Anasayfa arrow Yazarlar arrow A. Yusuf TUĞTEKİN arrow Irak'ın Mevcut Durumu Bağlamında Körfez Bölgesi
 [Detaylı_Ara]
Anasayfa
HİLÂFET ÖZEL
Beyanname
Siyâsi Tahlil
Kitaplar
Haber - Yorum
İktibas
Dünyada Dava
Multimedya
Fikir - İnceleme
Kavram
Sohbet
Soru-Cevap
Sizden Gelenler
Linkler
İletişim
Detaylı Arama

 Yazarlar

Editör
Esad Mansur
Esma Sıddık
Fuad Hamidoğlu
Mahmud Gıtal
Mehmed Aydın
Saliha Aydın
Sümeyye AVCI
Tahir Şanlı
Zeynep Afra
Bir Ayet

23/49 And olsun ki Musa'ya, doğru yola girsinler diye Kitap verdik.
Kur'an'da Ara
Aranacak kelimeyi giriniz
  
Al-islam.com'a teşekkür ederiz.
Bir Hadis

Nafi'den rivayet edildiğine göre: Ömer bana dedi ki; Rasul (s.a.v)'i şöyle derken işittim: "Kim Allah'a itaatten elini çekerse kıyamet günü kendisi için hiçbir delil olmadığı halde Allah'ın huzuruna çıkar." (Müslim: H. No: 1851)
Kitap

Siyasi Meseleler [İşgâl Edilmiş Müslüman Beldeler]

Irak'ın Mevcut Durumu Bağlamında Körfez Bölgesi Yazdır E-Posta
Yusuf Tuğtekin
22 Mayıs 2007 Salı

Körfez bölgesi, Osmanlı Hilâfeti yıkılmadan önce parçalanma sürecine girmiştir. Bundaki en önemli faktör, Osmanlı Devleti'nin zayıflaması ile birlikte Arap Yarımadası ve Körfez üzerindeki nüfuzunun ve kontrolünün zayıflayıp Avrupalı Sömürgeci devletlerin istilasına maruz kalmasıdır. Nitekim İngiltere, geçen yüzyılın başından itibaren bu bölgeden aşiretler devşirip onları kontrol altına alabilmiştir. Bu bağlamda, önce Mekke Şerifi Hüseyin, sonra Suudi Ailesi eliyle Suudi Arabistan'da, sonra Irak ve Ürdün'de, Sabah Ailesi eliyle Kuveyt'te, Said Ailesi eliyle Umman'da, Halîfe es-Sânî Ailesi eliyle Katar'da, el-Halîfe Ailesi eliyle Bahreyn'de, en güçlüsü Abu Dabi (en-Nuhayyen) ve Dubai (el-Mektum) olmak üzere yedi emirlik eliyle Birleşik Arap Emirlikleri'nde kontrol sağlamıştır. Geçen yüzyılın ilk çeyreğinde bu bölgelerde petrolün bulunup işletilmeye başlanması ile birlikte de, bölgenin jeo-politik önemi iyiden iyiye artmıştır.

Ortak özellikleri, hepsinin de petrol zengini hanedan otokrasileri olmaları olan bu Körfez ülkeleri, büyük devletlerin çatışmalarında en çarpıcı rolü oynamıştır. II. Dünya Savaşı ile birlikte, eski Sömürgeci Avrupa devletlerinin zayıflayıp Amerika'nın Batı Dünyasının (Batı Bloku veya Kapitalist Blok) lideri olarak öne çıkması, diğer sömürgeler üzerinde olduğu gibi bu bölge üzerinde de şiddetli çekişmelerin meydana gelmesi ile sonuçlanmıştır. Eski klasik Sömürgeciler, Amerika'nın yeni Sömürgecilik üslubunun bir sonucu olarak ortaya çıkan "Sömürgelere Bağımsızlık" politikası ile birçok sömürgelerini askerî olarak terk etmek zorunda kalmışlarsa da, Amerika'nın yeni tarz sömürgecilik yaklaşımına kısa sürede ayak uydurarak siyasi ve ekonomik sömürgecilik üsluplarına sarılmışlardır.

Ortaya çıkan bu yeni yaklaşım sonrasında bilhassa Ortadoğu bölgesi, -bölgeyi şiddetle sarsan bir unsur olarak Yahudi varlığının kurulmasının da etkisiyle- ciddi bir kaos ve istikrarsızlığa boğulmuştur ki bu durum, halen varlığını sürdürmektedir. Nitekim II. Dünya Savaşı'ndan kısa bir süre sonra Ortadoğu ülkelerinde korkunç bir darbeler dönemi yaşanmıştır. Meselâ, sadece 1949-1953 yılları arasında Suriye'de üç defa hükümet darbesi ve 21 kabine değişikliği olmuş, bu arada iki defa askeri diktatörlük kurulmuştur. Benzer şekilde, Yemen ve Irak gibi istikrarsız bölgeler de sık sık darbelere sahne olmuştur.

Bunun yanı sıra Sömürgeci, -diğer sömürgelerde olduğu gibi- Ortadoğu bölgesindeki bu devletçikler arasında da öylesine sınırlar ve kompozisyonlar oluşturmuştur ki istikrarsızlık ve güvensizlik getiren bu faktörler, hem âdeta Sömürgecinin varlığını unutturmuş, hem de aralarındaki çatışmaları iyice içinden çıkılmaz bir hale getirmiştir. Bunun neticesinde bu uydu devletler arasında birçok çekişmeli sorunlar çözümsüz olarak günümüze kadar varlık göstermiş, tarihsel, kültürel ve toplumsal temelleri bulunan farklılıklar iç çatışma unsurları haline dönüşmüştür. Bilhassa Arap yöneticiler; uydusu oldukları büyük devletler arasındaki çekişmeler, Sömürgecilerin aralarına ektiği çözümsüz sorunlar ve yine onların körüklediği iç çatışmalar sonucunda kısa sürede her kıpırdanmayı demir yumruk ile acımasızca ezen azgın diktatörler haline gelmişlerdir.

Devletlerarası çekişmelere gelince; yıkılıncaya kadar dünyanın birinci devleti Osmanlı Hilâfet Devleti idi ve İngiltere, Fransa ve İtalya gibi Batılı devletler I. Dünya Savaşı ile birlikte onu bu konumundan düşürmeyi başarmışlardı. Osmanlı Devleti'nin yıkılmasından sonra İngiltere dünyanın birinci devleti haline geldi ve Fransa ile İtalya'nın yanı sıra 1917 Bolşevik Devrimi'nden sonra Komünist Sovyetler Birliği onunla çekişen büyük devletler haline geldiler. İngiltere, geçen yüzyılın başında ivme kazanan yükselişinden II. Dünya Savaşı sonunda zayıflamasına kadar geçen sürede, bilhassa Ortadoğu bölgesinde güçlü bir nüfuz kazandı. II. Dünya Savaşı sonrasında artık birinci devlet, kabuğundan çıkan Amerika oldu ve Batı Bloku'nun liderliğini üstlenerek Doğu Bloku'nun lideri olan Sovyet Rusya ile çekişmeye başladı. Böylece 80'li yılların sonuna kadar sürecek Soğuk Savaş dönemi başlamış oldu. Bu sırada zayıflamış eski Sömürgeci Avrupa devletlerinin en önemli çabaları, varlıklarını güçlendirmek ve sömürgelerindeki nüfuzlarını korumak yönünde oldu. Her ne kadar Avrupa Ekonomik Topluluğu adı altında birleşme gayretine girip Soğuk Savaş sonrasında -şimdiye kadar dahi gerçekleştirilememiş askerî yön haricinde- Avrupa Birliği adı altında siyasi bir yapılanma oluşturmuşsa da, ne Amerika'yı birinci devlet konumundan düşürmeye, ne de arzuladıkları siyasi-askeri yapılanmaya ulaşmaya muvaffak olamamışlardır. Avrupalı Sömürgecilerin Soğuk Savaş dönemindeki bu zayıflıkları, onları eski Sömürgecilik denilen işgâle dayalı askerî sömürgecilikten, Amerika'nın pazarladığı yeni Sömürgeciliğe sarılmaya sevk eden esasi faktör olmuştur. İşte böylece eski Sömürgeciler ile yeni Sömürgeci arasındaki çatışmalar buradan kaynaklanmış ve bu çatışma, doğrudan sömürgeler üzerinde ve oralarda sahip oldukları nüfuz unsurları üzerinde meydana geldi. Bu durum, kimi ülkelerde, çoğunlukla ordunun ve sermayedarların ağırlık kazandığı Derin Devlet denilen yapılanmalar oluşturdu. Dolayısıyla diğer bölgelerde olduğu gibi, Ortadoğu'da da uydusal bir kamplaşma oluştu ki bu, Amerikan kampında olanlar ile Avrupa (İngiltere-Fransa) kampında olanlar veya her ikisi arasında gidip gelenler şeklinde, devletlerin ayrışmasına yol açtı. Bunun neticesinde devletlerin seyrine, -ideolojisiz uydu devlet olmalarına ilaveten- sürekli istikamet değiştirmeleri ve bağlı oldukları büyük devletin kendilerine ve bölgelerine yönelik dış politikasına göre seyretmelerinden ötürü dengesizlik, istikrarsızlık ve tutarsızlık egemen oldu.

Çekişmeli sorunlara gelince; bunların en bariz olanı hiç şüphesiz Arap-"Yahudi" sorunudur ki uğrunda onlarca girişimler ve imzalar, yüzlerce görüşmeler ve müzakereler yapıldığı halde, artık yıllardır avara kasnak misali dönen bir kısır döngü halini almıştır. Bir diğeri, İngiltere tarafından Irak, İran, Türkiye ve Suriye arasında dörde parçalanmış Kürt sorunudur ki bu sorun, mevcut Irak Savaşı ile daha açık olarak barizleşmiştir. Bir diğeri Fransa tarafından kozmopolit olarak şekillendirilmiş Lübnan sorunudur ki klasik gerilimler ve tartışmalar artık olağan ve bıktırıcı bir hal almıştır. Bunlar haricinde, Körfez bölgesi özelindeki çekişmeli spesifik sorunlardan bazıları şunlardır:

  • - 2000 yılı Cidde Anlaşması ile kısmen halledilmiş görünen Suudi Arabistan - Yemen sınır anlaşmazlığı. Kısmen halledilmiş diyoruz, çünkü Yemen Suudi Arabistan'ı, sınırdaki yasadışı faaliyetleri engellemek bahanesiyle 2004 yılında sınıra güvenlik engeli inşa ettiği için protesto etmiştir.
  • - Kuveyt ve Suudi Arabistan arasında, İran ile olan denizel sınır tartışmaları. (Kuveyt'in Irak ile denizel sınırı yoktur.) Nitekim yapılan anlaşmalar henüz kamuoyuna duyurulmamıştır ve Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ile olan sınır da belirsizliğini korumaktadır.
  • - Irak ile İran arasında Şatt-ul Arab açıklarındaki karasuları ve nehir sınırı hakkındaki anlaşmazlık. Irak Basra Körfezi'nde oldukça dar karasuları sahiptir. Üstelik I. Körfez (İran-Irak) ve II. Körfez (Irak-Kuveyt) savaşlarının bahanelerinden biri de bu anlaşmazlık idi.
  • - İran ile BAE arasında Tunb Adaları ile Ebu Musa Adası üzerindeki anlaşmazlık. İran ve BAE sorun hakkında doğrudan görüşmeler yürütmekte ve Arap Birliği'ni sorunun çözümü için destek vermeye davet etmektedir.
  • - Umman ile BAE arasında sınır anlaşmazlığı ve Musandem Yarımadası ile el-Meda yerleşiminin [BAE için enclave, Umman için exclave] (BAE toprakları ile çevrili Umman toprağı) statüsü hakkındaki çekişme. 2003 yılında bu konuda bir anlaşma yapılıp imzalanmış olmasına rağmen, anlaşmanın içeriği ve kesin sınırları gösteren haritalar yayınlanmamıştır.

İç çatışmalara gelince; bunların en bariz olanı hiç şüphesiz Lübnan'daki çatışmalardır. Bunun haricinde, geçen yüzyılın son asrında Yemen'de Kralcılar ile Cumhuriyetçiler arasında uzun müddet süren çatışmalar, İran'da 79 Devrimi öncesindeki karışıklıklar, Türkiye'de 1980 askerî darbesinden önce Milliyetçiler ile Komünistler arasındaki, darbeden sonra da Devlet ile Kürt militanlar arasındaki çatışmalar, Suriye, Ürdün ve Irak'taki diğer çatışmalar...

Ortaya çıkan bu karmaşık tablo içerisinde, kırılma noktaları denilebilecek bazı olaylar, önemli değişikliklere yol açtı. Bunlardan en bariz olanları şunlardır:

1967-1979 yılları arasında Sovyetler Birliği ile Amerika arasında başlayan Détente (Detant - Yumuşama) süreci ki bu süreçte Amerika, İngiltere ve Sovyetler arasında silahsızlanmaya yönelik adımlar atıldı. Oysa 1970 yılında Körfez'den çıkan İngiltere, o zamanlar güdümündeki bazı ülkelerde (İran, Hindistan (ilk nükleer denemesi 1974), Pakistan) bu politikanın aksine nükleer çalışmaları teşvik etti. Ayrıca Körfez'den çıkarak petrol kaynaklarını Amerikan şirketlerine kaptırmamak amacıyla güdümündeki ülkelerde petrolün millileştirilmesi kampanyasını başlattı. Bunun sonucu olarak Irak, 1972'de Iraq Petroleum Company'yi tamamen millileştirdi. 1973'te de İran, petrol şirketlerini tek elde toplayıp üretimi tamamen İran Milli Şirketi'nin (INOC) eline verdi.

1979 İran Devriminin, en önemli üç özelliği, İslâmî, Şiî ve Amerikancı bir nitelik taşımasıdır. Amerikancı diyoruz, çünkü Şah açıkça Amerika'yı rahatsız ediyordu ve Amerika Şah aleyhindeki hareketlenmeleri destekliyordu. Üstelik İslâmî karaktere sahip bu yeni gelişme, Mısır ile İsrail arasındaki barışı kolaylaştırdı ve 26 Mart 1979'da Washington'da imzalandı. Yine İran Devrimi diğer ülkelerdeki Şiileri hareketlendirdi. Irak'ta, Suudi Arabistan'da ve Körfez ülkelerinde Şii hareketlenmeler yaşandı. Örneğin, Muhammed es-Sadr, Necef'te gösteri düzenledi. Ardından tutuklanıp idam edildi. Yine Necef'te Irak Şiileri İran eksenli yapılanmalar oluşturdu. Davet Partisi, Irak'taki Şii muhalefetinin başını çekti. Bunun üzerine Saddam Şiileri ezmeye başladı. Keza İran'dan muhtariyet (özerklik) talep eden Huzistan Arapları ile İran Devrim Muhâfızları arasında 1979 yılının Mayıs ayında çatışmalar çıktı. Ayrıca Saddam, bastırdığı Kürtlerin Türkiye'ye kaçmasını engellemek için Türkiye Devleti ile 20.04.1979'da bir anlaşma imzalamıştı, ancak benzer bir anlaşmayı İran ile yapamadı. Bu gerilimler üzerine 04.06.1979'da İran'daki bazı Kürt köylerini bombaladı. İran da Irak'a karşılık vermeye başlayınca Irak güçleri İran topraklarına girdi. Saddam İran-Irak arasındaki sınır çekişmesine dayanarak 1975 Cezayir Anlaşması'nı tanımadığını ilan edip İngiltere'nin tahriki ve teşviki ile İran-Irak Savaşı'nı [I. Körfez Savaşı'nı] fiilen başlatmış oldu.

Savaşın başlamasından önce, 4 Kasım 1979'da Tahran'daki Amerikan büyükelçiliği basıldı ve 63 kişi rehin alındı. Bu baskın sırasında Amerika ile devrimin ileri gelenleri arasındaki bağlantılara ilişkin bilgiler bulunduğu da edildi. İlginçtir ki baskından iki gün sonra Hükümet istifa etti. Amerika'nın baskına tepkisi, Amerika'nın plânlamalarına paralel oldu. Nitekim Amerika Pasifik donanmasından bir kısmını Umman Denizi'ne göndererek Körfez'e yerleşiminin ön adımlarını attı. Yine İran Devrimi bahanesiyle Rapid Deployment Force (Ortadoğu Çevik Kuvveti) oluşturmaya başladı. Rehine krizi 21.01.1981'de, hem de Başkan Reagan'ın 40. ABD Başkanı olarak göreve başlamasından birkaç dakika sonra (âdeta Reagan'a bir başkanlık hediyesi olarak) serbest bırakıldı. Kriz biter bitmez, Körfez ülkeleri arasında askerî işbirliği haricinde her alanda işbirliği öngören Gulf Cooperation Council (Körfez İşbirliği Konseyi) kuruldu.

Daha sonra Irak ile İran arasında I. Körfez Savaşı patlak verdi. Savaşın başlaması ile birlikte Irak, 1983 yılından itibaren Basra Körfezi'ne yöneldi. Irak'ın petrolü genelde boru hatları ile taşındığı için, savaşın Basra'ya kaydırılması, Irak'tan ziyade İran'a zarar verdi. Bunun üzerine Amerika, bir taraftan Körfez ülkelerini savaşın kendilerine sıçraması tehdidi ile korkutarak, diğer taraftan "hayati mesele" saydığı Körfez'deki petrol akışını güvence altına alınmasını bahane ederek bölgeye bir filo gönderdi ve ABD bayrağı çeken Kuveyt tankerlerini himâye altına aldı. Dikkate değerdir ki Irak, 3 Ağustos 1986'da dört maddelik bir barış planı önerdiyse de İran bunu reddetti. Her iki tarafın da tükenmeye başladığı 1988 yılında Amerika, Körfez'de hiçbir devletin üstünlüğüne izin vermeyeceğini, buranın Amerika'nın "esasi ilgi alanı" olduğunu ve Körfez'in İran'ın körfezi haline gelmeyeceğini ortaya koydu ve bölgeye bütün ağırlığını koydu. Nitekim Mart 1990'da el-Hayat Gazetesi'nin "Amerika Yıllık Ulusal Güvenlik Raporu"ndan yayınlandığı bölümde şöyle geçiyordu: "Amerika'nın Orta Doğu'daki hayati menfaatleri temel olarak, güce ve Amerika'nın bölge ülkeleri ile geliştirdiği güçlü ilişkilere dayanmaktadır. Bu da Amerika'nın sürekli bir şekilde bölgede bulunmasını gerekmektedir... Şüphesiz ABD, deniz filolarını Orta Akdeniz'in doğusunda, Körfez bölgesinde ve Hint Okyanusu'nda bulundurmayı sürdürecektir. Bölgedeki devletleri desteklemekten mühimmat yığmaya kadar bir dizi işler yapacaktır." Sekiz yıl süren savaş sonunda ne Irak'ın ne de İran'ın sınırı değişti. Her iki ülke de ağır kayıplara uğrayarak Sömürgeci karşısında zaafa düştü. Savaş bir milyondan fazla Müslümanın hayatına mâl oldu.

Saddam, 1990 yılında ise Kuveyt'e karşı bir savaşa girdi ve o yılın yaz mevsiminde Kuveyt'i işgâl etti. İngiltere bu savaşın, iki konuya ilişkin müzâkerelere götüren bir baskı aracı olmasını amaçladı. Birincisi, ajanı olan Saddam'ı bölgenin en güçlü adamı olarak bârizleştirmek ve dolayısıyla İngiltere'nin bölgedeki güç merkezini takviye etmekti. İkincisi de Amerika ile Körfez üzerindeki petrol ve nüfuz ortaklığını garantilemekti. Fakat Amerika bunu Körfez'e hâkim olmak, orada üsler kurmak, oradaki petrole ve ayrıca gerek kendisine gerekse İngiltere'ye uşaklık yapan yöneticilere egemen olmak için bir dayanak olarak gördü ve Kuveyt'i kurtarmayı bahane edindi. İngiltere ise bir müzâkere ortamı oluşturmak istediyse de başaramadı. Tam tersine Amerika, Körfez'in efendisi olmak için iki yıldan beri gözetleyip durduğu fırsatı yakalamış oldu. İngiltere, Amerika'nın bu konudaki kararlılığını görünce, Irak'taki yönetimi yok etmeksizin yalnızca Kuveyt'ten çıkartmasını şart koşmak için koalisyona girdi. Zîra savaş, ilan edildiği gibi sadece Kuveyt'i kurtarmak içindi ve anlaşma da buna göre yapıldı. Böylelikle savaş başladı. Amerika liderliğinde otuzdan fazla yabancı ülkenin, uşak ve ajan Arap devletlerinin bir araya getirildiği koalisyon güçleri ile Irak'ı Kuveyt'ten çıkarmak amacıyla 1991 yılında Irak'a karşı savaş başladı. Eğer Amerika, İngiltere ile anlaşma yapmamış olsaydı, özellikle bahane olarak Kuveyt'in kurtarılması ilan edilmemiş olsaydı, Saddam'ı devirecek, Bağdâd'ı yakıp yıkacaktı. Saddam'ın yönetimde kalması işte böyle oldu. Bundan dolayı yönetim aleyhindeki Şiî ve Kürt hareketlenmelerini yok etmesi için Saddam'a bir alan bırakılmış oldu... Bilindiği gibi Amerika, Saddam'ın kalmasını istismâr ederek Körfez ülkeleri nezdinde garantör sayılması için Körfez devletlerini Irak rejimi ile korkutmak istiyordu. Yine Saddam'ın kalmasını, vatandaşlarına ve komşularına hava saldırısında bulunmasını engellemek gerekçesiyle Güney'de ve Kuzey'de uçuşa yasak bölgeler oluşturmak için de istismâr etti. Nitekim 28 Şubat 1991'deki ateşkesin ardından kuzeydeki Kürtler ve güneydeki Şiiler arasında başlayan ayaklanmalar Irak kuvvetlerince acımasızca bastırıldı. Milyonun üzerinde Iraklı Kürt Türkiye ve İran'a sığındı. Bunun üzerine müttefik kuvvetler 36. paralelin kuzeyi ve 32. paralelin güneyindeki bölgeleri Irak uçuşlarına yasakladılar. ABD yönetimindeki müttefik kuvvetler 1993, 1996, 1998 ve 2001 yıllarında Irak'a karşı çok sayıda hava saldırıları düzenlediler. Körfez Savaşı'ndan sonra uygulamaya konan BM ambargosu 1996 yılında başlayan Gıda Karşılığı Petrol programıyla yumuşatıldı ise de, Irak devletinin ve halkının ciddi derecede ezilmesine yetti. Bu savaşın en önemli sonuçlarından biri de, Amerika'nın Körfez'e kalıcı olarak yerleşmesinin önünü açmış olmasıdır. Nitekim Irak'ın Kuveyt'ten çıkarılması için yapılacak bir askeri harekâtın, Suudi çöllerinden Kuveyt'e yönelmesi gerekecekti. Yani söz konusu olan bir "Çöl Savaşı" idi ve Suudi Arabistan toprakları, Amerika'ya Vietnam'dan da uzaktı. O halde bir askeri harekat için hem büyük bir kuvvet ve hem de bu kuvvetin hazırlanması için uzun zaman gerekmekteydi. Amerika'nın saldırıdan itibaren dört buçuk ay beklemesinin bir sebebi de buydu. Ayrıca, Amerika, yeni bir Vietnam bataklığına sürüklenmemek için, yanına diğer devletleri de almak ve devletlerarası bir meşruiyet ile saldırmak istedi. Bu sebeple, Başkan Bush, 7 Ağustos 1990'da, Suudi Arabistan'da, Irak'a karşı çok-uluslu bir kuvvetin kurulmasına karar verildiğini açıkladı. Bu tarihten itibaren, bu kuvvete katılan ülkeler, askerlerini Suudi Arabistan'a göndermeye başladılar. Bunun sonucu olarak, 17 Ocak 1991 günü Irak'a karşı hava harekâtı başladığında, Suudi Arabistan'da bulunan Müttefik kuvvetlerinin kompozisyonu şöyleydi: Amerika 425.000, Suudi Arabistan 45.000, Mısır 30.000, İngiltere 25.000, Suriye 17.000, Fransa 15.000, Kuveyt 12.000, diğer halkı Müslüman ülkeler 8.000 ve çeşitli kuvvetler 118.000. Böylece toplam 700 bine yaklaşmaktaydı. Müttefiklerin silah gücü de şöyleydi: 1.800 uçak, 3200-3700 tank, 2.000 top, 850 helikopter. Buna karşılık, Irak'ın 1.000.000 askeri 500-700 uçağı, 5.500 tankı, 3.000 topu ve 160 helikopteri bulunuyordu.

Sovyetler Birliği'nin dağılması ile birlikte Soğuk Savaş'ın sona ermesi sonrasında Amerika, ortaya çıkan yeni konjonktüre yönelik planlamalarına dair sinyaller vermeye başladı. Bunun ilk adımı olarak Başkan Baba Bush, 1990 yılının Ağustos ayında düzenlediği basın toplantısında ilk kez "Yeni Dünya Düzeni" ifadesini gündeme getirdi. Baba Bush, bundan bir ay kadar sonra, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu'nu kimyasal ve biyolojik silahlar konusunda çalışmaya yönelttiği sırada bu ifadeyi tekrar etti. Daha sonra bu minvâlde Baba Bush, 6 Mart 1991 günü, Amerikan Kongresi'nin ortak toplantısında yaptığı konuşmada, Ortadoğu'nun barış ve istikrarı için şu dört ilkeyi ortaya attı:

  • 1. Amerika'nın hayati çıkarlarının istikrarlı ve güvenlikli bir Körfez'e bağlı olması dolayısıyla, Orta Doğu'da bir güvenlik sisteminin kurulması. Bu güvenlik sistemi bölge ülkeleri tarafından gerçekleştirilmeli, fakat Amerika da buna yardımcı olmalıdır.
  • 2. Bölgede kitlesel imha silahlarının yayılmasının önlenmesi ve önce Irak'tan başlanması
  • 3. Orta Doğu'nun istikrarı bakımından, "İsrail" ile komşuları arasında, 242 ve 338 sayılı kararlara dayanan kapsamlı bir barışın gerçekleştirilmesi
  • 4. Orta Doğu'nun doğal kaynakları zengindir. Bu zenginlik (yani petrol ve su) bütün bölge ülkelerinin refahı için kullanılmalıdır.

O zaman Los Angeles Times Gazetesi'nde ABD'nin eski Suudi elçisi James Egnes'e ait "Amerikan Güçleri Petrol Kuyularını Kuşatmıştır. Zaten böyle bir fırsat kollamıyor muyduk?" başlığı ile yayınlanan makalede şöyle geçiyordu: "Ocak 1975'de "Cidde Muhafızları"nın çıkardığı Commentary Gazetesi, Suudi Arabistan'ın maruz bırakıldığı baskıya dair bir makale yayınladı. Bu baskı, Avrupa ve Amerika'nın ekonomik sorunlarının çözümündeki rekabetten kaynaklanıyor. Nitekim onlar petrol fiyatlarının yükselmesini birbirinin aleyhine kullanmaktadırlar... Başlarında Henry Kissenger olduğu halde, şu anda Amerikan yönetiminde çalışanlar, 1975 yılında petrol kuyularının nasıl işgâl edildiğini iyi bilmektedirler. Onların bu kaynakları kendi hegemonyaları altına almadan terk etmeleri mümkün değildir."

Diğer taraftan, Amerikan Savunma Bakanı Dick Cheney de 1991 Nisanında yaptığı bir konuşmada, Ortadoğu'nun, petrol kaynaklarının Amerika'nın çıkarlarına ters düşen herhangi bir devletin kontrolü altında olmasına, Amerika'nın izin vermeyeceğini söyledi. Hatta Amerika'nın Körfez'e askerî yığınak yaptığı sırada Baba Bush'a, "Amerika nasıl oluyor da despot şeyhleri için evlatlarını Körfez'e gönderiyor?" diye sorulduğunda, niyetini gizlemeksizin açık bir dille şöyle diyordu: "Biz evlatlarımızı petrol şeyhleri için değil, Amerikan şeyhleri için gönderiyoruz."

Fakat Baba Bush, başkanlık seçimlerini kaybedip yerini Clinton'a terk edince, Yeni-muhâfazâkâr (Neo-conlar) taifesi ile birlikte bunun plânlarını hazırlamaya başladı. Başlangıçta Amerika'nın 21. yüzyıl dış politikasının yeni esaslarının konulması düşünülüyordu. Bu yeni Amerikan dış politikasının hedefi; Amerika'nın dünyada birinci devlet olarak kalmasını sağlamak, tüm dünyayı Amerikan hegemonyasına boyun eğdirmek ve Birleşmiş Milletler onayı olmadan tek tarafı askerî çözümler gerektirse bile herhangi bir devleti veya ümmeti, Amerika'ya meydan okumaktan yada onu dünyanın birinci devlet konumundan düşürmekten alıkoymak idi. Bu politika, Dick Cheney'nin Savunma Bakanlığı sırasında Pentagon [Amerikan Savunma Bakanlığı] tarafından 1992'de yayınlanan bir belgede geçtiği gibi, ilk etapta Kuvvet Yoluyla Barış [Peace Through Strength] olarak adlandırıldı. 1997 yılında nihâî şekli verilinceye kadar bu proje üzerindeki çalışmalar devam etti. Bunun önde gelen mimarları arasında Paul Wolfowitz, Donald Rumsfeld ve Dick Cheney yer alıyordu. Nihâî şekliyle bu proje, Yeni Amerikan Yüzyılı Projesi [Project for the New American Century] olarak adlandırıldı. 2000 yılı Eylül ayında yayınlanan bir belge ile de, Amerikan Savunmasının Yeniden İnşâsı: Yeni Bir Yüzyıl İçin Stratejiler, Güçler ve Kaynaklar [Rebuilding America's Defenses: Strategies, Forces and Resources for a New Century] başlığı altında bu proje yayınlanmış oldu. Projenin talepleri ise şunlardı: "Haydut" rejimleri değiştirmek, Amerikan kuvvetlerini Güney Avrupa'ya, Orta Asya'ya, Güney Asya'ya ve Ortadoğu'ya yaymak, dünya enerji kaynakları üzerinde tahakküm kurmak, saha kampları oluşturmak ve gerekirse Amerikan hedeflerini gerçekleştirmek için nükleer silahlar kullanmaya yönelmek... Sunday Herald Gazetesi tarafından deşifre edilen bu belge, Bush Yönetimi'nin -Saddam Huseyn yönetimde olsa da olmasa da- onlarca yıl boyunca Körfez üzerinde askerî hâkimiyet kurmayı plânladığına işâret etmekteydi. Belgede şöyle deniliyordu: "Birleşik Devletler on yıllardır, Körfez'in bölgesel güvenliğinde daha kalıcı bir başrol oynamanın peşinde olmuştur. Bu bağlamda Irak ile yaşanan anlaşmazlıklar, Körfez'de büyük çaplı Amerikan kuvvetlerinin varlığına bir haklılık kazandırmaktadır." Gereken yalnızca, bunu uygulamak için şartların oluşmasıydı. 11 Eylül 2001 hâdiseleri meydana gelince, işte gereken bu uygun fırsat da yakalanmış oldu. 11 Eylül sonrasında Afganistan'a saldıran Amerika, elde ettiğini sandığı hızlı zaferin süratine kapılarak bu kez Irak'ı hedef tahtasına koydu. İşgâlinin gerekçesi olarak; "şer ekseni" içerisinde bulunması, kitle imha silahlarına sahip olması ve diktatör rejimi devirme yoluyla demokrasi ihracı olarak gösterdi ve bu yönde güçlü bir kamuoyu oluşturmaya çalıştı.

Fakat bu kez Amerika, önceki saldırısında olduğu gibi uluslararası destek ve meşruiyet kaygısı duymadı. Bunun en önemli sebebi, Amerikan yönetimini elinde tutan ve Irak işgâlinin mimarları olan Yeni-Muhâfazakârların sahip olduğu küstah kibirdir. Nitekim onlar; dünyanın Sovyetler Birliği'nin yıkılmasından sonra tek kutuplu hale geldiğini, Avrupa'nın askerî-siyâsî birlik olmaktan aciz kaldığını, Rusya'nın tehdit potansiyelini kaybetmiş zavallı bir durumda olduğunu, Batılı Hadâratın insanlık tarihinin ulaştığı zirve noktası olduğunu, mutlak Amerikan egemenliğinin artık kaçınılmaz olduğunu, Amerika'nın askerî olarak en yakın rakibinden yirmi kat daha güçlü olduğunu, bunun için yeni milenyumun Amerika Yüzyılı olduğunu, dünyanın en stratejik bölgeleri olan İslâmî bölgelerin, bilhassa Ortadoğu'nun I. Dünya Savaşı'nın koşullarına göre parçalandığını, ancak yeni koşullar altında bölgenin yeniden şekillendirilmesi gerektiğini vs... iddia ediyorlardı.

Dolayısıyla Amerika, yalnızca Afganistan'dan sonra Ortadoğu bölgesini yeniden şekillendirmeye yönelik olarak Irak'a saldırmakla kalmadı, aynı zamanda 1957'de Amerikan Kongresi'nce kabul edilen Eisenhower Doktrini diye bilinen karardan esinlenen, Yeni Amerikan Yüzyılı Projesi'nin ilk adımı sayılan, "Ortadoğu'da ABD'nin Yeni Ulusal Güvenlik Stratejisi: Bir 11 Eylül Sonrası Analizi, (New National Security Strategy of The USA in the Middle East Apost September 11 Analysis)" adlı belgeye dayandırılan, National Endowment for Democracy adlı kuruluşun 20. yılında Oğul Bush tarafından geliştirilen, 2004'teki State of Union (Birliği Durumu) konuşmasında daha da genişletilen, esasları el-Hayat Gazetesinde 13 Şubat 2004'te yayınlanan, 2004 yılı Haziran ayında G-8 Zirvesi ile NATO İstanbul Zirvesi için hazırlanan ve eş başkanlığına Türkiye Başbakanı Recep T. Erdoğan atanan Büyük Ortadoğu Projesi [sonraki adı "Genişletilmiş Ortadoğu ve Kuzey Afrika Girişimi"] ile de İdeolojik Siyâsî bir güç olarak ortaya çıkmasından korktuğu İslâm'ı ve Müslümanları açıkça hedef tahtasına oturttu.

Nitekim şimdiki Amerikan Dışişleri Bakanı Rice, daha sonraları "Yeni Ortadoğu" diye dile getirdiği bu çerçevede 22 ülkenin sınırlarının değişmesi gerektiğini ve bunun ilk adımlarının Afganistan ve Irak işgâlleri ile atıldığını ifade etti.

CIA'in eski başkanı James Woolsey ise şöyle dedi; "Bu, teröre karşı bir savaş olmanın ötesinde, bizim 20. yüzyıl boyunca inşa edip savunduğumuz liberal uygarlığı tehdit eden Arap ve Müslüman dünyasına demokrasi götürme savaşıdır. Bu savaş, tarihsel nedenlerle demokrasiye geçemeyen Ortadoğu'nun çehresi tamamen değişinceye dek sürecektir. Amerika son yüzyılda 4 kez ayağa kalkmıştır. (I. Dünya Savaşı, II. Dünya Savaşı, Kore Savaşı ve Vietnam Savaşı), Bu savaş, bölgeye özgürlük getirene dek sürecektir."

Yine Pentagon bağlantılı "American Armed Forces Journal" isimli dergide "Kanlı Sınırlar" başlığı ile yayınlanan bir makalede şöyle denildi: "Demokrasiyi yaymak ve terörün kökünü kazımak için Ortadoğu'da sınırların yeniden belirlenmesi gerekir... Churchill'in mirası olan bu yapay sınırlar istikrarsızlığa yol açmaktadır. Yeni sınırlar etnik köken ve din ekseninde yeniden çizilmelidir." Hatta yine aynı dergide sınırların nasıl çizilmesi gerektiğini gösteren haritalar da yayınlandı.

Ardından bölge kamuoylarında bu yönde yoğun tartışmalar başladı ki Amerika'nın arzuladığı da böylesi bir tartışma zemininin hazırlanması idi. Bu tartışmalarda en dikkat çekici vurgu, bölge ülkelerinden siyasi, ekonomik, kültürel ve toplumsal değişimin, dıştan gelen baskılar ile değil de, iç dinamiklerden destek alınarak gerçekleştirilmesi gereği idi. Zîra böylesine kapsamlı bir projenin bir anda gerçekleşmesi kesinlikle mümkün değildi ve halen de mümkün değildir ve görünür gelecekte de mümkün görünmemektedir. Çünkü Amerika'nın bu plânları gündeme getirdiği dönemler, hem Afganistan'da hem de Irak'ta hiç ummadığı bir biçimde bataklığa batmasının bir sonucu olarak, hevesinin kursağında kaldığı, kibrinin söndüğü, burnunun yere sürttüğü bir döneme rastlamıştır. Nitekim aradan çok geçmeden Başkan Bush, savaşın başında hiçe sayıp kenara ittiği Avrupa devletlerine giderek işbirliği talebinde bulundu. Irak'a karşı yapılan savaştaki devletlerarası destek ve meşruiyet mahrumiyetinin hatasını kabul etti. Daha sonraki hitaplarında da girdikleri bu savaşta hezimete uğradıklarını, yanlış yaptıklarını, gerekçelerinin boş çıktığını itiraf etti. Bush yönetimine akıl verip projelerini hazırlanan beyin takımının bazı ileri gelenleri de, aynı şekilde hezimete uğradıklarını ve yanıldıklarını açıkça kabul ettiler. Bunların en meşhuru, Robert Kagan ile "Yeni-Muhâfazakârların Sonu" kitabını yazan Francis Fukuyama'nın itiraflarıdır.

Şu durumda Amerika, gerçek anlamda bataklığa batmıştır, çırpındıkça da batmaktadır. Amerikan Kongre seçimlerinden galip çıkan ve hem Kongre'de hem de Senato'da üstünlük kazanan Demokratlar, hazırlattıkları Baker-Hamilton Raporu ile Bush yönetimini bu bataklıktan çıkarmak için öneriler sundukları halde, Bush'un 10 Ocak 2007'de açıkladığı Yeni Irak Stratejisi bu raporu önemli ölçüde dikkate almadı. O gün yaptığı hitapta Bush, bazı hataların yapıldığını kabul ederek, "hataların yapıldığı yerlerde sorumluluk bana aittir" dedi. Bush, direniş ile mücadele ve mezhep çatışmalarının önlenmesi hususlarında başarısız olmalarının sebebi olarak da asker sayısını daha önce artırmamayı gösterdi. Bu yeni strateji, asker çekilmesini tavsiye eden Baker-Hamilton Raporunun aksine ek 21.500 asker gönderilmesini esas aldı. Görünen o ki Irak'ta somut hiçbir adım atılamamış, istikrarlı bir hükümet ve ordu kurulamamış, kukla hükümetin merkezinde dahi güvenlik sağlanamamış bir halde Irak'ı zelil ve rezil bir çekiliş ile bırakıp gitmek Bush yönetiminin çok ağırına gitmiş olmalı. Irak'ta günlük üç milyar dolar harcaması bulunan Amerikan işgâl gücünün, bu acziyeti ile sorunların ve bilhassa direnişin üstesinden gelememesi de onu asker takviyesine mecbur bırakmış olmalı. İşte bu korkunç bir açmazdır ki Amerika gitse gidememekte, kalsa kalamamaktadır. Amerika'nın bu ağırlığa daha ne kadar dayanacağını kestirmek oldukça zordur, fakat çok uzun olmayacağı kesindir.

İşte bu noktada mevcut vakıası ile Irak'taki bataktan çıkması mümkün görünmeyen Amerika'nın kurtarılması için yeni çözüm arayışlarına girilmiştir ki bu, Müslümanların başındaki yöneticilerin desteğinin, bilhassa Irak'a komşu ülkelerin çabalarının devreye girmesidir. Bunun için Amerika, demokratların da desteği ile, İran ve Suriye ile diyalog kapılarının açılmasına sıcak bakmaya başlamıştır. Amerikan Kongre Başkanı Nancy Pelosi'nin son Suriye gezisi, Irak'a komşu ülkeler toplantıları, Amerikan yetkililerinin Ortadoğu ülkeleri arasında mekik diplomasisine girmeleri, son Arap Birliği Zirvesi'ne Arap olmayan Türkiye ve İran gibi ülkelerin de davet edilmesi, (Suudi Arabistan, Ürdün, "İsrail" ve Türkiye'nin de dâhil edildiği Akabe Anlaşması) ve en önemlisi, Filistin sorunu çözülmeden Ortadoğu'da istikrarın sağlanamayacağı inancından hareketle, Suudi Kralı Abdullah'ın 2002 Beyrut Zirvesi'nde ortaya attığı plânın yeniden devreye sokulması... Amerika'nın Ortadoğu bölgesindeki istikrar ve destek arayışlarına işâret eden gelişmelerdendir.

Şu anda Amerika'nın yoğunlaşmak üzere olduğu odak İran-Suriye eksenidir. Buna en çarpıcı örnek, İran'ın dînî lideri Ali Hamaney'in temsilcisi [ve Muhammed Hatemi döneminin nükleer müzâkerecisi] Hasan Ruhânî'nin, Katar'da düzenlenen Dünya Ekonomik Forumu'nda Körfez'in güvenliğine yönelik sunduğu on maddelik plândır. Plânın maddelerine bakıldığında, Amerika'nın bölgeye bakışına ve maslahatlarına tamamen paralel olduğu görülecektir. Plânda en dikkat çekici unsur, bölgeden yabancı güçlerin çıkarılmasına ve güvenliğin bölge güçlerince sağlanmasına yapılan vurgudur. Körfez bölgesi ile petrol akışının Amerika açısından hayati mesele olarak addedilmesine binaen, denilebilir ki bundan kasıt, yabancı güçlerin Irak'ta selâmet içerisinde çıkarılmasına yönelik çabadır. Plândaki bir diğer dikkat çekici madde, İran'ın bölge ülkelerini nükleer işbirliğine çağırarak bölgesel bir konsorsiyum kurulmasına çağırmakla birlikte bunu, Ortadoğu'da nükleer silahlardan arındırılmış bir bölge oluşturulması hedefi ile ilişkilendirmesidir.

Yine İran'ın geçenlerde İngiliz askerlerini pragmatist bir biçimde teslim etmesi de, İran'ın imajı açısından artı puan olarak yansımıştır. İran'daki Dini Otorite ile Siyasi Otorite arasındaki üslup farklılıklarına rağmen, dış politikada "imaj yenileme", "bölgeye entegrasyon" ve ılımlılık öne çıkmaya başlamıştır.

Fakat Bush yönetiminin Suriye'ye yaklaşımı daha farklı ve daha serttir. Nitekim Bush, 10 Ocak konuşmasında Suriye'yi ağır ifadeler ile eleştirmiştir. Bununla birlikte Suriye'nin yahudi varlığı ile ilişkilerini normalleştirme sürecine girmesi ve Lübnan'daki hükümet krizinin aşılması ile birlikte Amerika'nın Suriye ile daha sıcak bir ilişki içerisine girmesi muhtemeldir.

Bush yaptığı hitapta, Körfez ülkelerini "bizim başarısızlığımız sizin için de tehdit oluşturur" diyerek gözdağı verdiği gibi Irak Hükümeti'ni de başarısızlık ile suçlamıştır ki bu, Amerika'nın Irak'ta istikrarlı bir hükümet kurtarmak aciz kaldığının açık kabulüdür. Her ne kadar Hükümetin dağılmasına etki etmeyecek olsa da, es-Sadr grubunun önceki hafta hükümetten çekilmesi (ki bu Sadr grubu için artık alışkanlık haline geldi) de Hükümetin yaşadığı krizi dışa vurmaktadır. Bunun bir sonucu olarak, Başbakan el-Mâlikî, eski Irak Ordusu komutanlarının orduya çağrılması ve onlara emekli maaşı bağlanması, işgâl güçlerinin birkaç yıl içerisinde ülkeyi terk edeceklerini açıklaması gibi direnişi kırmaya yönelik adımlar atmaktadır. Nitekim el-Mâlikî'nin BM Genel Sekreteri Ban Ki Moon ile basın açıklaması yaptığı sırada düşen bomba ve Amerikan Dışişleri Bakanı Rice'ın Bağdat Havaalanı'na çelik yelek ile gelmesi, Irak'taki güvenliğin dehşet verici bir boyuta ulaştığını göstermektedir.

Irak'taki bu kaos çözülmedikçe Amerika'nın bölgeye yönelik ciddi adımlar atabilmesi söz konusu değildir. Önceleri Amerika'nın Ortadoğu krizi dediği şeydeki kilit sorun, Filistin meselesi idi. Şimdi buna çok daha karmaşık ve tahripkâr olan Irak meselesi de eklenmiş durumdadır. Filistin meselesinin Ortadoğu krizinin anahtarı olduğu düşüncesi de artık tartışmaya açıktır. Yani Filistin meselesi, arzuladıkları çerçevede çözülse ve "İsrail"in güvenliği tamamen sağlansa bile, Irak meselesinin bununla organik bir bağının kalmadığı açıktır. Zîra Irak, pandoranın kutusu gibi açılmıştır artık. Artık Irak'ta düzen ve istikrar sağlamak kesinlikle mümkün değildir. Bunda hiçbir kuşku yoktur.

Ayrıca Irak bataklığına düşmesi, Amerika'nın Irak'ı ve yapısını yeterince tanımadığını da göstermiştir. Rakamsal ve istatistiksel hesaplar ile, sahip olduğu muazzam güce güvenle giriştiği macera hüsran ile sonuçlanmıştır.

Fakat şu var ki Amerika'nın bu hezimetinde başlıca unsur, İngiltere'nin rolüdür. İngiltere, Irak'a uzun süreden beri derinden vâkıf olan, halkını, yapısını, zaaflarını, hassas noktalarını en iyi bilen ve orada köklü ajanlara sahip olan yegâne devlettir. Amerika Irak'a saldırmaya karar verdiğinde İngiltere bunu engellemek için yoğun uğraşlar verdiyse de, gözü kararmış Amerika'yı vazgeçiremedi. Amerika'nın vazgeçmediğini görünce, "pastadan pay kapma" ilkesi doğrultusunda Amerika'nın yanında yer aldı ve bunu, Amerika'yı batırmak için bir fırsata dönüştürdü.

Bu bağlamda akla bir soru gelmektedir: "Amerika, Irak'a girdiğinde Saddam neden kılını kıpırdatmadı? Irak Ordusu nereye kayboldu? Cephanelikleri nereye gitti?" Direnişin boyutuna, çapına ve profesyonelliğine bakıldığında, direniş güçlerinin önemli bir kısmının eski Irak Ordusu mensupları olduğu ve kullandıkları cephaneliklerin eski ordu malı olduğu görülecektir. Direniş görüntüleri yayınlayan ve muhtemelen eski Baasçıların kurduğu ez-Zevra' isimli uydu kanalının yayınlarına bakıldığında, bazı mücâhidlerin acemi olmalarına karşın, diğer bazılarının oldukça profesyonel oldukları görülecektir. Dolayısıyla Irak Ordusu'nun son yıllarında oldukça yıpranmış ve zayıflamış olmasından ötürü Amerikan işgâl güçleri karşısına çıkması halinde tamamen yok olacağının bilincinde olan İngiltere'nin, uşağı olan Saddam'a "son bir rica olarak" Irak Ordusu'nu dağıtması emrini vermesini istemiş olması yahut Amerika'nın savaş kalkanları denilen gruplar içerisine sızdırdığı ajanlarının temas kurduğu ordu komutanlarının kaçması sonucu ordunun dağılmış olması kuvvetle muhtemel görünmektedir.

Bir diğer önemli unsur Kürt meselesidir. II. Körfez Savaşı'ndan sonra Amerika'nın 36. paralelin kuzeyi ile 32. paralelin güneyini uçuşa yasak bölge ilan etmesi, daha sonra Türkiye-Irak sınırında konuşlanan Çekiç Güç'ü Kuzey Irak'ın güvenliğinden sorumlu kılması ve bu yolla sağlanan destek, Irak Kürdistanı bölgesinin hızla güçlenmesine yol açtı.

Bu noktada İngiltere tarafından atılmış en önemli adım, Irak Kürdistanı'nın İran destekli Amerikan ajanı Talabani ile Türk Ordusu destekli İngiliz ajanı Barzani arasında, Saddam'ın müdâhalesi sonrasında dakik bir paylaşım ile paylaştırılmış olmasıdır. Nitekim Irak Kürdistanı'nın Türkiye'ye sınır olan kesimi Barzani'ye ve İran'a sınır olan kesimi de Talabani'ye verildi. Buna karşılık Amerika, Eylül 1998'de Talabani ile Barzani arasında Washington Anlaşması imzalatarak aralarında bir ortak yönetim tesis etmeye çalıştıysa da bu anlaşma muğlak bir halde kaldı. Öte yandan Amerika'nın Türkiye'deki Kürtlerden bir grubun kurduğu PKK'ya Suriye üzerinden verdiği desteği, Türkiye'deki 28 Şubat 1997 askeri müdahalesi sonrasında gittiği strateji değişikliği çerçevesinde kesmesi ile birlikte, Suriye'deki PKK varlığı Irak Kürdistanı'ndaki Barzani bölgesine kaydı. PKK lideri Abdullah Öcalan'ın Amerika tarafından Türk Ordusu'na bir jest olarak teslim edilmesinden sonra PKK içerisinde patlak veren strateji ve liderlik çatışmasından sonra, PKK içerisindeki Amerikan güdümlü grup atılıp (veya ayrılıp) Talabani'nin bölgesindeki Süleymaniye'ye gitti ve orada siyasi çalışmalara başladı. Böylece PKK, Amerikan nüfuzundan arınarak İngiliz-"İsrail" güdümü altına girdi.

Irak Savaşı'nın başlaması ile birlikte Irak Kürdistanı'nın nispeten daha istikrarlı bir yapıya kavuşup hızla genişlemesi, PKK'nın yeniden aktifleşmesine yardımcı oldu. Nitekim PKK, 2004 yılı Haziran ayında yeni yapılanmasını tamamlayarak Türkiye'ye karşı saldırılarına uzun bir aradan sonra yeniden başladı. PKK'nın bu aktivasyonunda Barzani'nin bariz bir payı oldu. Amerika'nın krizinin derinleştiren ve şu sıralarda daha da hararetlenen unsurlardan biri de Kuzey Irak'taki bu PKK varlığı meselesidir.

Amerika, Irak'a saldırı plânları yaptığında zafere ulaşacağına dair güven duymasına katkıda bulunan etkenlerden biri de, Iraklı Kürt ve Şii muhâliflerden alacağı destek idi. Bunun için ilk etapta daha sağlam olarak görülen Kuzey cephesinden Irak'a girmeyi düşündü. Bunun için Bush yönetimi ile Kuzey Iraklı Kürt liderler arasında ilk temas, Bush'un başkan seçilmesinden kısa bir süre sonra Barzani ile Talabani'nin Bush'a gönderdiği ortak mektup idi. Bu mektuptaki en önemli özellik, bu liderlerin Saddam rejiminden şikâyetçi olduklarına ve yıkılması için destek vereceklerine dair hiçbir iz taşımamasıdır. Dolayısıyla onların aklında Saddam'ın devrilmesi düşüncesi sözkonusu değildi. 11 Eylül'den sonra Amerika'nın Irak'a saldırısının gündeme gelmesi ile birlikte bu Kürt liderler de farklı tonda yaklaşım sergilediler. Nitekim Talabani, -âdeti olduğu üzere- Amerika'ya hiçbir tepki vermezken, Barzani, geçmişteki acı tecrübelerine ve Saddam'ın hışmına uğrama korkusuna atıfta bulunarak buna temkinli yaklaştı. Hatta Barzani, 2002 yılı Mart ayında el-Cezira televizyona şöyle dedi: "Kürtler, ABD'nin terörizme karşı başlattığı savaşa girmeyecektir. KDP (Kürdistan Demokratik Partisi) Kürt meselesinin istismar edilmesine karşıdır ve Kürtler isyancı değildir." Oysa Talabani, 2002 yılı Eylül ayında CNN televizyonuna şöyle diyordu: "Kürt halkı, ABD ordusunun Kürt bölgesine girmesinden memnuniyet duymaktadır. Zira onlar ABD'nin Kürtleri kimyasal ve biyolojik saldırıdan korumak amacıyla geldiğinden emindirler. Muhalif grupların liderleri, dostları ABD ile işbirliği yapmak için Washington'a geldiler. Onlar, Irak'taki diktatör rejime son verip demokratik bir rejim kurmanın Irak halkının ve muhalif grupların görevi olduğuna inanmaktadırlar." Dolayısıyla Amerika açısından asıl problem, İngiltere'nin yönlendirdiği Barzani problemi idi. Bunun için Amerika, Kürt gruplara, bilhassa Barzani grubuna "geniş çaplı federasyon sözü" vererek ikna edebildi. Böylece henüz Irak saldırısı başlamamış iken Kuzey Irak'ta parlamentonun kurulması ve anayasa yazılması süreci başlamış oldu. Parlamentonun 4 Kasım 2002'de toplanmasından sonra Mesud Barzani, el-Cezire televizyonuna şu açıklamayı yaptı: "4 Kasım'da yapılan parlamento toplantısı, Washington Barış Anlaşması'nın uygulanmasına dönüktü. Gerçi daha önce de parlamentonun ihya edilmesine yönelik çalışmalar yapılmıştı, ancak bu seferki gibi uygun bir zemin oluşmamıştı... Bu parlamentonun yaptığı iş, Washington'daki barış anlaşmasının onaylanması ve KDP ile KYB'nin ortak tasarısı olan federasyon önerisini kabul etmesi oldu."

Amerika, Kerkük'ün de dahil olduğu "geniş çaplı federasyon" önerisi ile Kürt liderlerin (bilhassa Barzani'nin) desteğine kâni olmasına rağmen, İngiltere'nin tahriki ile bu kez, Irak'taki PKK varlığının bahane edilerek Türkiye'nin de Irak'a girmesi olasılığı gündeme geldi. Bunun üzerine Amerika, Türk Ordusu'nun Irak'a girişinin önünü kesmek ama aynı anda Türkiye topraklarını ve hava sahasını kullanmak üzere, güdümündeki AKP Hükümeti'ne kurnaz bir manevra yaptırdı. 1 Mart 2003 tarihinde, Türkiye'ye Amerikan askerlerinin konuşlandırılmasına yönelik olarak Türkiye Meclisi'ne sunulan tezkere, Mecliste AKP çoğunluğu olmasına karşın reddedildi. Reddedilen bu tezkere, Amerikalı yetkililerin Türkiye'ye sözlü ve aşağılayıcı saldırılara başlamasına yol açtı. AKP Hükümeti de Amerika karşısında bu sözde mahcubiyeti telafi etmek adı altında, Amerika'nın her istediğini rahatlıkla ve kamuoyunun tepkisinden uzak bir şekilde yapma olanağı elde etti. Bunun için ilk olarak 20 Mart 2003'te Meclis'ten geçirilen başka bir tezkere ile Türkiye'nin hava sahası işgâl güçlerine açıldı. Ayrıca o zamanki Amerikan Dışişleri Bakanı Colin Powell'ın ziyaretinden hemen önce, Mersin'deki İskenderun Limanı'ndan "meclis tezkeresi ile değil de, hükümet kararnamesi ile" işgâl güçlerinin askeri malzeme taşımalarına (ve gizli olarak kamyonlar içerisinde asker taşımalarına) ve Adana'daki İncirlik Üssü'nün kullanmalarına izin verildi.

Böylece Amerika, hem saldırısı sırasında Türkiye'yi kullanmış oldu, hem de İngiliz güdümlü Türk Ordusu'nun PKK bahanesi ile Kuzey Irak'a girip ortalığı karıştırmasına engel oldu. Nitekim 2002 yılı Aralık ayında Türkiye Genelkurmay Başkanı Hüseyin Kıvrıkoğlu, Paul Wolfowitz ile görüşmesinde ona şöyle diyordu: "ABD'nin Irak'a saldırısı Kuzey Irak'ta ve özellikle de Kerkük'te Ankara'nın kabul edemeyeceği şartlar doğurursa, mesele bizim açımızdan son derece hassas olacaktır ve Türkiye, buraya doğrudan müdahale edecektir."

Mülâhazalar:

1. Bilhassa Bush yönetimi ile birlikte göze çarpan en önemli unsur; Amerika'nın sahip olduğu muazzam güce güvenle tek kutuplu sandığı dünyada, bilhassa stratejik bölgelerde diplomatik ve siyasi üslupları bir tarafa bırakıp askeri üsluplara dayanması oldu. Oysa Avrupa, böylesi bir askeri güce sahip olmadığı için, çoğunlukla diplomatik-siyasi üsluplar üzerinde yoğunlaştı.

2. İngiltere, Amerika'nın bu azgın kibrini görünce, ona muhâlefet etmenin kendisine ve uşaklarına zarar vereceğini anladı. Bunun içindir ki; Amerika'nın Irak'a saldırısını engellemek için tüm gücünü kullandı, Saddam'a akıl verdi. Irak saldırısından kısa bir süre sonra Libya, ABD ile diplomatik ilişki başlatıp petrol anlaşması imzaladı. Körfez ülkeleri ABD'ye üs açtı. Ürdün ve Suudi krallarını endişe kapladı. Türkiye'de İngiliz uşağı ordu, Amerikancı hükümetin reformlarına sessiz kaldı.

3. Hazır Amerika bataklıkta iken gelişmeler, Avrupa lehine tersine dönebilirdi. Ancak Avrupa'nın Soğuk Savaş sonrasında henüz AB adı altında küresel bir devlet ve askeri bir güç haline gelmeyip askeri güçten mahrum siyasi-ekonomik-diplomatik bir aktör olarak varlığını sürdürüyor olması, bu avantajı kullanıp Amerika'ya ket vurmada sınırlı bir etkisinin olacağına işarettir.

4. Bush liderliğindeki Amerikan yönetimindeki Yeni-Muhâfazakâr ağırlık, II. Bush döneminde giderek azalmış, Rice'ın öncülüğünü üstlendiği Klasik-Realist ağırlık baskın gelmeye başlamıştır. Rumsfeld, Wolfowitz, Bolton ve daha önceleri de Richard Perle gibi yeni-muhafazakârlar yönetim dışında kalmıştır.

5. Amerika, Afganistan ve Irak hezimetlerinden sonra burnunun yere sürtülmesi ile birlikte, bilhassa sarsılan ekonomisi, iç politikanın kötüleşmesi, kararan imajı bakımından önümüzdeki süreçte askeri üsluplardan kaçınmak, diplomatik-siyasi üsluplara ağırlık vermek durumunda kalacaktır. Fakat Amerikan sermayedarlarının bu minvalde 2008 seçimlerinde üslup değişikliğini sağlamak için Demokrat bir adayı destekleyip desteklemeyeceklerini şimdiden kestirmek zordur.

6. Yeni-Muhâfazakârların plânları yahut Amerika'nın askerî-siyasi ağırlıklı dış politikası; Irak'ta başarının sağlanmasına, bunun için her nasılsa Amerika önündeki engellerin kaldırılmasına ve Irak'taki etkin kesimlerin uzlaştırılmasına bağlıdır. Amerika, Avrupa'ya (İngiltere ve Fransa'ya), hilelerine son verdirecek cazip bir pay ayırmadıkça Amerika'nın başarıya ulaşması mümkün olmayacaktır. Böyle bir uzlaşma sağlansa dahi başarının garantisi söz konusu değildir. Söz konusu plânların kâmilen infâzı ise kısa vadede gerçekleşmesi mümkün olmayan kurgulardır. Yalnızca bunların sosyo-kültürel, ekonomik ve siyasi reform kesimleri nispeten hayata geçirilebilir. Ancak rejimlerin değiştirilmesi, sınırların yeniden şekillendirilmesi ve rekâbetsiz nüfuz pekiştirmesi gibi yönler şimdilik mümkün değildir. Örneğin, Suudi Arabistan'dan krallığı kaldırıp demokrasi getirmek zordur, ancak yeni bir siyasi reform ile Kral'ın seçim üslubu değiştirilmiştir. Bu değişiklik bile, şimdiki Suudi Veliahtı Sultan'ın kraliyetinden sonra yürürlüğe girecektir.

7. Yeni NATO stratejisi genişlemeye dayalıdır. 19 Ekim 2003 tarihinde Prag'da toplanan NATO zirvesinde, "NATO ve Büyük Orta Doğu" konulu konferansta söz alan ABD temsilcisi Nicholas Burns şöyle diyordu: "NATO'nun görevi Avrupa ve Kuzey Amerika'yı savunmaktır. Sadece Batı Avrupa, Merkezi Avrupa veya Kuzey Amerika'da kalarak bunun mümkün olabileceğine inanmıyoruz. Askeri güçlerimizi doğuya ve güneye yaymalıyız. NATO'nun geleceği, doğuda ve güneydedir. Dolayısıyla, NATO'nun geleceği Büyük Orta Doğu'dadır." Bununla birlikte Amerika'nın bu genişlemeyi kısa vadede gerçekleştirmesi de mümkün değildir. Örneğin; NATO'nun, statüsü nedeniyle Karadeniz'e veya Hazar Denizi'ne veya Kafkaslar'a veya Körfez'e genişletilmesi çok uzun zaman alacaktır. Bunun dışında kısmî genişlemeler mümkündür. NATO Genel Sekreteri'nin 30.01.2007'de "Irak'a asker göndermeye hazırız" şeklindeki açıklamasına gelince; bunun pratik bir değeri yoktur. Afganistan'daki direniş ile dahi baş edemeyen NATO, Irak ile nasıl ve hangi güç ile baş edebilir?

8. Bush yönetimi, Baker-Hamilton Raporu'nun tavsiye ettiği şekilde derhal olmasa da, Irak'tan asker çekmeyi plânlamaktadır. Fakat üzerinde çalışılan konu, Amerika açısından zelil ve Irak'ı kaosta bırakacak bir çekiliş ile çekilmek değil, sözümona "onurlu çekiliş" ile çekilmektir. Amerikan Savunma Bakanı Robert Gates, Bush'un yıl başında yeni Irak stratejisini açıklamasından sonra şöyle diyordu: "Askeri birlikler takviye etmemize ve aldığımız diğer önlemlere rağmen Irak'ta şiddetin önüne geçilmemesi ihtimâline karşın bu ülkeden çekilme plânları üzerinde yetkililerin mütalaada bulunmaması büyük bir sorumsuzluk olur." Bu minvâlde, Bush veto tehdidine rağmen ABD Senatosu, Irak'tan asker çekme kararı da almıştır.

9. Irak'ta nispi istikrar sağlandıktan sonra Amerika'nın Kuzey Irak'ta kurulacak üslere askerlerini konuşlandırılması, taşıdığı riskler ile birlikte uzak ihtimâl değildir. Ancak bu, Barzani'nin bölgesinde değil, bu yönde Amerika'ya açık çek veren Talabani'nin bölgesinde muhtemeldir.

10. Amerika'nın halen Irak'ı üçe parçalayıp parçalamayacağı konusunda tereddüt vardır. Amerika'nın I. Dünya Savaşı'ndan beri böyle bir düşüncede olduğu mâlum ise de, Güney'de kurulacak bir Şii devleti, bölgede Şii nüfusu olan ülkelerce; Kuzey'de kurulacak bir Kürt devleti de, İran, Suriye ve bilhassa Türkiye tarafından hayati mesele olarak algılanacaktır. Eğer Amerika, Irak'ta mutlak zafer kazanmış, nüfuzunu ve otoritesini keskin bir biçimde oturtmuş olsaydı, bu plânlamaları yönünde somut adımlar atmaya geçiş yapabilirdi. Ancak Amerika'nın hezimeti, bu plânlamaların geleceğine ve uygulanabilirliğine ciddi darbe vurmuştur. Nitekim ABD'nin eski BM elçisi John Bolton 30 Ocak 2007'de Le Monde Gazetesi'ne verdiği demeçte şöyle diyordu: "Tek Irak olsun veya üç Irak olsun, ülke Şiiler veya bir koalisyon tarafından yönetilsin, bunların bizim stratejik çıkarlarımız açısından bir önemi yok. Bizim stratejik çıkarımız, (Irak'ta) teröristlere sığınak olacak, tamamen başarısız bir devletin veya terörist bir devletin ortaya çıkmamasının güvence altına alınmasıdır."

11. Amerika ile birlikte Yahudi varlığı, Ortadoğu'da "Arap olmayan" bir varlık olarak Irak'ta Kürt Devleti kurulmasını desteklemektedir ve bu, Ben Gurion Doktrini'ne de uygundur. Nitekim Yahudi varlığının 1960'lı yıllardan beri Irak Kürtleri ile ilişki içerisinde olduğu bilinmektedir.

12. Türkiye'nin Musul-Kerkük iddiası ve PKK varlığı gerekçesi ile Kuzey Irak'a askerî operasyon düzenlemesi, Amerika'nın hezimetine kadar, muhtemel görünmüyordu. Oysa şimdilerde Türkiye'nin -sınırlı da olsa- sınır-ötesi operasyonlar düzenlemesi, bunun önümüzdeki Nisan ayından itibaren başlaması uzak ihtimâl değildir. Nitekim PKK'nın son dönemde Türkiye'de artan eylemleri dolayısıyla Irak sınırına ciddi bir askerî yığınak yapılmıştır. Barzani'nin sert çıkışları da ateşe benzin dökmek mesabesindedir. Amerika'nın, Türk Ordusu'nu oyalamak için icat ettiği PKK Koordinatörlüğü'nün Amerikan koordinatörü Joseph Raltson ile Türkiye koordinatörü Edip Başer, -Amerikalı yetkililerin karşı açıklamalarına rağmen- Türkiye'nin Kuzey Irak'a operasyon hazırlığında olduğunu ve bunun uzak bir ihtimâl olmadığını dile getirmişlerdir. Zîra bilindiği gibi, Türk Ordusu, yeni PKK yapılanması ve Barzani, hepsi de İngiliz çizgisindedir ve İngiltere bunları aynı paralelde hareket ettirerek Amerika'nın sıkıntısını artırmaktadır.

13. Kerkük'te bu yıl yapılması plânlanan referandum, muhtemelen Kerkük'ün Kürtlere "fiilen" verilmesi ile sonuçlanmayacaktır. Nitekim Kerkük'e Kürt göçünün artırıldığı bilindiği halde, Irak Hükümeti'nin bu Nisan ayı başında Kerkük'teki Arapların çıkarılması kararı alması, referandum sonucunun Kürtler lehine olmasına göz yumulduğu izlenimi vermektedir. Kerkük sahip olduğu muazzam önem ve potansiyel ile Amerika'nın gözden çıkarması yahut Irak'taki kesimlerden herhangi bir kesime terk etmesi mümkün olmayan bir bölgedir. Referandumun sonucu ne olursa olsun, daima bu gerçek yönünde olacaktır. Buna etki edecek unsur ise, işgâlin gölgesinde Irak Meclisi'nde gündeme gelen petrol yasası olacaktır.

14. İran'ın politikalarına ve Amerika'nın İran'a karşı tutumuna bakıldığında görülen şudur: Bir taraftan İran, olumlu bir imaj çizip bölge ülkelerine yakınlaşmaya çalışırken, diğer taraftan Amerika, İran'ı öcü gibi göstererek, Amerikan Ordusu'na geçen Ağustos ayında Irak'ta olabildiğince çok İranlı tutuklamasını emrederek ve nükleer program meselesini istismar ederek hem İran'ı Körfez bölgesinde "serseri mayın" rolüne büründürmekte, hem de bilhassa Şii nüfuslarından dolayı Körfez ülkelerini korkutarak kendisine daha fazla hizmet etmeye yöneltmektedir.

15. Zengin Körfez ülkelerinin askeri harcamaları ile askeri güçleri arasında ciddi bir çelişki vardır. Meselâ; Suudi Arabistan, 2002 yılı gayri-safi milli hasılasının %10'unu (18 milyar $) askeri harcamalara ayırdığı halde yaklaşık 75.000 askeri vardır. Bu da bölge ülkelerinin yüksek askeri harcamalarına karşın bu harcamaların ağırlıklı olarak işgâl güçlerinin finansmanına ayrıldığını ve bu işgâl güçlerinin, bu ülkeleri boyun büktürmek ve güvenlik açıklarını kapatmada kendisine mecbur etmek için asker sayılarını düşük tuttuğunu göstermektedir.

16. Suudi Arabistan'daki kraliyet ailesi içerisinde dışa fazla yansıtılmayan ciddi bir çatışma ve rekabet vardır. Bush yönetiminin kraliyet ailesi içerisindeki kilit adamı, 2005 yılına kadar 22 sene boyunca Suudi Arabistan'ın Amerikan büyükelçisi olan, geçmişte IranGate veya Iran-Kontra diye bilinen olayda meşhur yeni-muhafazakârlardan Elliot Abrams ile birlikte aktif rol alan şimdiki Suudi Veliaht Prensi Sultan'ın oğlu Bender bin Sultan'dır. Cheney, Abrams, ABD'nin eski Irak büyükelçisi ve şimdi BM elçisi adayı olan Zalmay Halilzâd ekibi ile birlikte çalışan Bender, yeni-muhafazakârların Suudi Arabistan'daki ileri karakolu vazife görmektedir. Bununla birlikte Bender'in kendisinden sonra Amerika büyükelçiliğine atanan ve bir buçuk yıl sonra istifa eden Faysal et-Turki'den nefret ettiği sanılmaktadır. Dolayısıyla hanedanlık içerisindeki bu çekişmeler, Suudi Arabistan'ın geleceğinde etkin faktör haline dönüşebilir.

17. Amerika'nın hezimetinin en çarpıcı sonucu, Amerika'nın yeni bir ülkeye savaş açacak kapasiteden önemli ölçüde mahrum kalmış olmasıdır. Bu da Hilâfet Devleti için paha biçilmez bir fırsat olacaktır. Nitekim Hilâfet kurulur kurulmaz, güçlerini birleştirecek Sömürgecilerin ve uşaklarının saldırılarına uğrama ihtimâli, geçmişe nazaran daha da azalmıştır.

< Önceki   Sonraki >
20 Kasım 2008 Perşembe

Tarihin En Büyük Hilâfet Konferansı Gerçekleştirildi

.:: ALINTI ::.
 
Laik değerlerin kadınlara yeni eziyeti
Asma Saleem | 26.10
 
Kapitalizmin son aşaması: Birleşik devletçi devletler topluluğu
Kaan Benli | 24.10
 
İslam Medeniyeti ve Bilim
| 18.10
 
Halifeye ne kadar ödeme yapılır?
Abdul Kareem | 12.05
 
Filistin'in Tibet'ten eksiği ne?
| 23.04
 
FATİH SULTAN MEHMED'İN AYASOFYA VAKFİYESİ
| 15.04
| Anasayfa :: Yazarlar :: Beyan /Bildiri :: Basın Açıklamaları :: Siyâsi Tahlil :: Kitap :: Haber - Yorum :: Linkler :: İletişim |