|
Sömürgeci Kâfir, Osmanlı Hilâfet Devleti'ni parçaladığı zaman öylesine sınırlar çizdi ki Kürt halkını Suriye, Irak, İran ve Türkiye arasında dörde parçalayıp kalıcı bir sorun haline getirerek kendi Sömürgeci varlığını, habis politikalarını ve projelerini, doyumsuz yağmalarını ve hâin ajanlarını gözlerden uzaklaştırdı. Böylece insanlar, bu meselenin Sömürgeci Kâfir tarafından plânlanmış iğrenç ve kanlı bir kardeş kavgası olduğu gerçeğini görmez oldu. Sömürgeci Kâfir'in nizâmları ile yönetmek ve onlara hizmet etmek üzere ülkenin başına geçirilen hâin yöneticiler ise, bu sorunu ihsân ve hikmet ile çözmek yerine, yangına körükle giderek Ümmet'i telâfi edilmez korkunç bir hasâra uğrattılar. Bu uğurda Müslümanların nice evlâtları katledildi, nice yürekler parçalandı, nice ocaklar söndürüldü, nice servetleri hebâ edildi! Fakat hiçbir şey değişmedi. Sömürgeci Kâfirin beslediği, desteklediği, ajanları ile körüklediği bu vahşet, günümüze dek süregeldi. Amerika, izlediği üslup gereği, Soğuk Savaş döneminde ve sonrasında, dünya çapında birçok terör örgütünü destekledi. Bu minvâlde PKK'yı da ağırlıklı olarak Suriye üzerinde destekledi. Amerika'nın amacı, nüfuz etmek istediği Türkiye'de önünde engel gördüğü Ordu'yu bu şekilde yıpratıp boyunduruğu altına sokmaktı. Ordu, buna karşılık, meseleyi kökünden çözmek yerine, daha da kötüleştiren bir biçimde, Kürt halkını hedef aldı. Kaş yapayım derken göz çıkardı. Sömürgeci Kâfirin yaktığı fitne ateşi içinde nice canlar katledildi, nice köyler boşaltıldı, nice mâsumlara nice zulümler yapıldı. Ülkede milliyetçilik üzerinden kin, nefret ve düşmanlık tohumları ekilmek istendi. Allah'a hamdolsun ki bu tohumlar hiçbir zaman ürün vermedi ve Türk olsun, Kürt olsun, Müslümanlar kardeşlik içerisinde yaşamaya, birbirlerine komşu olmaya, düğünlerinde, cenazelerinde bir arada bulunmaya, birbirlerinden kız alıp vermeye devam ettiler. Fakat bu gerçek, devlete yönelik nefretin artmasına engel olamadı. Devlete yönelik tepkiler ve nefretler arttıkça, devlet daha da acımasızlaştı. Amerika, Müslümanları perişan eden bu habis plânının, orduya nüfuz etmesinde etkili bir üslup olmadığını 1997'de anladı. Böylece Suriye üzerinden PKK'ya verdiği desteği çekti ve PKK lideri Abdullah Öcalan'ı Suriye'den çıkarttırdı. Daha sonra da orduya bir jest olarak, Kenya üzerinden teslim etti. Bu suretle PKK duraklama dönemine girdi ve örgüt içerisinde liderlik ve strateji üzerinde çekişmeler baş gösterdi. PKK'nın bu durağanlığı, en büyüğü 1996'da gerçekleştirilen ordunun sınır-ötesi operasyonlardaki başarısına bağlanarak bir zafer edâsıyla yansıtıldı. Oysa gerçekte Sömürgeci Kâfirin bu üslup değişikliğinden ötürü ortalık yatışmıştı. Derken çok geçmeden bu kez, "İsrail" sponsorluğunda İngiliz Kâfiri devreye girdi ve "siyâsî çözüm yanlısı" Osman Öcalan grubunu PKK'dan uzaklaştırarak, örgütü önemli ölçüde güdümüne aldı. Örgüt içi liderlik ve strateji tartışmalarının tamamlandığı 2004 yılından itibaren de yeni bir aktivasyon kazandı. Dikkate değerdir ki bu dönem aynı zamanda, Amerika'nın Irak'ta bataklığa battığı döneme rastlamaktadır. İngiltere, birçok sıcak çatışma bölgesinde Amerika'nın bu zor durumunu fırsat bilerek Fransa ile birlikte Amerika'yı sıkıştırma girişimlerinin bir parçası olarak, Kürt meselesi, PKK ve Kuzey Irak bağlamında da Amerika'yı zorlamaya başladı. İngiltere'nin ortamı gerginleştiren bu politikasının aslî hedefi, bir yandan Amerika'nın Irak'taki bataklığını derinleştirmek iken, öte yandan Türkiye'de Avrupa Birliği'ne üyelik bahanesiyle Amerika adına yasal ve anayasal reformlar üzerinden İngiliz köklerini sökmeye uğraşan AKP Hükümeti'ni zor durumda bırakmaktır. Bunun için bir taraftan Türkiye'deki ajanlarını devreye sokarak, diğer taraftan Irak'taki ve Kuzey Irak'taki ajanlarını kışkırtıcı tavırlara yönelterek atmosferi iyice kızıştırdı. Öyle ki Amerika'yı ve AKP Hükümeti'ni iki arada bir derede bıraktı. Zîra Amerika, bütün ağırlığı ile kendisini Irak'taki durumu düzeltmeye, kahramanca direnişi sona erdirmeye ve bataklıktan kurtulmaya verdiği bir sırada İngiltere'nin bu desiselerini engellemeye güç yetirememektedir. Hatta Kuzey Irak'taki ve Irak Hükümeti ile Parlamentosu'ndaki İngiliz ajanlarını susturmaya bile güç yetirememektedir. İşte bunun için Amerika, "iyi polis - kötü polis" rolü oynayan iki Dışişleri Bakanlığı sözcüsünün yumuşak-sert açıklamaları ile ordunun sınır-ötesi operasyon söylemine gözdağı vermek, heyetler yollamak, şerir sefîrini mekik temaslarına göndermek, back-channel'lardan talimatlar yağdırmak, güdümündeki AKP Hükümeti üzerindeki meseleyi geçiştirmek ve diğer diplomatik girişimlerde bulunmak dışında bir şey yapamadı. Bunun üzerine PKK Koordinatörlüğü denilen bir yapı geliştirip bunun başına Türkiye'den emekli bir general, Amerika'dan emekli bir general ve Irak'tan kim olduğu meçhul birini görevlendirdi. Amerika, bu koordinatörlük yapılanmasının başına eski generalleri getirerek ordu ile yakın temas sağlayıp oyalama yoluna gitti. Nihayet bu ay ipler koptu. Ordu, birkaç yıldır sınıra yığdığı askerleri harekete geçirdi. Hükümet, istifa sinyalleri vermeye başlayan, Türkiye tarafının koordinatörü Orgeneral Edip Başer'i sansasyonel bir biçimde görevden aldı. Ankara'daki vahşi patlama meydana geldi. Bu patlamanın ve bilhassa artan asker cenazelerinin kamuoyunda meydana getirdiği tepkiden sonra, daha önceleri sınır-ötesi operasyonları "öfkeyle kalkan zararla oturur" diyerek hafife alan Başbakan Erdoğan, bir televizyon kanalına verdiği mülâkatta, işin ciddiyetini anlayıp çark etti ve "Ankara, kendi kararını vermeye muktedirdir" diyerek operasyona destek sinyali verdi. Güya Amerika'nın güdümünde olmadıklarını ifade etmek için de "Türkiye'nin bir yerlerden izin almaya ihtiyacı yoktur" ifadesini kullandı. Genelkurmay Başkanı Büyükanıt'ın 12 Nisan'da düzenlediği basın toplantısında ifade ettiği sınır-ötesi operasyon vurgusu fiilen hayata geçirilme aşamasına geldi. İngiltere'nin kızıştırdığı atmosferin aleyhinde geliştiğini anlayan Amerika, 24 Mayıs'ta Türkiye-Irak sınırına iki F-16 uçağı gönderip sınır ihlâli yaparak orduya gözdağı verdi. 28 Mayıs'ta Amerikan Kongresi'nden bir heyeti Ankara'ya gönderip görüşmeler yaptırdı. Şu durumda tartışma; "Amerika'ya rağmen operasyon yapılmalı, yapılmamalı mı?", "Yapılırsa, kısa vadeli mi olmalı, uzun vadeli mi olmalı?", "Kısa vadeli olursa ne tür etkileri olur, uzun vadeli olursa ne tür etkileri olur?", "Yapılmazsa, saldırılar önlenebilir mi, önlenemez mi?", "Önce ordu mu operasyon talebinde bulunmalı da Hükümet karar almalı, yoksa önce Hükümet mi karar almalı da orduya emir vermeli?" gibi sorular ekseninde dönüp durmaktadır. Oysa bunların hepsi boş tartışmalardır. Zîra; AKP Hükümeti, Amerika'nın onaylamadığı hiçbir şey yapmayacaktır. Bunu herkes biliyor artık. Ayrıca Türkiye'de askerî otorite ve siyâsî otorite olarak ve birbirleri ile çatışan ikili otorite vardır. Cumhurbaşkanlığı seçim süreci, ordunun 27 Nisan Muhtırası ve Hükümet'in 28 Nisan açıklaması bu ikiliği ve aralarındaki çekişmeyi gözler önüne sermiştir. Yine mâlumdur ki Ordu, AKP iktidarı boyunca uğradığı amortisman kaybını ve 1 Mart tezkeresinin acılarını bu vesileyle telâfi etmek istemektedir. Tartışmaları halen süren, birçok kesim tarafından halen ne olduğu anlaşılamayan ve Amerikan Yönetimi'nin bahane edip reddinden dolayı Türkiye'yi şiddetle eleştirdiği o 1 Mart Tezkeresi, o zaman da söylediğimiz gibi, Amerika'nın Türk Ordusu'nu Kuzey Irak'a sokmamak için güdümündeki AKP Hükümeti ile birlikte hazırladığı bir tezgâhtı. Nitekim tezkere reddedildiği halde, Türk Ordusu'nun ve istihbaratının gözleri önünde binlerce Amerikan askeri ve askerî teçhizatı Kuzey Irak'a Türkiye üzerinden gizlice gönderildi ve daha sonra hava sahası da Irak bombardımanı için açıldı. Geçen gün eski bir büyükelçinin açıkladığı gibi, Irak saldırısının sadece ilk gününde Irak'a Türkiye üzerinden 145 bomba atıldı! Amerika'nın Türkiye'de kullandığı askerî alanlar ve bilhassa İncirlik Üssü de cabası! Operasyon kararına gelince; Ordu da, Hükümet de isteseler bugün karar alıp harekete geçebilirler. Her ikisinin de buna yetkisi vardır ve bunun onlarca örneği vardır. Yine de topu birbirlerine atmalarının sebebine gelince; çünkü Ordu, Hükümet'i bir yol ayrımına sürüklemektedir ki ya Amerika'ya uyup operasyon kararı almayarak seçimler arifesinde halkın tepkisini çeksin, ya da operasyon kararı alıp Amerika'yı karşısına alsın ve bataklığının derinleşmesine fırsat versin. Hükümet ise bu çıkmazdan kurnaz bir manevra ile kurtulup sorumluluğu üzerine almamanın derdindedir. İster kısa vadeli, ister uzun vadeli olsun, hiçbir operasyon işe yaramayacaktır. Çünkü bataklık kurutulmadıkça hele şu yaz aylarında haşarâtın önüne geçilmez. Bataklığı kurutmak ise Sömürgeci Kâfire karşı savaşmayı gerektirir. Denilebilir ki "Amerika güçlüdür, bizi mahveder, Amerika'yı karşımıza alamayız." Hayır, böyle denilemez. Zîra yerel, bölgesel ve devletlerarası durum göstermektedir ki, şimdiki Amerika, Soğuk Savaş'ın hemen sonrasındaki Amerika değildir artık. Devletlerarası konjonktürün vakıasına üstünkörü bir bakış, bugünün birinci devleti olan Amerika'nın, Sovyetler Birliği'nin çökmesi esnasındaki Amerika olmadığını ortaya koyar. Zîra Amerika, 1990 yılında dünyayı kendi idâresine boyun eğdirmeye ve kararlarını ona dayatmaya muktedir idi. Bugün ise tek başına, ne dünyayı irâdesine boyun eğdirmeye, ne de kararlarını ona dayatmaya muktedirdir. Ayrıca Avrupa, Rusya ve Çin gibi ülkelerden her birinin bugünkü birinci devletin politikalarına etkileri, 1990 yılından farklıdır. Zîra Sovyetler Birliği'nin dağılması, Avrupa'nın devletlerarası konjonktürde ilerlemesine yol açtı, ekonomik ve siyasî birliği de etkisinin artmasına yardımcı oldu. Ayrıca Çin'in ekonomik gelişmesi, devletlerarası bakımdan ağırlığının artmasına yol açtığı gibi, Rusya-Çin yakınlaşması da aynı şekilde Rusya'nın etkisinin artmasına yol açtı. İşte tüm bu değişiklikler, devletlerarası konjonktürde Birleşik Devletler'in tek başına kalması mucibince meydana gelmiştir. Söylediklerimize en isâbetli delil şudur: 1990 yılında Amerika, Irak'a karşı bir gecede Güvenlik Konseyi'nden altı adet karar çıkartmada fazla bir çaba göstermemiş ve Irak'a karşı savaş için tüm dünyayı liderliği altında toplamıştı. Ancak 2003 yılında Irak'a karşı güç kullanılması için tek bir karar dahi çıkartamadı ve Güvenlik Konseyi'nin beş devleti dışındaki devletleri bir araya getiremedi. İşte bu siyasî yöndendir. Askerî yöne gelince; Amerikan ordusunun hem Afganistan'da hem de Irak'ta çıkmaza girmesi, dünyada herhangi bir diğer askerî müdâhale yapılmasına karşı Amerikan kamuoyunun muhâlefet etmesine neden oldu. Yani Amerika şu anda dünyadaki filolarını kullanmaktan dahi acizdir. Zîra Amerikan halkı, günlük olarak ölüm ve yaralanma haberleri ile Vietnam sendromunu yeniden yaşar hale gelmiştir. Bu değişimin devletlerarası konjonktüre yansıması ile etkin devletlerin birinci devletin politikalarını etkileme gücü, bölgede açık ve nettir. Zîra Amerika hem Afganistan'da Karzâî'nin Taliban ile müzâkereye hazır olduğunu ilan edeceği derecede çıkmazdadır, hem Amerikan Yönetimi kurumları, kalmak veya geri çekilmek konusunda ikiye bölünecek derecede Irak'ta çıkmazdadır, hem Darfûr meselesini çözmekten acizdir, hem Harîrî'nin suikastı meselesinde alenen Avrupa'ya başvurmak zorunda kalmıştır, hem de Somali'de kendi yerine savaşması için Etiyopya'ya vekâlet vermiştir ve o da bundan aciz kalınca İslamî Mahkemeleri Somali'deki yönetime ortak edeceğini îlân etmiştir. İşte tüm bunlar ve bölgedeki çözümsüz kalan diğer meseleler, devletlerarası konjonktürün kötüleşmesine, Amerika'nın tek başına kalmaya güç yetirememesine ve etkin devletlerin birinci devletin politikalarına etki gücüne yansımaktadır. İran meselesine gelince; ordunun itibar ettiği bazı medya organlarında, Amerika'nın İran'a saldırmak için Kuzey Irak üzerinden hareket etmeyi plânladığı, Amerika için en önemli konunun İran'a saldırı konusu olduğu belirtilmektedir. Bilhassa nükleer kriz bağlamında Amerika'nın İran politikasını dikkatle inceleyenler, Amerika'nın İran'a saldırı niyetinde olmadığını, daha da ötesi -belki birkaç kısıtlı operasyon haricinde- topyekun bir savaş açmaktan kesinlikle âciz olduğu net bir biçimde bilmektedirler. Bunun en açık delili; Amerikan Yönetimi'nin Baker-Hamilton Raporu'nda önerildiği üzere, bataklıktan kurtulmak için İran ve Suriye ile temas kurması ve 28 yıl sonra ilk temasın daha geçen hafta Irak Başbakanlığında gerçekleşmesidir. Öte yandan Kıbrıs, Avrupa Birliği ve Karadeniz plânı başta olmak üzere, Amerika'nın Türkiye politikasının birçok maksatları da henüz gerçekleşmemiştir. Ekonomiye gelince; AKP Hükümeti'nin Amerikan desteği ile sağladığı ekonomik ilerleme ve istikrar ortamı sunidir. AKP Hükümeti'nin elde ettiği tek başarı, önceki üçlü koalisyon hükümeti döneminde Amerika'nın tetiklediği ekonomik krizden önceki duruma geri dönüşü sağlamasıdır. Bunu da dışarıdan gelen "sistem-dışı kaynaklar", yabancı sermaye girişi, özelleştirmeler, ihaleler ve vergiler yoluyla sağlamıştır. Kredi derecelendirme kuruluşları ve finans kurumları denilen yapılanmalar, spekülatörler ve medya tuvalleri üzerine çizilen pembe tablolar ile bezemiştir. Bir diğer ifadeyle, ülkenin ekonomik gelişmesi veya kalkınması söz konusu değildir. Üretime ve yatırıma dayalı bir ekonominin mevcut olmaması bir yana, faize, borsaya ve vergiye dayalı sarsıntılara açık, zayıf bir ekonomi modeli uygulanmaktadır. Sömürgeci Kâfirin blokajları nedeniyle; ülkenin ağır sanâyisi, yani fabrikalar üreten fabrikalar sistemi kurulamamaktadır. Ülkenin askerî teknolojisi halen dışarıya bağımlıdır. Ülkenin yeraltı ve yerüstü kaynakları, ya hiç değerlendirilememekte, ya da değerlendirmesi yabancı şirketlere bırakılmaktadır. Ülkeyi her geçen gün daha da fakirleştiren ve liberalleşme adı altında ülkenin servetlerini ve kaynaklarını yağmalatan bu Kapitalist ekonomik sistem, başlı başına belâdır. Dolayısıyla Amerika'nın veya başka ülkelerin bu sistemin zaaflarını koz olarak kullanıp ülkeyi sıkıntıya sokması her an mümkündür. Eğer bu sistem, sahîh bir iktisâd nizâmı ile değiştirilirse, tüm bu kozlar ellerinden alınmış olacaktır. Ülke kaynakları en verimli bir biçimde değerlendirilebilecek, sağlıklı bir ekonomik temel atılmış olacak ve ekonomik sıkıntılardan ve geçim derdinden kaynaklanan ülkenin düşünsel, eylemsel ve potansiyel enerji ve emek kaybı ortadan kaldırılmış olacaktır. Bu durumda Amerika'nın ekonomik olarak Türkiye'yi zora sokup bununla siyâsî baskılarda bulunması da mümkün olmayacaktır. Bunun içindir ki hem devletlerarası konjonktür, hem de bölgesel durum; Amerika ile imzalanan her tür anlaşmanın iptal edilmesi, Amerikan ve diğer yabancı askerî varlıklara son verilmesi, tüm Sömürgeci Kâfirlerin elçiliklerinin kapatılıp ajanlarının kovulması ve bu Kâfirlere sunulan her tür kolaylıkların, imkânların ve yardımların durdurulması için gerçekten elverişlidir. Zîra Amerika'nın devletlerarası konjonktürde tek başına kalamaması demek, yıkıcı mânâda, Türkiye'ye karşı herhangi bir askerî ambargoya, siyâsî baskıya, ekonomik yaptırıma yeterince muktedir olamaması demektir. Türkiye'nin sahip olduğu ekonomik ve mâlî zenginlik ise, Amerika'nın Türkiye'ye karşı uygulayacağı herhangi bir ekonomik baskıya karşı onu dayanaklı kılmaktadır. Yine Amerika'nın Birleşmiş Milletler, NATO ve benzeri devletlerarası kurumlar üzerindeki ağırlığı, Türkiye'ye karşı herhangi bir yaptırım ve saldırı kararı almasına imkân vermediği gibi, kendi halkı bile Amerika'nın bu tür yaklaşımlarını artık benimsememektedir. Bir diğer ifadeyle Amerikan yönetimi, kendi halkının desteğinden bile mahrumdur. Bunun yanı sıra Amerika, başta Türkiye olmak üzere dünya çapında dünyanın en nefret ülkesi haline gelmiştir. Velhâsıl; Bugün başta Amerika olmak üzere, tüm Sömürgeci Kâfir devletlerin, ülkemizdeki her tür varlıklarını, nüfuzlarını, uzantılarını, ajanlarını ve müdâhalelerini ortadan kaldırmak için kaçırılmaz bir fırsat bulunmaktadır. Şu halde Kâfir; askerî saldırı yapamaz! BM'den yaptırım kararı çıkartamaz! NATO'yu harekete geçiremez! Ekonomik ambargo uygulayamaz! Siyasi ortam bu kadar karışıkken daha da karışık hale getiremez! Halk ayaklanmaları çıkaramaz! Psikolojik harp açamaz! Medya propagandası yapamaz! Amerika'nın bu acziyetini gösteren en yakın iki olay vardır: Birincisi, Amerikan F-16 uçaklarının Türkiye-Irak sınırını ihlâl ettiği zaman Genelkurmay'ın tepkisi ve Dışişleri'nin notasından sonra Amerika'dan gelen yumuşatıcı açıklamadır. Diğeri de, birkaç gün önce Süleymaniye'deki Türk askerlerine kimlik sorulması ve silah doğrultulması gibi -2003 yılında Türk askerlerinin başına çuval geçirilmesi olayına nazaran- oldukça hafif bir olay karşısında Genelkurmay'ın tepkisine, Amerika'dan ve Kuzey Irak'taki Amerikan uşaklarından gelen yumuşatıcı açıklamalardır. Hiç şüphesiz, dünya çapında terörün asıl kaynağı olan İşgâlci Amerikan Kâfiri'nin başını ezmenin tam zamanıdır. Bazı aklıevvellerin, "ülkemizin itibarı ve imajı sarsılır, istikrarımız altüst olur, ekonomimiz mahvolur, tüm dünya çapında tepki görürüz, demokratik (!) kazanımlarımız heder olur, ülke yıllarca geriye gider, olan ülkemize ve halkımıza olur" türünden safsatalarına gelince; bunların hepsi koskoca yalanlardır. Sömürgeci Kâfirin varlığını sürdürmek için ajanlarına tekrarlattığı nakaratlardır. Bu ülke; askeri olarak Ortadoğu'nun en büyük ve en donanımlı ordularından birine sahiptir. Siyasi ve diplomatik olarak doğru stratejiler üretmeye elverişli nice evlatları vardır. Ekonomik olarak en zengin ve en verimli yeraltı ve yerüstü kaynaklarına sahip ülkelerden biridir. Coğrafi ve jeopolitik olarak vazgeçilmezdir. Tarihi ve kültürel olarak altı asır dünyanın birinci devleti ve İslâm Ümmeti'nin lideri olan bir ülke mirası üzerindedir. Nüfus olarak en genç ve hızla çoğalan bir halka sahiptir. En önemlisi İslâm'ın gücüne ve bir bütün olarak İslâm Ümmeti'nin desteğine sahiptir. Denilebilir ki: "Irak bir Arap ülkesidir. Oraya girersek bütün Araplar bize cephe alır." Bilakis Arap halkları sizin o topraklara girip Sömürgeci Kâfiri kovmanızdan büyük bir gurur ve sevinç duyarlar. Görürsünüz ki sokaklar sevinç gösterileri ile dolmuş. Bilakis Arap ülkelerindeki elit zümreler ve efendilerine sâdık hâin yöneticiler homurdanırlar. Homurdanırlar diyoruz, çünkü onlar koltuklarını riske edecek hiçbir işe kalkışmazlar. Onlar ki halklarına karşı Yahudi varlığının yanında olacak, onu destekleyecek, onu himaye edecek kadar alçalmışlardır, ne de olsa, Hilâfet Devleti'ni parçalayan hâinler zümresinin torunlarıdır onlar! Ama Müslüman Arap halklarının desteği, Allah'ın izniyle arkanızda olduktan sonra, o hâinler hiçbir şey yapamaz. Peki, tüm bunlar, cesaretleri toplamak, korkulardan sıyrılmak ve harekete geçmek için yetmez mi? İşte meseleyi böyle açık-seçik, tane tane açıklıyoruz ki durum etraflıca kavransın, dakik bir biçimde analiz edilsin, kim doğru söylüyor, kim yalan söylüyor anlaşılsın ve kimdir bizim dostumuz, kimdir bizim düşmanımız bilinsin. Ne var ki tüm bunları yapabilmek için; Akıl gerekir ki enine-boyuna meseleyi değerlendirebilelim ve önümüzü görebilelim, çevremizde kimin iyi kimi kötü niyetli olduğunu anlayabilelim. İrâde gerekir ki hedeflerimize ulaştıran plânlarımızı uygulayabilelim. Kararlılık, azim gerekir ki engellemeler ve karşı koymalara karşı direnebilelim. Cesâret gerekir ki korkularımızdan ve endişelerimizden sıyrılabilelim. Ve nihâyet Îmân gerekir ki Allah'ın ve Allah'ın kullarının yardımını ve desteğini yanınızda bulabilelim. Muhakkak ki son asra kara damgasını vuran Sömürgeci Kâpitalist ideoloji; dünyayı zifiri bir karanlığa boğmuş, yeryüzünü kan gölüne çevirmiş, insanlığı göz yaşına boğmuştur. Dünyanın ideolojik bir alternatif duyduğu ihtiyaç şimdi her zamankinden daha fazladır. Umulur ki en kısa zamanda bu karanlıklar parçalanacak, yeryüzü yeniden adâlet ve rahmet ile dolacak, insanlık İslâm'ın zaferi ile ferahlayacaktır. |