|
Cumhurbaşkanlığı, Türkiye Cumhuriyeti'nin en önemli ve kilit konumlarından biridir. Sahip olduğu yetkiler ile, devletin şekillenmesinde kritik bir etkisi vardır. Dolayısıyla rejimin hâmileri olan Laiklere göre, bu mâkamın emin ellerde olmaması ciddi bir tehlike arzetmektedir. En son 2000 yılında yapılan seçimlerde Cumhurbaşkanı olan Ahmet Necdet Sezer, eski Anayasa Mahkemesi başkanı idi. Yedi yıllık görev süresinin bu yıl dolmasından birkaç yıl öncesinden beri, bu konu laiklerin gündemindedir ve uzun süredir tartışılmaktadır. Fakat birkaç ay önce, Cumhurbaşkanı seçim dönemine yaklaşılması ile birlikte bu tartışmalar iyice alevlendi. İlk tartışma, Cumhurbaşkanı'nın kim olacağı tartışması idi. Türkiye Cumhuriyeti tarihi boyunca Cumhurbaşkanı olmuş tüm parti başkanı siviller, kendi partilerinin başkanları olması ve dolayısıyla Meclis'te çoğunluğu elinde tutan AKP'nin başkanının Recep Erdoğan olması hasebiyle, kamuoyunun beklentisi, Erdoğan'ın aday olacağı şeklinde idi. Bu beklentiden ötürü laikler, Erdoğan'ın adaylığı üzerine odaklandılar ve çeşitli vesileler ile ona saldırmaya başladılar. Bunun için Erdoğan'ın okuduğu şiir yüzünden geçmişte hapishaneye girmiş olması, yani sabıkalı olması, yedi yıl önce bir Avustralya radyosuna (SBS) verdiği demeç gibi argümanları kullandılar. Saldırılarında bütünlük arzetseler de, amaçları farklı idi. Laiklerin hırslı ancak az düşünen sert kesimi, Erdoğan'ın hiçbir surette Cumhurbaşkanı olmamasını istiyorlardı ve tüm çabalarını bu yönde yoğunlaştırmışlardı. Dolayısıyla Erdoğan'ın 24 Nisan'da Cumhurbaşkanı adayı olarak Abdullah Gül'ü göstermiş olması, garip bir tavırdır. Zîra Laiklerin Erdoğan hakkındaki kuşkuları, Abdullah Gül için de geçerlidir. Hatta Gül, laikler tarafından Erdoğan'ın "ikizi" veya "kardeşi" olarak tanımlanmaktadır. Gerçek şu ki Laiklerin kuşkuları ve Erdoğan'ın partisinin kontrolünü kaybetme endişesi olmasa, Erdoğan'ın bizâtihi aday olması mümkündü. Bu tamamen olmasa da, kısmen Abdullah Gül için de geçerlidir. Bunun için Erdoğan'ın -ki bununla Amerika'yı kastediyoruz- plânı, Cumhurbaşkanlığına laiklerin kuşkularını gideren, ama aynı zamanda kendisine sadâkat gösterecek "emanetçi" bir ismi öne çıkarmaktı. Bu ise elbette Abdullah Gül değildi. Bu koşullara uyan en tipik örnek, Savunma Bakanı Vecdi Gönül idi. Nitekim Erdoğan ve Gül hakkında, dokunulmazlıkları nedeniyle askıya alınmış çok sayıda dava bulunduğu halde, Gönül yaklaşık otuz yıl devlet kademelerinde çalışmış şâibesiz klasik bir devlet memurudur. Ilımlı yapısı ve ordu ile ilişkileri bakımından idealdir. Üstelik hanımı da başörtülü değildir. İşte bu vasıflarından ötürü Vecdi Gönül'ün, Erdoğan'ın aklındaki isim olması uzak bir ihtimâl değildir. Nitekim Erdoğan'ın niyeti, Başkanlık Sistemi'ne geçiş yapılmasını sağlayacak yasal ve anayasal değişikliklerden sonra yenilecek seçimlere kadar "emânetçi" bir aday bulmaktı ve Gönül buna uygundu. Yine ordunun, Abdullah Gül ismi açıklanıncaya kadar sükûnetini korumuş olmasının, Vecdi Gönül'ün adaylığını umduklarından kaynaklanması da uzak bir ihtimâl değildir. Nitekim bu yönde haberler geçmiştir. Bunlardan en dikkat çekici olanı, Genelkurmay karargâhından iyi haber alabilen HaberTürk Televizyonu'nun Gül'ün adaylığının açıklanmasından önceki gece, yaklaşık üç saat boyunca aralıksız yayın yaparak Gönül'ün aday olacağını ilan etmesidir. Bu bağlamda, Erdoğan'ın hesaplarını, Meclis Başkanı Bülent Arınç'ın bozmuş olması güçlü bir ihtimâl olarak öne çıkmaktadır. Nitekim bilhassa laik medyada, Erdoğan'ın Arınç ile görüşmesi sırasında geçen konuşmalar ifşa edilmiştir ve bu ifşaatlar muhtemelen doğrudur. Buna göre Arınç, Erdoğan'dan veya Gül'den başka üçüncü bir ismin aday gösterilmesi halinde kendisinin de aday olacağını Erdoğan'a bildirdi. Nitekim Erdoğan'ın Gül ismini açıklamasından önceki günün akşamında Arınç yaptığı açıklamada, "adaylık rezervini koruduğunu", yani aday olma ihtimâlinin bulunduğunu söylediği halde, Gül'ün aday gösterilmesinden sonra yaptığı açıklamada şöyle dedi: "Dün akşam size (gazetecilere) adaylık rezervimi koruduğumu söylemiştim. Ama şimdi bu rezervimi kaldırıyorum ve aday olmayacağım." Bu demektir ki Erdoğan, Gönül'ü aday gösterseydi Arınç da adaylığını koyacaktı ve AKP'nin ikileme düşmesine ve prestijinin sarsılmasına yol açacaktı. Erdoğan, böyle bir riski göze almaktansa, Abdullah Gül'ü aday göstermek gerektiğine kâni yahut mecbur oldu. Dolayısıyla Abdullah Gül ismi, muhtemel adaylar arasında geçiyor olsa da, Erdoğan'ın kerhen açıkladığı garip bir isimdir. Abdullah Gül'ün Erdoğan'a yakınlığı nedeniyle normal bir tercihmiş gibi görünse de, aslında hem laiklerin Erdoğan'ı adaylığa zorlayan kesimi için, hem de Vecdi Gönül'ün aday gösterilmesini bekleyen Ordu için sürpriz olmuştur. Abdullah Gül, adaylığının açıklanmasından sonra diğer partiler ve milletvekilleri ile görüşerek destek talep etti. Çünkü laikler, seçimin yapılacağı oturumun açılabilmesi için milletvekillerinin üçte ikisinin (2/3) yani 367 milletvekilinin hazır bulunması gerektiğinde ısrar ediyor, aksi takdirde Anayasa Mahkemesi'ne başvurmakla tehdit ediyorlardı. Erdoğan liderliğindeki AKP ise, bir taraftan bu 367 şartının doğru olmadığını alaycı bir dille savunurken, öte yanda Abdullah Gül'ün ziyaretleri ile bu şartı bir şekilde tamamlayıp laiklerin önünü kesmek istiyordu. 367 şartının tamamlanması için kilit iki parti DYP ile ANAP'tı. Her iki parti de AKP'ye diğer partilerden daha yakın olan muhâfazakâr partiler olarak bilinmektedir. Oysa hem DYP hem de ANAP, asıl aktörlerinin arka plânda oynadığı partilerdir. Nitekim her iki parti de Kasım 2002 seçimlerinde barajı aşamayıp kenara çekilince, liderleri partilerinden istifa etmişti. DYP, Laikler ile Amerika arasında ustalıkla oynayan kurnaz bir politikacı olan Süleyman Demirel'in kurduğu partidir. Kendisi 1993'te Özal'ın ölümünden sonra Cumhurbaşkanı olunca, parti liderliğini kendi adamı olan Hüsamettin Cindoruk'a bırakmak istediyse de, partisi içerisinde hızla yükselen Tansu Çiller'in başkanlığının önünü kesemedi. 2000 yılında Cumhurbaşkanlığı süresinin dolmasından sonra, fazlaca göze çarpmaksızın, içten içe çalışmalar yürüttü. 2002 seçimlerinde partinin hezimete uğraması ve Tansu Çiller'in parti başkanlığından istifa etmesi üzerine, eski Emniyet Genel Müdürü ve eski İçişleri Bakanı Mehmet Ağar partinin başına geçti. ANAP ise, Özal'ın Cumhurbaşkanı olmasıyla birlikte partide büyük bir güç kazanan ve Özal'a rağmen partinin rotasını değiştiren Mesut Yılmaz'ın liderliğindeki partidir. Yine 2002 seçimlerinin ANAP için de hezimetle sonuçlanması üzerine Mesut Yılmaz istifa etti ve bu parti de bir müddet liderlik krizi yaşadı. Daha sonra AKP'den milletvekili olmuş ve bakanlık yapmış olan, Mesut Yılmaz döneminde ANAP'ın genel başkan yardımcısı olan Erkan Mumcu, AKP'den istifa ederek partinin başına geçti. Dolayısıyla hem DYP hem de ANAP, yeni liderlerinin etkinliğine rağmen, eski liderleri olan Demirel ile Yılmaz'ın etkisi altındadır. Bu da bu iki partinin AKP aleyhinde seyrettiği anlamına gelmektedir. İşte AKP'nin muhtaç olduğu çoğunluk desteğini elde edememesinin altında yatan bu faktördür. Yine bu iki partiyi, seçimler arifesinde apar-topar yeni bir parti adı altında birleştiren de bu faktördür. Gül'ün cumhurbaşkanlığı için 27.05.2007 günü yapılan oylamada, üçte iki çoğunluk sağlanamayınca, CHP bu meclis oturumu hakkında Anayasa Mahkemesi'ne dava açtı. Böylece Türkiye Cumhuriyeti tarihi boyunca ilk defa bir Cumhurbaşkanlığı seçimi mahkemelik oldu. Anayasa Mahkemesi, 1960 darbesinden sonra çıkarılan 1961 Anayasası ile birlikte icat edilen bir kurumdur. Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucu kadrosu, Menderes döneminden edindikleri acı tecrübe sonucunda, nizâmın tehlikeye uğraması veya sarsılması halinde, ilk etapta ordunun devreye girmemesi, ordu müdahalesinin son seçenek olarak kalması düşüncesiyle, Cumhurbaşkanı'nın genişletilmiş yetkileri ile yetinmeyerek Anayasa Mahkemesi'ni kurmayı kararlaştırmışlardı. Bu bakımdan Anayasa Mahkemesi'nin aslî fonksiyonu, -eğer yetkisi kapsamında ise- nizâmın bekâsını gerektiren durumlarda müdâhale ederek ordunun müdâhalesine ihtiyaç duyulmamasını sağlamaktı. Hükümet'in ve Meclis Başkanı'nın AKP'den olduğu koşullar altında bir de Erdoğan veya Gül gibi bir Cumhurbaşkanı seçilmesi, Laik Diktatörlük tarafından rejime yönelik bir tehdit olarak algılandı. Bunun için gerek politikacılar, gerek medya, gerekse halk kitleleri yoluyla harekete geçerek bunu önlemek istedi. Politik manevra açısından en kritik adım, Erkan Mumcu liderliğinde 20 milletvekili bulunan ANAP'ın AKP'ye desteğini kesmekti. Nitekim öyle de oldu ve Mumcu, AKP'ye destek vermeyeceklerini açıkladı. Böylece üçte iki çoğunluk sağlanamadı ve CHP, Anayasa Mahkemesi'ne gitti. Anayasa Mahkemesi, 11 üyeli bir mahkemedir. Mahkemenin yapılan son başkanlık seçimlerinde mevcut başkan Tülay Tuğcu, bir oy farkla zar-zor seçilebilmişti. Bir diğer ifadeyle Anayasa Mahkemesi üyelerinin önemli bir kısmı, Laik Diktatörlük ile tam işbirliği içerisinde değildi. Fakat üyelerin Cumhurbaşkanı tarafından atanması itibariyle, kısa bir süre önce Cumhurbaşkanı Sezer, (olağan gerekçeler ile) Mahkemeye yeni yedi üye atayarak mahkemede Laik Diktatörlük lehine önemli bir ağırlık kazandırdı. Buna göre eskiden altı lehte üyeye karşılık beş aleyhte üye bulunurken, bu atamalardan sonra dokuz lehte üyeye karşılık iki aleyhte üye [Refah Partisi'nin kapatılması davasında da karşı oy kullanan iki üye, Haşim Kılıç ve Sacit Adalı] bulunur oldu. Dolayısıyla CHP'nin üçte iki çoğunluk meselesini Anayasa Mahkemesi'ne taşımasından çıkacak karar önceden belliydi. Ne var ki Gül'ün Cumhurbaşkanlığı için birinci tur oylamanın yapıldığı ve üçte iki çoğunluk bulunamadığı için CHP'nin Anayasa Mahkemesi'ne gittiği 27.05.2007 Cuma günü gecesi saat 23:15'te Genelkurmay Başkanlığı'nın internet sitesinde bir bildiri yayınlandı. Yayınlanan muhtıra niteliğindeki bildiri, önceleri vâki olmamış bir biçimde, gazete büroları telefonla aranarak ve internet sitesine bakmaları istenerek duyuruldu. Bildiride üzerinde en çok durulan ifadeler şunlardı: "Son günlerde, Cumhurbaşkanlığı seçimi sürecinde öne çıkan sorun, laikliğin tartışılması konusuna odaklanmış durumdadır. Bu durum, Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından endişe ile izlenmektedir. Unutulmamalıdır ki, Türk Silahlı Kuvvetleri bu tartışmalarda taraftır ve laikliğin kesin savunucusudur. Ayrıca, Türk Silahlı Kuvvetleri yapılmakta olan tartışmaların ve olumsuz yöndeki yorumların kesin olarak karşısındadır, gerektiğinde tavrını ve davranışlarını açık ve net bir şekilde ortaya koyacaktır. Bundan kimsenin şüphesinin olmaması gerekir." Bildirinin son paragrafı ise açık bir darbe tehdidi idi: "Özetle, Cumhuriyetimizin kurucusu Ulu Önder Atatürk'ün (!), "Ne mutlu Türküm diyene!" anlayışına karşı çıkan herkes Türkiye Cumhuriyeti'nin düşmanıdır ve öyle kalacaktır. Türk Silahlı Kuvvetleri, bu niteliklerin korunması için kendisine kanunlarla verilmiş olan açık görevleri eksiksiz yerine getirme konusundaki sarsılmaz kararlılığını muhafaza etmektedir ve bu kararlılığa olan bağlılığı ile inancı kesindir." Muhtıranın yayınlanmasından sonra medyada yapılan tartışmalarda ilginç bir iddia ortaya atıldı. Denildi ki "bu muhtıra, zamanlaması, içeriği ve üslubu açısından klasik bildirilere pek benzememektedir." Her ne kadar Ordunun mevcut liderliği şahin nitelikli olsa da, daha şahin generallerin bulunduğu doğrudur. Bir diğer ifadeyle, "ordunun daha şahin grubu bu bildiriyi hazırlayıp resmî sitede yayınladı, sitede yayınlandığı için de Genelkurmay Başkanlığı bunu üstlenmek zorunda kaldı" denilmesi mümkündür. Nitekim Büyükanıt'ın 12 Nisan'da yaptığı basın açıklamasında ve Gül'ün adaylığının duyurulmasından sonra Genelkurmay İkinci Başkanı Ergun Saygun'un değerlendirmesinde, ordu liderliğinin böyle bir muhtıra hazırlama niyetinde olduğuna dair somut bir iz yoktu. Fakat ne şekilde olursa olsun, önemli olan; bu muhtıranın içeriğinin Genelkurmay'ın bakışına tamamen uygun olduğu ve Genelkurmay tarafından üstlenilmiş olduğudur. Ayrıca gerçeklik payı olsa bile bu iddia, alışkanlık haline geldiği gibi, tartışmaları kurumlar üzerindeki tartışmalardan uzaklaştırıp birtakım şahıslar veya gruplar üzerindeki tartışmalar haline dönüştürmek içindir. Dolayısıyla bu muhtıra, her ne şekilde yayınlanırsa yayınlansın, kesinlikle Genelkurmay'a aittir. O halde merak uyandıran soru şudur: Peki, Anayasa Mahkemesi'nin oylamayı iptal edeceği ve üçte iki şartı koyarak Meclis'in Cumhurbaşkanı seçmesinin önüne geçeceği kesin olarak bilindiği halde, Genelkurmay böyle bir saatte böyle bir bildiriyi neden yayınladı? Böyle bir saatte yayınlanmasının açık bir anlamı vardır. Çünkü askerî darbeler geceleri yapılır ve insanlar sabah uyandıklarında karşılarında askerleri görürler. Buna rağmen bildirinin içeriğine bakıldığında, askerin gerçek anlamda darbe yapmaya niyetli olduğuna dair bir iz görülmez. Eğer bildiri, gerçekten darbenin habercisi olsaydı, küçük bölgelerde yaşanan basit konular bildiride yer almazdı. Aksine darbeye yol açabilecek mevcut sorunlar, sorunların kaynağı, politikacıların tutumu gibi askerin müdahalesine "yasal açıdan" haklılık kazandıracak gerekçeler sıralanırdı. Çünkü Türk Ordusu'nda bariz olan en çarpıcı iki unsur; yasal olmayan işi yapmaması ve kendisini rejimin bekçisi olarak görmesidir. Yasal olmayan bir işi yapmaması demek, generallerin emeklilik sonrası sorumluluktan kurtulma ve ordunun prestijini koruma arzusundan kaynaklanır. Bunun için her darbeden sonra generaller, bu amacı sağlamak üzere kendilerine birtakım yeni garantiler kazandırırlar ki buna "çıkış güvenceleri" denir. Ayrıca dikkate değerdir ki Türkiye'de bugüne kadar çıkarılmış tüm anayasalar [1924, 1961, 1982 anayasaları gibi], askerî vesâyet altında yazılmış anayasalardır. Ordunun kendisini rejimin bekçisi olarak görmesine gelince; bu görev, İslâmî Hilâfet'i yıkmış, İslâm'a ve Müslümanlara düşman vasfına sahip Cumhuriyet'in kuruluşu sırasında, rejim muhaliflerinin ve rejim karşıtı hareketlenmelerin demir yumruk ile bastırılması için biçilmiş bir görevdir. Bunun içindir ki İslâm'ı hayattan, toplumdan ve devletten uzaklaştırmak anlamındaki Laiklik, ordunun en bâriz vurgusudur ve bunun içindir ki ordu, siyâsette etkin bir rol oynamaktadır. Bununla birlikte şu anda darbe artık, Laik Diktatörlüğün -nükleer silah gibi- son seçeneğidir. Tüm seçenekler tükendikten sonra bile kullanılması için, yasal-anayasal meşruiyet, halkın desteği, yerel, bölgesel ve devletlerarası koşullar gibi faktörlerin elverişli olması gerekir ki şu anda bunların çoğu darbeye uygun değildir. Üstelik özellikle Büyükanıt'ın açıklamalarından, ordunun hâlâ Amerika'dan çekindiği açığa çıkmıştır. Bir diğer ifadeyle ordu, Amerika'nın Irak'ta bataklığa battığının ve heybetini önemli ölçüde kaybettiğinin farkında değildir. Dolayısıyla bu bildirinin yayınlanmasının üç sebebi vardır: 1. Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt, 12.05.2007'de -ilk defa- bir basın toplantısı düzenleyip mevcut durumdan ve ordunun tavrından bahsetmişti. Açıklamalarında dengeli, dikkatli ve genel ifadeler ile konuşan Büyükanıt'ın açıklamalarından, bilhassa Cumhurbaşkanlığı ve başörtüsü hakkında sorulan sorulara verdiği cevaplar ile, ordunun ılımlı bir seyir izlediği ve sertlik yanlısı olmadığı izlenimi uyanmıştı. Bu basın toplantısından sonradır ki Erdoğan, Gül ve diğer AKP'liler, Büyükanıt'ın açıklamalarından büyük memnuniyet duyduklarını ifade edip rahat tavırlar takınmaya başlamışlardı. Bu durum, ordu içindeki şahin generallerin tepkisini çekmiş olmalı ki, bu bildiri ile AKP'ye bir çekidüzen verilmek ve ordunun sanıldığı kadar yumuşak olmadığı gösterilerek darbe tehdidi ile korkutulmak istenmiştir. 2. Laik Diktatörlük, mevcut Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin önü kesilse ve erken seçime gidilse bile, AKP'nin bu durumu istismar ederek ve kendisini mağdur pozisyonuna sokarak genel seçimlerden daha güçlü bir şekilde çıkıp daha rahat bir şekilde yeni Cumhurbaşkanını seçebileceği ihtimâlini göz ardı etmemiştir. Bunun için Cumhurbaşkanlığı seçimlerini erken seçimlerin sonrasına ertelemenin yeterli olmadığı ve AKP'nin bu seçimlerde güç kaybetmediği sürece baş belâsı olmaya devam edeceğini fark etmiştir. Bunun için halk kitlelerinin sokağa dökülmesi ve muhalif partilerin birleştirilmesi gerektiğine kâni olmuştur. İşte bu bildiri, bu iki maksadı sağlamak için yayınlanmıştır. Nitekim önceden plânlandığı halde, İstanbul'da emekli generallerin liderlik ettiği laiklerce düzenlenen miting, ordunun bu teşvik ve tahriki ile muazzam bir kalabalığa dönüşmüştür. Üstelik mitingde atılan sloganlar, açılan pankartlar ve yapılan konuşmalar, ordunun sözde kaygılarını ve endişelerini birebir yansıtmıştır. [Mitingdeki sloganlara örnekler: "Halife Değil, Cumhurbaşkanı İstiyoruz", "Şeriat'a Hayır!", "Gericiler ile Kavgamız Hala Devam Ediyor", "1923 Ruhu Yolumuzu Aydınlatıyor" (Cumhuriyet'in kuruluşuna atıf), "26 Ağustos Ruhu İçimizde" (26 Ağustos: M. Kemâl'in 1921'de "Hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır. O satıh bütün vatandır" dediği ve 1922'de "Büyük Taarruz" denilen harekâtı başlattığı güne atıf)] Yine bu bildirinin dürtüklemesi ile, sağ kanattan DYP ve ANAP apar-topar birleşme kararı almış, sol kanattan CHP ve DSP de seçimlerde ittifak yapmaya yönelik çalışmalara girişmişlerdir. 3. Ayrıca bir etki olarak, uzun süredir AKP'nin rejimi yıpratmasına karşı öfkeli seyirci olmaktan öte bir şey yapamayan laiklere, bu bildiri ile ordunun seyirci olmadığı bildirilerek güven verilmiştir. Bunun içindir ki bildirinin yayınlanmasından sonraki süreçte laiklerin güçlü bir gurur ve heyecan ile kuşandıkları görülmüştür. Bununla birlikte mitinglerde "Şeriat de istemiyoruz, darbe de istemiyoruz" söyleminin öne çıkması ise; hem ordunun bu mitinglerin arkasında olduğunu gizlemek içindir, hem de ordunun darbeden aciz olduğu gerçeğini gizlemek içindir. Bildirinin yayınlanmasından sonraki gün, 28.05.2007 günü saat 15:00'te Hükümet adına yapılan açıklamada, bu bildiriye sert bir karşılık verildi. Yapılan açıklamada, bir taraftan Genelkurmay Başkanı'nın yasal olarak Başbakanın emrinde olduğu şeklinde sert ifadeler ile birlikte bazı kesimlerin ordu ile hükümet arasını açmaya, devletin kurumlarını birbirine düşürmeye çalıştığı şeklinde sertliği hafifletici ifadeler de yer aldı. En çok sorulan soru şudur: Hükümet böylesine sert bir tepkiye nasıl cüret etti? Çok basit, çünkü Hükümet, ordunun blöf yaptığının, darbe yapmaktan âciz olduğunun farkındadır. Bunun için sert bir karşılık vererek ordunun bildirisi sonrasında sarsılan prestijini geri kazanmaya çalışmıştır. Aynı zamanda seçimler arifesinde ordu ile çatışmak istemediklerini göstermek istemiştir. Ama en önemlisi, darbe söylentileri sonrasında parti tabanında oluşan sarsıntının ve hayâl kırıklığının önüne geçmek üzere tabana mesaj verilerek, Hükümetin ayakta olduğu ifade edilmiştir. Şimdi soru şudur: Peki bu, atışmalar halk nezdinde nasıl yansımıştır? Nasıl yansıdığını sandıktan çıkan oylar gösterecektir. Fakat şu da var ki ordunun halk nezdinde bir itibarı vardır veya öyle kabul ettirilmekte, halk da bunu sükût ile ikrar etmektedir. Bu itibarın kaynağı, ordunun (aslında diktatörülük alâmeti olan) heybetinin ülkenin selâmetinin güvencesi olarak görülmesi veya gösterilmesi, bir de ülkenin doğusunda yaşanan terör olaylarına karşı mücâdelesi sebebiyle ordunun desteklenmesidir. Eğer PKK terörü gibi bir faktör olmasa ordunun yapacak bir işi olmayacağı, dolayısıyla halkın sevgisini ve desteğini alacak bir gerekçe bulunmayacağı için, ülkede halkı canı, malı, güvenliği ve geleceği üzerinde tehlike potansiyeli bulunan "suni bir tehdit" oluşturulması, ordunun bekâsı için olmazsa olmazdır. Bunun içindir ki bu tür tehdit potansiyeli bulunan faktörler, her ne zaman siyâsî boyuta çekilmeye çalışılsa, ordu "rejimin tehlike altında" olmasını bahane edip bunları askerî boyuta çekmeye çalışmaktadır. Kürt sorunu bunun en bariz örneğidir. Dolayısıyla ordunun hükümet karşıtı bildirisine halkın eğilimi, ordunun daha fazla desteklenmesi ve hükümetin gözden düşmesi olarak yansıyabilir. Halkın ağırlıklı eğilimi böyle ise, AKP'nin seçimdeki oyları azalacaktır. Halk arasında yüzeysel düşünme egemen olduğu için, insanlar bu tür bildirilerin içeriklerini tam olarak anlayamazlar. Dolayısıyla izledikleri televizyonlar, dinledikleri yorumcular ve okudukları gazeteler onları önemli ölçüde etkiler. Bu açıdan bakıldığında, -medyada hükümet lehine bir ağırlık bulunsa da- ordunun bildirisinin, hükümetin tepkisinden daha fazla avantaja sahip olduğu düşünülebilir. Bildiriden hemen sonra yapılan ve halen sürdürülen Laiklik mitinglerinin medyayı fazlaca işgâl etmesi ve Hükümet'in işbaşına geldiğinden beri oldukça "geveze" bir takınarak açıklamalarının kıymetini azaltması, bu öngörüyü güçlendiren etkenlerdir. CHP'nin başvurusundan sonra merakla beklenen Anayasa Mahkemesi'nin kararı 1 Mayıs'ta geldi ve tahmin edildiği gibi Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin birinci turu iptal edildi ve her oturum için üçte iki çoğunluk sağlanması gerektiği kararlaştırıldı. Bunun üzerine Erdoğan ve beraberindekiler, ilk anlarda mahkemenin kararını saygıyla karşıladıklarını ve durumu değerlendireceklerini söyledikleri halde, durum değerlendirmelerinden sonra yedikleri şamarın sersemliği ile hırçın tavırlar sergilediler. Bunların en barizi, Erdoğan'ın bu kararı "Demokrasiye atılmış bir kurşun" olarak tanımlaması idi. Laiklerden gelen tepkiler üzerine geri adım atan Erdoğan, bu sözü mahkemeye karşı değil, mahkemeyi kışkırtmaya çalışan CHP lideri Baykal'a karşı söylediğini belirtmek zorunda kaldı. Bunların bir diğeri de mahkemenin kararının açıklandığı 1 Mayıs akşamı Erdoğan'ın açıkladığı anayasal değişikliklerdi. Erdoğan yaptığı açıklamada, Cumhurbaşkanı Meclis'e seçtirilmediği için halka gitmeye karar verdiklerini, buna göre Cumhurbaşkanını halkın seçmesini sağlayan bir anayasa değişikliği yapacaklarını, bunun dışında Cumhurbaşkanını iki kez beşer yıllığına seçilmesi (şu anda bir kez yedi yıllığına seçiliyor), genel seçimlerin dört yılda bir yapılması (şu anda yasal olarak beş yılda bir yapılması gerekiyor, ancak -birkaç istisna hariç- beş yıl dayanan bir hükümet olmadı), milletvekili seçilme yaşının 25'e indirilmesi (şu anda 30. fakat bu düzenleme değişiklik paketinden çıkarıldı) ve son olarak Cumhurbaşkanlığı seçimleri de dâhil, tüm meclis oturumları için toplantı yeter sayısının 367'den (üçte ikiden) 184'e indirilmesi gibi değişiklikler yapacaklarını, bunun için hemen sabahtan itibaren çalışmalara başlanacağını, ayrıca Cumhurbaşkanlığı seçimleri için turların sürdürüleceğini, erken seçim sürecinin artık başladığını, olabilecek en erken tarihte seçimlerin yapılacağını... söyledi. Değişiklik paketinin en önemli maddeleri, hiç kuşkusuz, Cumhurbaşkanını halkın seçmesi ve toplantı yeter sayısının 367'den (üçte ikiden) 184'e indirilmesidir. Diğerleri her partinin ve ordunun kabul edebileceği olağan düzenlemelerdir. Fakat Cumhurbaşkanını halkın seçmesi, doğrudan sistemi hedef alan bir düzenlemedir. 1. Cumhurbaşkanlığı, Laik Devletin sembolü ve Silahlı Kuvvetlerin başkomutanı olarak tanımlanmaktadır. Laikler açısından halkın böyle bir şahsiyeti seçme yeterliliği olamaz. Çünkü halk, kimin laik devleti daha çok temsil edebileceğini, kimin Silahlı Kuvvetlerin başkomutanı olabileceğini idrâk edemez. Dolayısıyla Laikler, bu düzenlemeyi Cumhurbaşkanının bu vasıflarının aşındırılmasına kapı aralamak olarak değerlendireceklerdir. 2. Bu düzenleme, Parlamenter Cumhuriyetçi sistemden, Başkanlık veya Yarı-Başkanlık sistemlerine geçişin ilk adımıdır. Oysa Laikler, devlet kurumlarının etkinliğini azaltmaya dayalı bu sistemlere karşı çıkacaklardır. Çünkü Laiklerin asıl kuvvetleri ve dayanakları, bu devlet kurumları üzerindeki egemenliklerinden kaynaklanmaktadır. 3. En önemlisi, kurulduğu günden beri Laik Cumhuriyet kendisini bu Müslüman halka benimsetememiştir. 1920'de temellerinin atılmasından çok partili sisteme geçilen 1946 yılına, ardından 1950'de Demokrat Parti iktidarına kadar, bu nizâmı halka kabul ettirmek için her tür şiddet ve baskı politikalarını demir yumruk ile uygulamışlardır. O zaman ülkenin tek partisi olan CHP'den ayrılan bir grubun kurduğu Demokrat Parti, bunun içindir ki yapılan ilk seçimlerinde, halkın duygularını okşayan çizgisinden ötürü büyük bir başarı elde etmiş, 1950'den askerî darbe ile devrildiği 1960'a kadar ülkeyi yönetmiştir. Darbeden sonra halkın yeniden muhâfazakâr partilere meyletmesi, 1971 müdâhalesine yol açmıştır. Benzeri bir yaklaşım ile meydana gelen 1980 darbesinden sonra nispeten sakinleşen kamuoyunun, 1990'ların ortalarına kadar yeniden halkın İslâmî değerlerini savunan siyâsî yapılanmalara yönelmesi, 1997 askerî darbesine yol açmıştır. Fakat kısa bir süre sonra kamuoyu yeniden halkın inançlarını ve değerlerini savunan veya savunur görünen yapılanmalara teveccüh etmiştir. Dolayısıyla Laik Diktatörlük, İkinci Dünya Savaşı sonrasında yaptığı politik açılımdan bugüne kadar yarım asrı aşan sürede dört askerî müdâhalede bulunmasına rağmen, kendisini bir türlü bu Müslüman halka benimsetememiştir ve "Hattı müdâfaa değil sathı müdafaa" [Düşman dışarıda değil, içeridedir] sloganı ile halkını düşman olarak gördüğü, "Ne mutlu Türküm diyene" [Kökeni ne olursa olsun herkes Türk'tür] sloganı ile Türk kökenli olmayan halkını karşısına aldığı, "İrtica" dediği İslâm'ı "terör eylemlerinden daha büyük bir tehdit" kabul edip halkın inançlarına karşı olduğu sürece de asla benimsetemeyecektir. Bu yüzden Cumhurbaşkanının halk tarafından seçilecek olması demek, "artık hiçbir Laik Cumhurbaşkanı olamaz" demektir. Toplantı yeter sayısının 367'den (üçte ikiden) 184'e indirilmesine gelince; Laiklere göre bahsedilen vasıflar ile Cumhurbaşkanlığı, Mecliste çoğunluğu bulunan bir partinin keyfî olarak seçebileceği bir şahsa teslim edilemez. Bunun yerine ortak mutâbakat ve uzlaşma ile seçilmelidir. Bir diğer ifadeyle, öyle bir adam seçilmelidir ki hem Mecliste grubu bulunan (yani en az 20 milletvekili olan) partiler, devlet kurumları ve en önemlisi ordu ona muvâfakat edebilmelidir. Toplantı yeter sayısının 184'e inmesi ise bu uzlaşmayı bloke etmektedir. Söz konusu anayasa değişikliği paketi, Erdoğan'ın açıklamasından hemen sonra Meclis'te ele alındı, Anavatan'ın desteği ile kabul edildi ve 12 Mayıs'ta Cumhurbaşkanına gönderildi. Şimdi üç soru vardır: 1. Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde AKP'ye destek vermeyen Anavatan, neden bu pakete destek verdi? 2. Tüm partiler, 22 Temmuz'da yapılacağı ilan edilen erken seçimler için yoğun hazırlıklara başladığı halde, AKP neden böyle bir paketi gündeme getirip bununla meşgul olmaktadır? 3. Mevcut Cumhurbaşkanı Sezer, bu paketi onaylayacak mı? Onaylarsa ne olur, onaylamazsa ne olur? Gerçek şu ki AKP, bu Cumhurbaşkanlığı seçimlerinden ağır bir darbe aldı yada şimdilik öyle görünüyor. En azından AKP, prestijinin sarsıldığını düşünüyor. Bunun için seçim çalışmalarına girişip halkın karşısına çıkmadan önce, güçlü mazeretlere ihtiyaç duyuyor. Tüm partiler, seçim hazırlıkları ile meşgul iken AKP'nin Meclis'te yasa çıkarmakla uğraşması; halk karşısında kendisine bahaneler bulmak istemesi, bu suretle sarsılan imajını tazelemesi ve ileriki dönem plânlarını uygulayamasa bile, tartışılmasını sağlamasıdır. Halka sunacağı en önemli mazeret, mağdur rolüne bürünerek "Gördünüz mü, Meclis'te çoğunluk olduğumuz halde Cumhurbaşkanını bize seçtirmediler, biz de halka gideceğiz dedik, onu da kabul etmiyorlar, şimdi bizi daha çok destekleyin ki onların üstesinden gelebilelim" mealinde bir yaklaşım olacaktır. Çünkü AKP, Cumhurbaşkanı Sezer'in bu paketi onaylamayacağından emindir. Çünkü pakette Laikler için hassas maddeler vardır. Paket, Cumhurbaşkanı Sezer'e gönderildikten sonra AKP'nin meydanlara inmesinin zamanı gelmiş demektir. Ayrıca Cumhurbaşkanı adayı Gül'ün hanımının başörtülü olması hasebiyle, parti adına olmadan yani partili şahıslar vasıtasıyla "başörtüsü" konusunu da istismar edecektir. Çünkü AKP kendisini dinci olmayan, dürüst Kâfiri dürüst olmayan Müslümandan üstün gören "ılımlı" bir Amerikancı partidir. Anavatan'ın desteğine gelince; halka yakınlığı ile bilinen muhâfazakâr medyada, Anavatan'ın Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde AKP'ye destek vermemesi, bir ihânet ve arkadan vurma olarak lanse edildi. Bu ise Anavatan'ın seçimlerde hedef aldığı muhâfazakâr oyların azalmasına yol açan bir propaganda idi. Dolayısıyla hem AKP hem de Anavatan, bu paket ile bir seçim manevrası amaçlamışlardır. AKP'nin ileriki dönem plânlamasına gelince; Amerikan stratejisi gereği, Türkiye'deki Laik egemenliğin kırılmasının iki yolu vardır. Bunlar; Avrupa Birliği'ne üyelik bahanesiyle anayasal reformlar yaparak Laik egemenliği dayanakları olan "anayasal yetkileri ve güvenceleri" tırpanlamak ve liberalleşme, özelleştirme, kamu yönetimi reformu, profesyonel ordu... gibi politikalar ile Laik egemenliğin iskeleti olan devlet kurumlarını dağıtmak veya zayıflatmaktır. Bunun için uzun bir süre, yoğun bir çaba ve güçlü bir sabır gerekmektedir. Amerika'daki gibi başkanlık veya Fransa'daki gibi yarı-başkanlık sistemine geçiş ise bu sürecin bir parçasıdır. Bu sistemlerde Cumhurbaşkanını halk tarafından seçilmesi ise bu konunun gündeme getirilmesi açısından anlamlıdır. Paketin akıbetine gelince; Sezer'in bu paketi yalnızca bir kez veto edip Meclise gönderme hakkı ve bu karar için on beş gün süresi vardır. Erdoğan yaptığı açıklamada, Sezer'in veto etmesi halinde, paketin aynen kabul edilerek tekrar Sezer'e gönderileceğini söyledi. Aslında bu paketin yasalaşması oldukça zordur, ancak AKP seçim malzemesi olarak kullanmak için bu konuyu istismar edecektir. Zîra paketin yasalaşmasının önünde ciddi zorluklar vardır. Bunlardan ilki, Sezer'in vetosundan sonra, Erdoğan'ın dediği gibi Meclis'te aynen kabul edilip Sezer'e geri gönderilmesi için yeniden üçte iki çoğunluk ve Anavatan'ın desteği gerekecektir. Ayrıca AKP'nin mevcut milletvekillerinin, şimdiki seçimlerde aday gösterilmemesi halinde oturuma katılmama ihtimâlleri vardır. Bir şekilde geri gönderilse bile, Sezer'in paketi referanduma gönderme hakkı da vardır. Ayrıca bir şekilde yasalaşsa bile, Anayasa Mahkemesi engeline takılması ihtimâli vardır. Çünkü Laik hukukçular, (Gül'ün adaylığını yasalaşma sürecinde devam ettirmesinden dolayı) Cumhurbaşkanlığı seçimleri sürecinde Meclis'in yasama faaliyeti yapmasının anayasaya aykırı olduğunu iddia etmektedirler. Hatta bir şekilde uygulamaya geçirilse bile, bu uygulamanın Laik rejimi tehdit edecek bir hale gelmesi durumunda Laik Diktatörlüğün müdâhale etme ve dolayısıyla yeni bir siyâsî kriz çıkması ihtimâli vardır. Yeni Cumhurbaşkanlığı seçimlerine gelince; erken seçimlerden sonra yapılacağı neredeyse kesinleşmiştir. -Sezer'in yeni anayasa paketi karşısındaki tavrının süreci değiştireceği ihtimâli göz önünde tutulmak kaydıyla- yeni Cumhurbaşkanı yeni Meclis tarafından seçilirse, AKP'nin üçte iki çoğunlukla Meclis'e girmesinin imkânsıza yakın olması bakımından, -tam da Laiklerin arzuladığı gibi- uzlaşma yoluyla seçilecektir. Fakat şu da var ki Erdoğan'ın istemediği kişi Cumhurbaşkanı olmayacaktır. Hem Erdoğan'ın hem de diğerlerinin ortaklaşa kabul edebileceği bir kişi olacaktır. Bununla birlikte meydana gelebilecek herhangi bir sürpriz gelişme, tüm öngörüleri altüst edebilir. Zira Laiklerde İngiliz tecrübesi vardır. İngilizlerin en önemli iki özelliği ise, ada ülkesinde yaşadıkları için balıkçı ve denizci olmalarıdır. Denizci oldukları için okyanuslara açılabilecekleri gelişmiş gemiler yapmada mahâret kazanıp uzak denizlere açılmış, okyanuslar ötesinden sömürgeler edinmişlerdir. Balıkçı oldukları için de onların siyâsetine sinsilik egemen olmuştur. Nitekim balıkçı, bir yem hazırlayıp suya atar ve balığın o yemi yutmasına kadar sabırla bekler. Balık tuzağa düşünce ipini çeker. Laikler de aynısını yaptılar. Küstahlıklarına, reformlarına ve aşındırmalarına 4,5 yıl sabrettikleri AKP'yi hiç ummadıkları bir anda, şeytanın aklına gelmeyecek üsluplar ile bozguna uğrattılar. AKP bir süre bunun şokunu üzerinden atamadı. Hatta Cumhurbaşkanı adayı Gül bunu, "hayatında hiç böylesine şoka uğramadığını" ifade ederek açığa vurdu. İşte laiklerin bu hamlesi, son dönemlerin en şiddetli krizinin görüntüsüdür. Her ne olursa olsun, hem İngilizci Kemalist Laikler, hem de biraz İslâmî "rötuş" ile laikliklerini gizleyen Amerikancı Laiklerin hepsi, şu anda fiilen devam eden bir çatışma içerisindedirler. Bu da güdümde farklılaşan askerî otorite ile siyâsî otoritenin tahakküm ettiği devletlerin tabiatıdır. Zîra bu tür devletler, iki tür siyâsî kriz ile karşı karşıya kalırlar: 1. Koalisyon Hükümetlerinde: ya koalisyon ortakları arasında, herhangi bir veya birden fazla anlaşmazlık sebebiyle meydana gelen bir kriz olur ya da koalisyon hükümeti ile ordu arasında meydana gelen bir kriz olur. Koalisyon ortakları arasında olursa, telâfi edilmesi mümkün olmazsa Hükümet dağılıp düşer. Kriz, ya yeni bir hükümet kurulmasıyla ya da erken seçimlere gidilmesiyle biter. Koalisyon hükümeti ile Ordu arasında olursa, telâfi edilmesi mümkün olmazsa askerî darbe veya müdâhale olur. Kriz, ya yeni bir hükümet kurulmasıyla ya da seçimlere gidilmesiyle biter. Bu darbe veya müdâhale, ya 1960, 1971, 1980 askerî darbeleri gibi "klasik darbe", ya 28 Şubattaki gibi "post-modern darbe" şeklinde olur. 2. Tek Parti Hükümetlerinde: ya Hükümeti temsil eden parti içerisinde çatlakların baş göstermesi şeklinde parti içi bir kriz olur ya da tek parti hükümeti ile ordu arasında olur. Parti içi olursa, telâfi edilmesi mümkün olmazsa, ya sorun çıkaran olumsuz faktörlerin partiden tasfiyesiyle, ya partinin parçalanıp parçalardan birinin yeni bir hükümet kurmasıyla, ya da erken seçime gidilmesiyle kriz biter. Tek parti ile ordu arasında olursa, işte bu en tehlikeli krizlerdendir ve telâfi edilmesi mümkün olmazsa, aynı zamanda Ordu üzerinde yerel, bölgesel ve devletlerarası koşulların baskın gelmemesi halinde buna, askerî darbeye götüren sıcak bir çatışma eşlik eder. İşte mevcut kriz, tek parti hükümeti [AKP] ile Ordu ve tâbileri arasındaki bir krizdir. Bu kriz, Ordu'nun olağanüstü hâl koşulları oluşturmak üzere askerî manevra yapabilme kudretine yahut Hükümet'in, Ordu'nun askerî olarak oluşturmaya çalıştığı olağanüstü koşulları bertaraf etmek üzere devletlerarası koşulları değerlendirebilme kudretine göre, yeni bir güçler dengesinin ortaya çıkması yahut mevcut güçler dengesinin oturması maksadıyla harâretle karşılıklı tepkime halinde kalacaktır. İşte bu Cumhurbaşkanı seçimi sürecinde yaşanan kriz, tek parti hükümeti AKP ile Ordu ve beraberindeki Laikler arasında meydana gelmiş ve seçime gidilmesiyle sonuçlanmış şiddetli bir krizdir. Fakat bu kez, krizin sona erdiğine hükmetmek için erkendir. Genel seçimlerin sonuçları, yeni Cumhurbaşkanlığı seçim süreci, yerel, bölgesel ve devletlerarası değişimler ve en önemlisi sürpriz gelişmeler... ya krizin kısmen sona ermesine, ya da yeniden tırmanmasına yol açacaktır. Kısmen sona erebilir diyoruz, çünkü AKP var olduğu sürece Laikler gönül rahatlığı içinde uyuyamayacakladır. Her ne olursa olsun, şu bir gerçek ki, AKP iktidarı boyunca Laikleri önemli ölçüde yıpratmış, Laiklerin tartışmasız şiarlarını tartışmaya açmış ve nizâmın temellerini çok olmasa da sarsmayı başarmıştır. Yazıktır ki bu kazanımlar İslâm'ın ve Müslümanların lehine değildir. Bilakis bunları bu konuma yükseltip destekleyen Amerika'nın lehinedir. Bununla birlikte Amerika'nın Türkiye'de nüfuzunu köklü bir biçimde yerleştirmesi o kadar kolay ve hızlı olmayacaktır. Müslümanlara gelince; Sömürgeci Kâfirler ile onların topraklarımız üzerindeki ajanlarını, uşaklarını ve işbirlikçilerini, onların Batılı Küfür fikirlerini, çirkin politikalarını, yalan vaatlerini, yıllardır tekrarlanan hilelerini ve bayatlamış görüşlerini derinden bilmesi ve tam bir ret ile reddetmesi vâciptir. Bunun için Ümmet'in, kendisine liderlik edecek sahih kitlenin yoğun uğraşlarına ihtiyacı her zamankinden daha fazladır. |