|
Son zamanlarda Türkiye medyasında Amerikan Merkezi Muhâberat Teşkilâtı CIA'e bağlı Ulusal İstihbarat Konseyi'nin Aralık 2004'te yayınlanan ve 2020 yılında görülebilecek olası senaryolara yer verilen raporuna geniş yer verilmiştir. Rapordaki senaryolardan biri de Yeni Bir Hilafet senaryosudur. Haberlerin ve makalelerin neredeyse tamamında gözlemlenen açık vakıa şu ki; söz konusu haber ve makaleleri kaleme alanlar raporu pek de okumamış, genellikle okuyanların yorumlarını olduğu gibi aktarmış olmalarıdır. Çünkü rapor okunduğu zaman görülecektir ki, ister Hilafet senaryosu olsun isterse diğer üç senaryo olsun, hepsi de hayali "fictional" olarak tanımlanmıştır. İkincisi; sanal ve kurgusal betimlemeler kullanılmıştır. Mesela Birleşmiş Milletler genel sekreterinin 2020 yılındaki günlüğünden sayfalar ve Usame bin Ladin'in hayali torunu Muhammed Said bin Ladin'in ailesine gönderdiği mektup gibi tamamen uydurma unsurlara değinilmiştir. Üçüncüsü; raporun girişinde, raporu hazırlayan ekibin başkanı olan zatın önsözü yer almaktadır. Orada söz konusu zat, bundan önce iki tane buna benzer rapor yayınladıklarını, ama bu son raporun diğerlerinden önemli farklılıkları bulunduğunu belirtiyor. Bunlardan biri raporun kurgusal, hayali senaryolar şeklinde ana temalar içermesi. İkincisi de raporun hazırlanması esnasında binden fazla bölgesel uzmanların görüşü alınarak ve konferanslar düzenlenerek elde edilen bilgilerden süzme öngörülerin yer almasıdır. Bütün bu raporların ortak noktası ise, kapitalist bakış açısıyla hazırlanmış olmasıdır ki, bu bakış kibir, komplo ve ihtiras eksenlidir. Bir diğer dikkat çekici nokta ise, raporun istatiksel ve istihbari verilere dayalı olarak hazırlandığı halde, Amerika'ya yönelik tehdit trendleri esas alınarak hazırlanmış olmasıdır. Raporun Hilafet ile ilgili kısmına gelince; Hilafet bilindiği gibi İslami Devlet demektir. Devlet olduğuna göre siyasi ve askeri bir gücü olmalı, komşu ülkelerle birtakım ilişkileri bulunmalı ve devletlerarası siyaset üzerinde bir etkisi bulunmalıdır. Devlet olmasının vakıası budur. Oysa söz konusu raporun çizdiği senaryoda bunların hiçbirine yer verilmemiş, üstelik olimpiyatlardaki Müslüman sporcular gibi kısmi simgesel örnekler verilmiştir. Bir taraftan Şiilerin Hilafet için ciddi bir problem olacağı ve tarihsel çatışmanın daha şiddetli şekilde canlanacağı belirtilirken, diğer taraftan Halifenin manevi bir otorite olduğu, kendisiyle "dinler-arası diyalog" başlatılmasına yönelik girişimler olduğu söylenmektedir. Dolayısıyla bu rapor karmaşık, bulanık ve sulandırılmış bir rapor olup şu iki esasi maksatla hazırlanmıştır: 1. İkinci döneminde Bush yönetimine, Amerikan çıkarlarını tehdit edecek olan trendlere dikkat çekilerek gerekli önlemleri alması için zemin hazırlamasını öğütlemektedir. Mesela Davos Dünyası denilen senaryoda Hindistan-Çin ekseninin ekonomik hegemonyasından bahsedilmektedir ki bu açıkça Amerikan çıkarlarını tehdit eden esasi bir unsurdur. Bu eksene Rusya da dahil edildiğinde Amerika ile Avrupa'yı sarsabilecek, özellikle Orta Asya ve Uzak Doğu'ya yönelik bakış ve eğilimlerini değiştirebilecek bir yapılanma ortaya çıkmaktadır. Pax-Amerikana denilen senaryo da Amerika'daki fikir ve siyaset adamlarının dillerine doladıkları "dünyanın tek süper gücü olma" teorisine işaret ederek Bush hükümetinin çabalarını bu doğrultuda yönlendirmesi önerilmektedir. Türkiye medyasında, özellikle yorumcular arasında hiç değinilmeyen BM ile Amerika arasındaki mevcut kriz bu bağlamda önemlidir ve raporda yer almıştır. Hem Pax-Amerikana hem de Davos senaryoları bağlamında eski SSCB, yeni Rusya uzmanı Condoleezza Rice'ın Dışişleri Bakanlığına getirilmesi, dikkatlerden kaçabilecek bir unsur değildir. Bu raporun özellikle Bush'un; başkanı da dahil olmak üzere CIA'de önemli şahsiyetleri görevden aldıktan sonra yayınlanması da bir diğer önemli etkendir. 2. Hilafet senaryosunun raporda yer almasının en önemli sebebi; özellikle 11 Eylülden sonra Amerika'nın başlattığı Haçlı Saldırıları sonucu, İslam toprakları üzerinde Müslümanları koruyup kollayacak bir güç olarak Raşidi Hilafet Devletinin kurulmasına yönelik eğilimlerin çarpıcı boyutlarda yoğunlaşması, Batı'ya ve özellikle Amerika'ya yönelik nefretin hem Müslümanlar hem de gayri-muslimler arasında çok ciddi boyutlara ulaşmış olmasıdır. Bu bağlamda, Arap ülkelerinde yapılan birçok tartışmada -ki bunlar el-Cezire, el-Arabiyye, el-Mustekille gibi TV kanallarında görülebilir- açıkça Hilafetin siyasi ve İslami meşruiyeti tartışılmakta ve birçok önemli şahsiyet Hilafetin gerçekten Müslümanların tek kurtuluşu olduğunu itiraf etmektedirler. Yine Hilafeti kurmak için çalışanlara karşı özellikle Pakistan, Özbekistan, Türkiye, Lübnan, Yemen ve Tacikistan'da şiddetli saldırılar, iftiralar ve karşı propagandalar başlatılmış durumdadır. Bu durum, mevcut yönetimlerin Hilafetin kurulmasından duydukları endişenin açık bir sonucudur. Dolayısıyla fikren ve siyaseten iflas etmiş, ideolojik yeterliliklerini ve güvenilirliklerini kaybetmiş olan yönetimler ile sistem-dışı bağlantılarının hile, iftira, saptırma ve fitne üsluplarıyla Hilafet fikrine saldırmaları, bunu da özellikle Müslümanlara hitap eden medya organları veya yazarlar yoluyla sürdürmeleri yakın gelecekte riskli ve tehlikeli sonuçlara yol açacaktır. Zira Raşidi Hilafetin kurulması sonrasında meydana gelecek devletlerarası tsunaminin yıkıcı ve sarsıcı bir etkisi olacak, tüm dengeleri, stratejileri ve öngörüleri alt-üst edecektir. Diğer taraftan Türkiye'yi yakından ilgilendirdiği halde, raporda gecen Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne üyeliği konusuna hiçbir medya organı veya yazar değinmemiştir. Bu konunun göz ardı edilerek ve raporda belirtilmediği halde saptırıcı bir şekilde "Amerika Hilafeti kurmak istiyor" yaygarasının koparılması, bu şahısların -fitneci veya komprador demek de mümkündür- gerçek niyetlerini açığa çıkarmaktadır. Zira Amerika böyle bir rapor yayınladı ki, Hilafet konusunda kuşku uyandıran bir yaklaşım ortaya çıksın, Hilafeti savunanlar "Amerikan-İngiliz ajanı" olarak damgalansın ve Ümmet onlardan yüz çevirsin. Böylece Amerika liderliğinde taşınan kapitalist ideolojinin hegemonyası olduğu gibi kalsın, Batı güdümünde hareket eden ve onların çıkarlarını gerçekleştirmeyi -haşa- "Allah'ın emri" gibi algılayan uydu yönetimlerin tahtı bir süre daha devam edebilsin. Lakin beyhude... beyhude... beyhude... Ayrıca ve en önemli olarak, Müslümanlar olarak dikkatimizden kaçmaması gereken bir diğer önemli nokta da olaylara İslam'ın bakışı ile bakmaktır. Çünkü bizler Müslümanlar olarak, Allah (svt)'nın, Rasulü (sav)'e eksiksiz bir din gönderdiğine iman etmişizdir. Dolayısıyla İslam; Akidesi ve Ahkamı ile tastamamdır, eksiksizdir. Hilafet de İslam'ın kesin farzlarından bir farzdır. Üstelik farzların tacıdır. Çünkü Hilafet İslam devleti demektir ve İslam'ın yönetime, ekonomiye, dış siyasete, savaşa, orduya, toplumsal hayata, hukuki sistemlere ve diğerlerine ilişkin tüm hükümleri ancak bir devlet vasıtasıyla uygulanabilmektedir. Rasulullah (sav) bizzat Medine'de kurduğu devlet ile sonra da Raşid Halifeler ile sonra da onlardan sonra gelen Halifeler ile bu uygulama daima süregelmiştir. Son asırda çıkan bazı patentli alimler ve birkaç istisna dışında, önceki ve sonraki alimlerden, müctehidlerden veya diğerlerinden olan hiçbiri, Hilafetin farz olduğu ve Halifenin tüm yeryüzünde tek olması gerektiği hususunda ihtilaf etmemişlerdir. Hepsi de Hilafetin İslam'ın hükümleri ile yönetim göstermek zorunda olan kaçınılmaz bir kurum olduğunda görüş birliği içerisindedir. Üstelik Batı hadaratı ve politik odakları için asırlar boyunca büyük bir korku ve rahatsızlık kaynağı olan Hilafet, özellikle Batı Avrupalı devletlerin yoğun çabaları sonucu yaklaşık 200 yıllık bir uğraştan sonra yıkılabilmiştir. Hilafetin yıkılmasından sonra da yeniden kurulmaması için; milliyetçilik, vatancılık, ulus-devlet, Batı hayranlığı, manevi İslam, modern Haçlı Seferleri gibi birçok fikri, siyasi, askeri ve diğer üslupları aralıksız olarak kullanmışlardır. Tüm bu gayretlerine rağmen İslam Ümmeti arasında yükselen Hilafet haykırışlarına engel olamamış, Müslümanların kendi Dinlerine ve Devletlerine duydukları özlemi köreltememişlerdir. Onlar boykot, saldırı, propaganda, tutuklama, hapsetme ve hatta katletme üsluplarıyla başaramadıklarını yöneticileri, alimleri, yazarları ve medya organlarını kullanarak, raporlar yayınlayarak başarmaya çalışmaktadırlar. Bu uğurda çokça bütçe ayırmaktadırlar. Şüphesiz ki Allah vaadini mutlaka yerine getirecek, Nurunu tamamlayacaktır. Oysa özellikle sömürgeci kafirlerin sonu mutlaka hezimet ve hüsran olacaktır. Allah (svt) onlar hakkında şöyle buyurmuştur: Kafirler (insanları) Allah'ın yolundan saptırmak için mallarını harcıyorlar. Daha da harcayacaklardır. Ama sonra bu, onlar için bir hasret (yürek açısı) olacak ve en sonunda mağlup olacaklardır. |