|
Genelkurmay Başkanlığı, Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ilk turunun yapıldığı, 27 Nisan Cuma günü, çok garip bir vakitte gece saat 23:15'te sürpriz bir açıklama yaptı. Herkesçe algılandığı gibi, bu açıklama, birçok kesim tarafından Ordunun Hükümet'e "muhtırası" olarak değerlendirildi. Evet, bu açıklamanın Cumhurbaşkanlığı seçimleri bağlamında Hükümet'e karşı bir muhtıra niteliği taşıdığı doğrudur. Ama muhtıranın içeriği doğrudan İslâm'a ve Müslümanlara karşıdır. Daha uzun süre tartışılacak olan u menfur muhtıra hakkında aşağıdaki hususları, Müslüman Türkiye halkının dikkatlerine sunar: 1. Muhtıranın temel vurgusu olan Laiklik ilkesi, Ortaçağ Avrupası'nda din adamları denilen sömürücü zümre ile işbirliği yaptıkları despot devlet adamlarına karşı girişilen kanlı çatışmalar sonucunda "uzlaşmacı çözüm" olarak ortaya atılmış, sonra da Avrupa'da din devlet işlerinde ayrılmış, nihayet bu fikir, Müslümanların beldelerine pazarlanmıştır. Osmanlı Hilâfet Devleti'nin Batılı Sömürgeciler tarafından yerli işbirlikçileri ile birlikte parçalanmasından sonra kurulan ırkçı "ulus-devletler" bu fikri benimseyip İslâm'ı, devletten ve toplumdan koparmak için kolları sıvamışlardır. O günden sonra İslâm'a ve Müslümanlara karşı şiddetli bir savaş açmışlardır. İşte Dinsizlik ile eşdeğer olan Laiklik, bu bakımdan, (hâşâ) "İrtica" yakıştırması yapılan Yüce İslâm'a ve Azîz Müslümanlara açılmış bir savaşın kod adıdır. Laiklik, İslâm'a göre bir küfür fikridir, onu almak, ona çağırmak, onu uygulamak haramdır! 2. Muhtırada Laikliğin bu mânâsına tamamen uygun görüşler savunulmuştur. Muhtırada "Ulusumuzun birlik ve beraberliğinin simgesi olan milli bayramlarımıza alternatif kutlamalar" şeklindeki ifade İslâm'a aykırıdır. Çünkü İslâm'da yalnızca iki bayram vardır. Bu ikisinden başkasına bayram olarak itibar edilmez. Yine kadınların ve çocukların katıldığı İslâmî faaliyetler, yıkıcı ve bölücü eylemler ile aynı sayılmakta ve şöyle denilmektedir: "Özellikle kadınların ve küçük çocukların bu tür faaliyetlerde ön plana çıkarılması, ülkemizin birlik ve bütünlüğüne karşı yürütülen yıkıcı ve bölücü eylemlerle şaşırtıcı bir benzerlik taşımaktadır." İşte bu, Sömürgeci Batı'nın İslâm'ı "terör", Müslümanları da "terörist" olarak tanımlaması ile birebir örtüşen yakışıksız bir benzetmedir. Bunun daha da ötesine giden bu muhtırada devamla; "... Ankara'da 23 Nisan ... kutlamaları ile aynı günde kuran okuma yarışması tertiplenmiş, ancak ...iptal edilmiştir" denilerek hem Allah'ın Kitâbı'nı okumak "terörist eylem" olarak tanımlanmış, hem de Kur'ân kelimesi "küçük harfler ile" yazılarak sıradan bir kelime olarak ifade edilmiştir. 3. Yine aynı minvâlde 22 Nisan'da Urfa'daki bir İslâmî faaliyet, Ankara'da Rasulullah [SallAllahu Aleyhi ve Sellem]'in doğumunun kutlanması, Denizli'de küçük mü'mine kızların "muhtırada çağdışı kıyafet olarak tanımlanan ve medyada utanç tablosu(!) olarak sergilenen" İslâmî kıyâfetler giymesi, yine Denizli'de mü'mine hanımlara İslâmî vaazlar verilmesi gibi "güya büyük Genelkurmay'ın (!) dile getirmesine değmeyecek" basit örnekler sıralanarak İslâm'a ve Müslümanlara duyulan öfke ağızlarından dökülen sözlerinden belli olmuştur, kalplerindeki öfke ve nefret ise daha büyüktür. Ayrıca ordunun bu muhtırasından sonra tüm bu hadiselere soruşturma açılarak, İslâm'ın siyâsî yönüne saldırının ötesine geçilip ibâdetlerine kadar saldırma boyutuna ulaşılmıştır! Bu arada alışılageldiği üzere "irtica tehlikesi" adı altında İslâm'ın siyâsî yönüne saldırı da ihmâl edilmemiştir. Menfur bildiride, "Bölgemizdeki gelişmeler, din ile oynamanın ve inancın siyasi bir söyleme ve amaca alet edilmesinin yol açabileceği felaketlerin ibret alınması gereken örnekleri ile doludur... Kutsal bir inancın üzerine yüklenmeye çalışılan siyasi bir söylem veya ideolojinin inancı ortadan kaldırarak, başka bir şeye dönüştüğü, ülkemizde ve ülke dışında görülebilmektedir" denilerek Sömürgeci Kâfirler'in bölgemizdeki ajanlarının yol açtığı felâketler, İslâm'ın siyâsî yönüne mâl edilmeye çalışılmıştır. Oysa kendileri de bilmektedir ki sadece bölgemizde değil, tüm dünyada savaşlar, işgâller, felâketler ve acılar türeten hadârat, bizâtihi benimsedikleri Laik-Demokratik Batılı Hadârat'tır. 4. Üstelik sözkonusu muhtırada huzur ve istikrar içinde yaşamanın anahtarı(!) da gösterilmiştir: "Türkiye Cumhuriyeti devletinin çağdaş bir demokrasi olarak, huzur ve istikrar içinde yaşamasının tek şartının, devletin Anayasamızda belirlenmiş olan temel niteliklerine sahip çıkmaktan geçtiği şüphesizdir." Oysa 1980 askerî darbesinden sonra bizzat ordu tarafından dikte ettirilen devletin anayasasındaki bu temel nitelikler, Sömürgeci Batı'dan ithal edilmiş Küfür nitelikleridir. Adâletin, huzurun ve istikrarın sadece İslâm'da olduğuna îman eden bu Müslüman halk, seksen yıldır başlarına musallat olmuş bu devletin anayasasında İslâm'a ait hiçbir şey bulunmadığını kesinlikle bilmektedir. Ayrıca Genelkurmay Başkanı'nın 12 Nisan'daki basın toplantısında sarf ettiği "Cumhuriyet rejimine sözde değil özde bağlı olmak ve bunu davranışlarına yansıtmak" ilkesi de hatırlatılmıştır. Oysa İslâm'a ve Müslümanlara göre hayatın her anında esas olan; "İslâm'a sözde değil özde bağlı olmak ve İslâm'ın şer'î hükümlerini davranışlarına yansıtmaktır." Bu ister bireye, ister topluma, ister devlete ilişkin olsun, değişmez! Yine uyarıcı bir ifadeyle şöyle de denilmiştir: "Unutulmamalıdır ki, Türk Silahlı Kuvvetleri bu tartışmalarda taraftır ve laikliğin kesin savunucusudur." Hayır! Türk Silahlı Kuvvetleri değil, Türk Silahlı Kuvvetleri'nin başına musallat olmuş bir avuç İslâm düşmanı laik general bu tartışmalarda taraftır ve Laikliğin (Dinsizliğin) savunucusudur. Bu ordu, Müslümanların ordusudur. Erinden generaline kadar, Müslümanların evlatlarından oluşmaktadır. Başlarına dikilip kendilerini kışlalara kapatan zorba komutanlar ve hâin yöneticiler olmadığı gün, herkes Allah'ın izniyle görecek ki bu ordu, Râşidî Hilâfet Devleti'nin ordularından biri olarak mü'min atalarının zaferlerini tekrarlayacaktır. 5. Muhtıranın en çarpıcı cümlesi ise şudur: "Özetle, Cumhuriyetimizin kurucusu Ulu Önder Atatürk'ün, "Ne mutlu Türküm diyene!" anlayışına karşı çıkan herkes Türkiye Cumhuriyeti'nin düşmanıdır ve öyle kalacaktır." Müslüman için asıl olan; ırkçı, kafatasçı bir yaklaşım ile insanları birbirlerine düşürerek Sömürgeci Kâfirlerin Ortaçağ Avrupasından sonra körükledikleri bu fitne ve fesat tohumlarının yeşermesine katkıda bulunmak değil, İslâmî Akîde potasında eriyerek, İslâmî Kardeşlik şiarına sarılarak ve tek bir Ümmet olarak, "Ne mutlu Müslümanım diyene" anlayışına karşı çıkan herkesi düşman saymaktır. Zîra Rabbimiz [Subhânehu ve Te'alâ] bizleri [خَيْرَ أُمَّةٍ أُخْرِجَتْ لِلنَّاسِ] "İnsanlar için çıkarılmış en hayırlı Ümmet" [Âl-i İmrân 110] kılmıştır ve [هُوَ سَمَّاكُمُ الْمُسْلِمينَ] "O, sizi "Müslümanlar" olarak isimlendirmiştir." [el-Hacc 78] İşte bizim gerçek kimliğimiz budur, her kim bu kimliğe savaş açarsa işte hakiki düşman odur! 6. Ve en son olarak bu menfur muhtıra, şu darbe tehdidi ile tamamlanmıştır: "Türk Silahlı Kuvvetleri, bu niteliklerin korunması için kendisine kanunlarla verilmiş olan açık görevleri eksiksiz yerine getirme konusundaki sarsılmaz kararlılığını muhafaza etmektedir ve bu kararlılığa olan bağlılığı ile inancı kesindir." Ülke gündemine darbe tehditleri savurup terörist eylemler karşısındaki acziyetini kapatmaya çalışan, başına geçirilen çuvallar ile kaybolan prestijini yapay gündemler ile korumaya uğraşan, asıl görevi olarak askerî stratejiler ve plânlar geliştirip infâz ederek Sömürgeci Kâfirleri ülkemizden ve bölgemizden kovması gerektiği halde, bu görevini yerine getirmediği için kendisine yapacak iş arayan, ortalığı karıştıran, siyâsete müdâhale edip güç gösterisi yapan bu ordu yönetimi derhal istifa etmeli, böylesine yüz kızartıcı bir muhtıraya imza atmalarının utancıyla bu ülkeyi terk edip Batılı dostlarının yanına gitmeli ve Müslümanlara ait bu orduyu, mü'min subaylara teslim etmelidir! 7. Böylesine saldırgan içeriğe sahip bir muhtıra karşısında en vahim ve en üzücü durum ise, Müslümanlara hitap eden ve İslâmî hassasiyeti olan kesimlerin, bilhassa siyâsîlerin ve medya organlarının, "Genelkurmay'ı onaylama" veya "Hükümeti savunma" pozisyonuna düşüp meselenin aslından uzaklaşmaları, Müslümanları duyarlılığa çağırmayıp bu cürüme ortak veya seyirci olmalarıdır. Bu e-muhtıra denilen bu bildiri, daha uzun süre tartışılacaktır. Ancak üzülerek söylemeliyiz ki muhtıranın bu anti-İslâmî, anti-Müslüman niteliği dikkatlerden kaçacak ve belki de üzerinde hiç durulmayacaktır. Önem verilen vurgu, seçim süreci üzerindeki manipülatif rolü ve Hükümet-Ordu çekişmesindeki ağırlığı yada hafifliği olacaktır. |