|
Türkiye'de son ayların bir numaralı gündem konusu, 16 Nisan'da başlayan Cumhurbaşkanlığı seçim sürecidir. Cumhurbaşkanlığı makâmının, Laik devletin kurumları, anayasa ve yasaları ile sembolik konumu açısından kilit önemi bulunmaktadır. Bilindiği gibi Türkiye'de bir güçler rekâbeti ve çatışması vardır. Bu çatışmanın sacayakları olan Laik Diktatörlük ile Yeni-Muhâfazakâr Demokratlar arasında, bu seçimler üzerinde yoğun bir çekişme yaşanmakta, gazete ve dergi köşelerinde, TV ekranlarında ve internet sitelerinde yoğun tartışmalar ve atışmalar gündelik olarak vukuu bulmaktadır. Her iki kesimin temsilcileri ve taraftarları arasındaki sözlü saldırılar, hayâ sahibi hiç kimsenin sarf edemeyeceği derecede hakâretlere varmaktadır. Bu çekişmede Laiklerin tavırlarına gelince; onlar, Laik Türkiye Cumhuriyeti'nin Cumhurbaşkanı olacak şahısta; geçmişinde şaibe ve sabıka olmaması, kötü -yani İslâmî (!)- bir geçmişe sahip olmaması, Mustafa Kemal'in ve Laik devletin ilkeleri ve temelleri ile sorunu bulunmaması, kısacası -onlar nazarında- Amerika'nın adamı olmaması gibi özellikler aramaktadırlar ve Cumhurbaşkanı olacağından çekindikleri Başbakan Recep Erdoğan'ın bu özelliklere sahip olmadığını ısrarla vurgulamaktadırlar. Bunun için Erdoğan'a karşı kapsamlı bir kampanya başlatmışlardır. Erdoğan'ın yedi sene önce yabancı bir radyo kanalında sarf ettiği kelimeleri, -şimdiye kadar sakladıktan sonra- ifşa edip kötülemeye ve halktan özür dilemesi gerektiğinde ısrar etmeye başlamışlardır. [Erdoğan, 2000 yılında Avustralya'nın SBS radyo kanalındaki o programda PKK lideri Abdullah Öcalan hakkında "Sayın" ve öldürülen Türk askerleri hakkında "Kelle" ifadelerini kullanmıştı.] Yine ellerindeki medya gücü ile ve emekli generaller üzerinden darbe teşvikçiliğine soyunmuşlar ve bu maksatla, "ordu göreve" sloganları ile mitingler ve gösteriler yapmaya hazırlanmışlardır. Yine güdümlerindeki üniversite rektörleri ve kıdemli hukukçuları devreye sokarak bu seçimlerin meşruiyetini ve prosedürünü tartışmaya açmışlardır. Bu maksatla, seçimlere yönelik Meclis oturumunun açılışı için üçte iki çoğunluk (550 kişiden 367 kişi) gerektiğini iddia etmişlerdir. Yine yaklaşık %35'e varan oy oranı ile AKP'nin Meclis'in yaklaşık %75'ini temsil etmesinin demokrasiye aykırı olduğunu, oysa halkın dörtte üçünün bu partiyi desteklemediğini, ayrıca seçimlerdeki oyların yaklaşık dörtte birinin geçersiz sayılması, halkın yine yaklaşık dörtte birinin seçimlere katılmaması ve geçerli oyların önemli bir kısmının baraja takılması nedeniyle, halkın çoğunun Meclis'te temsil edilmediği gibi gerekçeler ile AKP'nin seçeceği bir Cumhurbaşkanının halkın temsilcisi olamayacağını ileri sürmüşlerdir. Buna rağmen, 2002 yılında yapılan genel seçimlerin, mevcut Hükümet'in ve dolayısıyla Başbakanın meşru olduğunu kabul etmişlerdir. Oysa bu açık bir çelişkidir ve aldatmacadır. Meclis'in meşruiyeti kabul edildiği halde bu Meclis'in çoğunluğunun seçeceği bir Cumhurbaşkanı'nın meşruiyetinin reddedilmesi, tek bir maksat taşımaktadır ki bu, Laik devletin meşruiyetinin tartışmaya açılmaması, ama aynı zamanda bu Laik devletin derinlerinde kabul görecek ya da en azından reddedilmeyecek bir şahsın seçilmesinin sağlanmasıdır. Bu uğurda mutâbakat ve diyalog çağrıları gibi ılımlı tavırlar sergiledikleri gibi, askerî darbe çağrıları, söylentileri ve haberleri türünden tehditler de savurmaktadırlar. Zaten sistem çatırdadıkça, Laik devletin ve devrimlerinin "yılmaz bekçisi" olan ordunun göreve çağrılması artık klasik âdet halini almıştır. Hatta Meclis'in toplanmasını engelleyerek seçimleri sabote etme veya seçimlerden sonra iptal için Anayasa Mahkemesi'ne başvurma gibi kozlar bile şimdiden ilan edilmiştir. CHP lideri Baykal'ın "Erdoğan Cumhurbaşkanı olamaz, olmamalıdır" çizgisi ise bunun haricinde taktik bir adımdır. Zîra CHP bu taktik ile Erdoğan'ı uzaklaştırıp partiyi dağılma ve parçalanma sürecine itmek istemektedir. Ordu ise mesele üzerindeki suskunluğunu koruduğu halde, Laikler ile görüş ve tavır birliği içerisinde olduğu herkesçe mâlumdur. Bununla birlikte Genelkurmay Başkanı da dâhil, en üst düzey üç komutan, Cumhurbaşkanı olmaya hevesli olduğu bilinen Meclis Başkanı Bülent Arınç'ı önceki günlerde durduk yere sürpriz(?) bir biçimde ziyâret ederek îmâlı olarak "Arınç'a destek" şeklinde algılanabilecek bir tavır ile, AKP'yi ikileme sürüklemeye ve iç çekişmeye düşürmeye çalışmıştır. Oysa onlar Arınç'ı da tam olarak desteklememektedir. Nitekim Mart ayı içerisinde Genelkurmay Başkanı Büyükanıt, askerler karşısında yaptığı uzun açıklamada, şimdi PKK'nın Avrupa liderliğinde çalışan bazı eski Kürt milletvekillerinin Meclis'ten maaş almaya devam etmelerine atıfta bulunarak -dolaylı olarak- Arınç'ı suçlamış, kamuoyundaki tepkiler üzerine Genelkurmay Başkanlığı bu açıklama ile bu çarpık uygulamaya dikkat çekildiğini vurgulayan bir bildiri yayınlamıştır. Velhâsıl; bizzat Laikler de ikilem içerisindedirler. Nitekim bir kısmı, Erdoğan'ın Cumhurbaşkanlığı gibi kritik bir konuma gelmesinden büyük tedirginlik duyarken, diğer bir kısmı, Erdoğan'ın Cumhurbaşkanı olması halinde birkaç yıl içerisinde partisinin dağılacağı ümidiyle, "aday olamazsın, olmamalısın, oldurmayız" sloganları ile Erdoğan'ı tahrik ederek "inadına" adaylığa zorlamaya çalışmaktadır. Buna karşın AKP liderliğindeki Yeni-Muhâfazakâr Demokratların tavrına gelince; AKP lideri ve Başbakan Recep Erdoğan, sahip olduğu baskıcı-despot karakter ile partisi içerisinde sert bir disiplin kurmuş, [tasavvufî gelenekten beslenen] "muhâsebesiz itaat" mefhumuna büründürülmüş parti tabanını uysallaştırmayı başarmış ve fikir yahut ideoloji değil de şahsî bağlılık ve dostluk temeline dayalı şeklî particiliğin ürünü olan bu yapılanmanın avantajlarını ustalıkla değerlendirmiştir. İzlediği taktik gereği, aday açıklamamada direnerek Laikleri çileden çıkartıp kasıtlı olarak şimşekleri kendi üzerinde yoğunlaştırmış, kendi bakışını kamuoyu ile paylaşmaksızın kendisini Laiklere cevap yetiştirmeye adamıştır. O kadar ki Laiklerin 14 Nisan'da yapmaya hazırlandıkları büyük mitingi, -Laiklerin halk tabanından yoksun oldukları için ürkütücü bir kalabalık toplayamayacakları halde orduyu darbeye teşvik etmek için böyle bir işe giriştiklerini bildiği için- sert biçimde eleştirmesine rağmen, kendi vâlisinin imzası ile bu mitinge zımnen izin vermek zorunda kalmıştır. Haberlere bakılırsa, Erdoğan'ın en yakın çevresinin bile, Erdoğan'ın adaylığı hakkında hiçbir intibaa sahip olmadığı belirtilmektedir, ancak kesin olan şu ki -eğer Amerika henüz bildirmemiş ise- bizzat Erdoğan bile, kendisinin adaylığı hakkında hiçbir intibaa sahip değildir. Erdoğan'ın, sahip olduğu ihtirasın etkisi ile Cumhurbaşkanı olmak istediğinde kuşku yoktur. Ancak Erdoğan da bir ikilem içerisindedir. Cumhurbaşkanı olduğu takdirde partinin âkıbetinin ne olacağını kestirememektedir. Ama aynı zamanda Cumhurbaşkanlığına gönül rahatlığı ile razı olabileceği bir şahsın seçilmesine izin verilip verilmeyeceğini de kestirememektedir. Allah daha iyisini bilir, görünen o ki, Amerika'daki politika üreticileri, şu anda bu çıkmazı aşmanın yollarını aramaktadırlar. Muhtemel görünen ise, Erdoğan'ın aday olmayacağı şeklindedir. Aday olursa, evvelâ bu Amerika'nın muvâfakat vermesi, partinin geleceği hakkında duyduğu kaygıların giderilmiş olması ve yeniden ele geçmesi kolay olmayan bu fırsatın kaçırılmaması pahasına tüm risklerin alınması halinde aday olacaktır. Üstelik Erdoğan'ın ve tabiatıyla AKP'nin -orijin itibariyle Amerika'nın- derdi aslen Cumhurbaşkanlığı meselesi değildir. Bilakis bundan daha önemli olanı genel seçimlerdir. Nitekim Erdoğan, Laikleri kendi adaylığına saldırmaya tahrik ederek hem Laikleri bununla meşgul etmekte, hem de kendisini kamuoyunda mazlum ve haklı, Laiklerin hışmına uğramış, Başbakan olabildiği halde Cumhurbaşkanı oldurulmayan pozisyonuna sokmaktadır. Zîra AKP için genel seçimler, -sezdirilmemeye çalışıldığı halde- cumhurbaşkanlığı seçimlerinden daha önemli görünmektedir. Çünkü AKP'nin gönülden istediği bir kişi cumhurbaşkanı seçilmese dahi, istemediği adam da kesinlikle seçilmeyecektir. Ya AKP'nin gönülden istediği bir adam yada en azından rıza gösterebileceği bir adam olacağı için, AKP'nin odak noktası genel seçimlerdir. Amerika'nın ve tabiatıyla Erdoğan'ın, AKP'nin asıl derdi ise, eninde-sonunda Amerika'daki gibi başkanlık sistemine geçiş yapılmasıdır. Bunun için medyadaki Amerikan yanlılarının, şimdilik mümkün olmadığını bildikleri halde, -anayasa değişikliği gerektiren- "Cumhurbaşkanını halk seçsin" propagandası yaptığı görülmektedir. Şu da var ki Amerika daha önce de Cumhurbaşkanlığı konumunda etkin olabilmişti. 1950'li yıllarda Celâl Bayar, 1980'li yılların sonunda Turgut Özal ve Özal'dan sonra da -Amerikan ve İngiliz ipleri üzerinde denge ile hareket edebilen- Süleyman Demirel dönemleri böyle idi. Bununla birlikte Amerika, -Celâl Bayar'ın Cumhurbaşkanı, (ordu tarafından yargılanıp idam edilen) Adnan Menderes'in de başbakan olduğu dönem hariç- aynı anda hem Cumhurbaşkanlığı, hem de Başbakanlık konumlarına egemen olamamıştı. Şimdi Amerika bu iki konuma şimdi bir kez daha egemen olma fırsatı yakalamıştır. Ancak bu, -Ordu, Yargı ve Üniversiteler gibi güçlü kurumlara da egemen olmadıkça- yine yeterli olmayacaktır. Fakat Amerika, Erdoğan ile yeni bir açılım sergilemekte ve aşama aşama ilerlemektedir. Ordunun buna daha ne zamana kadar sabredeceğini kestirmek ise zordur. Bununla birlikte ordunun klasik askerî darbeye başvurması, mevcut koşullarda olası görünmemektedir. Ordunun müdahaleleri, çoğunlukla muhtıralar ve sert uyarılar şeklinde olabilecektir. Çünkü ordunun kâidesi; yasal zeminde ve yetkiler dâhilinde hareket etmektir. Bunun için yasal zemin oluşmadıkça ve yetki dâhilinde olmadıkça, sivil Laikleri dürtmekten ve politikacıları uyarmaktan öte ciddi bir harekete kalkışması zayıf ihtimâldir. Bu bağlamda ordunun, PKK ve Kerkük'ün durumu bahanesi ile Kuzey Irak sınırına (önceki yıldan beri) askerî yığınak yapması, baharın gelmesi ile birlikte PKK eylemlerinin bu paralelde artması ve yine aynı paralelde Irak Kürdistan'ı başkanı Barzani'nin bilhassa orduyu öfkelendirecek açıklamalar yapması ve her üçünün de (Ordu, PKK, Barzani) aynı İngiliz çizgisinde olduğu dikkate alındığında, Cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesinde oluşturulmak istenen gergin atmosfer açısından oldukça mânidardır. Mesele, Cumhurbaşkanının kim olacağı değildir, çünkü Erdoğan ile bir başkası arasında fark yoktur. Zaten Laiklerin Erdoğan'a tepki göstermesi Erdoğan'ın şahsından ötürü değildir, bilakis Erdoğan'ın sözde İslâmî (!) bir geçmişe sahip olması ve şu anda Amerika'nın adamı olmasından ötürüdür. Mesele, haddizatında Laikler ile Demokratların çekişmesi de değildir, çünkü her iki kesim de Sömürgecilerin güdümündedir. Dolayısıyla bu çekişme, ekranda yalnızca Türkiye'deki aktörlerini gördüğümüz Washington-Londra ortak yapımı aksiyon filminin çarpıcı kareleridir. Mesele, doğrudan doğruya bu devletin üzerine kurulu olduğu -İslâm'a düşman- Küfür esasının varlığı meselesidir. Asıl sorulması, sorgulanması, tartışılması gereken, bu sistemin çelişkileri, çürüklükleri ve bozukluklarıdır. Bu devletin varlığı, üzerinde bulunduğu temeli, sahip olduğu tüm kurumları, anayasal yapısı, siyâsal partiler sistemi, seçim sistemi ve diğerleri tümüyle bâtıldır ve çürüktür. Otoritesi, Askerî Otorite ve Siyasî Otorite olmak üzere ikiye parçalanmıştır. Terviç ettiği tüm sloganlar, Sömürgeci Batı'dan ithâl edilmiş aldatmacalardır. İşte tüm bunlar, sadedinde olduğumuz Cumhurbaşkanlığı seçimleri tartışmasında, Ümmet'in defalarca ve rahatlıkla şahit olduğu ve olabileceği gerçeklerdir. Bundan daha önemli olarak idrâk edilmesi gereken; Sömürgeci Batılı devletlerin, bu uydu devlet ve Küfür sistemi üzerindeki rolü ve etkinliğidir. Sorunlara yol açan, krizler çıkaran, fitne-fesat tohumları saçan asıl faktör, beldelerimizdeki işte bu Sömürgeci nüfuzudur. |