetin hala gösterdiği ilginin ve hareketinin zayıf veya gerektiği şekilde olmamasının anlaşılması mümkün değildir! İslam ümmetinin çoktan aşması gereken bu engeller üzerinde ciddi şekilde durmak çok yararlı olacaktır. Asıl sorun önemli bir kamuoyu oluşup İslam ümmetinin, ahiret merkezli ve İslami hayatı temenni ettiği halde engelleri hala aşamamasıdır. Böylesi bir durumda sadece kamuoayunun oluşmasının veya İslam ümmetinin temenni etmesinin hiçbir faidesi yoktur. İslam ümmetinin vücudunda bulunan bu ciddi engelleyici viruslar bertaraf edilerek antivirus fikirler verilmediği sürece hayat ile ilgili sağlıklı fikirleri ve mefhumları vermenin hiçbir faidesi olmayacaktır. Ayrıca var olan islami uyanışta hiçbir ilerleme de kayd edilmeyecek ve Allah-u teala nusretini ve yardımını vermeyecektir. İslam ümmetinin bu viruslara karşı direniş kabiliyyeti son derece zayıf olduğu için ne yazık ki bu viruslar islam ümmetinin vücudunda yerleşik bir hal almış ve hayat ile ilgili sağlıklı fikirleri ve mefhumları kabul etme noktasında zayıf kalmıştır. Bu durum ise; köklü hastalığa yakalanmış bütün vücutlarda görülmektedir. Evet, her ne kadar ahiret eksenli ve İslami hayatı yeniden başlatmak üzere nübüvvet metodunu izlemekte olan çalışanlar İslam ümmetinden ayrı olmayıp, İslam ümmetinin bu vahiy merkezli metoda sarılıp çalışanlara kenetlenerk onlarla bir olması gerekirken, bu durum daha net ve daha kuvvetli bir şekilde görülmemektedir. Bunun içindir ki, İslam ümmetinin şahsiyetinde giderilmesi gereken bu viruslar ve ciddi engeller hakkında Allah Rasulü meşhur bir hadiste şöyle buyurmaktadır: 'Obur insanın yemek kabına saldırdığı gibi milletlerin de size saldırması yakındır'. Denildi ki: 'Sayımızın azlığından dolayı mı?' Buyurdu ki: 'Bilakis o gün çok olacaksınız fakat suyun üzerindeki çerçöp gibi kıymetiniz az olacaktır. Allah heybetinizi düşmanlarınızın kalbinden söküp alacaktır. Kalbinize de vehn atacaktır'. Ya Rasülallah vehn nedir? Buyurdu ki: 'Dünyayı sevmek ve ölümden nefret etmek'.(Ebu Davud). Bu hadisi şerif konumuzla alakalı olarak üzerinde durmamız gereken ve İslam ümmetinin ölüm-kalım meselesi Raşidi Hilafet Devleti'nin tekrar ikame edilmesinin önünü tıkayan, yine İslam ümmetinin vücudunda bulunan virusları/ciddi engelleri şunlardır: İslam ümmetinin; 1) Allah'a tevekkül etmeyi hayatından unutması: Allah-u teala'ya tevekkül etmek demek; insan, hayat ve kainatı yoktan var eden bir mutlak yaratıcının var olması demektir. Bir başka deyişle gaybi ve akide olan tevekkül; insan, hayat ve kainat ötesinde bulunan, bunların hepsine hükm eden ve müminlere yardım eden olağanüstü bir gücün var olması demektir. O da Allah-u tealadır. buna mutlak sürette iman etmek gerekir. Dolayısıyla müslüman bir kimse, hayrın elde edilmesinde ve zararın defedilmesinde mutlak anlamda Allah'a güvenmesi ve tevekkül etmesi gerekir. Tevekkülün bu vasıf ile kalbî amellerdendir. Şayet müslüman kimse bunu, kalbi ile tasdik etmeksizin sadece diliyle kuru olarak telaffuz ederse bu tevekkülün amellerde hiçbir itibarı ve tesiri yoktur. Allah'ü Te'âla şöyle buyurmuştur: (وَتَوَكَّلْ عَلَى الْحَيِّ الَّذِي لَا يَمُوتُ) "Ölümsüz ve daima diri olan Allah'a güvenip dayan." (Furkan 58) (وَعَلَى اللَّهِ فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُؤْمِنُونَ) "Onun için müminler yalnız Allah'a dayanıp güvensinler." (Tevbe 51) (وَمَنْ يَتَوَكَّلْ عَلَى اللَّهِ فَهُوَ حَسْبُهُ)"Kim Allah'a güvenirse O, ona yeter." (Talak 3) (الَّذِينَ قَالَ لَهُمُ النَّاسُ إِنَّ النَّاسَ قَدْ جَمَعُوا لَكُمْ فَاخْشَوْهُمْ فَزَادَهُمْ إِيمَانًا وَقَالُوا حَسْبُنَا اللَّهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ)"Bir kısım insanlar, müminlere; "Düşmanlarınız olan insanlar, size karşı asker topladılar; aman sakının onlardan!" dediklerinde bu, onların imanlarını bir kat daha arttırdı ve "Allah bize yeter. O ne güzel vekîldir!" dediler." (Âli İmran 173) Sebeblere tutunmak ise; itikadi konu olan tevekkülden tamaman farklıdır. Bunların her ikisi farklı konular ve delilleri de farklıdır. Rasûlullâh hem tevekkül ediyor, hem de sebeblere tutunuyordu. Sahabelere tutunmakta, ya bir âyetle, ya da bir hadisle böyle yapmalarını emrediyordu. Rasûlullâh gücü nisbetince kuvvet hazırlayarak; - Bedir kuyularına baskın yapması, - Hendek kazması, - Hayber'in suyunu kesmesi, - Mekke'yi fethetmek istediği vakit Kureyş'e bir takım haberleri gizlemesi, - Ashabına Habeşistan'a hiçret etme izni vermesi, - Amcası Ebû Talib'in himayesini kabul etmesi, - Ambargo boyunca bir vadide ikame etmesi, - Hicret gecesi Ali'ye yatağında uyuma emri vermesi, - Üç gün mağarada yatıp Beni Dâil'den bir adamı yol rehberi olarak kiralaması. Bütün bunlar, sebeblere tutunmak ile alakalıdır ki, bu tevvekküle aykırı değildir. Her iki mesele birbirinden çok farklı meselelerdir. Bu iki mesele arasını karıştırmak, tevekkülü hayatta hiçbir eseri olmayan şekli ve donuk bir konuma dönüştürür. 2) Rızık akidesinden hala kuşku duyması: Rızık da gaybi ve itikadi bir konudur. Yani müslüman kimse, rızkı takdir edip veren mutlak anlamda Allah-u teala olduğuna iman etmesi gerekir. Bu konu ile ilgili olarak Allahu teala ayetlerde şöyle buyurmaktadır:(ان الله يرزق من يشاء)"Allah dilediğini rızıklandırır."(Ali imran/37), (الله يبسط الرزق لمن يشاء ويقدر) 'Allah dilediğine rızkını bollaştırır da daraltır da.'(Rad/26). bu nedenle müslüman'ın üzerine düşen görev rızkın insanlardan değil Allah'tan olduğu gerçeğine teslim olmaktır. Eğer Allah-u teala bir insana veya bir varlığa bir rızık takdir etmişse onu hiçbir güç elinden alamaz. Zira herkes kendi rızkını yer başkasının değildir. Ancak mülk edinme konusu ameli olup rızıktan farklıdır. İslam, rızkın elde edildiği hallerden müslüman için caiz olanları ve olmayanları yüzlerce şeri hükümlerde beyan etmiştir. Bunun ölçüsü ise helal-haram'dır. Bu anlayışa sahip bir müslüman ahiret merkezli ve İslami hayat başlatmak üzere İslam davasını taşıdığı zaman ailesinin ve çocuklarının rızkının kesileceğinin kaygısını asla taşımaz. Böylesi rızık anlayışına sahip bir müslüman hak sözü de söyler, zalimleri de muhasebe eder, ahiret merkezli ve İslami hayat yeniden başlatmak için ciddi olarak çalışır. Dolayısıyla bu rızık anlayışı hayatta bir engel değil aksine üretgen ve doğru çalışmaya itici bir faktördür. 3) Ölümün yegane sebebi olan eceli kavramaması: Akide olan ölümün tek sebebi vardır. Bu sebeb ise; Allah'ın takdir ettiği ecelin sona ermesidir. Öldüren yanlızca Allah-u teala'dır. Ölümü gerşekleştiren doğrudan doğruya Allah-u teala'dır. (وَاللَّهُ يُحْيِي وَيُمِيتُ), (Halbuki dirilten de öldüren de Allah-u teala'dır)(Ali imran/156). Müslüman kimse, ister Raşidi Hilafet Devletinin kurulması için çalışsın veya çalışmasın Allah'ın takdir ettiği ecel geldiği vakit mutlaka ölecektir. İslam davasını taşımamak insanın ömrünü uzatmaz ve bu davayı taşımak da kişinin ömrünü kısaltmaz. Ölüm; ancak Allah'ın gaybi olarak takdir ettiği ve onun yegane sebebi olan ecel geldiği vakit tezahür eder. Bu da tamaman akide işidir. Müslüman kimse buna mutlak anlamda kalbiyle iman etmesi gerekir. Gerçekte öldüren ve dirilten Allah-u tealadır. Eğer Allah henüz takdir etmemişse ipe asılsa bile ölmez insanoğlu. İslam davasını taşımayıp tabi afetlerde, uçak ve trafik kazalarda ölen insanlar gibidir. Allah Rasulü şöyle buyurmuştur:عن عبدالله بن عباس رضي الله عنه قال: كنت خلف النبي صلى الله عليه وسلم يوماً فقال: "يا غلام، إني أعلمك كلمات؛ احفظ الله يحفظك، احفظ الله تجده تجاهك، إذا سألت فاسأل الله وإذا استعنت فاستعن بالله، واعلم أن الأمة لو اجتمعت على أن ينفعوك بشيء لم ينفعوك إلا بشيء قد كتبه الله لك، وإن اجتمعوا على أن يضروك بشيء لم يضروك إلا بشيء قد كتبه الله عليك ، رفعت الأقلام وجفت الصحف" رواه الترمذي. 'Abdullah ibni Abbas şöyle anlatır: Bir gün Allah Rasulünün arkasında idim. Bana dedi ki: Evlat, sana birkaç söz öğreteyim; Allah'ın emir ve yasaklarına uy ki Allah seni korur. Allah'ın emir ve yasaklarına uy ki Allah sana yardım edercesine karşında olur. Eğer bir şey talep edeceksen onu Allah'tan dile, yardımı ve nusreti de ancak ondan iste. Şunu bil ki; sana faide vermek üzere bütün insanlar bir araya gelseler de onlar sadece Allah'ın takdir ettiği faideyi verebilirler. Sana zarar vermek üzere bütün insanlar bir araya gelseler de onlar sadece Allah'ın takdir ettiği zararı verebilirler. Kalemler kaldırılmış ve kitaplar kurumuştur. (Bu hadisteki son ifade; Allah'ın takdir ettiği şeylerin önüne hiçbir şey geçemez manasını taşımaktadır).'(Tirmizi). Yukarıda saydığımız akide olan tevekkül, rızık ve ölüm ile ilgili üç meselede meydana gelen gevşeklik yüzünden hayat sekteye uğramıştır. İslam ümmetinin bu gevşeklikten kurtulmadığı sürece korkmaya ve korkak olmaya devam edecektir. Şüphesiz ki insanın 'korku' duygusuna sahip olması onun fıtri yapısı ve beka içgüdüsünün tabi belirtisidir. Ancak korkunun gerekli olduğu durumlar ve gerekli olmadığı durumlar da vardır. Örneğin; Allah-u teala'dan korkmak, onun emir ve yasaklarını çiğnemekten sakınmak ve korkmak, onun gazabinden ve elim azabından ciddi olarak korkmak, Allah'ın belirlediği sınırları aşmaktan sakınmak v.b her müslümanda ve her zamanda olması gerekir. Zira müslümanın; Allah'ın haram kıldığı hususları çiğnemesini frenleyen bu korkudur. Buradaki korkunun manası; Allah'ın emr ettiği fiilleri seve seve yapmak ve nehy ettiği fiilleri yapmamak demektir. Zira bu takvanın ta kendisidir. (وَمَا كَانَ لِمُؤْمِنٍ وَلَا مُؤْمِنَةٍ إِذَا قَضَى اللَّهُ وَرَسُولُهُ أَمْرًا أَنْ يَكُونَ لَهُمُ الْخِيَرَةُ مِنْ أَمْرِهِمْ وَمَنْ يَعْصِ اللَّهَ وَرَسُولَهُ فَقَدْ ضَلَّ ضَلَالًا مُبِينًا), (Allah ve Resûlü bir konu hakkında hüküm verince, mümin bir erkek ve kadının kendiliklerinden seçme hakkı yoktur. Her kim Allah ve Resûlüne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur.) (Ahzab/36). Bu korku türü gerekli ve faidalıdır. Hatta Allah-u teala Kur'an-ı kerim'de bu korkuyu mü'minlerin ana sıfatlarından saymıştır. Allah-u teala şöyle buyurmuştur: - (إِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ الَّذِينَ إِذَا ذُكِرَ اللَّهُ وَجِلَتْ قُلُوبُهُمْ وَإِذَا تُلِيَتْ عَلَيْهِمْ آيَاتُهُ زَادَتْهُمْ إِيمَانًا وَعَلَى رَبِّهِمْ يَتَوَكَّلُونَ), (Müminler ancak, Allah anıldığı zaman yürekleri titreyen, kendilerine Allah'ın âyetleri okunduğunda imanlarını artıran ve yalnız Rablerine dayanıp güvenen kimselerdir.)(Enfal/2) - (وَالَّذِينَ يُؤْتُونَ مَا آتَوْا وَقُلُوبُهُمْ وَجِلَةٌ أَنَّهُمْ إِلَى رَبِّهِمْ رَاجِعُونَ), (Ve Rablerine dönecekleri için yapmakta oldukları işleri kalpleri titreyerek yapanlar.)(Mü'minün/60) - (فَلَا تَخْشَوُا النَّاسَ وَاخْشَوْنِ) , (Şu halde insanlardan korkmayın, benden korkun.)(Maide/44), - (وَلِمَنْ خَافَ مَقَامَ رَبِّهِ جَنَّتَانِ), (Rabbinin huzurunda durmaktan korkan kimselere iki cennet vardır.)(Rahman/46). Ayrıca şehitlerin efendisi Hz. Hamza ile ebedi olarak aynı cennette bulunmak isteyen müslüman; kendisi gibi aciz ve güçsüz diğer insanlardan değil sadece ve sadece Allah'tan korkması gerekir. Allah'tan korkmak bunu gerektirir. Bu korku ise salih amel gerektirir. Yani haksızlığı ve zulmü kabul etmeyip ahiret eksenli ve İslami hayat için çalışmayı ve bu bağlamda azami gayret sarf etmeyi gerektirir. Aleyhisselatu vesselam şöyle buyurmuştur: (سيد الشهداء حمزة ورجل قام إلى إمام جائر، أمره ونهاه، فقتله). (Şehitlerin efendisi Abdulmuttalib'in oğlu Hamzadır. Bir da zalim yöneticiye karşı hakkı söylediğinden dolayı öldürülen kimsedir.)(Elhakim fil-müstedrek) Ancak gereksiz ve zararlı korkunun görüntüleri ise; büyük bir haksızlık ve zulüm görüp de, kendisinden korkulmaması gerektiği halde sırf insanların kınamalarından veya öldürülmekten yahut kendisi değiştirmeye ve güç sahibi olduğu halde Allah'ın indirdiğiyle hükm etmeyen zalim bir yöneticiye karşı değiştirmeyip başa bir musibetin gelmesinden korktuğu için bu durum karşısında sessiz kalan veya tereddütlü davranan korkak müslüman misali gibidir. Allah Rasulü şöyle buyurmuştur: (إذا رأيت أمتي تهاب فلا تقول للظالم يا ظالم فقد تُوُدِّعَ منهم) [الإمام أحمد، المسند 2/190] 'Eğer ümmetim korkak olduğunu görürsen ve zalime 'sen zalimsin' demezse, artık Allah'ın ona yardımı ve nusreti asla gelmez'.(Müsned İmam Ahmed 2/190). (كلا والله لتأمرن بالمعروف ولتنهون عن المنكر ولتأخذن على يد الظالم ولتأطرنه على الحق أطرا), (Hayır, Allah'a yemin olsun marufu emr edeceksiniz, münkeri men edeceksiniz, zalime karşı durup muhasabe edeceksiniz ve hakka uyuncaya kadar onu zorlayacaksınız.)(Ebu Davud, Tirmizi ve İbni Mace). Gereksiz ve zararlı korkunun olduğu durumlarda genelde insanın Allah korkusunu düşünmeksizin beyninde canlandırdığı bir takım kuruntular ve asılsız şeylerin doğal ürünüdür. Korkaklık ise takvanın tam zıddıdır. Allah Rasulü şöyle dua ediyordu: (اعوذ بالله من العجز والكسل ومن الجبن والبخل ومن الهم والحزن ومن غلبة الدَّين وقهر الرجال), "Acziyetten, tembellikten, korkaklıktan, cimrilikten, kederden, hüzünden, borcun galip gelmesinden ve aciz erkekler olmaktan Allah'a sığınırım". Gereksiz korku ve korkaklık; gecenin ay ışığında yürürken gördüğü gölgenin bir canavara ait olduğunu zann ettiğinden dolayı korkan fakat daha sonra bu gölgenin tahtadan yapılmış bir hayalete ait olduğunu anlayan bir insan misali. Şu bilinmelidir ki; ameli yani helal-haram konularda sonuçlara bakılmaz ve bu konuda düşünülmesi gereken tek husus Allah'ın emir ve yasaklarına uymaktır. Sonuç ne olursa olsun düşünülmemelidir. Sonuçları düşünen kimse Allah'ın emir ve yasaklarına uymaz. Tevekkül, rızık ve ölüm üçgeni ile ilgili hastalık ve öldürücü viruslar ne yazık ki İslam ümmetinin vucüdüne sızarak sirayet etmiş ve bu gevşeklik durumu aşağıdaki şaşırtıcı hallere sebep olmuştur: A- Müslümanların ruvaybida, sefih, ehilsiz yöneticiler tarafından yönetilmeleri! B- Saray (sözde) alimlerin; büyük hainlik edip kafirlerle ve yöneticilerle işbirliği yaparak, onların her türlü gayrı meşru işlerini şeytani fetvalarla ile meşrulaştırmaları, İslam'a ve müslümanlara karşı cephe almaları! C- Müslümanların susmayı tercih edip dünyada birbirleriyle yarışarak zalimlere karşı korkak davranmaları! D- Müslümanların tek bir halife nasb etmek üzere ahiret merkezli ve İslami hayat için Raşidi Hilafet Devleti'ni yeniden ikame etmeyi terk etmeleri! E- Güç sahibi oldukları halde Mısır, Pakistan, Türkiye, Suriye, gibi müslüman ordularda yer alan, devlette ve toplumda tesir sahibi subay ve generallerin Allah'tan değil insanların kınamalarından korkmaları! F- Müslümanların birbirleri üzerine casusluk yapmaları! H- Müslümanın müslüman kardeşine karşı kafirlerle beraber savaşması! 4) Var olan ve değiştirilmesi gereken sistemin oyun kurallarını kabul edip içine girerek demokratik modellere hala ümid bağlaması ve amellerde şeri hükümlere güvenliği yitirmesi: Burada konumuz demokrasinin şeran İslam'a uyup uymadığını izah etmek değildir. Burada temas etmek istediğimiz husus; küfür olan ve islami söylemlerle süslenerek verilen demokrasi insan/heva ve heves merkezli bir kültür ve yaşayış tarzı, Batılı ülkeler başta olmak üzere, Cezayir, Filistin (Hamas misali), Türkiye, Irak (Abu Greyb misali) gibi bir çok ülkelerde hayali ve başarısız bir teori olduğu halde ümmetin içinde bir kesim hala onu savunmasıdır!!! Demokrat modelleri savunmak ve benimsemek; küfür sistemini benimsemek, onun gerektirdiği şeyleri yapmak demektir. Demokrat yolunu seçen müslüman büyük bir günah işleyip Allah'ın gazabına uğrar. İslami ve vahiy metoduna uymak Allah'ın istediğini yapmak demektir. Bu da Allah'a kulluğun ta kendisidir. Laikçe ve demokrat olarak düşünen bir müslüman; Allah'ın vaad ettiği ecri veya günahı değil Allah'ın rızasını hesaba katmaksızın sadece faideyi veya zararı düşünür. Rasulüllah'ın metoduna uyanları ise; hem büyük bir ecir kazanır hem de Allah onları muvaffak kılar. Bu ise takvanın ta kendisidir. (وَمَنْ يَتَوَكَّلْ عَلَى اللَّهِ فَهُوَ حَسْبُهُ وَمَنْ يَتَّقِ اللَّهَ يَجْعَلْ لَهُ مَخْرَجًا وَيَرْزُقْهُ مِنْ حَيْثُ لَا يَحْتَسِبُ), "Kim Allah'tan korkarsa, Allah ona bir çıkış yolu ihsan eder. Ve ona beklemediği yerden rızık verir. Kim Allah'a tevekkül edip güvenirse Allah, ona yeter."(Talak/2-3). İlahi metoda aykırı davranmak her zaman felaketler ve feci sonuçlar getirmiştir. (فَلْيَحْذَرِ الَّذِينَ يُخَالِفُونَ عَنْ أَمْرِهِ أَنْ تُصِيبَهُمْ فِتْنَةٌ أَوْ يُصِيبَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ), (Peygamber'in emrine aykırı davrananlar, başlarına bir bela gelmesinden veya kendilerine çok elemli bir azap isabet etmesinden sakınsınlar.) (Nur/63) Şeri hükümlere bağlanmak ise Allah sonunda nusret ve yer yüzünde iktidar vermiştir. Allah-u teala şöyle buyurmuştur: (وَعَدَ اللَّهُ الَّذِينَ آمَنُوا مِنْكُمْ وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَيَسْتَخْلِفَنَّهُمْ فِي الْأَرْضِ), 'Allah, sizlerden iman edip salih amel işleyenlere,......,onları da yeryüzüne sahip ve hakim kılacağını vadetmiştir.'(Nur/55). Demokrat yol ise salih bir amel değildir. Allah murdar ve salih olmayan yolu izleyenleri muvaffak kılmaz. Şüphesiz muvaffakiyyet haram yollarda değil sadece Allah'ın emirlerine uyulduğu takdirde olur. Yanlış yolda verilen mücadelenin tek sonucu; zamanı kayıp etmek ve ümmeti oyalamaktan başka bir şey değildir. Bu konuda elde edilen tecrübelere bakıldığında net olarak görülecektir. Bu hususta demokrat yolunu izlemekte ısrarlı olan müslümanlar; aklı başına alıp her şeyi tekrar gözden geçirmeleri kendileri için salih bir amel olacaktır. Bu noktada asıl sorun şudur: İslam ümmetinin; demokrasiye içtenlikle inandığından değil, asıl ölçü ve imanın gereği olan şeri hükümlere bağlandığı takdirde Allah'ın yardımının ve nusretinin gelmesinin inancını kayıp etmesidir. (إِيَّاكَ نَعْبُدُ وَإِيَّاكَ نَسْتَعِينُ), (Ancak sana kulluk ederiz ve yalnız senden yardım umarız.)(Fatiha/5) Batı kültürünün ve fikirlerinin doğal tesiri; İslam ümmetinin şeri hükümlere olan güvenini kayıp etmesine neden olmuştur. İslami fikirler ve mefhumlar ümmetin hayatında tatbik edilerek canlı şekilde bulunmadığı için ümmet laiklik ve demokrat gibi var olan bozuk fikirlere mahküm olmuştur. İslam ümmeti; İslami hükümlerin her yerde ve her zamanda hayatın bütün sorunlarına ilişkin çözmeye muktadir olduğuna inanıp top yekün ahiret merkezli ve İslami hayat yeniden başlatmak üzere Raşidi Hilafet Devleti'ni kurmak için Rasulüllah'ın mübarek metodunu izlemediği müddetçe küfür nizamı ve zalim idarecilerin tahakkümlerinden kurtulmayacak, izzetin tadını ve Raşidi Hilafet Devletinin nurundan ebedi olarak mahrum kalacaktır. 5) Kadercilikten tam olarak kurtulmaması: Allah-u teala insan, hayat ve kainatı sabit bir norm/nizam üzere yaratmıştır. (فِطْرَةَ اللَّهِ الَّتِي فَطَرَ النَّاسَ عَلَيْهَا لَا تَبْدِيلَ لِخَلْقِ اللَّهِ), (Allah insanları belli bir fıtrat üzere yaratmıştır. Allah'ın yaratışında değişme yoktur)(Rum/30). Bu sabit nizam ise tabiat kanunu veya sünnatullah'tır. İnsan, hayat ve kainatın bu nizamın dışına çıkmaları mümkün değildir. Ahiret merkezli ve İslami hayat ise tabiat kanunu olan bu nizama uygun olarak kurulmuş, günümüzde de bu şekilde tekrar kurulacaktır. Ancak ahiret merkezli ve İslami hayatın tekrar gelebilmesi için bir takım gerekli amellerin yapılması gerekir. Bu gerekli ameller olmaksızın ahiret merkezli ve İslami hayatın tekrar kurulması mümkün değildir. Çünkü bu mucize işi değildir. Allah'ın üzerimize büyük bir farz olarak kıldığı salih bir ameldir. Bu gerekli amelleri emr eden Allah-u tealadır. Amelleri yapacak olanlar da müslümanlardır. Bu gerekli ameller ise; Rasulüllah'ın ilahi metodundan geçer. Müslüman kimse kadere teslim olup sadece dua etmek, Kuran okumak, namaz kılmakla ahiret merkezli ve İslami hayat kurulmaz. Kadercilik hayatı felce uğratır. Allah-u teala bizden böyle bir iman tarzı istememiştir. Böyle olsaydı Rasulüllah da kaderine mahküm olup Allah'ın nusretini ve yardımını oturarak bekleyebilirdi. Herşeyi olurluğuna bırakmak demek olan kadercilik sebeplere tutunmanın taban tabana zıddıdır. Büyük alim Hasan El-Basri şöyle der: 'Her kim cennetin oturularak kazanılacağını zann ederse günah işlemiş olur.' 6) Raşidi Hilafet Devletinin bu devirde hayal olduğunu düşünenler olması: Allah'ın indirdiğiyle hükm eden bir devlet ve otorite çatısında yaşamak hayal değildir. Allah-u teala olmayan ve hayal şeylerden asla bahs etmez. (يُرِيدُونَ أَنْ يُطْفِئُوا نُورَ اللَّهِ بِأَفْوَاهِهِمْ وَيَأْبَى اللَّهُ إِلَّا أَنْ يُتِمَّ نُورَهُ وَلَوْ كَرِهَ الْكَافِرُونَ), (Allah'ın nurunu ağızlarıyla (üfleyip) söndürmek istiyorlar. Halbuki kafirler hoşlanmasalar da Allah nurunu tamamlamaktan asla vazgeçmez.)(Tevbe/32).( وَعَدَ اللَّهُ الَّذِينَ آمَنُوا مِنْكُمْ وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَيَسْتَخْلِفَنَّهُمْ فِي الْأَرْضِ كَمَا اسْتَخْلَفَ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ وَلَيُمَكِّنَنَّ لَهُمْ دِينَهُمُ الَّذِي ارْتَضَى لَهُمْ وَلَيُبَدِّلَنَّهُمْ مِنْ بَعْدِ خَوْفِهِمْ أَمْنًا يَعْبُدُونَنِي لَا يُشْرِكُونَ بِي شَيْئًا وَمَنْ كَفَرَ بَعْدَ ذَلِكَ فَأُولَئِكَ هُمُ الْفَاسِقُونَ), (Allah, sizlerden iman edip salih amel işleyenlere, kendilerinden öncekileri sahip ve hakim kıldığı gibi onları da yeryüzüne sahip ve hakim kılacağını, onlar için beğenip seçtiği dini (İslâm'ı) onların iyiliğine yerleştirip koruyacağını ve (geçirdikleri) korku döneminden sonra, bunun yerine onlara güven sağlayacağını vadetti. Çünkü onlar bana kulluk ederler; hiçbir şeyi bana eş tutmazlar. Artık bundan sonra kim inkar ederse, işte bunlar asıl büyük günahkârlardır.) (Nur/55). İslam devleti; devrim teorisi ve demokrasi gibi hayal değildir. Hayal olduğunu diyen kişi Rasulüllah'ın siretini hiç okumadığını gösterir. Rasulüllah bizzat İslam devletini Medine'de kurarak islami hükümleri tatbik etmiştir. O hem peygamber hem de devlet başkanı idi. Bu İslam devleti; hain M.Kemal Atatürk İstanbul'da 03.Mart.1924'de ilga edinceye kadar devam etmiştir. Bu derin ve apaçık tarihi olayı görmezlikten gelmek insafa sığmaz. Acaba İslam aleminde halkın çoğunluğu müslüman olmasına rağmen halkın inandığı İslam akidesine ters düşen ve 83 seneden beri tatbik edilen küfür bir sistem neden hayal olmuyor da Allah'ın emr ettiği, ahiret merkezli ve İslami hayat olan Raşidi Hilafet Devleti olunca hayal oluyor!!! 21.inci y.y.da bütün siyasi arenada tartışılan avrupa birliğinin ön gördüğü tek anayasa ve siyasi birlik hayal olmuyor da, fakat aynı akideyi taşıyan, aynı kıbleye yönelen ve aynı Kur'an'a iman eden İslam ümmetini tek bir devlette birleştirmek isteyince hayal oluyor!!! Bu istem hem İslam akidesinin hem de İslam ümmetinin özünde yatmaktadır. Müslümanların farklı fıkhi medreselere mensup olmaları, farklı diller konuşmaları ve farklı ırklardan gelmeleri bir engel değildir. Çünkü müslümanlar; insan, hayat ve kainatı yokten var eden, mutlak yaratıcı bir olan Allah-u teala'ya iman ettikleri için tek bir ümmettirler. Rabbları, akidesi, kıblesi, nizamı bir olan ümmetin devleti de bir olması gerekir. Filistin ve Irak gibi memleketlerde bazı gruplar arasında cereyan eden etnik çatışması İslam ümmetinin birleşmesini hayal kılan bir engel de değildir. Çünkü bu gruplar bir takım çıkar için çatışımaktadırlar. Bu gavga ya vadancılık, ya kavmiyetçilik, yada politik bir kazanç elde etmek içindir. Ayrıca çatışmayı sürdüren etnik grupların perde arkasında kışkırtan ve sebebiyet veren asıl güçler saklanmaktadır. Irak örneğinde de olduğu gibi sünni-şi'i çatışmasını alevlendiren asıl ve saklı güçler CIA ve ingiliz istihbaratıdır. 'Etnik çatışması'nın içinde sömürgeci kafir devletlerin parmağı vardır. Müslümanların davranışlarına ve güncel hayatlarına islami mefhumlar egemen ve hakim olmadığı için 'Etnik çatışması'na çok çabuk düşmektedirler. (يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِنْ تُطِيعُوا فَرِيقًا مِنَ الَّذِينَ أُوتُوا الْكِتَابَ يَرُدُّوكُمْ بَعْدَ إِيمَانِكُمْ كافِرينْ), "Ey müminler, kendilerine kitap verilenlerin bir grubuna uyarsanız, bunlar sizi iman ettikten sonra döndürüp kâfir yaparlar."(Ali imran/100). Zira bu ayet Evs ve Hazrec hakkında nazil olmuştur. Sahabeler olan ensarlar bir yahudinin tahrikine kapılarak cahiliyyede birbirlerine karşı işledikleri kan davasını hatırlamaları yüzünden az kalsın 'Etnik çatışması'na düşeceklerdi. İşte bu (6) ana noktada özetlediğimiz Batı kültürünün zehirli fikirler ve viruslar İslam ümmetinin vücuduna İslam aleminde hüküm sürdüren zalim sistemler tarafından enjekte edilmiş, bu vücud hareketsiz ve aktivitiyetini kayp etmiş bir hala gelmiştir. İslam ümmetinin Hilafet'in yıkılışından dolayı kayb ettikleri: 1) Allahın kitabı ve Rasulüllahın sünneti hayatından kaldırıldılar. 2) İslam ümmeti; hayr olan İslam'a davet eden, iyiliği emr eden ve kötülükten men eden bir ümmet iken, şer olan laikliğe, demokrasiye, vatancılığa davet eden, kötülüğü emr eden ve iyiliği men eden bir ümmet haline geldi. Ne garip durum!! 3) Müslümanlar elli küsür devletçiklere bölündüler. 4) Müslümanların kendi itibarlarını ve saygınlıklarını yitirdiler. 5) Büyük günahlar ve korkunç cinayetler yayıldı. 6) İslam risaletinin yayılmasını sağlayan İslamın zirvesi cihad durduruldu. 7) bereket yerine bereketsizlik, haya yerine hayasızlık ve ahlaksızlık, eman yerine güvensizlik ve anarşizm geçti. 8) Kafirler müslümanların servetlerine musallat oldular... Dualarımızın sonu Alemlerin rabbı olan Allah'a hamd olsun. Allah bizi kendi rızasını kazanmak için ahiret merkezli ve İslami hayatı hakim kılmak için samimi olarak çalışanlardan eylesin. Devam edecek Fuad Hamidoğlu 18/Recep/1428H 01/Ağustos/2007M |