|
İslâmî topraklar olan Eritre'ye ilk sömürgeci akını 1885'te İtalyan Sömürgecilerinin gelmesiyle başladı. Kızıldeniz kıyısında stratejik bir mevki teşkil eden Eritre, 1890'da bir İtalyan Sömürgesi ve diğer bölgelere, bilhassa Etiyopya'ya sıçrama tahtası haline geldi. Nitekim Eritre'yi elinde tutan İtalya, Etiyopya'ya da çöreklendikten sonra, 1936'da Yemen ile 25 yıllık bir anlaşma imzalayarak Kızıldeniz'in Hind Okyanusuna açılan kapısı olan Bâb-ul Mendeb Boğazı'na egemen bir hale geldi. İtalya'nın bu ve daha sonraki hamleleri, imparatorluk yolu tehlike altına giren İngiltere'nin harekete geçmesine yol açtı. İtalyanlar II. Dünya Savaşı'nda hezimete uğrayıncaya kadar (1941) orada kaldılar ve ondan sonra Eritre bir İngiliz Mandası haline geldi. Savaştan sonra 1952 yılında Birleşmiş Milletler, uzun tartışmalardan sonra, Eritre'nin federal bir parça olarak Etiyopya'ya katılmasına karar verdi. Eritre'nin kendisine ait bir parlamentosu ve yönetimi olmasına ve federal bir parlamento olan Etiyopya parlamentosunda temsil edilmesine karşılık, Etiyopya Kralı Eritre hükümdarı oluyor ve orada bir Genel Vali tarafından temsil ediliyordu. Bunun üzerine Eritre'nin bağımsızlık mücâdelesi, 1961 yılında Hamid İdris ve arkadaşlarının Etiyopya güçlerine saldırısı ile başladı. Ardından 1962'de, I. Dünya Savaşı'ndan sonrasından beri İngiltere'ye dayanan Etiyopya Kralı Hayle Selassi, tek taraflı olarak Eritre parlamentosunu dağıttı ve Eritre'ye hiçbir statü tanımadan topraklarına ilhak etti. Eritre'nin önemli bölümü Müslüman olan halkı direnişe geçti ve sonuçta kanlı bir savaş başladı. Selassie, "teröre karşı mücadele" adı altında Eritreli Müslümanlara karşı büyük bir baskı ve işkence politikası sürdürdü. Eritreli Müslüman güçlerin lideri Ebu Halid, 1970 Temmuzunda kendisiyle yapılan bir röportajda şöyle diyordu: "Şu anda Etiyopya ve İsrail kader birliği etmişlerdir. Müslümanları boğazlayan Etiyopya askerlerini İsrailli subaylar yetiştiriyorlar... 5 Haziran 1967 Savaşı, Akabe Körfezi'nin Mısır tarafından kapatılması bahanesiyle çıkmıştı. İsrail, Doğu âlemiyle yaptığı ticaretin kapısı olan Elyat Limanı'nı ve Akabe Körfezi'ni daima açık görmek ister. Biz Eritre'yi bağımsızlığına kavuşturursak Kızıldeniz'in güneyinde Güney Yemen ile birlikte bu su yolunu İsrail'e kapatabiliriz. İşte İsrail bu endişe ile Etiyopyalılara yardım ediyor. Amerika'da 6 milyon Yahudi bu tezi destekliyor. Halen Etiyopya ordusunda 400 Yahudi subay bulunmaktadır. Bizim üç büyük düşmanımız Etiyopyalılar, İsrailliler ve Amerika'dır." 1974'te Etiyopya'da DERG isimli askerî cuntanın lideri ve Amerikan uşağı Mengistu Hayle Mariam darbesi yaşandı. Ancak Eritre'ye uygulanan baskı politikası değişmedi. Etiyopyalı güvenlik güçleri, Eritre'de bağımsızlık isteyen Müslümanları katletmeye devam ettiler. "İslâm karşıtlığı politikası" ve yahudi kökenlerinden ötürü Etiyopya ile yahudi varlığı arasındaki sıcak ilişkiler de bu düşmanlıkta baskın rol oynadı. Hatta ilerleyen yıllarda Etiyopya, Bâb-ul Mendeb Boğazı'na yakın ve dolayısıyla stratejik önemi yüksek iki adayı, Halep ve Fatıma adalarını "İsrail" donanmasının kullanımına açtı. Etiyopya'yı desteklemek üzere uzun süredir çok sayıda askerî yardım ve askerî eğitim veren yahudi varlığı, 1990 yılında Eritreli Müslümanlara karşı kullanılmak üzere misket bombaları dahi yollamaya başladı. Bir diğer ifadeyle Eritreli Müslümanların karşısında yalnızca Etiyopya değil, aynı zamanda yahudi varlığı da vardı. Hayle Selassi döneminde başlayan ve Mengistu döneminde devam eden bir diğer İslam düşmanı politika da, Etiyopya'nın güneyindeki Oromo Müslümanlarına uygulanan baskı ve katliamdı. Oromolu Müslümanlar da Eritreliler gibi Etiyopya rejiminin hışmına uğradılar. Hayle Selassi, Oromo halkına karşı toplu katliam hareketlerine girişti. Aden'de üslenmiş İngiliz uçaklarını kullanarak bölgedeki sivil yerleşim yerlerini bombaladı. Bunun üzerine Oromolular Bali bölgesinde çatışmalara dâhil oldular. Mengistu'nun 11 Eylül 1974'te başlayan ve Mayıs 1991'e kadar süren 17 yıllık rejimi de Oromo'nun Müslüman halkı üzerinde Selassi'nikinden aşağı kalmayan bir baskı kurdu. Harir bölgesinde on bin cami yıkıldı. Bölge halkından yarım milyon insan Sudan'a sığındı, aynı sayıda bir başka Müslüman grup ise çareyi Somali'ye iltica etmekte buldu. Eritre'deki direnişin liderliğini, 60'lı ve 70'li yıllar boyunca Eritre Kurtuluş Cephesi üstleniyordu. Fakat daha sonra onlardan çok sayıda grup ayrıldı. Ayrılan bu gruplar daha sonra, sol eğilimli Eritre Halk Kurtuluş Cephesi'ni kurdular. Hristiyan ağırlıklı olan ama liderliğini Ramazan Muhammed Nur'un yaptığı Eritre Halk Kurtuluş Cephesi ile Müslüman ağırlıklı Eritre Kurtuluş Cephesi arasında 1972-1979 yılları arasında çatışma çıktı. Çatışmalardan sonra 80'li yıllarda direnişin liderliğine Eritre Halk Kurtuluş Cephesi ulaştı. Direnişin İslâmî kimliğinin kaybolmasından ve 1991'de Etiyopya'daki yönetim değişikliğinden sonra, Eritre-Etiyopya Savaşı sona erdi. Mayıs 1991'de Washington'da, daha sonra Londra'da yapılan barış görüşmeleri yoluyla savaşın sona ermesinde ve Etiyopya yönetiminin değişmesinde Amerika'nın etkin bir rolü oldu. Etiyopya'da geçici hükümet kurulmasına yönelik olarak 1-5 Temmuz 1991'de Adis Ababa'da yapılan konferansa gönderdiği üst düzey bir heyet sayesinde Amerika, hem yeni Etiyopya Hükümeti'nin şekillenmesinde, hem de Eritre'nin yeni statüsü konusunda da belirgin bir rol üstlendi. Nitekim görüşmeler sonucunda Etiyopya, Eritre'nin bağımsızlık referandumu yapma hakkını tanıdı. Böylece Nisan 1993'te Eritre'de yapılan referandum bağımsızlık ile sonuçlandı ve Birleşmiş Milletler, referandum sonucundan hemen sonra aynı Nisan ayı içerisinde Eritre'yi üyeliğe resmen kabul etti. Etiyopya da bu bağımsızlığı tanıyan ilk ülke oldu. Eritre bağımsızlığını kazandığında, iktidarı ele geçiren ve eski Eritre Kurtuluş Cephesi üyelerini de yanına alan Eritre Halk Kurtuluş Cephesi, ismini 1994'te Halkın Demokrasi ve Adâlet Cephesi olarak değiştirip ülkenin tek yasal siyasi partisi haline geldi. Direnişten geriye, Sudan topraklarında bulunan küçük gruplar kaldı, yani İslâmî direniş yok edildi. Nitekim bağımsızlığını kazanan Eritre yönetimi, iktidara gelir gelmez, Yahudi varlığının Etiyopya ile ittifakını görmezden gelip"İsrail'le iyi ilişkiler kurmak istediğini" ilan etti. Eritre'nin Geçici Devlet Başkanı İssayas Afaworki, "İsrail'i bölgede bir partner olarak algılıyoruz" dedi ve İsrail ile ticârî ilişkilere girmek istediklerini de ilave etti. Bir müddet sonra 1996'da Yemen ile Haniş Adaları üzerinde kısa bir savaş yaşandı ve Eritre, Yemenlileri bu adalardan çıkardı. Bu da iki tarafın meseleyi, Lahey Kalıcı Tahkim Mahkemesi'ne [Permanent Court of Arbitration] taşıması ve sürecini neticesini kabul etmesiyle oldu. Böylece Yemen-Eritre çekişmesi sona erdi. Eritre ile Sudan arasında da benzer bir sınır çekişmesi yaşandıysa da kısa süre sonra Eritre-Sudan ilişkileri normalleştirildi ve artık Eritre, Sudan yönetimi ile Güney Sudan isyancılarının, "barış" için buluştukları ve başvurdukları referans noktalarından ve müzâkere merkezlerinden biri haline geldi. 1997'de yeni anayasa onaylandı. O zaman genel seçimlerin 1997 yılında yapılmasına karar verildiği halde, önce 2001 yılına, daha sonra da Etiyopya ile sınır sorununun çözümüne kadar belirsiz bir tarihe ertendi. Devlet başkanlığı seçimleri de 2001 yılında yapılması gerekirken yapılmadı ve belirsiz bir tarihe ertendi. Bunun için devlet yapısı ve yöneticileri, bağımsızlık ilanından beri "geçici" sıfatını koruyup hiç değişmedi. Bağımsızlık sonrasında Eritre ile Etiyopya; kesin sınırlar, para birimi ve ticari meseleler üzerinde anlaşmazlığa düştü. Nitekim bağımsızlıktan sonra bazı bölgelerin hangi ülkeye ait olacağı -kasıtlı olarak- belirlenmemişti. Yine Eritre, Etiyopya para birimini terk edip kendi para birimini (nekfa) kullanmaya karar vermişti. Ayrıca Etiyopya denize çıkışı olmayan (landlocked) bir ülke olduğu için, deniz bağlantısını sağlaması açısından Eritre ve Somali hayati önem arzediyordu. Nihayetinde Mayıs 1998'de bu gerekçeler ile iki ülke arasında yeni bir savaş başladı. Aslında bunlar görünen gerekçeler idi. Yanıtlanması gereken soru, her ikisi de Amerika'nın güdümünde olduğu halde, Amerika'nın bunları neden birbirine düşürdüğü idi. Savaşın başlama gerekçelerine, seyrine ve neticelerine bakıldığında, bunun bir danışıklı dövüş olduğu görülüyordu. Zîra Amerika, bu ajanlarının bu savaşı bahane ederek, ülke içindeki tüm muhaliflerini temizleyip sağlam bir otorite kurmalarını arzuladı. Nitekim savaş sonunda, ülke içindeki muhâlefet grupları ciddi derecede zayıfladı. Tek parti hükümeti tasallutu sürmekte, başka hiçbir partiye izin verilmemektedir. Üstelik 2001 yılında yerel basını yasaklayan Eritre, Afrika'da özel medya kuruluşları olmayan tek ülkedir. Darbeler, iç kargaşalıklar ve kıtlık gibi sosyal çalkantı unsurları nedeniyle elinden çıkmaması için ikisinin de gücünü tüketmeyi arzuladı. Savaşın sonunda her iki taraf da çok ciddi ekonomik, askerî ve toplumsal zararlara uğradı. O kadar ki Etiyopya, askerleri açlıktan kırıldığı halde askeri harcamalara yarım milyar dolar ayırıp asker sevk etmeyi sürdürüyor, sık sık Batılı ülkelere yardım çağrısı yapıyordu. Etiyopya Başbakanı Meles Zenawi, 2000 yılı Nisan ayında bu konuda şöyle diyordu: "Etiyopya'da egemenliğimizi korumak için tok karna sahip olmayı bekleyemeyiz." Amerika, Sudan'ın hristiyan ağırlıklı Güneyi'ni parçalama plânına muvâfık olarak, Etiyopya ile Eritre'deki Müslümanların tasfiye edilmelerini de sağlamak istiyordu. Nitekim zaten dört milyon olan Eritre'de, savaş sırasında nüfusunun yarısını teşkil eden Müslümanların bir milyonundan fazlası komşu ülkelere göçe zorlandı. Yine Etiyopya, savaşmakta olduğu Eritre ile bağlantıları olduğu bahanesiyle, büyük bir Müslüman nüfus barındıran Oromo bölgesine bu savaşta da saldırdı. Bu savaşın, Amerika tarafından tasarlanmış bir "danışıklı dövüş" olduğuna dair en önemli emâre; Etiyopya'nın savaş sonlarına doğru Eritre toprağının dörtte birini işgâl etmiş olmasına ve başkent Esmara'ya yaklaşık 100 km. mesâfeye kadar yaklaşmış olmasına rağmen, Eritre'den aldığı toprakları ilhâk etme niyetinde olmadığını açıklamasıdır. Etiyopya Hükümet Sözcüsü Selome Taddesse şöyle diyordu: "Etiyopya, Eritre'nin bağımsızlığı için 1993'de yapılan referandumu destekledi ve aynı zamanda dünyada Eritre'nin bağımsızlığını tanıyan ilk ülke oldu." Yine Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi 1297 sayılı kararı alarak, çatışmaların sona erdirilmesi için taraflara 72 saat süre verdi ve aksi halde BM'nin olaya acilen müdahale edeceğini, bunun da silah ambargosu şeklinde olacağı uyarısında bulundu. Ama taraflar dinlemedi. İki hafta sonra ise Eritre, Cezayir Devlet Başkanı Abdülaziz Buteflika'nın başkanlık ettiği Afrika Birliği Örgütü'nün çağrısına uyarak, askerlerini 1998'teki sınırlara çekeceğini açıkladı. Birkaç gün sonra Etiyopya Başbakanı Meles Zenawi de, devlet televizyonunda okunan açıklamasında Eritre ile savaşın sona erdiğini açıkladı. Daha sonra 2000 yılı Aralık ayında taraflar Cezayir'de bir araya geldiler ve 12 Aralık 2000'de kapsamlı ve Cezayir Anlaşması'nın tahkimini (hakemliğini) bağlayıcı sayan bir barış anlaşmasını kabul ettiler. Eritre'deki 25 km'lik Geçici Güvenlik Bölgesi'ne altmış ülkeden oluşan bir BM Barışı Koruma misyonu (UNMEE) yerleştirildi. Nisan 2002'de Cezayir Anlaşması gereği kurulan Sınır Komisyonu, tartışmalı bölgeleri taraflar arasında pay etti, ancak aslî tartışma bölgesi Badmi'yi Eritre'ye verdi. Etiyopya bu kararı evvel emire reddettiyse de, Kasım 2004'te prensipte kabul etti. Ancak 2005 yılı itibariyle Eritre sınırına askerî yığınak yaptı. Bunun üzerine Eritre, BM Barışı Koruma misyonunun Batılı üyelerinden on gün içerisinde çekilmelerini talep edince Etiyopya, "barış lehine" Eritre sınırındaki güçlerinden bir kısmını çektiğini açıkladı. Ama 14 Aralık tarihli Birleşmiş Milletler kararı gereği, 15 Aralık'tan itibaren arabulucularını Eritre'den çekti. Böylece Amerika, barış adı altında gelen diğer devletleri bu göstermelik tavır ile kovdurdu. Avrupa devletlerinin buna tepkisi; Lahey'deki Kalıcı Tahkim Mahkemesi'ndeki bir komisyonun, 21 Aralık'ta Eritre'nin, 1998'de Etiyopya'ya saldırısı sırasında devletlerarası kanunu ihlâl ettiğine hükmetmesi şeklinde tezâhür etti. Şu da var ki Eritre-Etiyopya toprakları öteden beri, Amerika'nın Güney Sudan'ı parçalama politikası paralelinde, Güney Sudan isyancılarına bir destek ve barınak konumundadır. Nitekim Amerika'nın Eritre'de ve Cibuti'deki (eski Fransız askerî üssünde) komuta merkezleri vardır ki bunlar bilhassa Güney Sudan isyancılarının koordinasyonu ile görevlidir. Yine Amerikan donanması, Kenya ile Eritre'deki limanları kullanıp Kızıldeniz'de ve Hind Okyanusu'nda devriye yapmaktadır. Son Somali olaylarında da görüldüğü gibi Amerika bölgedeki İslâmî duyarlılığı hedef alarak ve bu ülkelerdeki iç çekişmeleri ve kıtlığı istismâr ederek varlığını sürdürmekte, hatta Etiyopya'nın Somali'ye saldırması örneğindeki gibi, bölge ülkelerine kendisi ve uşakları adına "vekâlet savaşı" yüklemektedir. Amerika'yı böylesi vekâlet savaşına sevk eden unsur, -askerlerini heder etmek istememekle birlikte- askerî gücünün önemli bir kısmını, işgâl ettiği Afganistan ile bilhassa Irak çevresine nakletmiş olmasıdır. Yine özellikle Afrika Boynuzu ve Büyük Göller denilen bölgenin ülkeleri arasında ilginç bir bağlantı vardır. Uganda Devlet Başkanı ve Başbakanı General Museveni, Güney Sudan isyancılarının ölen lideri John Garang'ın Hartum'daki Dâr-us Selâm Üniversitesi'nden arkadaşıdır. Kongo (eski adı Zâire) Cumhuriyetinin eski devlet başkanı Kabila ise, her hafta Musenevi ile uydu üzerinden telefon görüşmesi yapıyordu. Kabila, Musenevi ile Afrika'nın geleceğini sık sık tartıştıklarını; Ruanda, Uganda, Angola ve Zâire'nin gelecekteki Afrika Birleşik Devletleri'ni oluşturmasını temenni ettiklerini söylüyordu. Musenevi, Kabila ve Garang dostluk grubuna, Ruanda devlet başkan yardımcısı Tutsi lider Kagame de dahildi ve bunun için Ruanda'da Kabila hareketinin başlıca destekçilerindendi. Dolayısıyla Sudan yönetimi ile birlikte Güney Sudan isyancıları, Eritre, Etiyopya, Somali Geçici Hükümeti ve Savaş Lordları, Uganda, Ruanda, Burundi, Zâire ve diğerleri ağırlıklı olarak Amerikan güdümü altındadır ve her fırsatta Amerika'nın maslahatları uğrunda var güçlerini, istifâde edemedikleri servetlerini ve aç bıraktıkları halklarını feda etmekten geri kalmamışlardır. Nitekim olanca açlığına rağmen Eritre, 2005 yılı Nisan ayı rakamlarına göre gayri-safi milli hasılasının [GDP (Gross Domestic Product)] %19,4'ünü askerî harcamalara ayırmaktadır. Diğer ülkeler de böyledir. Her ne kadar bunlar, eski İngiliz-Fransız sömürgeleri olsalar da, Avrupa'nın siyasi, ekonomik ve diplomatik girişimlerden öte ciddi derecede etkin bir nüfuzu görülmemektedir. İşte bunun içindir ki Amerika, 19 Kasım 2004'te Afrika Birliği ile Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'ni Afrika'da bir araya getirerek Amerika'nın Büyük Göller Plânı'nın ilk adımını attı ve 15 Afrika ülkesine, kıtada savaşlara ve diktatörlüklere son veren bir barış anlaşması imzalattı. Anlaşma sırasında hazır bulunan Birleşmiş Milletler eski Genel Sekreteri Kofi Annan, hazırlanması on yıl süren bu anlaşmanın her şeyin bitmesi anlamına gelmediğini ifade ederek bunun plânın ilk adımı olduğunu açığa vurmuş oldu. Bu on beş Afrika ülkesi şunlardı: Kongo, Kenya, Sudan, Burundi, Malavi, Uganda, Ruanda, Zambiya, Nijerya, Tanzanya, Zimbabve, Mozambik, Güney Afrika, Kongo Cumhuriyeti ve Orta Afrika Cumhuriyeti. Amerika'nın güdümünde oldukları halde bu listede, Afrika Boynuzu ülkeleri olan Eritre, Etiyopya, Somali ve Cibuti yoktur ki bu, Amerika'nın mezkur plânına bu ülkeleri henüz dâhil etmeye elverişli bulmadığı anlamına gelmektedir. |